RUHBANLIK SORUSU

5/12/2009 · Kategori: Kuran

"...Türettikleri ruhbanlığı ise, Biz onlara yazmadık (emretmedik). Ancak Allah'ın rızasını aramak için (türettiler) ama buna da gerektiği gibi uymadılar..." Hadid 27

Ruhbanlık Hristiyanlara has bir durum mudur?

Acaba bizim hayatımızda da ruhbanlık örnekleri var mıdır?

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : ruhbanlık,soru

NE ÇIKAR ATEŞBÖCEĞİ SANSALAR BİZİ

5/12/2009 · Kategori: Siir

Ne Çıkar Ateşböceği Sansalar Bizi

Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması…
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
Kabuklarımızın altında
Kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.
İstiridyeler, deniz minareleri, midyeler.
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
Sahi koruyor mu bu çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu, duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize.?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor gerçek kimliğimizi,
Duyularımızı bastırıyor, elele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.

Ne çıkar ateş böceği sansalar beni…

Belki en hoyrat yürek bile, ateş böceğinin o uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz?
Güçlü kapıların arkasına kilitlesem kendimi,
korkaklığımı, sevgi isteğimi…

En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem, bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup, bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince.

Oysa bir görebilsek bunu, kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak
İncinsek, yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek o kabuğu
Denesek
Risk alsak
Yanılsak
Farketmez
Tekrar tekrar bıkmadan denesek ve kucaklaşsak yeniden,
tıpkı eskisi gibi.

Ne olduğunu anlayamadığımız o on beş yıldan öncesi gibi.
O zaman farkedeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
Kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.

Vakit az paylaşmak, sarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kar bir kış görünüyor.

Ancak birbirimize sokulursak atlatırız o günleri.
Kırın o sert ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.

Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi…

Rabindranath Tagore

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : ateşböceği,şiir

BİR ŞARKIDAN ESİNLENME

5/12/2009 · Kategori: Genel

Orda bir kitap var uzakta
O kitap bizim kitabımız
Okumasak ta anlamasak ta yaşamasak ta

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : kitap,şarkı

CEHENNEM TEHDİTLERİ KİME YÖNELİK?

5/12/2009 · Kategori: Ihsan Elia_ik Yazilari

Cehennem Tehditleri Kime Yönelik?


Malum, Kur’an’da cehennem sahneleri vardır.

“Derileri kavuran ateş”, “Etleri lime lime dökülmek” “İrin içmek”, “Yakıtı taş ve insanlar olan ateş” “Pislik yedirmek”, “Zakkum ağacından yemek” vb. korkunç azap tehditleriyle karşılaşırız bu sahnelerde.

Acaba bu sahneler kime yönelik?

Cehennem sahnelerinde neden bu denli öfke var?

Bu öfke kime?

Neden bu kadar kızıyor Allah?

Aşağıda Kur’an’da nuzül sırasına göre ilk 23 surede geçen 10 cehennem sahnesi okuyacaksınız. Bunlar arada atlama yapılmadan geldiği sıraya göre dizilmiş, aralardaki bağlantılar gösterilmeye çalışılmıştır.

Lütfen, herhangi bir önyargıya kapılmadan dikkatle okuyunuz. Yukarıdaki soruların cevabını, arada benim söylediklerimi dikkate almasanız bile bizzat cehennem sahnelerinin içeriğinden kendiniz bulabilirsiniz.

***

1-İlk sahne, ilk sure olan Alak suresinde;

“Hayır! Yaptıklarına son vermezse

Onu alnından tutup sürükleyeceğiz.

O yalancı ar damarı çatlamış alnından

O zaman çağırsın Nadiye’yesini

Biz de çağırıcağız Zebani’leri…”

(Alak; 15-18)

Bu ayetlerde kastedilen “O”, tefeci bezirganların o günkü elebaşlarından Ebu Cehil’di. “Nadiye” meclis, kurul demek, Mekke’nin mülk (mal ve iktidar) sahiplerinin toplandığı yer. “Zebani” ise intikam alan muhafızlar demek…

***

2-İkinci sahne hemen sonraki Müddessir suresinde;

“Bana bırak doğarken yapayalnız olan o adamı

Zenginliğine zenginlik kattığım

Etrafında dolanıp duran oğullarıyla

Önüne alabildiğine geniş imkânlar serdiğim o adamı…

Hala gözü doymuyor; verdiğimden daha fazlasını istiyor.

Hayır! O ayetlerimizi inadına inkâr etti

Ben onu dimdik bir yokuşa süreceğim

Düşündü, ölçtü, tartı

Kahrolasıca nasıl da ölçüp biçti

Canı çıkasıca boyuna hesap yapıp durdu

Çevresine bakındı, kaşlarını çatıp surat astı

Sonra sırtını döndü ve küstahça böbürlendi;

“Bunlar eskilerin masallarından başka bir şey değil” dedi

“Bu bir insan sözü, başkası değil” diye diretti

Onu ateşe sokacağım

Ateşin ne olduğunu bilir misin?

O öyle bir ateş ki geride bir şey koymaz

Derileri yakıp kavurur…”

(Müddesir; 11-29)

Burada anlatılan “O” ise Mekke’nin tek ve eşşiz mülk sahibi diye bilinen Velid bin Muğire idi. Bu nedenle kendisine Velid bin Muğire el-Vahid deniyordu. Ona nazire yapılarak “O doğarken tek (vahid) yarattığım adamı…” deniliyor. Bu Velid, Kabe’nin yapımında “Haram para getirmeyeceksiniz” diyecek kadar dindardı. Kabe’nin Rabbi’ne inanırdı, tavaf eder, cünup olunca gusül abdesti alır ve salat ederdi (Kendince namazı vardı).

Fakat o mamona (paraya) tapan bir tüccar, tefeci bezirgandı. Yoksulları hor görürdü. Peygamberimizin yanına yoksul ve kör biri gelince surat asmış ve öte tarafa dönerek “Yoksul ve kör birisiyle aynı mecliste oturamam” diyerek çetesiyle kalkıp gitmişti. Peygamberimiz buna rağmen ona tebliğ için “Dur neden surat asıp kalkıyorsun, otur, konuşalım” deyince gelen ayetlerde “Bırak, o umutsuz vak’a” dercesine uyarılmıştı. “Abese” (surat astı) suresi bunun için inmişti. İşte o Velid için burada da aynı kelime kullanılıyor: “Sonra surat astı ve bakındı” (summe abese ve besera)…

“Düşündü, ölçtü, tartı, nasıl da ölçüp biçti, boyuna hesap yapıp durdu, bakındı, kaşlarını çatıp surat astı, sonra sırtını döndü…” ifadeleri bize tefeci bezirgân karakterini resmeder. Bunları genellikle tüccarlar yapar. Peygamberimizin söylediklerini ölçüp biçiyor, “Bundan zarar mı ederim, kâr mı?” diye hesaplar yapıyor. Sonunda bu işten zarar edeceğini, mülkünün paylaşılacağını anlayınca basıyor yaftayı: “Bu eskilerin masalından başka bir şey değil…”

Ardından öfke patlıyor: “Onu ateşe sokacağım. Ateşin ne olduğunu bilir misin?

O öyle bir ateş ki geride bir şey koymaz. Derileri yakıp kavurur…”

Surenin sonuna doğru ise şu sahne var: “Sizi ateşe sokan nedir? diye sorulunca şöyle diyecekler; Biz salat etmezdik (yani) yoksulu doyurmazdık. Günahkarlarla günaha dalardık (yani) hesap gününe inanmazdık. Gerçeğin ta kendisi olan ölüm gelinceye kadar hep böyleydik…” (Müddesir; 43-47).

Burada da salat (namaz) kılmalarının onları yoksula götürmediği, hesap gününe inanmalarının da günaha dalmayı engellemediği anlatılmak istenir. Çünkü Maun suresine göre bunlar namaz kılmaktaydılar fakat bu içinde yoksul ve yetim derdi olmayan bir namazdı. Onun için de boşunaydı, ritüelistik bir din gösterisiydi. Ahiret inançları da boşunaydı çünkü günaha dalmaktan çekinmiyorlardı. “İnandıktan sonra bir şey olmaz” diyorlardı ve “Büyükler (azizler, ulu kişiler, önceki salih zatlar, onların heykelleşmiş putları) şefaat eder” diye düşünüyorlardı. Bunun için günaha dalmakta hiç bir beis görmemekteydiler…

***

3-Üçüncü cehennem sahnesi de Leheb suresinde gelir:

“Kahrolsun Ebu Leheb İktidarı, kahrolsun!

Malı ve kazancı (zenginliği) onu kurtaramayacak!

O alev alev yanan ateşe atılacak!

Karısı da odun taşıyacak

Boynundan bağlanmış bir iple” (dişi köpek gibi)

Öfkeyi görüyorsunuz değil mi?

Bunlar Kur’an’ın ilk surelerindeki cehennem sahneleri…

Önce Ebu Cehil’e, sonra Velid bin Muğire’ye, şimdi de Ebu Leheb’e…

Hepsinde de zenginlik (mal, iktidar, mülk) ile beraber yoksul ve yetim vurgusu var. Birinciler ikincilere bigane kaldıkları için cehennem ile tehdit ediliyor. Kim, kime karşı savunuluyor, kim ne ile tehdit ediliyor, düşüne düşüne (tertil ile) okuyunuz…

***

4- Dördüncü sahnede cehenneme kimin gireceğinin yanında cennet de müjdeleniyor. Yine aynı tema;

“Kim sakınır, malından harcar

Güzel olanı (vermeyi) tasdik ederse

Biz ona cenneti kolaylaştıracağız.

Kim de cimrilik eder ve zenginliğini kendine yeterli görürse (istiğna)

Ve güzel olana yalan derse

Ona da zor olanı (cehennemi) kolaylaştıracağız.

Mezara yuvarlandığı zaman malı onu kurtaramayacak.

Bize düşen doğru yolu göstermek,

Dünya ve ahiretin bize ait olduğunu haber vermekten ibarettir

Sizi kaynayıp köpürene karşı uyarıyorum

Ona ancak günaha batmış azgın (şaki) girecek

Yalan diyen, burun kıvıran o azgın…

Ondan ancak şunlar kurtulacak; sakınan,

Arınıp temizlenmek için malından veren,

Hiç kimseden bir beklentisi olmadan

Sırf Yüce Rabbi’ne özlem duyarak veren…”

(Leyl; 5-20)

Kime cehennem, kime cennet vaadediliyor görüyorsunuz değil mi?

Lütfen tekrar tekrar okuyun. İnanamıyorsanız başka meallere de bakın. (Ki birisi bana şöyle dedi; “İnanılır gibi değil; başka meallere de bakmam lazım!).

***

5- Ve beşince sahne: (Atlamıyorum, nuzül sırasına göre sırayla cehennem sahnelerini getiriyorum önünüze).

“Hayır! Bilakis öksüze vermiyorsunuz

Birbirinizi yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz.

Her şeye açgözlülükle saldırıyorsunuz.

Mala mülke gözünüz doymuyor; yığdıkça seviyorsunuz…

Hayır! Yeryüzü peş peşe sarsılıp paramparça olduğu zaman,

Rabbin ve güçleri bütün görkemiyle geldiği zaman,

İşte o gün cehennem orta yere konacak.

İnsan anlayacak her şeyi ama iş işten geçmiş olacak.

Diyecek ki “Keşke ömrümü boşa harcamasaydım.”

Artık o gün Allah’ın ettiği azabı kimse edemez.

O’nun kıskıvrak bağladığı gibi kimse bağlayamaz…

Ama ey vicdanı rahat olan kişi, sen!

Sen dön Rabbine, sen O’ndan, O senden razı olarak.

Gir kullarımın içine.

Gir cennetime!”

(Fecr; 17-30)

Cehennemin ve cennetin yolunun öksüz ve yoksullardan geçtiği, bunlarla arası iyi olanın vicdanen müsterih olabileceği, aksi halde yaman bir hesabın ve korkunç bir azabın bizi beklediği bundan daha iyi nasıl anlatılır? Peygamberimiz boşuna dememiş; “Öksüzün ağlamasından arş titrer.”

***

6- Altıncı sahne İncil’de Hz. İsa’nın “İki efendiye birden kulluk edemezsiniz, ya Allah’a ya Mamona (para/mal hırsı) tapacaksınız” dediği çelişik durumun Allah’a karşı nankörlük olduğu dile getiriliyor ve “mezar” hatırlatılıyor.

“İnsanoğlu Rabbi’ne karşı nankördür.

Ele geçirme/mal hırsı gözünü bürümüştür.

Bilmez mi ki mezarlar deşildiği zaman

Göğüsler açıldığı zaman

İşte o gün her hallerinden

Haberdar olduğunu Rableri onlara gösterecektir.”

(Adiyat; 7-11)

Aynı uyarı hemen sonraki Tekâsür suresinde de “o gün her nimetten tek tek hesap sorulacağı” ilavesiyle yinelenir.

***

7- Yedinci cehennem sahnesi ise Kabe çetesi elebaşlarından tefeci bezirgan Umeyye bin Halef hakkındadır. Bu kısa ayetlerden oluşan fragmana “Humeze” suresi denilmiştir.

“Kaş göz işaretleri yaparak alay edenin vay haline!

Vay haline o boyuna mal istif ederek sayıp durana!

Sanır ki malı kendisini ebedileştirecek

Hayır! O yalayıp yutan bir vakuma atılacak

Bilir misin nedir yalayıp yutan vakum?

Allah’ın cayır cayır yanan ateşidir

Öyle ki alevleri yürekleri dağlayacak

Cehennem üzerlerine kilitlenecek

Yüksek kapılar üzerlerine kapanacak.”

(Humeze; 1-9)

Sure bütünlüğünden de anlaşılacağı gibi burada alay etmek, kaş göz işareti yapmak, malına mülküne güvenerek yoksullarla, zayıflarla, çaresizlerle yapılan alay oluyor. Mal biriktirmekten ve bunu dönüp dönüp tekrar saymaktan (ellezî cemea mâlen ve addedehu) yani altın ve gümüş “şıngırtısı” veya para “hışırtısı”ndan tapınırcasına zevk alan zavallı ve fakat küstah zenginin alaycı kibri resmediliyor.

***

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : cehennem,kuran

CEHENNEM TEHDİTLERİ KİME YÖNELİK

5/12/2009 · Kategori: Ihsan Elia_ik Yazilari

devamı:

8- Sekizinci cehennem sahnesi, öyle bir şeyin (cehennemin) olacağına inanmayan, böyle bolluk ve refah içinde, zevk-u sefa sürerek ebediyen yaşayacaklarını sanan küstah zengin kodamanları tokat gibi çarpmakta;

“Kaçacağınız, sığınacağınız bir yer yok

Alev alev yanan çalı çırpı gibi,

Her yana kıvılcımlar saçılacak,

Nar gibi kıpkırmızı kesilecek (cehennem).

O gün yalan diyenlerin vay haline!

İşte o gün dilleri tutulacak,

Özür dilemelerine bile izin verilmeyecek,

O gün yalan diyenlerin vay haline!

İşte bu sizi ve öncekileri toplayacağımız ayırma günüdür,

Varsa bir son hamleniz, haydi gösterin de beni atlatın,

Patlayıncaya kadar yiyin; sefa sürün biraz, siz günaha batmışlar!

O gün yalan diyenlerin vay haline!”

