Savaş kötüdür
Bisiklete binememek kadar
Kızların rağmına parklarda
İlkbaharı görememek ağaçlarda
İğne vurulmaktan bile
Kötüdür savaş
Çocuk sen çiçek doldur annenin kucağına
Sımsıkı sarıl ona
Sarsın dünyanı bir anne kutsaması
Düşün ki sol bacağın kesik
Sağ elin kopuk
Savaş bu işte
Elsiz ayaksız çocuk
Malum, İbn Haldun’un (öl. 1406) Mukaddimesi’nde en temel kavram “mülk”...
Öyle ki tüm Mukaddime “mülkün tabiatına dair” derinlemesine analizdir. Mukaddime’de mülk, kök anlamına uygun olarak “iktidar ve mal” anlamında kullanılır. Mülkün iktidar boyutuna daha fazla değinilirken mal boyutu da ihmal dilmez.
Mal-emek-değer arasındaki ilişkileri köklü bir şekilde ele alan İbn Haldun, Karl Marx’ın (öl. 1883) ekonomi politiğini andırır açıklamalar yapar. Öyle ki bilmeyen birisi bu metinleri okuyunca İbn Haldun’u beş yüz yıl öncesinden Marx’ın hocası bile zannedebilir.
Malum Marx, Das Capital’e “meta” ile başlar. “Meta dışımızdaki bir nesnedir” tanımıyla başlayan eser tümüyle meta, mal, para, sermaye, emek, değer kavramlarına, bunların birbiriyle ilişkisine ve dönüşümlerine ayrılmıştır.
Bunlar aynı zamanda Kur’an kavramlardır; meta, mal, altın ve gümüş/dinar (para), ruûsu’l-emval (sermaye/anapara), sa’y, kesb (emek)…
***
İbn Haldun’a göre amel ve sa’y (emek, çaba, hizmet, mesai, iş, çalışma) bütün iktisadî faaliyetin temelidir. Emekle elde edilen şeye rızk, kesb, künye, iktina, müktena (birikim, terâküm), menfaat, istifâde, fayda, hâsıla ve kâr, mefâd, servet, sermaye, zâhire adını verir. Ona göre emekle üretilen malın bir kıymeti (değer) vardır. Bu değer o malı meydana getirmek (tahsil) için harcanan emeğin değerine denk ve eşittir. (Marx’da metanın kullanım değeri). Şu halde malın hiç bir kıymeti yoktur. Önemli olan o malı üretmek için harcanan emektir, dolayısıyla malın fiyatı, mala harcanan emeğin karşılığı anlamına gelir. (shf. 889).
İbni Haldun’a göre nerede rızk ve gelir varsa orada nüfus çoktur. Rızk nüfusa değil; nüfus rızka tabidir. Diğer bir ifadeyle maddi şartlar manevi şartları belirler (Marx’da alt-yapı üst-yapı). Mülk ve devletten ahlaka varıncaya kadar her türlü toplumsal değeri belirleyen maddi şartlardır. (shf. 990).
İbn Haldun, geçim şekilleri ve kazanç yollarını başlıca dört kısma ayırır;
1-Zirâ’a (tarım, çiftçilik/maddi üretim),
2-Sınâ’a (ilim, kültür, el sanatları/manevi üretim)
3-Ticâre’ (alım-satım)
4-İmâre’ (emirlik, yöneticilik)
İbn Haldun’da bu sıralama aynı zamanda üstünlük sıralamasıdır da.
Ziraat mahiyeti icabı diğer tüm maişet yollarından önce gelir. Zira ziraat/çiftçilik teorik düşünceye ihtiyaç göstermeyen basit, tabiî ve fıtrî bir geçim yoludur. İbn Haldun’a göre çiftçilik genellikle bedâvet aşamasında kalan toplulukların mesleğidir. İlk, en eski ve tabiî olması sebebiyle çiftçilik aynı zamanda Hz. Adem’in de geçim yolu olmuştur.
Sanatlar, çiftçilik gibi tabiî/basit değil mürekkep, ilmi, fikir ve nazar (düşünce) gerektiren bir uğraştır. Yani, kafa yorma, el sanatı, zihni uğraş, ilim, kültür ve yetenek gerektiren bir iştir. Bu haliyle sanatlar (sınaî) bedâvet aşamasını geçmiş hadâret aşamasını yaşayan toplulukların geçim yoludur. Bu işlerin piri ise aynı zamanda ilk terzi olan Hz. İdris’tir.