(Mürselât; 31-40, 40-47)

***

9- Dokuzuncu cehennem sahnesinde, Kalem suresinde Bahçe sahipleri kıssasından hemen önce vasıfları hayra/vermeye engel olan (mennâin lil’l-hayr), saldırgan/zorba (mu’tedin) olarak betimlenen tefeci bezirgan Velid bin Muğire tekrar ve fakat bu kez yaptığının Allah’a şirk koşmak olduğu söylenerek cehennemle tehdit edilir. Oradaki tabirin aynısı (hayra/vermeye engel olan) burada da kullanılır. (“Hayr” kelimesi Türkçe’de de kullanılır ve “öteki” için bir şey yapmayı/vermeyi ifade eder; “Hayrını gör”, “Hayırsız evlat”, “Hayırda yarışmak”, “Hayır işleri”, “Kendine hayrı yok” vb.)

“Allah ‘Atın, atın cehenneme her inatçı nankörü,

Hayra/vermeye engel olan, şüphe yayan saldırgan zorbaları,

Öyle ki (böyle yapmakla) Allah ile beraber

Başka bir tanrı edinmiş olanları

Atın şiddetli azap içine!’ der.

Arkadaşı ‘Ey Rabbimiz onu azdıran ben değildim,

Fakat o sapıklığa düştü” der.

Allah ‘Huzurumda çekişmeyin

Ben, size önceden uyarı göndermiştim

Benim katımda söz değiştirilmez

Ben kullara zulmedici değilim’ der.

O gün cehenneme ‘Doldun mu?’ deriz.

O da ‘Daha var mı?’ der.”

(Kâf; 24-30)

***

10- Bir kaç sure sonraki Hakka suresindeki bölüm de, “Malım beni kurtaramadı” (ma ağna anhu malihi) diyerek Leheb suresindeki Ebu Leheb’e, “Yoksulu doyurmaya teşvik etmiyordu” (ve layehuzzu ala ta’ami’l-miskîn) diyerek de Maun suresindeki salat (namaz) kıldığı söylenen Ebu Cehil’e göndermede bulunur. Dahası bunları Allah’a inanmamakla eş tutar. Böylelerini iğrenç yiyeceklerden başka bir şeyin olmadığı cehennem ile tehdit eder;

“Sicili bozuk çıkana gelince;

‘Eyvah, ben bittim,

Keşke sicilimi hiç görmeseydim,

Hesabımın ne olduğunu öğrenmeseydim,

Ne olurdu o ölümle iş bitseydi,

Malım beni kurtaramadı,

Saltanatım yer ile yeksan oldu,

Mahvoldum ben’ diyecek.

Ve bir ses; “Tutun onu, bağlayın, atın cehenneme

Sıkı sıkıya zincirleyin, atın gitsin” diyecek.

Çünkü o yüce Allah’a inanmıyordu,

Yoksulu doyurmaya teşvik etmiyordu.

Bugün de burada ona sahip çıkacak kimse olmayacak.

İğrenç yiyeceklerden başka bir şey de verilmeyecek

Ki onu günahkârlardan başka kimse yemez.”

(Hakka; 25-37)

Hz. Peygamber’in şu sözü de yukarıda geçen “Yoksulu doyurmaya teşvik etmiyordu. Bugün de burada ona sahip çıkan kimse olmayacak” ayetinin ne olduğunu tefsir eder; “Ey Âişe! Yoksullara sahip çık ve onları meclisine yaklaştır, tâ ki Kıyâmet günü Allah da sana sahip çıksın.” (Tirmizî, Zühd (2353).

***

İşte bunlar Kur’an’ın ilk 23 suresindeki cehennem sahneleridir.

Nuzül seyrini izlediğimizde aşağı yukarı böyle devam ediyor.

İlk 23 surede (Necm suresine kadar) böyle putların ismi hiç anılmadan, sürekli yoksulu doyurma, yetimi kayırma çağrıları yapılarak büyük mülk (mal ve iktidar) sahiplerine yönelik cehennem tehditleri var.

Medine döneminde ise aynı tehditler infak kaçkını münafıklara yöneliyor.

***

Yukarıdaki bölümlere baktığımızda hepsinin de Mekke’nin zengin tefeci bezirgan mülk (mal ve iktidar) sahiplerine yönelik olduğunu görüyoruz.

Kanımca böylesi cehennem sahneleri mal ve iktidar sahiplerine yönelik “sokağın öfkesini” yansıtmaktadır.

Bu öfke ezilenlerin, zulme uğrayanların, çaresizlerin, açların, yoksulların, öksüzlerin, diri diri gömülen çocukların, boyunduruk altında inleyenlerin, kendisi de bir öksüz olan peygamberimizin yüreğinden patlayan öfkesidir. Öyle görünüyor ki Allah bu yüreği evrensel mesajı için merkez seçmiştir.

Kimsesizlere, çaresizlere, zayıf bırakılmışlara ellerindeki mülke güvenerek ve yaslanarak zulmedenlere, onlara cehennem hayatı yaşatanlara, ilahî öfke, buradan dile gelip konuşuyor.

Korkunç cehennem sahneleri işte bu öfkeyi yansıtıyor. Bunu görmemek veya yuvarlayıp başka şeyler için tehdit yapılıyormuş havası vermek hem ayetlerin lafzına hem de ruhuna aykırıdır. Bu, Kur’an’ın sinirlerini almak demektir.

Şiddetli cehennem tasviri varsa bilin ki şiddetli bir zulüm, baskı, zorbalık, aç bırakma, yoksullaştırma, öksüzleştirme yani birilerinin hayatını cehenneme çevirme vardır. “İnkar etmek, şirk koşmak, Allah’a savaş açmak” vs. hep bunlarla ilgilidir. Yoksa kuru kuruya bir inanç (teoloji) tartışması yapılıyor değildir. Dava inandın-inanmadın davası yani “iman kurtarma” davası değildir. Bilakis bahçe sahiplerinin mülklerini kurtarma davasıdır! İnanıp inanmamak bununla ilgilidir.

Lütfen cehennem sahnelerini bir de bu gözle okuyun.

Baktığınız yeri değiştirin.

Çok şeyin değiştiğini göreceksiniz.

Sanki başka bir Kur’an okuyor gibi olacaksınız.

Recep İhsan ELİAÇIK

recepihsan@gmail.com

http://ihsaneliacik.net

http://ihsaneliacik.wordpress.com

 

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : cehennem,kuran

GECE YÜRÜYÜŞÜ VE AKLIMIN RAHMİNDEKİ NUTFE

3/12/2009 · Kategori: Dusunce

Gece Yürüyüşü ve Aklımın Rahmindeki Nutfe



Ninovalılara...

Ey!

Akleden kalbimin rahmine yapışıp kalan umut nutfesi, hayatım!

Ey, doğduğundan beri başkalarının ve belki de benim başarısız, hoyrat kürtajlarına maruz kalıp sakatlandığı halde varlığımın bağrına yapışmaktan vazgeçmeyen; umut!

Çocukluğumu kurban ettim sana. Parça parça pay edip sundum. Sonra sonra yürüdüğüm engebeli yollarda anı, yorulmadan kurtarabileceğim takatim ve canımla besledim seni. Yorulmayı göze aldım, yoruldum. Yokuşlarda, senin kendi varlığının hakkını vereceğin, gelecek bir güne dek hassas ve kırılgan varlığını beslemekten bitap düşüp, nefesim kesildi. Dostlarım rahimlerinde meyvaya durduğunda bile ben elimi kalbimin üzerine bastırıp seni sevdim, ey umut. Kalbimi her tekmeleyişinde ve geceleri sancınla uykumu kaçırıp, nefesimi her kesişinde varlığına şükrettim tüm burkulmalarımdan öte. Çünkü; sana doğru giderek artan bir meyille yaratılmış/t/ım. Hiç gocunmadım, gocunmamaktayım.

Ey varlığına şükrettiğim sancımın sahibi! Şimdi, çocukluğumdan beri bağrında saklanıp, sarılıp, ağladığım, güldüğüm, düşündüğüm, içine düştüğüm, okuduğum, unuttuğum, unutayazdıklarımı hatırlamaya çalıştığım ağaç kovuğumdayım. Meryem'in sancısından bir payla geldim. Bazen neyin sancısını çektiğimi bilmez bir haldeyim, en bereketli anlamı giydir bu sancıya Rabbim! Bu sancı ki beni erkenden çocukluğumdan eden. Severek çektiğim, çektikçe sevdiğim beni ben kılan, çok kıymıklar batırıyor aklımın sinir uçlarına. İşte, büyüdükçe, ayakta kalabilmek için, içini boşaltıp hafifleten çınarlardan bir çınarın gölgesindeyim. Bu ayetini görmek bile ruhumun yırtılmışlıklarına inşirahı sarıyor. İçimdeki hüznü yıka, hafiflet, inşirah ver Rabbim! Toprağın sarıp sarmalayamadığı, açıkta kalan köklerinin kavislerine oturup, yaslanıp yakarıyorum işte Rabb. Biliyorum bana lutfunla yardım edeceksin ama yine biliyorum ki varlığımı kıvrandıran lütfunun ve keremimin açlığına, tüm bitap düşmüşlüğüme rağmen, uzattığım dalları silkele diyeceksin.


Yorgunum Rabbim, yorgun. Nicedir, nice umutlarımı ölü doğurup vakitsiz sancılarla, gömüyorum yüreğime, benden iyi biliyorsun. Aczimi kabul edişimle beni güçlü kılmanı diliyorum. Sana dayandım hakkını veremesem de. Kendimi, en çok da kendimi, sana şikayet ediyorum. Varlığıma merhametinle gülümse Rabbim. Aralıksız, esirgemeden lutfettiğin merhametini görebilmem için akleden kalbimin gözlerini daha derinlere ve daha derince aç/tır!

Yorgunum Rabbim, evladını yitirmiş analar gibi gömmekteyim kalbimin rahminden düşlenleri. Meryem'in yaptığı gibi dallarını silkeleyemiyorum, köklerine tutundum. Hep kapılar açmaktasın, hiç kapatmadığın kapılarının açık olduğunu göstermektesin belki de nasibimizce. Ama bir iteklemelik takatim kalmadı içeri girmek için. Tokmağına tutundum kaldım. Bunca kapıyı açan Sen, zahmetsizce içeri de alabilensin, bilirim. Bunu bana bildiren de sensin!


İbrahim Güney Bursa Çarşamba Pazarında 98 yaşında limon satıyor/du.

Yorgunum Rabbim, yorgun! Sana yaslanıp kendimi şikayete geldim. Ben İbrahim değilim, bir İsmail'im de olmadı hiç, sana kurban edecek. Ama kalbimin rahminden gelen, öpüp kokladığım, yeni terlemiş saçlarını severek, toprağa verdiğim, adı konulmuş, konulmamış nice gürbüz umutlarım oldu. Hepsini yeni bir tohum olmaklıkları niyetine varlığımın bağrına gömdüm. Belki de tökezleyişim buradan. Sadece kurban etmeliy/d/im. Yine de niyazımdır, bu hüzümnbazlığımdan gürbüz filizler yeşertmen. Hangi tür ve renkte açacağını bilmeden emek verdiğimiz sabır tohumlarımıza, bu teslimiyetimiz hürmetine yedi veren gücü kat, bereketlendir hasatımızı ey Rabb!.. Onları kendi ellerimle soldurmama müsade etme artık. Uzattığın dallar yerine, kendi benliğimi silkeliyorum önün/d/e. Dökülen bir hayır meyvesi var da ben mi göremiyorum!?. Sade yolunda hayırlı bir kul eyle beni başka sancı sahiplerine inşirah vesilesi. Öyleyse varlığımın sancıdan ibaret olmasına da razıyım.

Mum tahtaya dayandığında, dedi çilekeşliğini sana basamak kılmış bir kadın. Mum tahtaya dayandığında... Beklerim Rabbim, beklerim. Ama beni, bizi onar ve hayrına layık bir hale hazırla. Dayanma gücü ver. Katından gelecek her hayra muhtacım/z. Tüm suni dayanaklardan bizar ve azade, katıksızca sana dayanma gücü ver. Bizi güvensiz, ahlaksız imandan koru! Sabrımızı eyleme çevir. Madem geceyle karıldı çağımızın kaderi, menzili Senin rızan olan bir gece yürüyüşü kıl bizi!

Ey, aklımın rahmine tutunan nutfe, ey umut! Ey varloluş sancım! Yokluk içinde seni var kılan ve varlık içinde seni yoklara karıştıranın kudertini elinde tutanın hakkı için, sevdim seni ve parçalanmış uzuvlarınla büyümekte olduğun rahmimden elbet bir gün tüm sancılarıma kefaret olmaklığına doğuracağım seni. Yoktan var eden varlığını tamir etmeye de kadirdir! Ve yine bilirim, doğduğunda Rahim olandan, yeni bir sancı düşecek aksak varlığımın rahmine. Ey akleden kalbimin rahmindeki sancının sahibi Rabb, uzattığın dallar yerine kendi varlığımı silkeliyorum önünde, aczimle. Bizi istikameti ve nihayeti Senin rızan olan bir gece yürüyüşü kıl!

Dilsizmütercim

http://dilsizmutercim.blogcu.com/


Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : dua,yakarış

ALLAHIM SANA BİRŞEY SÖYLEYECEĞİM!!!

2/12/2009 · Kategori: Siir

Allahım Sana Birşey Söyleyeceğim!!!

Bir taşın cebinde t/aşıyorum kendimi
Kıyısı olmayan denizler sağıyorum gözlerime

Annelerimi nereye gömdüklerini soruyorum anneme.
bütün mezarlar yüzüme çıkıyor diyorum!

avuçlarıma gömdüğüm bir kadın

"male mın, dileymın xarabe..loo de bese lo!bese ey Xudâ mın" diyerek bağırıyor susarak içime durup durup kustuğum duru bir çölü!

Gözlerimin karasına aşık olan tuz yüzlü kızlar rengini soruyorlar

"Xalepçe" diyorum!:bütün renklere küs olmanın rengi!

Yüzümü kasırgaların yırttığına inanıyor annem.
ben tufanlardan yalnızca kız kardeşimi kurtarabiliyorum...

Raviler oyalansın ve bari onlar uyusun elem'siz diye..
Kendime ulaştırmadım hala ölüm haberimi..
herkes rahvan atlarla çıktı yola..
bana ılgar bir at kaldı yokuş aşağı tırmandığım...

Kimseyi inleyemiyorum artık..
kimseyi dinleyemiyorum..

akrabalarım geliyor uzak şehirlerden..
herkesin hatıraları birbirinden ayrılan yollara dönüyor!
aynı çatı altında toplanmak yetmiyor diyorum!,
kimse duymuyor!

Aynı evladı doğurmaya çalışan kadınların komşusuyum ,mahallemde...

Kitleler kapalı ne zamandır!kimseyi bulamıyorum aynı dili sustuğum!

(annemden rahmini istedim ödünç..annem vermedi!)

bu saatleri kaçıncı geri alarak yaşayışım?
dün salıydı...bugün pazartesi!

Su'larla diktiğim gözlerim akıyor parmak izlerimden ..

Geceleri uyanıp yazıyorum sabahları sildiklerimi!
mersin saçlarını uzatıyor gürültüyle içime..
sevdiklerimden saçlarını istiyorum.
kimse bana ne olduğunu sormuyor!

Ateş ve su birbirinin kölesi..ve annesi..

Ancak su'lara tutunarak kurtuluyorum boğulmaktan!
al işte!..al..yine saç diplerimde okyanuslarla uyandım!

Bir çölle bölüyormuşum uykularımı...

-"Allah'ım bana yeryüzünün bütün dillerini öğretirsen   

sana bir şey söyleyeceğim
"!


2006...Mersin....Kayıpkentli

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : kayıpkentli,şiir

HİÇ BİR GECE MASALLARI

2/12/2009 · Kategori: Siir

Hiç Bir Gece Masalları

Her masal, adamı büyütmez
Kimisiyle sade'ce  küçülürsün...

Bir varmış
Bin yokmuş

Tembel bir efe varmış
O kadar tembelmiş ki!
Kurşunları tüfeğine koyup ateş edene kadar
Evini sarıp kurşunlarlarmış!
efe tembellikten iki kurşun anca sıkarmış..
Masal bu ya!!!


Bense ciğerlerimi üflüyorum
Soluk dünyanın pas tutmuş nefeslerine

Yırtıla yırtıla dikiyorum yüreğimi..
Sadece Pazar günleri açık değilim

Yakışıklı bir yorulmamışlık taklidi
Taşıyorum omuzlarımda

Hangi kavim ulusların hafızalarında
Bir yerleri yıkmış..ama sadece yıkmış
Olarak kalmak isterki?
Edige Mirza, Timur'un saflarında olsaydı mesela
Yine bir Edige Destanı kalır mıydı kitaplarda?

Sonu acıyla biten bir masal olsam
Herkes benden utanacak

Oysa kimi acılar vardır
Sorumlusu o acının üstüne mutluluğunu kuranlarındır!

Başı enginlerde olanın
Biraz da ayaklarına bakmak lazım

Omzu yükseklerde olanın
Biraz da bastığı omuzlara sormak lazım

Bu masal yukarıda rengarenk de
Ya aşağıda neden ateşten bir gömlek?


Kime "unutma" dediysek
Önce o, sildi hatıralardan bizi
Sonu mutlulukla biten masallara giden tek yoldu, bu!
 
Bir varmış
Bin yokmuş

Bir efe varmış
Kimseyi unutmamış

Annesi ve babası kahvaltıda
" uğraşmıyorsun çok tembelsin" demişler
Oğul ölmüş acısından

Fonda Mahsun-i Şerif'ten
"Giderim" çalıyormuş..
Masalımız burada bitmiş

Gökten bir çift ayak düşmüş sofraya
Kimsenin yüreğine basmamış bir çift ayak!...
 ....bunu anne ve baba görmemiş!...

KayıpKentli....12.02.06...10:30 güneykent mersin

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şiir,kayıpkentli

SÜKUTA MAHKUM BİR MÜNZEVİ

2/12/2009 · Kategori: Siir

Sükuta Mahkum Bir Münzevi

 

Taş taş değil bağrındır taş senin

Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin

Bir katılıktır dinamit söker mi yürekleri

Başın bir kez bu kalbe çarpmasın ey taş senin!

 

“Söz namusunu yitirmiş, hukuk, dağıtanın elinde can vermiş ve akıl terazisi bozulmuşsa gün sükût günüdür” diyeceksin.

 

Eğer böyle bir günü yaşıyorsan;

Konuşmayacaksın!

Hakikati söylemeyeceksin!

Hak, hukuk, özgürlük demeyeceksin!

Sükut edeceksin!

“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” denmiş olsa da, susacaksın!

Dahası inzivaya çekilecek ve mahkûmiyetini yaşayacaksın!

“Zarurete binaen” sükût edecek ve inzivaya mahkûm bir münzevî olacaksın!

 Sükut ettiğin için ızdırap da çekmeyeceksin! “Zira konuşsan da, söylesen de bir şeyin değişeceği yok!” diyeceksin kendi kendine! Kendini böyle avutacaksın! “Sözün bittiği yerdeyiz” diyerek ızdırapsız bir sükut içinde olacaksın!

Yaşadığın “çaresizlik” olsa da sen ona “zaruret” diyeceksin. Çaresizlikten susacak, çaresizlikten inzivaya çekileceksin!

İki cihan güneşi, "Allah'a ve ahiret gününe imanı olan, hayır söylesin veya sükût etsin" diyecek. Ama sen hayrı söyleme cesaretini kendinde bulamadığın için sükût edeceksin!

İki cihan güneşinin bu sözünün gereğini yerine getiremediğin için diğer sözüne sığınacaksın: "Allah o kula rahmet etsin ki, konuştuğu vakit sözünden faydalanılır veyahut sükut eder de selamet bulur"

Sükût edecek ve selamet bulmayı bekleyeceksin!

Susmayı bilmeyen akılsızın cezasını sen çekeceksin!

Cezanın adı sükût olacak!

Cezanın adı ızdırap olacak!

Cezanın adı inziva olacak!

Bir yiğit Musa, ve bir Asa ve bir Yed-i Beyza bekleyeceksin!

Sadece bekleyeceksin!

Hiçbir zaman Musa olmayı düşünmeyeceksin ve asla bir asan olmayacak!

Bu nedenle sihirbazların gösterisi devam edecek ve sen kendini sükûta mahkûm edeceksin!

Sadece “bir yiğit Musa” bekleyeceksin!

Bir altın buzağın bile olmayacak ve inancını yitireceksin!

Hayatının geri kalanını, Tih çölünde,  çaresiz, ızdırap içinde  ve aciz bir şekilde “sükûta mahkûm bir münzevî” olarak geçireceksin!

Konuşamayacaksın!

Söyleyemeyeceksin!

Çığlık atamayacak

Haykıramayacaksın!

Çünkü sen

Bir örtünün altına gizlenip

Sükûta mahkûm bir münzevî olarak

Tih çölünde yalnız yaşayacaksın!

Vedat ÖZCAN

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : sükut,münzevi

TANRI ZATEN ŞEHİRDE İMİŞ!

1/12/2009 · Kategori: Guncel

29 Kasım 2009 Pazar tarihli Yeni Şafak gazetesinde neşredilen yazının son kısmı:

...

Tanrı zâten şehirde. Beden mülkünde. Bize bizden daha yakında.

Oysa sen, O'na yakınlaşmak için kurban kesiyorsun ey tâlib! Aklın sıra kurbiyeti ette ve kanda arıyorsun. Hayvanda. Hayvanlıkta.

Tanrın çok uzakta mı ki O'na yaklaşmak/yakınlaşmak için çırpınıyorsun?

Ey talib, Tanrı'ya yakınlaşmak için şehirden her taşraya çıkışında O'ndan uzaklaştığını anlayamıyor musun?

Kendimiz taşradayken Tanrı'yı niçin şehre çağıralım?

Çıkma bir yere, gel, Tanrı'yı bu sefer şehirde çağıralım. Ancak avazımız çıktığınca bağırarak değil, gözyaşlarımızla...

Taşrada kan akıtmaktansa şehirde gözyaşı akıtalım; hatta elimizdeki sükkeri (şekeri) başkalarına sunup ağuyu (zehri) biz kendimiz yutalım!

Bari bir defalığına olsun, kûşemizde, O'nun bizi çağırmasını bekleyelim.

Dücane Cündioğlu

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : kurban,yaklaşmak

GAM

29/11/2009 · Kategori: Siir

"Dilde gam var şimdilik lutfeyle gelme ey sürur
Olamaz bir hanede mihman mihman üstine" Rasih

Yaklaşık Anlamı: Ey sevinç, bana bir iyilik yap da şimdilik gelme, gönlümde
gam var. (Biliyorsun) Bir evde misafir misafir üstüne olamaz.

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : rasih,gam

GÜNÜN SORULARI

25/11/2009 · Kategori: Guncel

Soru

Bir hayvanı kesmek yani kurban etmek (yaklaşma vesilesi kılmak) bizden istenen müstakil bir ritüel midir? Yoksa Hac farizasının bir parçası mıdır? Hacca gitmeyenler hayvan kesmek zorunda değilse insanlar niçin kendilerini zorunlu görüyorlar? Allah'a yakın olmak için hayvan kesmeye bu kadar önem veren insanlar niçin diğer konularda aynı duyarlılığı gösteremiyorlar?

Kevser suresi gerçekten hayvan boğazlamaktan mı bahsediyor?

 

Kalici Baglanti Yorum (5) Yorum yaz! Etiketler : kurban,soru

GÖTÜR MENİ BU ŞEHERDEN

25/11/2009 · Kategori: Siir

Götür Beni Bu Şehirden/Beklenene

Götür beni bu şehirden
Yaralarım sızıyor
irin irin birikiyorum içimdeki pişmanlıklara
Meğer hep yanlış kurtuluşlardan açılmışım içimdeki firarlara
Gece gündüz peşine takıldığım tayfunlar
Mayınlanmış özgürlüklere bıraktılar beni
Paramparça bıraktım ardımda yüreğimi
Üzerine maviler çekilmiş tutsaklıklarda yitirdim on yedi yaşımın sesini

Götür beni bu şehirden
Avuçlarımdan hep kan sızıyor
Uzatamıyorum ellerimi
gözyaşımın pervazına sığınan
gök yorgunu hiç bir göçmen kuşa

Hangi sofraya otursam
Yanımda diz çökmüş buluyorum dünyanın en mazlum güllerini
Bir deri bir kemik simsiyah elleri

Paylaştıkça azığımı, azalıyor, insanlığa olan utancı yeryüzünün...
Kendime arta kalan ancak iki zeytin
Al biri senin olsun!
Yeter ki götür beni bu şehirden


Sırtımdaki kabuklar kavlıyor bir bir
yüklendikçe ezginliklerini dilini bilmediğim iklimlerin
Bir bakıyorum:en dehşetli cezirleri,depremleri,felaketleri yüklenmişim
Kaç bezirgan sahip çıkmış yüküme bir bilsen
Kaç göçüm dağılmış kalmış Sina’da Kerbela’da Sahra’da bir bilsen

Götür beni bu şehirden
Halkının elinden tutup Kızıldenizi geçiren Musa gibi
Geçir beni batıl zalimlerin denizlerinden
Kurtar beni yüzyılımın Firavunlarının elinden

Çocuklarını taş ocaklarında yitiren
Toplama kamplarından topal bir kartal umuduyla kaçan
Sığındığı hiçbir vatanda barındırılmayan
Bir Çeçen mültecisi gibiyim
Bak!
Hep suratına tükürülmüş bir Azeri diliyle yalvarıyorum sana
Götür Meni bu şeherden!

İnanan sabreden ve merhamet edenlerin ülkelerine götür beni
" Üzerlerine ateşlerin kapıları kapatılmışlarla " bırakma beni
" Umutsuz olmaz" diyorsun
Oysa sana kanayan son umudumu da vermek isterdim ama
" Sevdigiyin başi için abe " dedi diye
Onu da usulca bir dilencinin titrek avuçlarına bıraktım

Yürüyeceğimiz yollar umutsuz da olsa
Karanlık ta olsa
Işıksız da olsa
Yerlerin ve Göklerin barındırdığı tüm mazlum çığlıklardan
Mustazaf bir çığlıkla sesleniyorum sana
Ne olur Götür beni Bu Şehirden...

25.09.2003 PERŞEMBE 04:20 Mersin/ KayıpKentli

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : kayıpkentli,şiir

DÖRT KİTABIN MANASI

25/11/2009 · Kategori: Ihsan Elia_ik Yazilari

Yazıyı üç parçaya böldüm.


‘Dört Kitabın Manası’


“Dört kitabın manası bellidir bir Elif’te” demiş Yunus Emre…

Ne güzel, ne derin bir söz.

Dört kitabın manası “bir”, hepsinin özü bir…

Yeryüzündeki “ilahî bildiriler” bunlar; döner dolaşır aynı şeyi anlatırlar.

Onun için Tevrat ehli” yanlarındaki ile amel etsin, İncil ehli” içinde yazanlara uysun, “Furkan ehli” gereğini yerine getirsin der Kur’an…(Maide; 66, 68).

Bu ne demek?

Yani: “Tevratçılık, İncilcilik, Kur’ancılık yapmayı bırakın. Hepsi de tek bir şeyi söylüyor. Ezilenlerin, mazlumların, yoksulların, öksüzlerin feryadı var içinde. Onların sesine kulak verin. Yahudicilik, Hristıyancılık, Müslümancılık; yani dincilik yapmayı bırakın. Böyle yapmakla sesinizi yükseklere duyuramazsınız. Ey yeryüzünün dindarları! “Bir milyar insan hangi suçundan dolayı aç?” bunu sorun ve harekete geçin. Budur sizden asıl istediğim.” demek…

Kur’an el-Kitap tabiriyle Allah indindeki ilmi ve vurgulanan ana temayı kasteder. El-Kitap, yeryüzünün tozuna toprağına bulanınca Tevrat, Zebur, İncil, Kur’an olur… Ete kemiğe bürününce İbrahim, Musa, Davut, İsa, Muhammed olur…

Eğer siz, bu kitaplardan, yeryüzünün tozunu toprağını, insanda ete kemiğe bürünüşünü çıkarsanız “sinir sistemini” almış olursunuz. Çünkü yeryüzünün toprağı olaylar, savaşlar, devrimler, karşı-devrimler, imparatorluklar, ekonomi-politikler, halklar, düzenler, sınıflar vs. demektir. İnsanda ete kemiğe bürünüşü de insanoğlunun arayışı, dramı, acısı, umudu, feryadı, korkusu, hırsı, hüznü, sevici vs. demektir.

Bunlar kitapların sinir uçlarıdır. Bunları alırsanız kitabın sinirleri gitmiş olur. Nasıl ki insanın sinir sistemi yok edilince duyguları, tepkileri, öfkeleri, sevinçleri de yok edilmiş olur, geriye et ve kemik yığını kalır, aynen öyle bu kitapların da sinirlerini yani hayata, dünyaya, mala, mülke, ekonomi-politiğe dair söylediklerini yok eder veya tevil ederek yuvarlar, anlaşılmaz, bir şey söylemez, suya sabuna dokunmaz hale getirirseniz sinirlerini almış, tepkisiz, duyarsız, öfkesiz hale getirmiş olursunuz. O zaman kitap gerçek hayat kitabı olmaktan çıkar ve bir tapınak kitabına dönüşerek ölü metin haline gelir ki dört kitabın da başına gelen bundan başkası değildir.

Tevhid ve şirk bunlarla ilgilidir. Sinirler alınınca, geriye içi boş bir teoloji ve din tartışması kalır. Mesele Allah’ın varlığını veya yokluğunu ispat meselesi değildir. “Allah” yeryüzünde neyin ifadesi, arayışı, öfkesi ve sevinci olarak ele alınıyor onu görebilmektir…

***

Aşağıda dört kitaptan (Tevrat, Zebur, İncil, Kur’an) derlediğim metinleri okuduğunuzda el-Kitab’ın sinir sisteminin ne olduğunu göreceksiniz. Neyi istiyor, neyi arıyor, neye öfkeleniyor, neye seviniyor hepsini çığlık çığlığa okuyacaksınız…

Tevrat ve İncil’i tasdik edici olarak inen Kur’an, bu çığlığın Arap dil, tarih ve coğrafya evrenindeki, daha geniş bir bakışla Mezopotamya-Akdeniz havzasındaki yeniden dile gelişi…

Bu çığlık veya yeniden dile geliş özde bir ve aynı olan mesajı sürdürmek, sinir sistemlerini çalışır hale getirmek, onu yeniden canlandırmak değil mi? Bizim şu an yaptığımız yeniden yorumlamalar bundan başka bir şey mi?

Sadece Tevrat ve İncil değil; yeryüzünde bu sesi yükselten ne kadar metin varsa, bildiri, şiir, söz varsa hepsini tasdik edici olarak sürdüren Kur’an’dan bahsediyoruz.

Çünkü Kur’an mazlumların ve ezilenlerin şu gök kubbe altındaki son dinsel çığlığıdır. Yeryüzünün dindarları bunu bırakıp neden dincilik yaparlar? ‘Benim kitabım senin kitabını, benim dinim senin dinini döver’ kavgasının ne manası var?

Ebu Hanife, kesin tesbit edilmesi halinde Tevrat ve İncil’den kimi ayetlerin namazda okunabileceği görüşündeydi. ‘Çünkü’ demişti ‘Onlar da Allah’ın sözleridir.’ Kur’an onlarla çelişmez.