Ticaret ise İbn Haldun’a göre ziraat ve sanatlar gibi üretici değil; üretilenleri alıp-satıcı bir meslektir. Bu açıdan ticarette kurnazlık ve hilekarlık çok görülür.
İmaret ise geçinmek için siyasi gücü ve idari makamı kullanarak kahren başkasının malına el koymak yoluyla olur. Dolayısıyla İmaret (devlet işi) tabiî bir geçim yolu değildir. İbn Haldun, imaret dediği devlet işlerini tabiî geçim yolu olarak görmez. Devlet işinde çalışan memurları kendi başına iş yapamayan, kadınımsı (acz ve muhannes) insanlar olarak tavsif eder. Başkasının işinde çalışmayı adamlık (erkeklik) nokta-i nazarından iyi bir şey olarak görmez. İbni Haldun’a göre sermayesini korumak ve zengin olmak için devlete yanaşmayanlar, kendi tabiriyle “boyun eğip yaltaklanmayanlar” servet sahibi olamazlar. Çünkü makam mal getirir. Kim iktidar makamlarını ele geçirirse veya iktidarı elinde tutan asabiyet sahiplerine yanaşırsa (yaltaklanırsa) zenginleşir… Öyle anlaşılıyor ki İbn Haldun iktidar sınıfını, siyasi/askeri güçleriyle sırf yöneticilik yaparak geçinen yiyici, asalak bir sınıf olarak görmektedir. (shf. 890-92)
İbn Haldun’un bu dört temel geçim yolundan ilk ikisine iyi, diğer ikisini de kötü baktığı anlaşılıyor. Ona göre ziraat ve sanatlar kişinin doğrudan kendi emeği ve alın terine dayandığı için en muteber geçim yoludur. Ancak her iki muteber (ve asil) geçim yolu genellikle insanları zengin etmez. Bunun için insanlar zenginleşmek için ya devlete yanaşıp yaltakçılık (mudâhene) yaparlar ya da ticaret kurnazlıklarıyla zengin olmaya çalışırlar. Bu sebeple Kur’an en çok imaret (iktidar/devlet) ve ticaret (alım-satım) işiyle meşgul olanların haksızlıklar yaptığını bildiği için sürekli olarak bu kesimlere ahlaki öğütler verir, adalete, doğruluğa, dürüstlüğe ve erdemli davranışlara çağırır. (shf. 889-92)
İbn Haldun’un hadarî (şehirli) bir meslek olarak gördüğü sınaî (sanat, zenaat, üretim, bir şey icat etmek) uğraşlar bugün anlaşıldığı anlamdaki “sanatçı” kavramından çok daha geniştir. Onun kendi zamanından örnekler vererek anlattığı sanat kollarından bazıları şunlardır; çifçilik, mimari, marangozluk, dokuma ve dikiş, ebelik, tıp, kitabet, sahaflık, musiki, hesap vs. Buradan anlaşılıyorki İbn Haldun sınaî meslekler derken şehirli bir toplumun topyekün üretim hasılasını anlamaktadır. Bugün bir milletin üretim/istihdam/ihracat potansiyeli neyse İbni Haldun’un “sınai” uğraş dediği şey odur. Bilim, kültür, sanat, inşaat, tekstil vs. üretime dayalı tüm alanlar “sınai” uğraşların içine girer. Nitekim bugün bile İbn Haldun’un “sınai” kavramı “sanat/sanayi” olarak kullanılmakta ve her tür üretim ve yaratıcılık kasdedilmektedir.
İbn Haldun, hadarî rekabeti ve ilerlemeyi işte bu sınaî yaratıcılığın gelişmesine bağlamaktadır. “Sanatlar ancak taliplerinin fazla oluşuyla iyileşir ve ilerler.” sözünün bugün için anlamı gayet açıktır: “Üretim, istihdamı ve ihracatı doğurur.” Bunu hangi ülke en iyi yaparsa kalkınmış ve ilerlemiş olan da odur. Her alandaki sınaî üretim iş kollarının çoğalmasına sebep olur, işsizlik ortadan kalkar. İyi ve kaliteli mallar üretince insanlar sizden alışveriş yaparlar. Giderek dünyanın başka yerlerine ürettiğiniz malları satar, ihraç edersiniz. Böylece ülke kalkınır, mamur hale gelir. “Harab olmaya yüz tutan şehirlerde sanatlar noksanlaşır.” sözünün anlamı da ortadadır: “Eğer bir ülkede istikrar olmazsa sınaî yaratıcılık (üretim) durur.”