Kanımca kastettiği ayetler aşağıdakiler ve benzerleri olmalı.

Bu temel mesajların, Allah’ı, kitabı ve dini kendi tekeline almalarla, “seçilmiş ırk” veya “kefareten vekalet” gibi tuhaf teolojilerle üzerinin örtüldüğünü, sinirlerini alındığını, ana caddeden yan yollara kayıldığını görüyoruz. Oysa ana yol hepsinde de birdi.

Okuyun bakalım, size de tanıdık gelecek mi?

“Dört kitabın” manasının ve bir ve aynı olduğunu kendi gözlerinizle görün.

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : kuran,incil,tevrat,zebur

DÖRT KİTABIN MANASI

25/11/2009 · Kategori: Ihsan Elia_ik Yazilari

“Kalk, ya Rab, kaldır elini, ey Tanrı!

Mazlumları unutma!

Neden kötü insan seni hor görsün

İçinden “Tanrı hesap sormaz” desin?

Oysa sen sıkıntı ve acı çekenleri görürsün

Yardım etmek için onları izlersin

Çaresizler sana dayanır

Öksüzün yardımcısı sensin

Kötünün, haksızın kolunu kır

Sormadık hesap kalmasın yaptığı kötülükten

Mazlumların dileğini duyarsın ya Rab!

Yüreklendirirsin onları

Kulağın hep üzerlerinde

Öksüze, düşküne hep hakkını vermek için

Bir daha dehşet saçmasın ölümlü insan…”

(Zebur: 10. Mezmur;12-18).

***

“Korkma biri zenginleşirse

Evinin görkemi artarsa

Çünkü ölünce hiçbir şey götüremez

Görkemi onunla mezara gitmez

Yaşarken kendini mutlu saysa bile

Başarılı olunca övülse bile

Atalarının kuşağına katılacak

Onlar ki asla ışık yüzü görmeyecekler

Bütün gösterişine karşın anlayışsızdır insan

Ölüp giden hayvanlar gibi…”

(Zebur: 49. Mezmur; 16-20).

***

“Yoksullardan adaleti esirgemek,

Halkımın düşkünlerinin hakkını elinden almak,

Dulları avlamak,

Öksüzlerin malını yağmalamak için

Haksız karalar alanların,

Adil olmayan yasalar çıkaranların

Vay haline!

Yargı günü uzaklardan

Başınıza felaket geldiğinde ne yapacaksanız?

Yardım için kime koşacaksanız?

Servetinizi nereye saklayacaksanız?”

(Tevrat; Yeşeya; 10/1-3)

***

“Rab diyor ki:

Toprak yığıp yol yapın

Halkımın yolundaki engelleri kaldırın

Yüce ve görkemli olan

Adı kutsal olan diyor ki:

Yüksek ve kutsal yerde yaşadığım halde

Alçakgönüllülerle, ezilenlerle birlikteyim

Yüreklerini sevindirmek için

Ezilenlerin yanındayım…”

(Tevrat; Yeşaya; 57/14-15

***

“Diyorlar ki oruç tuttuğumuzu niye görmüyor

İsteklerimizi denetlediğimizi neden fark etmiyorsun?

Bakın, oruç tuttuğunuz gün

Keyfinize bakıyor, işçilerinizi eziyorsunuz.

Orucunuz kavgayla, çekişmeyle

Şiddetli yumruklaşmayla bitiyor.

Bugünkü gibi oruç tutmakla

Sesinizi yükseklere duyuramazsınız.

İstediğim oruç bu mu sanıyorsunuz?

İnsanın isteklerini denetlediği gün böyle mi olmalı?

Kamış gibi baş eğip çul ve kül üzerine mi oturmalı?

Siz buna mı oruç,

Rabb’i hoşnut eden gün diyorsunuz?

Benim istediğim oruç;

Haksız yere zincire, boyunduruğa vurulanları salıvermek

Ezilenleri özgürlüğe kavuşturmak

Her türlü boyunduruğu kırmak değil mi?

Yiyeceğinizi açla paylaşmak değil mi?

Barınaksız yoksulları evinize alır

Çıplak gördüğünüzü giydirir

Yakınlarınızı gözetirseniz

Işığınız tan yeri gibi ağıracak

Çabucak şifa bulacaksınız

Doğruluğunuz önünüzden gidecek

Rabb’in yüceliği artçınız olacak

O zaman yardım çağrılarınızı Rab cevaplayacak

Feryat ettiğinizde “İşte buradayım” diyecek

Eğer boyunduruğa, başkalarını suçlamaya,

Kötü konuşmalara son verirseniz,

Açlar uğruna kendinizi feda eder,

Yoksulların ihtiyaçlarını karşılarsanız,

Işığınız karanlıkta parlayacak,

Karanlığınız öğlen gibi olacak!

Rabb her zaman size yol gösterecek,

Kurak topraklarda sizi doyurup güçlendirecek.

İyi sulanmış bahçe gibi,

Tükenmez su kaynağı gibi olacaksınız.

O zaman Rab’den zevk alacaksanız.

Halkınız eski yıkıntıları onaracak,

Geçmiş kuşakların temelleri üzerine

Yeni yapılar dikeceksiniz.

“Duvardaki gedikleri onaran,

sokakları oturulacak hale getiren” denecek sizlere

Bunu söyleyen Rab’dir.”

(Tevrat: Yeşaya; 58/3-14)

***

“Ey Sodom yöneticileri!

Rab’in söylediklerini dinleyin

Ey Gomora halkı!

Tanrımız’ın yasasına kulak verin

Kurbanlarınızın sayısı çokmuş

“Bana ne” diyor Rab

Yakmalık koç sunularına

Besili hayvanların yağına doydum.

Boğa, kuzu, teke kanı değil istediğim

Huzuruma geldiğinizde

Avlularımı çiğnemenizi mi istedim sizden?

Anlamsız sunular getirmeyin artık

Buhurdan iğreniyorum

Kötülük dolu törenlere

Yeni Ay, Şabat Günü kutlamalarına

Ve düzenlediğiniz toplantılara dayanamıyorum

Yeni Ay törenlerinizden

Bayramlarınızdan nefret ediyorum

Bunlar bana yük oldu.

Ellerinizi açıp bana yakardığınızda

Gözlerimi sizden kaçıracağım

Ne kadar dua ederseniz edin dinlemeyeceğim.

Elleriniz kan dolu

Yıkanıp temizlenin

Kötülük yaptığınızı gözüm görmesin.

Kötülük etmekten vazgeçin.

İyilik etmeyi öğrenin.

Adaleti gözetin.

Zorbayı yola getirin.

Öksüzün hakkını verin.

Dul kadını savunun…

Bunu söyleyen Rab’dir…”

(Tevrat; Yeşaya; 1/10-20)

***

“Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin

Burada güve ve pas onları yeyip bitirir

Hırsızlar da girip çalar

Bunun yerine kendinize gökte hazineler biriktirin

Orada ne güve ne pas onları yeyip bitirir

Ne de hırsızlar girip çalar

Hazineniz neredeyse

Yüreğiniz de orada olacaktır…

Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez

Ya birinden nefret edip öbürünü sever

Ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür

Siz hem Tanrı’ya

Hem de paraya (mamon) kulluk edemezsiniz!

Size şunu söylüyorum:

‘Ne yeyip içeceğiz’ diye canınız için,

‘Ne giyeceğiz’ diye bedeniniz için kaygılanmayın.

Can yiyecekten beden de giyecekten önemli değil mi?

Gökte uçan kuşlara bakın!

“Zenginlerden birisi İsa’ya sordu:

‘Sonsuz yaşama kavuşmak için

Nasıl bir iyilik yapmalıyım?’

İsa dedi: ‘İyi olan yalnızca birisi var

Sonsuz yaşama kavuşmak istiyorsan

O’nun buyruklarını yerine getir.’

‘Hangi buyrukları’ dedi adam.

Dedi ki: ‘Adam öldürmeyeceksin!

Zina etmeyeceksin!

Çalmayacaksın!

Yalan yere tanıklık etmeyeceksin!

Annene babana saygı göstereceksin!

Komşunu kendin gibi seveceksin!’

Zengin ‘Bunları gençliğimden beri yapıyorum’ dedi.

Dedi ki: ‘Git, üzerindeki malları sat,

parasını yoksullara ver.

Böylece göklerde hazinen olur

Sonra gel beni izle.’

Adam hızla oradan uzaklaştı…”

(İncil; Matta: 10/17-31, Luka: 18/18-30)

***

“İsa Yaruşalim’e gitti.

Tapınağın havlusunda sığır,

Koyun ve güvercin satanları,

Ve para bozduranları gördü.

Hepsini tapınaktan kovaladı.

Para bozanların paraları döküp

Masalarını devirdi.

Şöyle bağırıyordu:

Tanrı evini haydut inine çevirdiniz

Pazar yeri yaptınız. Yıkın şu tapınağı!

Üç günde yeniden yapacağım…”

(Matta; 21/12-13, Markos; 11/15-17, Luka; 19-45-46).

***

“Bilir misin, nedir zor olan?

Boyunduruk altındakileri salıvermek…

Zor zamanda vermek…

Öksüzün başını okşamak…

Düşmüşün elinden tutmak…

İman etmek…

Göçlüklere göğüs gerip acıları paylaşmak;

Sevgi ve merhamet yumağı olmak…”

(Kur’an; Beled; 9-18).

***

“İyilik, yüzlerinizi doğuya veya

batıya çevirmeniz değildir.

Asıl iyilik Allah’a, ahiret gününe,

Meleklere, Kitaba ve peygamberlere inanmanız,

O çok sevdiğiniz mallarınızdan,

Yakınlar, öksüzler, ihtiyaç sahipleri,

Yolu kesilmişler, düşürülmüşler,

Boyunduruk altındakiler için vermeniz,

Cân-ı gönülden namaz kılmanız,

İhtiyaçtan fazla olanı vermeniz,

Sözünüzün eri olmanız,

Güçlüklere göğüs germenizdir.

İşte bunlardır sözü namus bilenler!

İşte bunlardır Allah bilinciyle yaşayanlar!”

(Kur’an; Bakara; 177).

***

“Bir zenginlik yarışıdır

Oyalanıp duruyorsunuz.

Mezarlarınıza girinceye kadar

Süren bir oyun ve oynaş…

Fakat hayır! Yakında bileceksiniz.

Fazla uzak değil; çok yakında bileceksiniz.

Evet, daha derinden bakabilseydiniz,

Bir ateş çemberine doğru

Yuvarlanmakta olduğunuzu görürdünüz.

Kendi gözlerinizle onu apaçık göreceksiniz.

O gün her nimetten

Tek tek sorgulanacaksanız…”

(Kur’an: Tekâsür; 1-8)

***

“Yalancı (sahte) din nedir

Haber vereyim mi (gördün mü?)

Öksüzü hor görür

Yoksulun halinden anlamaz

(Üstelik namaz kılar ki)

O namaz kılanların vay haline!

O kuru kuruya yatıp kalkanların vay haline!

Çünkü gösteriş yapıyorlar,

En küçük yardıma bile yanaşmıyorlar.”

(Kur’an; Maun; 1-7)

***

“Firavun yeryüzünde büyüklük taslamış

Ve halkını sınıflara ayırmıştı.

Onlardan bir grubu ezmek istiyordu.

Oğullarına kurbanlık muamelesi yapıyor,

Kadınlarını hayâsızlığa zorluyor,

Sürekli terör estiriyordu.

Biz ise

Yeryüzünde ezilenlere lütufta bulunmak,

Onları önderler yapmak,

Ve Firavun’un yerine geçirmek istiyorduk.

Onları yeryüzünde işbaşına getirmek suretiyle

Firavun, Haman ve ordularına

Korktuklarının başlarına geleceğini

Gösterelim istiyorduk…”

(Kur’an; Kasas; 4-6)

***

Yunus ne güzel söylemiş: “Dört kitabın manası bellidir bir Elif’te…

Sadece dört kitabın mı?

Bütün suhufların, ilahi bildirilerin, metinlerin manası bellidir bir Elif’te…

Ey yeryüzünün dindarları!

Kitabın anasıdır bunlar, yan yollardan çıkın, ana yola dönün!

İster Rahman deyin, İster Allah…

İster El deyin, ister Enlil…

İster Yehova deyin, ister Ahura-Mazda…

İster Tao deyin, ister Tengri…

İster Zeus deyin, ister Krişna…

İster Ha diye yazın ister Sad

İster Vav diye kıvırın ister Nun

Hepsinde Elif var.

Bize seslenen evrenin ruhu birdir.

Yerlerin ve göklerin nuru birdir.

Bize çokluk görünen vahdet birdir.

Bütün güzel isimler (Esma’ul-Hüsna) O’nundur.

İyiye, güzele, doğruya dair ne varsa O’ndandır.

Adalete ve merhamete dair bütün sesler O’ndandır.

Öksüzün, yoksulun, ezilenin, mazlumun çığlığıdır O.

Zebur olur, Tevrat olur, İncil olur, Kur’an olur.

Dört bin kitaptan da gelse tanırsınız O’nu.

Ummu’l-Kitap (Kitabın anası) birdir.

Her öksüze “Yavrum!” diye seslenir.

Recep İhsan ELİAÇIK

recepihsan@gmail.com

http://ihsaneliacik.net

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : kuran,incil,tevrat,zebur

HOŞEM

23/11/2009 · Kategori: Siir

"Işk derdiyle hoşem el çek ilâcumdan tabîb
Kılma dermân kim helâküm zehri dermânundadur"

Fuzuli

Yaklaşık Anlam:
“Ey tabib! Aşk derdinden memnunum; beni iyileştirmeye çalışma!... Senin vereceğin derman asıl benim helakimi hazırlayan zehir olacaktır!..”

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : ışk,fuzuli

ŞEB-İ YELDA

23/11/2009 · Kategori: Siir

«Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir;
Müptela-yı gâma sor kim geceler kaç vakit!»

Sâbit

Yaklaşık Anlamı:
En uzun gecenin hangisi olduğunu ne müneccim, ne de takvim yapanlar bilir... Gam tutkunlarına sor ki geceler kaç saattir.

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şeb,sabit

MERHABA

23/11/2009 · Kategori: Siir

"Canıma bir merhaba sundu ezelden çeşm-i yâr
Öyle mest oldum ki gayrın merhabasın bilmedim."

Ahmed Paşa

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : merhaba,ahmet paşa

BÜHTAN BÜHTAN ÜSTÜNE

22/11/2009 · Kategori: Siir

Yârdan mehcûr iken, düştük diyâr-ı gurbete,
Dehr, gösterdi bize hicrân hicrân üstüne.
Hem mey içmez, hem de güzel sevmez demişler hakkımda,
Eylemişler Râsîh'e bühtân bühtân üstüne..

Râsîh

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : bühtan,rasih

AYITTI OL PERİ

22/11/2009 · Kategori: Siir

Ayıttı ol peri, birgün düşüne girüren bir şeb,
Sevincimden nice yıllar geçipdir görmedim uyku.

Zati

Yaklaşık Anlamı:

(O peri gibi güzel "bir gece düşüne gireceğim" diye vaatte bulundu
 Nice yıllar geçti sevincimden uyku görmedim )

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : beyit,zati

ÇOBAN

20/11/2009 · Kategori: Siir

Çoban


Oybirliğiyle koyunlar

keçiyi seçer

kendilerine başkan

oysa sürünün başına

kurdun akrabası

köpeği koyar

çoban


Sunay Akın

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şiir,çoban

BİZ DE İKİSİ DE VAR

16/11/2009 · Kategori: Ihsan Elia_ik Yazilari

‘Biz De İkisi De Var’

 

Geçen hafta içinde Habertürk TV’de Palçiçek Pamir’in Karşıt Görüş proğramına çıktım. Proğramda MUSİAD eski başkanlarından Erol Yarar ile İslam ve Burjuvazi konusunu tartıştık.

Tartışmadan her ne kadar entelektüel bir haz alamasam da, temel mesajları verme açısından fena olmadı. Aşırı yüklenme nedeniyle internet sitem az kalsın çöküyordu. Mail trafiği de cabası…

Bu yoğun ilgiden “İslam abdestli kapitalizm üretmek için var değildir” mesajının yerine ulaştığı anlaşılıyor.

Erol Yarar gibilerin “Sahabeye hakaret ediyor” veya “Komünistlik yapıyor” salvolarının bunu durdurması mümkün değil. Pandoranın kutusu açıldı. Bu tartışma daha da büyüyerek devam edecek ve zamanın ruhunun değiştiğini herkes görecek.

Bize eskiden “yeşil komünist” derlerdi. Şimdi yeşile de gerek kalmadan “komünist” diyerek ‘bahçelerine’ sarılıyorlar. Sırrı Sürreyya Önder dostumun telefondaki espirisi her zamanki gibi harikaydı: “Artık yeşile de yok, terfi etmişsin, hadi hayırlı olsun!”

12 Eylül’den hemen önce, o zaman Kırşehir’de lisede okuyordum, Akıncılar ve MTTB’ye gider gelirdik. Duvarlara “Sınırsız ve sınıfsız İslam toplumuna doğru” diye yazılar yazardık. O zaman yaftamız yeşil komunistti…

Sonra yeni yaftalarımız oldu: Radikal, İrancı, mezhepsiz, modernist, tarihselci, dinde reformcu…

Bunlar da hakkımda yazılan son iki eleştiri yazısından: Liberal-sosyalist, materyalist, naturalist, neo-mutezilî, batınî, ulusalcı…

Yaftalamadan edemiyor yurdum insanı.

Ha babam yafta vuruyorlar.

Ahmed Arif’in “33 Kurşun” şiiri aklıma geldi: “Vurun ulan, vurun, ben kolay ölmem!”

30 yıl önce (1980) Mamak Cezaevi kapısında başçavuşa verdiğim cevap, Balçiçek Pamir’in proğramındaki (2009)“Kendinizi ne olarak tanımlıyorsunuz?” sorusuna verdiğim cevap ile aynı: Müslüman.

Bu kadar.

***

Kur’an’ın “tarihe, hayata ve tabiata dönüşü” için esastan bir yeniden okuma yapıyoruz. Bu, Muhammed İkbal’in “İslam’da dinî düşüncenin yeniden inşası” dediği şeydir. Hz. İsa’nın dediği gibi “Karanlıklarda söylediklerinizi bir gün gelecek çatılardan haykıracaksınız.” Hiçbir güç buna engel olamaz. Hiçbir yaftalama bunu durduramaz ve saptıramaz.

Artık Ebuzer İslam’ı var. Solculuğa, komunistliğe gerek yok. Çağın vicdanı buradan çıkacak. Ebuzer, ıssız çölde yattığı o mezardan kalkarak çağımıza gelecek. Tıpkı İsa’nın mezarından kalkıp döneceği gibi dünyaya dönecek. Tabiî bu, Musa’nın, İsa’nın, Muhammed’in, Ali’nin, Ebuzer’in vb. getirdiği ve savunduğu İslam’ın ruhunun geri dönmesi; zihinlerde bilinç, yüreklerde heyecan olarak yeniden yeşermesi demek oluyor.

Bunun önüne geçmek mümkün değildir. Ben veya bir başkasının katkısı fark etmez, tarihin akışı bu yöndedir. Onun için ‘zamanın ruhu değişti’ diyorum.

***

Gerçi defalarca yazdım, bilen biliyor ama binlerce kişi yazılarımızla yeni karşılaştığı için iki konuya açıklık getirmek istiyorum.

Birincisi proğramda Hz. Osman’a hakaret ettiğim iddiasıdır.

“İslam’ın yenilikçileri” kitabımızın birinci cildindeki “Hz. Ömer”, “Hz. Ali”, “Ebuzer”, “Ammar b. Yasir” bölümlerini okuyanlar bilirler, biz dönemin ekenomi-politik analizini yapıyoruz. Eğer bunu yapmazsak mesafe katedemeyiz. Çünkü yeryüzünde İslam ümmeti diye bir şey varoldukça bu isimler de var olacaktır. Bunları silip atamayız, olayları görmemezlikten gelemeyiz. Çünkü istediğiniz kadar ayet hadis okuyun “Bahçe sahibi” dindar zihin hemen “Hz. Osman’a, Abdurrahman bin Avf’a, Saad bin Ebi Vakkas’a ne diyeceksin?” demekte ve ayeti hadisi tınlamamaktadır.

Dindar zihnin şunu bilmesi gerekiyor: Ebuzer (ve şu an biz) Hz. Osman’ın kişisel hayatını, hayasını, imanını, peygamberimize olan yakınlığını, İslam’a olan hizmetlerini eleştirmedik, eleştirmiyoruz. Böyle bir şey olamaz, olabilemez.

Fakat “kamu icraatı” eleştiriye açıktır.

Çünkü ülke (ümmet) hazinelerinin anahtarı kendisine teslim edilmiş olan, savaşa ve barışa karar verme yetkisi kendisinde olan, halkın mukadderatını etkileyecek kararlar verme makamında oturan yani kamu otoritesi yetkisi kullanan herkes, evet herkes eleştirilebilirdir.

İşte “herekse ait olan” bu alan (kamu) “herkesin” eleştirisine açıktır.

Kamu yetkisini kullandığı sürece hem hesap sorulabilir ve hem de eleştirilebilir olmak durumundadır. Aksi halde hesap sorulamaz ve eleştirilemez olursa diktatör ve hatta giderek tiran olur. Zaten diktatörlük ve tiranlık da bundan başka bir şey değildir.

Bu eleştiriyi yapacak olanlar da o ülkenin (ümmetin) aydınlarıdır. Aydın bu anlamda halkın vicdanıdır. Eleştirilemeyeni eleştirebilendir. Gelecek nesillerin ibret almasını ve bir daha o hataların tekrar edilmesini engelleyecek olan “eleştirel analizi” ortadan kaldıran “kutsallık perdesine bürünme” ve böylece “kamu icraatlarını sorgulamaz kılma” nın büyüsünü bozar. Böylece aydın ülkenin (devletin/ümmetin) donmuş dimağını açarak geleceğe yürümesini sağlar.

İşte Ebuzer bunu yapmıştır. Sahabenin çoğu da bunu yapmıştır. Hz. Osman da hiçbir zaman kamu icraatlarının eleştirilemez olduğunu söylememiştir. Bizzat hilafet makamında çatır çatır tartışmışlardır.

Eğer siz geçmişte hilafet makamında oturmuş birisini, kamu icraatları sebebiyle eleştirilemez görürseniz, bugün de, aynı/benzer makamda oturanları eleştirilemez görürsünüz. İslam toplumlarında eleştirilemez, sorgulanamaz, hesap sorulamaz liderlerin çıkıp durmasının kökleri buralara dayanmaktadır. Çünkü kamu bilinci yeterince gelişmemiştir. “Kamu icraatları sebebiyle eleştiri” ile “kişiliğe hakaret” birbirine karıştırılmaktadır.

Halbuki ilki meşru, ikincisi yasaktır.

Bu söylediğime değil Hz. Osman, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, eğer kamu yetkisi kullanmışsa Ebuzer, hatta Hz. Peygamber’in kendisi bile dahildir. Ona Allah’ın Resulü olarak tabiî ki itaat etmemiz gerekir, amennâ fakat “kamu icraatı” söz konusu olunca, ‘savaşı şöyle yapalım’, ‘barışı imzalamayalım’, ‘hurma ağaçlarını aşılamayalım’ vs. diyebilirsiniz. Eğer bunlardan kaynaklanan bir zarar ortaya çıkarsa ‘bu yanlıştı, yapmamalıydık’ deme hakkınız vardır. Bunların hepsi olmuştur.

Bugün dahi “kamu yetkisini” kim kullanıyorsa “kamudaki tüm icraatları” eleştiriye açık olmak durumundadır. Çünkü kamu “herkese ait olan” demektir ve herkese ait olan hakkında karar verenler eleştiriyi göze almak durumundadırlar. Aksi halde tabiatları kaldırmıyorsa istifa etmeli, yerlerini tahammüllü olanlara bırakmalıdırlar. “Kamu” adı üzerinde kimsenin özel alanı, malı, mülkü ve çiftliği değildir. Nihayetinde ölmek, istifa etmek veya emekli olup gitmek suretiyle kamu görevi bitecek ve fakat milletin/ümmetin örgütlü gücü, ortak hazinesi veya toplumsal tini (ruhu) demek olan “kamu” devam edecektir.

İşte buna kamu bilinci diyoruz. (bkz. “En büyük kamu” başlıklı makale)

Bu nedenle başta Hz. Osman olmak üzere sahabeler “kamu icraatları” sebebiyle eleştirilemez ve sorgulanamaz değildir. “Burada yanıldı” demek sanıldığının aksine gayet ilerletici ve ders çıkarıcıdır. Üstelik günümüze yönelik son derece öğretici tarafları var. Öyle ki “Adalet Devleti” adlı kitabımdaki kimi kamu felsefesi teorileri, Hz. Osman döneminin yanlış icraatlarından çıkardığım sonuçlardan çıkarılmıştır. Yani bana gayet öğretici olmuştur.

***

İkincisi proğramda komunistlik yaptığım iddiasıdır.

“Kur’an’dan kapitalizm hele abdestli kapitalizm hiç çıkmaz. Eğer bir ekonomi-politik çıkarılacaksa, Kur’an kavramlarını kullanmadan, bugünün kavramları ile söyleyecek olursak sosyalizme eğilimlidir…”

“İslam’ın politik duruşu sol bir duruştur.”

Bu sözlerden benim komunistlik yaptığım nasıl çıkıyor?

Şunu da söyleyeyim: Kelime anlamıyla komunist (communist) sözcüğünden rahatsız olmam. Çünkü İslam’daki cum’a, cem, cemaat, cumhur sözcüğü ile aynı köktendir: topluluk, toplu, ortaklaşa olan demektir. Fakat bir ideoloji olarak komunizm ile herhangi bir alakam yoktur. Kendimi solcu, sosyalist veya komunist diye tanımladığım hiç görülmemiştir. Kur’an’dan çıkardığım kimi ekonomi-politik yorumların bunları çağrıştırır olması, bir ideoloji olarak komunizmi savunduğum anlamına gelmez. Nitekim “devlet kapitalizmi” tabirini kullanmıştım.

Daha önce Gerçek Hayat Dergisi’nde “Biz de ikisi de var” başlıklı makalede ve “Mülk Yazıları” kitabıma aldığım “Kur’an’dan kapitalizm mi çıkar sosyalizm mi?” başlıklı makalede bu konuları etraflıca anlatmıştım.

Bu kavramları kullanarak meseleyi anlatmaktan kastım “çağın idraki” içinde konuşabilmektir. Aksi halde “İslam o değildir bu değildir” dediğiniz zaman çağın idraki içine giremiyor ve o dili kullananlarla iletişim kuramıyorsunuz.

Buradan bakılınca asıl söylemek istediğim şu: İslam’ın politik duruşu sol ise metafizik duruşu sağ olur. Çünkü “Evreni yaratan ‘Allah’ var, yerin göğün ‘sahibi’ O’dur, Allah’ın ‘yasa’ları ile oynamamalıyız, yarattığı tabiat ‘düzen’ine uymalıyız, gönderdiği peygamberlere ‘itaat’ etmeliyiz…” dediğinizde bunlar çağın idrakinde gayet ‘sağ’ vurgulardır. Bu açıdan metafizik duruşu sağ olur.

Öte yandan “Zulme karşı direnmeliyiz, kula kulluğa son vermeliyiz, açları, yoksulları doyurmalıyız, malımızı onlarla bölüşmeliyiz, zengin ile yoksul eşit hale gelinceye kadar yardımlaşmalıyız, faize son vermeliyiz, insana emeğinden başkası yoktur, zulmedenler yakında nasıl bir inkılab ile devrileceklerini göreceklerdir, ezilenler yeryüzünün varisi olacaktır..” dediğinizde bunlar da çağın idrakinde gayet ‘sol’ vurgulardır.

Demek ki ‘çağın idraki içinden’ konuşursak, İslam’ın metafizik duruşu tabiattaki ‘yaratıcının koyduğu düzeni koruma’ gibi sağ temalar içerirken, politik duruşu insanlıktaki ‘bozuk düzeni değiştirme’ gibi de sol temalar içeriyor.

Bu nedenle Gerçek Hayat Dergisi’ndeki o yazıda (8 ay önce) anlattığım gibi, 30 yıl önce Mamak Cezaevi’nin kapısında başçavuşun “Sağcı mısınız, Solcu musunuz ulan!” sorusuna Balçiçek Pamir’in proğramındaki gibi “Müslümanım” demiştim. Başçavuş kızıp “Ne demek lan o, biz gavur muyuz? Birileri çıkmış adalet, eşitlik, özgürlük, yoksulluk, açlık, emek, devrim mevrim diyor, birileri de Allah, kitap, vatan, millet, din, iman diyor. Siz hangisini diyorsunuz?” deyince “Biz de ikisi de var” demiştim.

Aynı yaftalar, aynı kalıplar, aynı önyargılar….

Artık bunları kırmanın zamanı geldi de geçmedi mi?

Recep İhsan ELİAÇIK

recepihsan@gmail.com

http://ihsaneliacik.net

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : mal,mülk,ekonomi

KİM PEJMURDE?

16/11/2009 · Kategori: Siir

Kim Pejmurde / Islak Saçlarımdan Öpebilirsin Azizim

1)
 

Ne zaman ağlasam,
yüzümün göç ettiği boynunun kenarı..
Allah'ın göndermediği bir Peygamber'di yüzün:Çocukluğumun tutunduğu,Urfa'da...
Bana söylediğin kutsal söze tutundum yıllarca: "SAMİMİ OL!"
Rabıta akşamlarından bu yana çok büyüdüm.
Unuttum herşeyi,yüzün hâr-
iç-kim pejmurde?...
 
Zamanı ve sabrı emziren bir tapınağa dönen kalbime adadım kendimi
Karnında taşıdım annemi onca zaman
Kayda geçmeyen ruhumu tekmeledim hep.
Herkes beni oğul zannedince
Ellerimi çırpa çırpa ayrıldım yanmış parmak uçlarımla memelerinden
oysa ben bir kayıptım eteğine gömdüğüm mezarımı silince yüzüme.
Kalbim kesildi dedim
Bekle gelir dedi
Anne!!! diye haykırdım,sular değil, kalbim kesildi!
 
Beni sensizlikle karıştırdılar
İtikaflar çaldım ,olmadı/m
Yatsıları üfledim mumlara,bitmedi yalanlar.
Bunalıma girdik kalbimle, kurbanlık
Yedi fakir olduk payına razı
gelmedi bayram bize hiç.sus'tuk!
 
Beni unuttun ya,neyle unuttun?
Kalbimin kıyılarına vurdu parmaklarım
Kirpiklerimi topladım ağlayarak sabahları
dindim!
 