***
İbn Haldun “umran” kuramını inşa ederken iç içe geçmiş tam on bir mukaddime yazmıştır. Bu mukaddimelerde ele aldığı konular esas itibariyle şunlardır;
Öyle görünüyor ki İbn Haldun’un giriştiği iş bir tarih felsefesi/sosyoloji olmak durumundadır. Nitekim kendisi, değil İslam aleminin dünyanın ilk sosyoloğu kabul edilmiştir. Zira Aristo’dan beri tarih ve toplumsal ilimler “bilim” olarak görülmüyordu. İlk defa İbn Haldun, Aristo’ya katılmayarak, “Doğanın nasıl yasaları varsa tarihin ve toplumsal olayların da bir yasası olmalı” diyerek, tamamen kendi orijinal “icadı” olarak ümran ilmini kurmuştur.
Bu açıdan bakıldığında İbn Haldun modern sosyoloji akımları içinde toplumsal olarak da bir “yasa” bulmaya çalışan Comte, Durkheim ve Marx’a benzer. Bulduğu yasa veya yasalar yer yer bunlarınkiyle örtüşür. Öte yandan sosyal olaylarda tıpkı doğadaki gibi genel-geçer yasaların olamayacağını söyleyen Weber, Poper vb.den ayrılır. Yine, tarihsel olayların kendi zamanlarının ürünü olduğunu, bütün bir tarihsel zamanlar için geçerli yasalar olamayacağını söyleyen Diltheyci tarihselcilik ve toplumsal olaylardan öte doğada bile böyle yasalar olduğunu iddia edip her şeyi o tekçi yasayla (veya yasalarla) açıklamaya girişmenin ve toplumda veya doğada değişmeyen hakikatler aramanın mutlakçılık, tekçilik, dogmatizm, totallik vs. olduğunu söyleyen Fayarabend, Derrida, Deleuze, Lyotard vb. tarzı post-modernlik İbni Haldun’a yabancıdır.
İbn Halduncu söylem daha çok post-modern değil modern söylemle örtüşür. Yakından bakıldığında Comte’nin “metafizik, teolojik, pozitif dönem, üç hal kanunu” kavramları, Marx’ın “alt yapı, üst yapı, sınıf çatışması, emek” vb. kavramlarıyla İbn Haldun’un “mülk, asabiyet, bedevilik, hadarilik, ümran” kavramları aynı mantığın yani toplumsal/tarihsel alanda bir takım “yasaların” bulunduğu, bunların tecrübeyle aranıp bulunabileceği mantığının ürünüdür.
Öte yandan “ümranın kanunlarını bulma” noktasında bir Rönesans aydını gibi düşünen İbn Haldun Rönesansın sonucu olan “modernitenin insan ahlakı üzerindeki etkileri” konusunda ise post-modern söyleme yaklaşır. İbn Haldun bir anlamda şöyle demektedir; “Bedevilikten hadariliğe geçiş şu kanunlara göre olur. Ama hadariliğin insan ahlakını bozduğu, kötü sonuçlar doğurduğu da bir gerçektir. Bu açıdan eleştirilmedir…”
Bu noktada İbni Haldun “hadariliğin ahlaki bozulmaya yol açtığı” düşüncesiyle 15. yüzyıl sonrası yükselen moderniteye (İbni Haldun jargonuyla yeni bir hadarileşme) ilk ciddi eleştirileri yönelten J.J. Rousseau’ya benzer. Rousseau, “Bilim ve icatların gelişmesiyle insanlar sadelikten ve doğallıktan uzaklaşmış, kendine yabancılaşmıştır. Ahlak ve erdem yerine bilgiçlik önem kazanmıştır. İnsanlar duygusuz kuru akılcı bir yaratık haline gelmiştir…” diyordu.