Kesik kalbimi aldım
ateşle Yu'dum,l/adım:kîn 'e bulandı... (*)
bundan kelli bizim kalan:ander'dir. (*) (*)
yaşarken susacağımız...
Dilimin üstündeki kapoçi:müjdemdir çöllere (*)
 
2)

Ben her okunan duada ya'sin.
her kardeşte kuyu'su.
Her gidişin geride kalan masum sözlüsü.
ki bütün denizleri tülbentine saram
saçların yerine.kaldır başını,
Gökten çektim ellerimi Rabbim artık yerden seslendi

Bahçeme bir hoyrat girdi
Gülümü dermeden dalımı kırdı
şu sevmeye kıyamadığın bir kötünün koluna girdi
bu senin bakmaya kıyamadığın ölem ölem kıyamadığın...

şimdi elem olsun bana kıtlığın
seni yakınların da sevsin deme bana
bırak beni yakınlarım yaksın,ki düşsün yolum uzaklara

Hayrına çağrıldığım evlerden iftiralarla k/ovulurken
Yakınlarım söyler sana, bana söyle(ye)mediklerini (!)...

Diktim kulağımı toprağa ey kuzey'lim,sesleri onların olsun!
Ben bir tespihim artık ,Kaybedenlerin çektiği!...

Batsın bu sofralar, suyu bile hain şehrimin.
ekmeğimi bölüştüğümü söyleyenler bile yalan söylemiş
ben böldüysem kendimi bölmüştüm ellerine...

Bir elim,ülkemin güneyinde babaannemin eli
diğer elim ülkemin kuzeyinde senin...
yaralarıma sürdüm melhem diye merhametinizi...
ırsî bir ağıt kapladı ruhumu..ben bozlaktan başka birşey değilmişim!
 
3)

ellerim de kor var
onların gözlerinde tor!
ben yazarsam yakarım
onlar bakarsa sapar!
uzanılamamış tüm ciğerlerin ithamıyım.
gariban kedileri nankör sanan entel nan'körlerin!

ayırdım yollarımı herkesten ateş ve suyla
Onlarla yanmaya gittiydim amma!
döndüm kendimle yunmaya...

Çimdim ziyan olmuş iyi niyetlerimde (*)
ki: ıslak saçlarımdan öpebilirsin azizim...

  03:07  16-11.2009 03:07-Kıztaşı-İst..Kayıpkentli  
******************************************************************************

Çimmek :Yıkanmak

 Bundan Kelli :Bundan gayrı/sonra

 "Yu"-mak :Yıkamak

Kapoçi :Çıbanın üstünde toplanan su

 Ander : fırtına adlı dizi sayesinde gündeme gelmiş güzel bir karadeniz türküsüdür. bu türkü kimi yerlerde gaybana sevdaluk olarak da geçer.

  ek bilgi: ander trabzon dolaylarında sıkça kullanılan bir sözdür. kötü,fena anlamındadır.ander kalmaksa yok olası manasına gelmektedir.

örn:ah duman kara duman
sardi dört yanımızi
ander kalsun  sevdaluk oy
alacak canımızi
ha bu ander sevdaluk  oy
alacak canımızi

***********************************************************************

Şiire dair kısa kısa:

Allah'ın Göndermediği Peygamber:
Ki Allah gönderseydi bir Paygamberin söyleyeceklerini söyleyen bir sevdiğim insandı Baran.Çocuktum,Urfa'ya tutunarak büyümeye çalışan bir hırçınlık zamanları ellerimin tutanıydı.Bana kürtçe öğrettiği akşamlarda.

Rabıta Akşamları
Ki süleymancıların yurdunda zorunlu olarak katıldığımız perşembe akşamları Rabıtaları.Hocalar ihlası şerif" derken, biz birbirimizin ayaklarını gıdıklar,çimdikler,azarlanırdık.Boynunun kenarı ki ders çalışırken buram buram samimiyet kokardı.Hafızamdan çok şey silinmiş.Yüzünü hatırlayabiliyorum sadece.Gerisi:Onun bir şiirinin sözleriydi:yazıpta sakladığı:"Pejmurde!"

Unuttum herşeyi,yüzün hâr-
iç-kim pejmurde?:
Unuttum herşeyi yüzün hâr,iç kim?,pejmurde.-Unuttum herşeyi yüzün hâr,içkim pejmurde.-unuttum herşeyi yüzün hariç,kim pejmurde?

Karnında taşıdım annemi:
Annem beni doğurdu:evlad oldum.Ben onu dokuz ay karnında taşıdım:anne oldu!Ben ona evlad'lığımı, o bana Anne'liğini borçlu!Hiçbir zaman da ödeşemeyeceğiz.Cennet ikimizin de ayaklarının altında.En az anne kadar kutsaldır evlatlık!

Beni Unuttun ya, neyle unuttun
Unutulmak ? ‘Unutulmak’ bir nesnenin tozlanmasına benzer. Belki kayıtlardan silinmez ama, belirli bir zaman altında kalır. Önemli olan unutulan bir şeyin neyle örtüldüğüdür; unutulmaktan çok, neyle unutulduğunuz önemli...(K.İskender)

Ateşle yu'dum,l/adım:kîn'e bulandı
Ateşle yudumladım kîne bulandı

Bahçeme bir hoyrat girdi
Gülümü dermeden dalımı kırdı
şu sevmeye kıyamadığın bir kötünün koluna girdi
bu senin bakmaya kıyamadığın ölem ölem kıyamadığın
Sadık Gürbüz'ün söylediği:Nedendir Suna Boylum Nedendir adlı türküsüne bir gönderme!

"seni yakınların da sevsin
Biraz da evladı olduğum bir dostum'un intizarı!Yılanlaşan zannlara binaen,sarfettiği!Yılanlar ancak yakından sokar!Her yakın o yüzden hayr değildir!

Ben bozlaktan başka birşey değilmişim:

 İhsan Eliaçık'ın "zamanın ruhu değişti" adlı makalesinin bitişinde yer alan:"bozlak" sözüne binaen,Nedenini sorduğum zaman İhsan abi:"Eğer Hz.Muhammed Türk olsaydı:Uzun Hava'sı,Bozlak'ı ezan olacaktı toplumda.Bu topraklarda insanlar bozlakla ,ağıtla haykırmış birbirlerine seslenmiş ve birşeyler anlatmışlardır" sözleri dikkatimi çekmişti.Ezandaki yanık sesleniş o toprakların insanlarının kültüründe var olan bir uygulama, bizde ise Kürdistan dolaylarında dengbejlerin(ozan):stran'ları,Yörüklerin Koçerlerin,yaylacıların ise bozlakları,uzun havaları..."Bunlar Bitmez" demişti makalesinin sonunda:

" Her şey biz yaşarken oldu’
Madem zamanın ruhu değişti.
Şimdi artık yeni türküler söylemin zamanıdır.
Çünkü bir tek onlar bitmez; bozlak, uzun hava, acı, feryat, arayış, umut bitmez!" sözüne binaen.Bir bitmeyişin derin vurgusu!

"gariban kedileri nankör sanan entel nan'körlerin! ":
Ali Şeriati'nin İslam Bilim kitabında da belirttiği ALİNASYON/yabancılaşma kavramı üzerinden: Bilgi komasına giren, entelleşen, çok iyi konuşan ama iyi karalayan, çamurcu, tüm yapıcı söylemleriyle yıkıcılığa hizmet eden, mahallemizin entelijans adaylarına...

"ıslak saçlarımdan öpebilirsin azizim":Kirlenmek kirletilmektir.Tüm kirliler birilerinin de aynı zamanda kirlettikleridir.ıslak saçlar: tevbeye açılan bir kapıdır!Yeterki temizlenme bilincini kaybetmesin insan!

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şiir,kayıpkentli

MUCİZELEŞTİRMELER 3

14/11/2009 · Kategori: Ahmet Baydar Yazilari

Deve, belirlenmiş bir ayetti ve kesildi (Mucizeleştirmeler III)


Semûd kavmi ve sonrakiler, elçilerin getirdikleri belgeler karşısında, “Bizi çağırdığınız şeyden kesin bir kuşku içindeyiz!” demişlerdi. Elçiler onlara: “Bu kuşku, gökleri ve yeri yaratan, sizi bağışlanmanız için çağıran ve belirli bir süreye kadar sizi erteleyen Allah hakkında mı?” deyince, toplumlar inkâr gerekçelerini şöyle dile getirmişlerdi: “Siz de bizim gibi birer beşersiniz. Öyleyse bize bir “sultan” getirin!”
 
Bunun üzerine elçilerin onlara cevabı şöyle olmuştu:
 
“Evet, biz de sizin gibi birer beşeriz ama Allah, kullarından dilediğine ihsanda bulunur. Allah’ın izni olmadan size bir “sultan” getirmemiz ise bize yaraşmaz.” (1)
 
Semûdlar, Kuzey Arabistan’da, eskiden Hicr denilen kente bağlı yerlerde yaşamış ve Arapça konuşmuş bir toplumdu. Rabiğ, Akabe, Medine, Hayber, Teyma ve Tebük topraklarında harabeleri bulunmaktadır.
 
Onlara Hz. Salih elçilik etmiş, kendisinden “sultan” istediklerinde ise; bir deveyi işaret etmiş, yayılmasına ve sulanmasına özen göstermelerini, ona kötü davranmamalarını, aksi takdirde kendilerine elemli bir azabın dokunacağını bildirmişti:
 
“Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, O’ndan başka bir tanrınız yok. İşte size Rabbinizden bir “beyine” geldi, bu, Allahın devesi, size bir ayet, bırakın onu Allah’ın Arzında otlasın, ona bir fenalıkla dokunmayın yoksa elemli bir azaba uğrarsınız.” (2)
 
Onun, erkek ve dişi birleşmesinden doğmamış, dağdaki cansız kayalıktan yetişkin bir deve olarak çıkmış harikulade bir deve olduğu anlatıla gelir. Oysa Kur’ân’ın gündeminde, mahiyet olarak kendi türünden hiç de farkı bulunmayan bir hayvan olarak yer alır.
 
Evet, ona Kur’ân’da “Allah’ın devesi” denmiştir. Ancak onun otlağına da “Allah’ın yeri” denmiştir. Bu deyim, o yerin harikulade özelliklere sahip bir mekân olduğunu değil, insanların ekip biçmediği, kamu malı bir yer olduğunu gösterir. Allah’ın devesi deyimi de, onun salıverilmiş, sahipsiz bir deve olduğuna işaret eder.
 
Kur’ân üslubunda; Allah’tan başka sahipleri bulunmadığından; salıverilmiş deveye “nâkatullah”, insanların ekip biçmediği meraya “ardullah”, babası bilinmeyen çocuğa “Abdullah”, dünyadan hiç kimseye ait olmayan saraya da “beytullah” denmiştir.
Kur’ân’da “Abdullah” tesmiye edilen Hz. İsa’nın babası Allahu Teâlâ değildir. Onun bedeni de bizimki gibi et, kemik ve kandandır. Kur’ân’da “beytullah” tesmiye edilen Kâbe’de Allah oturmamaktadır. Taş ve tuğla yapısı da kullandıklarımızdan farklı değildir. Hz. Salih’in işaret ettiği “nakatullah” da, üzerine insanların oturduğu diğer develerden farklı değildir.
 
Onun diğer develerden tek farkı vahiyle belirlenmiş bir ayet (sultan) olmasıdır. İsra Suresinin 59. ayetinde bu hususa şöyle temas edilmektedir:
 
“(Peygamberleri) ayetlerle göndermekten alıkoyan, öncekilerin onları yalanlamasıdır. Semud’a açıkça deveyi verdik de onunla zulmettiler, hâlbuki sadece korkutmak için ayetlerle göndeririz.”
 
Dikkat edilirse Kur’ân bu devenin, diğer bütün varlıklardaki gibi sadece ayet olma cihetine işaret etmiştir. Onun herhangi bir ikna edici harikuladeliği olduğunu belirtmemiştir. Aksine onu, evlat ve mal türünden (3) bir “fitne” olarak nitelemiştir. (4)
 
Nitekim Semud toplumu, bu deveyi kesmekten de aciz kalmamıştır. Yani devenin kendisinde onları acze düşüren bir harikuladelik tecelli etmemiştir. Fakat belirlenen bu ayeti hafife alarak peygamberi inkâr etmeleri üzerine ilahi ceza gelip onları bulmuştur:
 
“Fakat onu (peygamberi) yalanladılar, nitekim onu (deveyi) da devirdiler. Rableri de günahlarını başlarına geçirdi, o yeri düzleyiverdi!” (5)
 
-----------------------
1) Bkz. İbrahim 14/9-11
2)  A’râf 7/73.
3)  Enfâl 8/28.
4)  Kamer 54/27.
5)  Şems 91/14.
 
Ahmet BAYDAR

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : mucize,kuran

MUCİZELEŞTİRMELER 2

12/11/2009 · Kategori: Ahmet Baydar Yazilari

Konuşmak, Konuşmamak ve Konuşamamak (Mucizeleştirmeler II)


Bir olayın, bilinen sebeplere dayanması, o olayın kavranamaz olan ilahi bir planla gerçekleşmediğini göstermez. Çünkü Allah-u Teâlâ yaratmada ve yönetmede, ikramda ve ikapta, mazide ve istikbalde bütün işlerini vahiyle yürütmektedir. Ontolojilerine göre, varlıklara sürekli; oluşsal, eylemsel, sezgisel ve sözel ilahi uyarılar ulaştırmaktadır.
 
Evet, doğada cereyan eden hadiselerin esbabı kavranabilirdir. Çünkü bunları oluşturan vahyin icra düzeninde bir değişim yoktur. Ancak bu vahyin esbap ve mahiyeti kavranabilir değildir. Ayrıca hadiselerin seyrine, ilahi vahye farklı seviyelerde muhatap olan pek çok varlığın sebebiyet vermesi de söz konusudur.
 
Mesela yağmur, sebepleri bilinen bir hadisedir. Bu bilgi, onu bir ayet olmaktan çıkarmaz. Çünkü yağmurun maddi sebeplerinin bulunması, her hangi bir toplum için ibret yahut rahmet, bir başka toplum için de fitne yahut azap olarak belirlenmediğini göstermez.
 
Yine mesela, konuşmak, konuşmamak ve konuşamamak insanın esbabını bildiği olgulardır. Ancak, Kur’ân’ın değer atfına göre, yeri geldiğinde her biri birer ayet sayılır. Birisinin ilahi plan üzere konuşması yahut diğer birisinin konuşmaması “belirlenmiş bir ayet” olur.
 
Nitekim Zekeriya (a.s.) “Rabbim! Bana bir ayet belirle” deyince kendisine şu cevap gelmiştir:
 
“Senin ayetin, üç gün insanlara işaretle olan dışında konuşmamandır.”
 
Luka İncil’inde belirtildiğine göre, bu ilahi beyan üzerine Hz. Zekeriya’nın mucize olarak dili tutulmuş ve kimseyle konuşamaz olmuştur. Müfessirlerin çoğu, İncil’deki bu garip yorumu izlemişler ve yukarıdaki ayetten; “Zekeriya (a.s.) üç gün, mucize olarak insanlarla konuşamaz olmuştu” şeklinde bir anlam çıkarmışlardır.
 
Oysa Kur’ân-ı Kerîm, Zekeriya (a.s)ın “konuşamama” gibi olumsuz bir durumundan söz etmemiştir. Aksine, insanları ikna için uğraşacağına, yaşlı çağında kendisine bir çocuk bağışlanmasından dolayı, üç gün ibadete yönelmesinin emredildiğini bildirmiştir. 
 
Bu, tıpkı benzer bir durumda insanların hücumuna uğrayan Hz. Meryem’in “susma ayeti” gibidir. Bu olay da Kur’ân’da şöyle ifade edilir:
 
“Ben Rahman’a oruç adadım, bu gün hiç bir inse konuşmayacağım!”
 
Hz. Meryem konuşmadığı için, oğlu İsa’yı işaret etmiş,  Yahudiler tahakküm edasıyla, “Şu beşikte olanla, sabiyle nasıl konuşuruz” demişlerse de o konuşmuştur. Böylece onun konuşması da belirlenmiş bir ayet olmuştur.
 