İbn Haldun hadariliğin, Rousseau da modernitenin sonuçları konusunda hemfikirdir. Ancak her ikisi de bunu bütün kötü sonuçlarıyla beraber bir olgu olarak kabul eder. Bu durumdan kurtulmanın yolu tekrar eski doğal hale dönmektir. Ancak şehirli toplumların tekrar köylüleşmesi de mümkün değildir. Yani medeniyetin tersine çevrilmesi de imkansızdır. Bunun için yapılması gereken şey her ikisine göre de “şehirde doğallığı korumak”tır.
Bunu İbn Haldun “Kanunlar zora, baskıya ve korkuya dayanırsa, bu, halkın tesirli metanetini kırar, mukavemet kabiliyetini yok eder. Zulme uğramış (şehir) insanına tembellik ve bezginlik çöker…” şeklinde açıklar. Rousseau ise “Devletin görevi insanların doğallığını korumak ve gelişmelerini sağlamaktır. Bu da ancak toplum ile devlet arasında gerçekleştirilecek bir sözleşmeyle mümkün olur…” der.
Görülüyor ki her iki düşünür de “şehirde özgürlük”ten yanadır. Böylece insanların ilk doğal hali korunmuş olacak, kendine güvenen, cesur, yaratıcı bireyler toplumsal gelişmenin dinamiği olmaya devam edeceklerdir. Yine İbn Haldun’un “Şehirdeki baskıcı kanunların insanları körelttiği, bezginleştirdiği, yaratıcılığı öldürdüğü, şehirli hadarinin kaypak, kurnaz, ürkek hale geldiği” görüşü Çinli filozof Lautse’nin “Baskıcı ülkelerin insanları riyakar olur” sözüyle de örtüşür..
Keza İbni Haldun’un birinci mukaddimede anlattığı “Mülkün (devlet, hükümdar) ortaya çıkışı tabiî/fıtridir.” görüşü, Huig de Groot’un “doğal devlet” görüşüyle, “İnsanlar şehirdeki iş bölümü, yabani hayvanlardan ve hemcinslerinin tecavüzlerinden korumak için kudretli bir el (hükümdar, devlet) ihtiyacı içine girerler” görüşü, Locke’nin “Devletin görevi savunma ve çıkar çatışmasını düzenleme (adalet, hukuk) tur” görüşüyle, “İklimin (coğrafyanın) insan karakteri üzerinde etkileri vardır” görüşüyle Montesque’nun “Kanunlar milletlerin manevi yapılarına göre olmalıdır, her milletin yaşadığı coğrafyanın etkisiyle oluşan manevi bir tabiatı vardır” görüşüyle, “Değer o malı meydana getirmek (tahsil) için harcanan emeğin değerine denk ve eşittir” sözü Marx’ın “metanın kullanım değeri” dediği şeyle tıpa tıp aynıdır.
***
Doğrusu Mukaddime’yi okudukça bu eseri yazan kişinin hangi çağda yaşadığı konusunda insan oldukça şaşırıyor. Evet, bu satırların yazarı 1408 yılında vefat etmiştir! Tam altıyüz sene önce söylenmiş sözlerdir bunlar…
İslam dünyasında hadisinden kelamına, tasavvufundan tefsirine; Gazzalî, Eş’arî, Sufî, Selefî, Şiî, Sunnî yüzlerce, binlerce ekol oluşmasına rağmen neden İbn Halduncu bir ekol oluşmamıştır?
Meta, mal, emek, altın, gümüş, sermaye, infak, kenz vb. onlarca kavram doğrudan Kur’an’da geçmesine rağmen neden fıkhın muamelat kısmını aşamayarak Kur’an’a dayalı bir ekonomi-politik bu topraklarda yeşerememiştir?
İbn Haldun altıyüz sene önce (14. yüzyıl) bunu başlatmıştı, neden devam etmedi, edemedi?
İbn Haldun’un fikirleri neden batı toprağında boy attı da, İslam toprağında yeşeremedi?
Kollarım
ve bacaklarım çaprazlama kesilmiş/tir benim, tanınmam için asasını ejderhaya
kaptırmışlar tarafından. Onlar ki hakikati örten yanlarını acısına rıza ile,
ilahi makasa budatmaya azmetmişlerdir. Şaşırma, ya da şaşır, hayret et… Her söz
bir yanımızı yağmalar aslında. Ve belki inşa da ardından gelir. İşte bu
yüzdendir bana bazılarınızın aşinalığı. Ki onlar beni çok uzaklardan seçerler.