Bazı yorumcular, Hz. İsa’nın bu konuşmasıyla ilgili ayetteki “kâne” fiilinin “nâkıs” değil, “zaid” olduğunu söylerler. “Eğer nâkıs olduğu düşünülürse bu, “idi” anlamında zaman ifade eder. Bu durumda da İsa’nın konuşması bütün insanların ki gibi olacağından mucizelik kalmaz”  derler.
 
Yani metinden, Hz. İsa’nın, kundakta eli kolu sarılmış bir bebek (tıfl) iken, mucize olarak konuştuğunun anlaşılabilmesi için bazı kelimelere yeni görevler yüklenmesi gerektiği düşünülmektedir.
 
Oysa Kur’ân, doğumdan  itibaren buluğa erme yaşına kadar olan çocuğa “tıfl” demiştir.  Hz. İsa’nın konuşma çağını ise “sabi” ve “kehl” sözcükleriyle belirlemiştir.  Her ne kadar Arapçada sütten kesilmemiş çocuğa sabi de deniyorsa da kelimenin kökü, tecrübesiz olunan çocukluk ve gençlik çağını nitelemektedir.  Nitekim bu kelime Kur’ân’da Yahya peygamberin kendisine hikmet verilen yıllar için kullanılmıştır.  Bu da Müfessirlere göre en azından Kutsal kitabı okuyup anlayabilme yaşıdır. Bu çağın, Kur’ân’da mukabili olarak zikredilen “kehl” sözcüğü ile tanımlanan 28-30 yaşlarına kadar sürdüğü de söylenebilir.
 
Bu durumda, şu tespiti de yapmamız kaçınılmaz olur. Adet dışı olduğu düşünülen bir olayın, adet üzere cereyan etmiş bir olayla birlikte zikredilmesi, ona gölge düşürür. Eğer Hz. İsa, harikulade bir şekilde sabi iken konuşmuş olsaydı, bunun olgun iken konuşmasıyla birlikte zikredilmesinin bir anlamı kalmazdı.
 
O hâlde Kur’ân’da meseleye temas edilen bölümlerdeki beşiğin, Hz. İsa’nın çocukluk çağına,  beşikte konuşmasının ise ona küçük yaştan itibaren ilham kaynağı olan peygamberce bilgeliğe mecazî bir işaret olduğunu düşünmemiz gerekir. Bu durumda da, Hz. İsa, küçüklüğünde de olgunluk çağında da peygamber kelamıyla konuşmuştu demek olur.
 
Nitekim Hz. İsa’nın sabi iken söylediği sözler, “Ben Allah’ın kuluyum, bana kitap verdi ve peygamber olarak belirledi” olmuştur. 
 
Ahmet BAYDAR

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : mucize

1 MİLYAR İNSAN HANGİ SUÇUNDAN DOLAYI AÇ

9/11/2009 · Kategori: Ihsan Elia_ik Yazilari

‘1 Milyar İnsan Hangi Suçundan Dolayı Aç?’

16 Ekim Dünya Gıda Günü nedeniyle BM haberi:

“Birleşmiş Milletler (BM) dünyada açlık sorunu yaşayan insan sayısının 1 milyarı geçtiğini açıkladı. BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ile Dünya Gıda Programı’na (WFP) yayınladıkları ortak raporda, dünyada açlıkla mücadele eden insan sayısının, 2009 yılında 100 milyon artarak, 1 milyar 20 milyona ulaştığını bildirdi. Raporda, bu sayının son 40 yıldaki en yüksek aç sayısı olduğu ifade edildi. FAO Genel Sekreteri Jacques Diouf rapor açıklanırken, ‘Aç insanların sayısındaki artış tahammül edilemez noktada’ dedi. Diouf, ‘Açlık sorunun yok edilmesi için ekonomik ve teknik olanaklarımız var, ancak açlığı sonsuza kadar yok etmek için eksik olan siyasi iradedir’ diye konuştu…”

Görüldüğü gibi 1 milyar 20 milyon insan “yeryüzünün” sokaklarında aç dolaşıyor.

Oysa kıssaların anasında ne deniyordu: “Orada (yeryüzünde) aç kalmazsınız, çıplak olmazsınız, susuzluk çekmezsiniz, güneşin sıcağında yanmazsınız.” (Taha; 118-119)

Yani “yasak ağaçlardan” (adam öldürmek, hırsızlık, yolsuzluk, fuhuş, zulüm, işgal, şiddet, sömürü vb.) yediğiniz takdirde açlık, çıplaklık, susuzluk, yanma; ateş, kaos ve krizden kurtulamazsınız…

Bunlar olmadığı takdirde yeryüzü sizin için “cennet” aksi halde “cehennem” olur…

Yeryüzünün cennete veya cehenneme çevrilmesi bizim kendi ellerimizle yaptıklarımızdan dolayıdır…

Her kim her sabah üzerine güneşin yeniden doğduğu, çiçeklerin açtığı, nehirlerin aktığı, kuzuların melediği, kuşların uçuştuğu, insanların cıvıldadığı bu yeryüzü cennetini “yasak ağaçlara” dokunarak “cehenneme” çevirirse ettiğini bulacaktır. Her kim de cehenneme çevrilmiş yeryüzünü tekrar cennete dönüştürmek için çalışırsa karşılığını eksiksiz bulacaktır…

***

İşte dünyaya böylesi bir bakışa Ali Şeriati “Tevhidî Dünya Görüşü” diyor.

Yani kozmosu bir ve bütün halinde kavrama, yeryüzünü bir ve bütün halinde kavrama, insanlığın bir ve bütün olduğuna; renk, ırk, kavmiyet, milliyet, cinsiyet, mülkiyet bakımından Allah’ın önünde eşit ve özgür olduğuna inanma…

Tüm insanlığı Ehlullah (Allah’ın ailesi) gibi görme…

Buradan bakılınca tevhid ve şirk bu birlik ve bütünlükle ilgili olur.

İnsanları renk, ırk, kavmiyet, milliyet, cinsiyet ve mülkiyet bakımından ayıran ve parçalayanlar Allah’a (bire/bütüne) şirk koşmuş olurlar.

Burada “Allah” teolojik bir kavram değil; bilakis sosyolojik ve antropolojik bir kavrayıştır. Hasan Hanefi’nin dediği gibi Kur’an’a baktığımızda Allah’ın kendisini teorik değil; “pratik” bir düzeye yerleştirdiğini görürüz. Allah bir logos değil; fakat daima bir fiil halindedir. Allah, akılla kavranabilen bir obje, bir fikir, bir kategori değil; fakat bir “davranış” ve “vaziyet alış”tır. Allah, tanımlamadan uzak fakat varlığın yanında olup epistemolojiye değil ontolojiye dahildir.

Bu durumda diyebiliriz ki “Allah” insanların dünyasında ihtiyaç, umut ve arayışlarda ortaya çıkmaktadır. Muhammed’in Allah’tan aldığı okyanustan kabına dolan kadardır. İhtiyacınız, umudunuz ve arayışınız oranında kabınızı doldurabilmektesiniz. Siz ihtiyaç hissetmez, umut bağlamaz ve aramazsanız kabınız bomboş olacaktır. Yani dışınızda değil; içinizde Allah yok demektir. Kör açısından güneş neyse ihtiyaçsız, dertsiz, umutsuz ve arayışsız biri için de Allah odur…

Madem Allah ihtiyaç, dert, umut ve arayış oranında insanların dünyasında tecelli ediyor, şu halde, Allah insanın en temel ihtiyacı neyse onun arayışında görünür (müzahir) oluyor. Bu ise, kıssaların anasında değinilen açın, çıplağın, susuzun ve yanan adamın arayışında ortaya çıkıyor. Demek ki Allah açın, çıplağın, (maddi ve manevi) susuzun ve yanan adamın ruhu ve umudu olarak inkışaf ediyor; yani keşf ve müşahade olunuyor. (‘Fakirin neyi var Allah’tan başka’ veya ‘Umut fakirin ekmeğidir’)…

Kanımca bunun böyle olmasını Allah istemiş görünmektedir. Sanki insanların dünyasında dipten gelen bir arayış dalgası halinde müzahir (kural, ilke ve değerleriyle görünür hale gelen) olmak istemektedir…

Bu nedenle tarih boyunca peygamberlerin hep yoksulun, “açın, çıplağın, susuzun ve güneşin sıcağında yanan” adamın sesi ve soluğu olarak ortaya çıktığını görüyoruz.

Ne garip bir cilvedir ki yoksulların ve açların sesi olmak tarihte ilk defa modern çağda materyalist ve ‘Allah’sız’ bir ideolojiye kalmıştır. Bu nedenle de tutmuyor. Çünkü eşitlik söylemi biraz “irrasyonel’ ve fakat imkansız değildir. İnsanoğlunu, dünyanın acımasız dönen çarkı karşısında, ancak bitmek tükenmek bilmeyen derin bir maneviyatla beslenen adalet özlemi ve eşitlik arayışı ayakta tutabilir. Aksi halde teker teker yıkılır ve teslim olur. Kuşaklar boyu süremez. ‘Mümkün gerçekten daha fazla gerçektir.’

***

Bu nedenlerledir ki “yeryüzünde 1 milyar aç” meselesi her şeyden önce “Allah” davası ile ilgilidir. Kur’an perspektifinden bakarsak bu tevhid-şirk konusuna girer. Çünkü Kur’an’da şirk kavramının geçtiği ilk yer “Bahçe sahipleri” kıssasıdır. “Keşke Rabbime şirk koşmasıydım” diyen Bahçe sahibi zengin dindarlık iddiasında ve fakat bahçesine (sermayesine/tarlasına/parasına/mülküne) tapmaktaydı.

Demek ki bugün peygamber gelse, 14 asır önce “Bu kız çocukları hangi suçudan dolayı öldürüldü?” diye çağa seslendiği gibi, bugün olsa “1 milyar insan hangi suçundan dolayı aç?” diye soracaktı. Gelen ilk ayetler buradan başlayacaktı. Allah ilk buradan çağa seslenecek, yoksulların ve açların lehine, mülk sahiplerinin ise aleyhine olarak tarihin akışına müdahil olacaktı.

İlk 23 surede o günün 9 büyük mülk sahibi kabile ağasını; Velid bin Muğire, Umeyye bin Halef, Ebu Cehil, Ebu Süfyan, Ebu Leheb, Utbe bin Rabia, Ebu Amr es-Sakafi vb. eleştirerek işe başladığı gibi başlayacaktı. Çünkü bunlar bir tanrıya inanan, namazında niyazında insanlardı. Kabe’nin yeniden yapımında Velid bin Muğire ‘haram para getirilmemesini’ istemişti… Ebu Cehil beş vakit (evet beş vakit) namaz kılıyordu. ‘Vay o namaz kılanların haline’ ayetinin yer aldığı Maun suresi onun hakkında nazil olmuştu…Bunların çoğu Kabe’yi yedi defa tavaf eder, cünüp olunca boy abdesti alır, Ramazan ayında oruç tutarlardı… (İbn Habib’in el-Muhabber adlı eseri cahile dönemi Araplarının dini hayatına dair çok kıymetli bilgilerle doludur. Oradan anlaşılıyor ki İslam’da dini ibadetlerin (nusuk) hiç birisi yeni değildi; hepsini başta yukarıdaki elebaşılar olmak üzere cahiliye Arapları yapıyordu.)

Demek ki bugün olsa, örneğin, Türkiye’nin en zengin 9 büyük ailesini; Koç ailesi (6 milyar dolar üzeri), Sabancı ailesi (6 milyar dolar üzeri), Şahenk ailesi (5-6 milyar dolar), Ülker ailesi (5-6 milyar dolar), Doğan ailesi (4-5 milyar dolar), Tara ailesi (4-5 milyar dolar), Eczacıbaşı ailesi (3-4 milyar dolar), Yazıcı ailesi (3-4 milyar dolar), Dinçkök ailesi (3-4 milyar dolar) gibi büyük mülk sahiplerini aynı onları eleştirdiği gibi eleştirerek “ilk mesajlar” başlayacaktı…

Aynı şekilde yeryüzünün 9 büyük mülk sahibini; Warren Buffett (Yatırımcı/62 milyar dolar), Carlos Slim Helu (Telekom/ 60 milyar dolar), Bill Gates (Microsoft/58 milyar dolar), Lakshmi Mittal (Çelik/ 45 milyar dolar), Ingvar Kamprad (Ikea/31 milyar dolar), KP Singh (Gayrimenkul/ 30 milyar dolar), Oleg Deripaska (Aluminyum/28 milyar dolar) eleştirerek küresel çapta “ilk mesajlar” başlayacaktı…

Çünkü çağımızın yerel ve küresel çapta “Bahçe sahipleri” bunlar ve bunların “zuhruf”una (altına, paraya, lükse, şatafata) özenen daha yüzlercesidir…

Bunlara sorsan önceki çağlarda olduğu gibi “Mallarımız üzerinde dilediğimiz gibi hareket edemeyeceğimizi sana namazın mı emrediyor ey Şuayb?” (Hud; 87) diyecekler, “İsterse Allah’ın doyuracağı kimseleri mi biz mi doyuracağız?” (Yasin; 47) diye mustağnileşecekler, “Yanlarındaki ile eşit hale gelmekten” (Nahl;71) ödleri kopacak ve “Zenginliği kendi aralarında dönüp dolanan bir devlete” (Haşr; 4) dönüştürdükleri için onu korumak için her yola başvuracaklardır.

Bunun böyle olacağını görmemek için Kur’an’ı teberrürken ve ölülerin arkasından okuyup durmak lazımdır (!).

***

İşte çağın peygamberâne misyonu bunların karşısına dikilip “Lehu’l-mülk” diyen söylemdir.Yani Mülk Allah’ın (herkesin/kamunun) dur. Allah’ın toprağı, suyu, merası, otlağı, bağı, bahçesi, doğalgazı, petrolü, alimunyumu insanlığın ortak mülküdür. Bunlar üzerinde tekel oluşturulamaz, adilce paylaşılmalıdır. Hiç kimse tek başına bunların baronu ve ağası olamamalıdır.

BM raporlarına göre Afrika kıtasındaki açlık sorununu çözmek için 40 milyar dolara ihtiyaç var. Yukarıdaki listeye bakın, örneğin ilk sıradaki Warren Buffett’in tek başına serveti 62 milyar dolar!

Ee mesele gayet açık değil mi?

Yeryüzünde 1 milyar insan aç dolaşıyor, öte yandan bir adam tek başına bir kıtanın açlık sorununu çözecek servete sahip!

Bugün peygamber olsa işe “1 milyar insan hangi suçundan dolayı aç?” diye sorarak başlardı ne demek anlaşılıyor olmalı…

Çünkü Kur’an’dan okuduğuma göre söylüyorum, Allah’ı en çok rahatsız eden şey kendi yarattığı dünyası üzerinde “aç, çıplak, susuz ve güneşin sıcağında yanan” insanların bulunmasıdır. Tevhid açısından birinci ve ilk mesele budur. Yeryüzünde dikili putlar bile sonraki meseledir. Çünkü “put” dediğiniz açların ve yoksulların emeği ve alınteri üzerine dikilen şeydir.

Allah’ı en çok hoşnut eden şey ise, zenginler ve yoksullar arasındaki uçurumun giderildiğinin görülmesidir. Yeryüzünün bütün tapınaklarından yükselen ayinler, okunan dualar, kesilen kurbanlar bile bundan daha önemli değildir.