Ve sabırsızlıkla beklerler müşterek yaralarımızla kucaklaşmak için. Hatta kimi
topallığıma denk, bana doğru birkaç adım da atar.
Benimse
hep bir muhacirlik dövmesi alnımda, kalbimse yağmalanmış bir savaş alanı.
Gözlerim ufka mıhlanmış hep gitmelerden yana. Bir beldede attığım demir
ağırlaştığında, yani mekana bağlanacak kadar gün doğurup, gömdüğümde korkarım
belki de daha nice incinmelerden nasiplenmekten yana. Çünkü bilirim bir insan
kendini en fazla alışarak incitir. Alışkanlıktan ibaret konforlu bir hayat
inşası oysa kariyer hülyalarının nihai serabı değil midir?!. Belki de bir kısım
duyanlar bu yüzden sağır, bakanlar bu yüzden kördürler. Şu rüzgarlı bahçede
gölgelikleri tutanların sağırlıkları bu yüzden kader değil. Kader değil! Sağırlık
ve körlük bir tercih. Topallıksa baktığını görüp, güç yetiremeyiş sancısıyla insanı
dilsizleştiren bir yetişemeyiş.
Akabe/Kızıl Deniz/Musa
Dedim
dilimdeki bağı çöz anlasınlar beni, Tuva’da. Anlaşılmaya layık sözlerimi ve
yaşamama değecek hallerimi çoğalt ki Rabb, bu sancı kursağımdaki urganı erkence
daraltmasın. İşte bu yüzden yalın ayak/larım Kızıl Deniz’de, şehrin adıyla
müsamma yaşamaya değer ahidlerimi temize çekmeye çalıştım Ürdün’ün Akabe
şehrinde. Ve sonra sürmeli bedeviler gördüm Petra’da. Ayaklarıyla arşa vurarak
çoğaltıyorlardı Modern İnsanın serabını. Ondan kana kana içtim, gerçekti,
suydu, serindi ve tatlıydı… Mağaralarında yatıp, ekmeklerinden yedim, çaylarından
içtim, aynı rüyaları gördüm. Sevinçlerinden ve tasalarından tattım. Huylarından
kaptım, suyumda var olanı çoğalttım yani. Ben de heybemdekilerden uzattım.
Meryeemo, hazine ve garibe dediler bana. Bende bulunan en büyük cevher belki de
buydu. Yani çoğul hüzün… Çoğalan ve seyrelten, sağaltan bir hüzün… Yeterince
sebebim var tüm bunlar için. Koca bir Dünya. Paçalarından huzur akıyordu oysa
onların. Yatıp ayaklarının dibine nasiplenmek istedim. Yaşlı bir kadın bilgece
eğilip, seni kalbinden öpeyim de geçsin, dedi bir kelimeyle. Sadece sustum.
Ürdün/Petra/Sahra/Tuğba
Sözler
işittim… Bana sözü sevdiren ve yakınlaştıran, sözü Yaratana. Ve sözler bildim beni
kendimden uzaklaştıran. Sözler ki halden hale akleden kalbimi/zi evirip,
çeviren. Çoğaldı söyleyecek sözüm ve misli susuşlarım. Hep böyle midir sancısı
olanın alnındaki kadim dövme. Karnı burnunda atlar gibi olgunlaşmışken,
düşürdüğüm onca şey aklımdan, hep kalbimdeki tokmakların zamansız
vuruşundandır. Bu yüzden belki de geceleri yüzümü sadece ateşe verdim. Ateşe
verdiğim bir tek yüzümdü. Gündüzleriyse at üstünde rüzgara savurmaktı niyetim,
ruhumun kanatlarına inat, bileklerime asılan gam tobalarını. Bir hayat nasıl
temize çekilir akıl ve kalp müsveddelerinden. Sordum, soruşturdum, denedim. Ki ben
henüz okuma bilmez bir ümmiyim. Aklımı başımdan aldı kainatı hecelemek tutkusu...
Ürdün/Petra
Beni
yağmalayan sözler işittim, sözler aldım ve verdim. Beni yağmalayan kelimeler
duydum, beni yağmalayan insanlardan. Eskidendi ama ben bu sancıyla pek çok yeni
günü de eskittim. Beni inşa eden, tamir eden sözler de vardı aralarında. Yoldaydım.
Ve yine yalnız/ca yoldayım. Ve bu yolda oluş, paradokslar cenneti, meyvalarını
cömertçe dolduruyor heybeme. Yollardan geçiyorum; bana yolu sevdiren ve
yakınlaştıran, yolu Yaratana. Yollar ki halden hale akleden kalbimizi evirip,
çeviren. Yolu, yolcuyu ve paradoksu yaratana, insana acısıyla tatlısıyla onu tattırana,
ondan etiyle ve tırnağıyla hakikat parçaları koparttırana şükrolsun ki yine yoldayım…
Bütün sokakları sana çıkan bir kentin
saçlarından uçurtma yapıyorum
öyle bakma çocuk gözlerine kent ayaklanır
öyle bakma!
dağlara asarlar uçurtmaları ve kanatsız kuşları
Bak türküsünü arayan esmer çocukların sesi ne güzel
şimdi kalkıp onları kucaklasam dilime bir tutam saç dolanır
dinime küserim, belki de sana
Söyle şimdi gözüm hangi göğüs kemiğimle bir edem seni
ki adem'in yoluna düşem
çalınmış elma kokusu tenin
söyle hangi yanımla doğurayım seni
Bu dağın türküsüne
bir de kopan saçın ağıdına adem de oturup ağlar
doğurmaz bir daha göğüs kemiğinden hiçbir kadını
söyle hangi yanımla bir edem seni
Unutmaz, utanmaz tarih adını!
bak saçlarımı da kestiler, olsun
umut kesilmez ki... düş bitmez ki...
İslam'ın ve
imanın şartları, İslam'ın teorik ve pratik özeti olan bu ilkeler, dinin
temellerini en sade şekilde açıklıyor. Bu özetleme gayet anlaşılabilir ve
mantıki bakımdan da gayet tutarlıdır. Çünkü beş teorik beş de pratik ilke
vazediyor. "Bu dinde nelere inanmam ve neler yapmam lazım" sorusuna
kısaca ve özet halinde cevap veriliyor.
Artık böyle
sorular soruluyor mu bilmiyorum, ama bizim çocukluğumuzun en ünlü sorularıydı
bu tip sorular... Özellikle misafirliklere gidildiğinde çocuklara en çok bu ve
benzeri sorular sorulurdu. Çünkü büyüklere göre bunlar ilk öğrenilmesi
gerekenlerdendi, bunu bilmemek çok ayıptı. Çocuğun dini öğrenmeye başlayıp
başlamadığının da göstergesi sayılırdı bu tür sorulara verilen cevaplar...
"Söyle
bakalım İslam'ın şartı kaç?
Hımm, peki
imanın şartı kaç?"
diye devam edip
giden diyalogların yüzlercesine şahit olmuşsunuzdur.
Fakat bu soruyu
soranların da işi tam olarak bilmediklerini söylersem ne derseniz? Bu hususta
da bir "katakulli" durumu olduğuna dair ciddi şüphelerim var. Bakın nasıl?
İmam
Maturidi'den sonra ekol içinde ikinci adam durumda olan Ebu Muin en-Nesefi
(öl.508/1114) Eş'ari'den sonra Bakıllani gibi Maturidiliği daha sistematik bir
tarzda ele almış, derinlemesine temellendirmiştir. Ebu Muin'in'in en önemli
eseri Tabsıratu'l-Edille Maturidiliğin kaderine paralel olarak pek tesirli
olamamış, bunun yerine Eş'ari eğilimli şerhleri rağbet görmüştür.
Eserde iman ve
İslam'ın şartları diye bilinen sıralamada dikkat çekici bir farklılık gözden
kaçacak gibi değildir.
Ebu Muin en-Nesefi
Tabsıra'sında aynen şöyle demektedir;
"Deriz ki,
inançlara gelince, din alimlerine göre bunlar beş esasa ayrılır; Allah'a,
meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe iman. İbadetler de
onlara göre beşe ayrılmış olur: namaz, oruç, hacc, zekat ve cihad..."