Madem Allah insanların ihtiyacı, umudu ve arayışında müzahir oluyor, kurtarıcı beklemeye ne gerek var? Umudu ve arayışı diri tutmak, canlandırmak, yaymak ve örgütlemek Allah’ın gören gözü, işiten kulağı ve yürüyen ayağa olmak demek değil mi?

Ve bu hemen yanı başımızdan başlamalı değil mi?

“1 milyar insan hangi suçundan dolayı aç?” sorusu, bu nedenle çağın insanî ve ilahî sorusudur. “Bu kız çocukları hangi suçundan dolayı diri diri gömüldü?” sorusunun çağa tercümesidir.

“Yaşayan Kur’an” çağa bu soruyu sorar, peşine düşer, dava eder.

Ta ki son aç doyuruluna, son çıplak giydirilene, son susuz suya kavuşana, son yangın söndürülene kadar… Ve bunlara neden olanlar alaşağı edilene kadar…

Recep İhsan ELİAÇIK
recepihsan@gmail.com
www.ihsaneliacik.net

Kalici Baglanti Yorum (3) Yorum yaz! Etiketler : açlık, insan

MUCİZELEŞTİRMELER 1

5/11/2009 · Kategori: Ahmet Baydar Yazilari

Hurafe, İstidrac, Keramet ve Mucize (Mucizeleştirmeler I)


Hurafeler, gerçek olmadığı bilindiği hâlde, harikuladelik üzerine oturtularak dinileştirilen, bazen de dinin yerine ikame edilen aşırı inanç ve anlatımlardır.
 
Çoğu zaman çağdaşlıkla hurafenin bir arada barınamayacağı zannedilir. Oysa çağdaşlık hurafeyle doğru orantılıdır. İlkinin gelişme zamanı olan iletişim, ikincisinin çoğalma mevsimidir. Çünkü hurafeler, ancak "reklam"la büyütülebilecek yakıştırmalardır.
 
Toplumların hurafe menfezlerinden birisi cehalet ise de kuşkusuz bundan daha önemlisi, insanın sevmediğini inkâr etme, sevdiğini ise mucizeleştirme tabiatıdır.
 
Kur’ân-ı Kerîm, her türlü inanç ve eylemin “ayet” ve “beyyine” üzerine oturmasını ister ve bu nedenle hakla bağını koparan her türlü hurafeye savaş ilan eder.
 
Peki, o hâlde; peygamberliğin ispatı için “mucize” yi şart koşup da, ardından, mahiyet olarak ondan hiç de farkı bulunmayan “keramet” ve “istidrac”ın hak olduğunu kabul etmek, Kur’ânî çizginin neresinde kalır? Bir yandan enbiyanın diğerlerinden farkı ispat etmeye çalışılırken, öte yandan enbiya evliyayla, evliya da eşkıya ile eşitlenmiş olmaz mı?
 
Bugün pek yaygın olan istidrac ve keramet kabulü yanında, Hz. Peygamberin yüzlerce mucize göstermiş olduğunu anlatan dini eserler vardır. Ancak, meseleye kronolojik olarak bakıldığında, bu hususta izahı zor bir husus açığa çıkar.
 
Çünkü geriye doğru inildikçe mucize sayılan olayların sayısı ciddi ölçüde azalmaktadır. Bundan daha düşündürücü olanı ise, “mucize” kavramının Hicrî IV. asırda “ayet” kelimesiyle değişmesidir.
 
Çünkü harikulade olay anlamındaki mucize kelimesinin İslamî edebiyatta ilk kullanılışı bu tarihlerde başlamıştır. Mucize sözcüğünü ilk kullananlardan birisi, harikuladeyi, peygamberlerin doğruluğunu bilmenin ilk şartı gören Ebu’l-Hasen el-Eşarî’dir.
 
Dolayısıyla Hz. Peygambere ve hatta sahabeye isnat edilen hadislerde “mucize” aramak boş bir çaba olacaktır. Harikuladelik bildiren haberler ise, erken dönemde derlenen hadislerde sadece birkaç tanedir. Siyer arka planına inilince bunların da harikuladelik içeriği dağılmaktadır.
 
Kur`ân-ı Kerim’in ise, “mucize” sözcüğünü hiç kullanmaması yanında, inkârcıların harikuladelik içeren talepleri karşısında olumsuz tavır aldığı, hatta bu istenen şeylere bile “ayet” tabir ettiği bilinmektedir.
 
Yani bu yüce kitap, ilahi yaratış ile ilahi kelamı birbirinden ayırmamıştır.  Eşyaya da, onun işleyişine de, eşyayı ve olayları yönlendiren vahye de aynı adı vermiştir. Bütün bunları, kulları Allah’a kılavuzlaması yönüyle; “âyet”, “beyyine”, “burhân”, “sultân”, “furkân” ve “hakk” sözcükleriyle nitelemiştir.
 
Bu sözcüklerin hiç birisinin, sebeplere dayanmadan meydana gelmiş bir olayı nitelediğine dair bir delil de mevcut değildir. Hâl böyle iken Arapça olan bu altı kelimenin, yine Arapça olan “mucize” kelimesiyle eş anlamlı sayılması, isabetli bir tercüme değildir. Ayrıca altı ayrı anlamı bir sözcükte eşitlemenin, müthiş bir algı daralmasına sebep olacağı da açıktır.
 
Ahmet BAYDAR
abaydars@hotmail.com

Kalici Baglanti Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : mucize

ANNE BABA BİZ SUÇLUYUZ!

5/11/2009 · Kategori: Kuran

Anne Baba Biz Suçluyuz!

“Hayir!”li “Yasak!”li Din

Sen bana “hayir” demenin dinini vermissin ey anam babam! Ben senin kizinim. Bana gösterdigin yol, önerdiklerin, beni onlarla donattigin deger, ahlak ve yasam biçimi sudur: Gitme, yapma, görme, söyleme, kavrama, hissetme, yazma, okuma!.. Hayir hayir, hayir!.. Böylece senin tüm söylediklerin “Hayir”dan ibaret! Ben “Evet” dininin izindeyim ki, bana ne yapmam, ne okumam ve ne kavramam gerektigini gösterip ögretsin.

Bir yazarin deyimiyle; “Hayir’i, evetinden fazla olan dine yaziklar olsun!” Ve ben senden bir tek “Evet” isitmemisim!

“Okumak” için Olan Bir Kitap!

Anam Babam, büyügüm!..

Senin inandigin Kur’an ne için geldi? Ben hem Kur’an’da ne oldugunu bilmiyor, hem de içeriginden habersizim. Hem sen de habersizsin. Iste bu nedenle kafir ile ben ve sen ders arkadasiyiz! Sonuçta benim onunla bir isim yok! Çünkü, okunmak için gelmeyen bir kitap neye yarayacak? Oysa sen Kur’an’i; gözüne sinene sürüyor, çocugunun kundagina, onun bunun koluna ilistiriyor, hastanin yastiginin ucuna koyuyorsun.

Gördügüm kadariyla sen bu kitabi söyle kulaniyorsun: Evinden çiktiginda ondan birkaç ayet okuyor ve kilidine üflüyorsun! Ben güçlü ve ileri teknigin ürünü bir kilidi alir, kapima takarak kapimi kapatarim ve üfürüge ihtiyaç duymam! Sen korunman ve selametin için ondan bir nüshayi ceketinin astarina diktiriyorsun. Veya kendi boynuna asiyorsun. Ben gider parami bastirir uzman bir doktora muayene olur, ilacimi alirim. Bu nedenle “senin” Kur’an’ina ihtiyacim yok!

Sen “seçme” “kararlilik” “amel” “yargi” “kavrama” ve “düsünme” yerine Kur’an’dan bunlari edinme yerine onunla “istihare” ediyorsun! Oysa bu saydiklarim insanin isi, insanin deger ve ayricaligidir. Oysa sen Kitaba; bir kelime oyunbazligi, bir çikar araci, bir piyango kitabi türünden bakiyorsun!

Ben, zihinsel egitim, bilgi ve arastirmayla uzmanlara dahilere ilim adamlarina danismayla aklimi kullaniyorum. Mantigimla düsünüyorum. Ben Kur’an’i hidayet ve yol gösterici olarakonda yazilanlari düsünüp algilamak için, hayattaki iyiyi kötüyü ve düzgün yolu ayirdetmek için okurum.

Bunu istihareyle yapmam! Gözlerimi açar, metnine bakar ve konuyu arastiririm. (s.33-34)
----------

Kur’an Okunan Kitaptir

Demek istiyorum ki:

Evet, Sen Kur’an diyorsun, ama hangi Kur’an? Cehaletin elinde teberrük edilip kutsanan bir nesne olan Kur’an mi?

Cinayetin mizraklarinin ucundaki Kur’an mi?

Yoksa çeyrek yüzyildan daha az bir sürede çölün daginik ve düsman kabilelerini birlestirerek dünyanin egemen güçlerini -Bizans,Pers- çökerten, insanligin kaderini ele geçire, devrimci yapisiyla insanlik tarihinde yepyeni bir medeniyet ve kültür meydana getiren bir kitap olarak Kur’an mi?

Kur’an, Allah’in adiyla baslayip “nas” (halk)’in adiyla sona eren bir Kitap!

Asumani bir kitaptir ama, bugünkü bir çok müminin inandiginin, imansizlarin kiyas edisinin aksine daha çok dogaya-yere- yönelik bir kitaptir. Daha çok hayata, bilgiye, izzet, güç, ilerleme, kemal ve cihad’a yönelik! Yaklasik yetmis suresinin adinin insani ilgilendiren konulardan alan bir kitap! Yaklasik otuz suresinin adini maddi fenomenlerden alirken yalnizca iki suresinin adini ibadetlerden alan bir kitap!

Tebligcisi ümmi olan bir kitap! Bizzat Kur’an’in kendi deyimiyle ne kitabi ne de din imani bilmeyen bir peygamber; mürekkebe; kalem ve yazdiklarina and içti. Cihad ayetleri ibadet ayetlerinden fazla olan bir kitap! Ilk mesaji okumak olan ve Allah’in ögretmekle iftihar ettigi bir kitap! Insan’a kalemle ögretilmistir! Okuma ve yazmanin yaygin olmadigi bedevi bir toplumda kalem okuma ve yazma...

Bu kitap “dostunun cehaleti” ve “düsmanin hilesiyle” yapraklari açildigi günden beri, yapraklari masrafli olmayta basladi. “Metni” terkedilip “cildi” revaç buldugundan beri adi “okumak” anlamina gelen bu kitap “okunmaz” oldu. Kutsama, teberrük ve mal kazanma isleri gördü. Toplumsal, ruhsal ve düsünsel konu ve dertlerin cevabi bu kitapta aranmadigindan beri; onda soguk alginligi, romatizma türünden bedensel hastaliklarin sifasi aranir oldu. Uyanikken terkedip, yatarken baslarinin üzerine asarak uyuduklarindan beri görüyorsun ki ölülerin hizmetine sunulmakta, ölüp gitmislerin ruhlarina ithaf edilmekte ve sesi yalnizca mezarliklarda duyulmaktadir.

Aydin baci ve kardesim! Onu hayattan uzaklastirmak; etkisini toplumdan silmek, sedasini “cihad” sahnesinden ve “içtihad” çevresinden unutturmak için ne kadar çaba harcadiklarini bilemezsin!

Derler ki; Bismillah’in “be” harfine gizli olan hikmetleri tefsir etmeye ömür yetmez. Derler ki; Kur’an’in yetmis “özü” vardir. Her “özün” yetmis “ö”zü” vardir. Bu böyle sürer gider! “Kur’an’a yaklasimaz!” “Kur’an Anlasilmaz!” anlamini yüklemislerdir. Yani Kur’an’i açip, okuyup düsünerek ondan bir seyler kavrayan mahkumdur. Kur’an’dan kavradiklarini açiklayan kimseler kuskuyla karsilanir. Onlarin söyledikleri hemen rededilir.

Derler ki; “Kur’an’in gerçek ve nesnel anlami imamlarin (ve evliyalarin) nezdindindedir. Bu da özel ve gizli kitaplarda oldugundan kimse ondan haberdar degildir. Bu sir Peygamber (s) ailesindeydi. Sonra elden ele geçti ve en son seyyidlere geçti. Bundan hareketle Kur’an bir muamma ve gizem kitabi oldugu, beserin onu kavramasinin mümkün olmadigi kanisina varilmis!

...

Benim aydin dostum! Bütün bunlar su anlama geliyor: “Düsman, Kur’an’dan korkuyor.” Ama nasil? Düsmanin bu korkusu; senin hayat, kurtulus, uyaniklik, bilinç ve yaraticilik konusunda bu kitaptan mutmain olmandan ve onu kavramandandir!

Aydin Dostum bu kitap; Okumanin, Düsünmenin, aydinlanmanin, kavramanin, bilnçlenmenin, yol bulmanin (hidayet),ayaga kalkmanin (kiyam), amel etmenin kitabi olan Kur’an’dir!

Kur’an izleyicilerine insani sorumlulugu adina önerdigi yükümlülügü ve seçebilirliligi Furkan’i verir.

---

Kur’an kutsal rafindan egitim, ögretim ve düsünme saikiyle inince, onlara; Ahiret’teki kurtulusun bu dünyadaki kurtulusa bagli oldugunu, cennet yolunun, özgürlük, izzet, uyaniklik, bilgi ve bilinçten geçtigini, bu dünyada zillet üzre ölenin orada zillet üzere kalkacagini, burda akli kör olanin orada kör kalkacagini ögretti. Ve Islam’da Allah’a yaklasmanin yolu “Akletmekten” geçer. (sf.87)

Ali Şeriati

Anne Baba Biz Suçluyuz adı ile türkçeye çevrilen kitaptan alıntıdır
.

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şeriati, kur'an

BAĞIŞLA VE UNUT BENİ

4/11/2009 · Kategori: Siir

Bağışla ve Unut Beni

Kaldırdım gözlerimi
Sarı ışıklardan…
Sen de kaldır..

Bağışla ve unut beni
Bağışla
Ve
Unut
Ben öyle yaptım çünkü
Unuttum hepimizi

Saçlarımı sildiğim bir gar kenarı
Nereye gidiyor olabilirimki?

Elleri cebinde bir ağıt
Dudak kenarlarına asılmış bir hüzün

Biliyorum nerden çıktı diyeceksin
Ama ne olur bir şey söyle bana
Kalbimize(Kudûs) ne oldu?

Bana git dediğinde ayaklarımı kesip vermiştim sana
Bunu da yaz bir köşeye
Bana uzun mektuplar yaz demiştin
Parmaklarımı yollamıştım sana bir zarfın içinde

Nasılsın? demek ha?
Eserini görmüyor musun?
Şükür ki yaşıyorum öyle mi?
Sen buna yaşamak mı diyorsun?

bir leyleğin kanatlarını örüyorum gözbebeklerimden
bir karıncanın ayaklarını diledim
elemime üşüştü melekler
kaldıramadım yaşadıklarımı
bağışla ve unut beni
bağışla
ve unut
ben öyle yaptım çünkü
unuttum hepimizi..


kalbimde bir adam/kadın var dedim sana
yedi tane kapı kapattı üzerine kalbimden yedi kere
yüzümdeki ölüleri topladım bıraktım kapısına
biliyordu parmaksız olduğumu ve ayaksız olduğumu
her şeyimin sende kaldığını
benimde sensiz olduğumu biliyordu
dur demedi
unut demedi
gel demedi
çökdizimin dibine demedi

bağışladım onu seni beni diğerlerini
sonra da unuttum hepimizi
sen de unut
yaşarken ölmek istemiyorsan unut beni

ben yaşarken öldüm hep hatırlamaktan seni
unut beni…

ben öyle yaptım çünkü
unuttum hepimizi...
 
KAYIPKENTLİ

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şiir

« Önceki ::