Ebu Muin bu
sıralamayla dikkat çekici bir şekilde "kaza ve kaderi" iman esasları
arasında saymamakta, İslam'ın şartları arasında da "cihadı"
zikretmektedir.
Buna göre
"imanın ve İslam'ın şartları" olarak bilinen esaslar beş teorik beş
de pratik olmak üzere on esastan ibaret oluyor. Büyük ihtimalle Cibril hadisi
olarak bilinen rivayetin en sahih varyantı Tabsıra'da geçtiği gibidir.
Demek ki imanın
şartları beştir:
1-Allah'a iman
2-Meleklere
iman
3-Kitaplara
iman
4-Peygamberlere
iman
5-Ahiret gününe
iman
Aynı şekilde
İslam'ın şartları da beştir;
1-Namaz
2-Oruç
3-Hacc
4-Zekat
5-Cihad
Görüldüğü gibi İslam'ın teorik ve pratik özeti olan bu ilkeler dinin
temellerini en sade şekilde açıklıyor. Bu özetleme gayet anlaşılabilir ve
mantıki bakımdan da gayet tutarlıdır. Çünkü beş teorik beş de pratik ilke
vazediyor. "Bu dinde nelere inanmam ve neler yapmam lazım" sorusuna
kısaca ve özet halinde cevap veriliyor.
Burada kadere
imanın özellikle Emevi döneminde ilke haline getirilerek bu formülasyona dahil
edildiği ve "rivayet piyasasının" da ona göre şekil aldığı
anlaşılıyor.
Çünkü 91 küsur
yıl süren Emevi döneminde "kader" inancı resmi doktrin haline
getirilmiş ve siyasal mana yüklenerek "Bizim ümmetin başında olmamız
Allah'ın kaza ve kaderi iledir" argümanını geliştirmişti. Buna itiraz eden
Amr el -Maksus, Mabed el-Cuheni ve Ca'd bin Dirhem gibi simalar ağır işkenceler
altında şehit edilmişlerdi.
Hatta bu
hususta dönemin Emevi sultanı Abdülmelik'e Hasan-ı Basri tarafından gönderilen
risale meşhurdur. Risale, dönemin iklimini ve argümanlarını bütün açıklığı ile
yansıtıyor. Özellikle sultanın Hasan-ı Basri'ye hitabı esnasında kullandığı
argümanlar çok ilginç ve çok da tanıdık: (!)
"Emiru'l
Mu'minin Abdülmelik bin Mervan'dan Hasan Basri'ye...
Sana selam
olsun. Zatından başka ilah olmayan Allah'a hamdü sena ederim. İmdi, daha önce
geçen alimlerin hiç birinden duyulmadık bir şekilde kader meselesini izah
etmeye çalıştığın bana ulaştı. Halbuki ben bu meselenin daha önceden beri senin
anlattığın gibi izah edildiğini hiç duymamıştım. Senin salih, alim, faziletli,
istekli, titiz birisi olduğunu biliyorum. Doğrusu senden duyduğum bu tür sözler
hiç de hoşuma gitmedi. Bu meseleyle ilgili görüşlerini bana yaz. Bu iddialarını
nereye dayandırıyorsun? Sahabeden birisinin görüşüne mi, Kur'an'ın bir hükmüne
mi yoksa kendi görüşlerine mi? Biz daha önce kader meselesini senin gibi
anlatan birisine hiç rastlamamıştık. Bu husustaki görüşlerine bana
bildir..."
Hasan Basri de
görüşlerini bildiriyor ve insanın irade ve sorumluluğunu ortadan kaldıran kader
anlayışını açık bir dille reddediyor ve özgür iradeyi savunuyor. Bu bakımdan
risale baştan sonra bir özgür irade savunması mahiyetindedir. Kur'an'dan
onlarca ayetin tefsirini yapan Hasan-ı Basri, ısrarla insanın özgür irade
sahibi olduğunu, kulların fiillerinden bizzat kendilerinin sorumlu olduğunu,
zulümlerin ve kötülüklerin ona nispet edilmesinin Allah'ın adaletine
sığmayacağını anlatır...(Risalenin tam metni için bkz. İslam'ın Yenilikçileri
adlı kitap çalışmamız, c.1, "Hasan-ı Basri" böl.)
Böylece
Emevilere demek ister ki: "İşlediğiniz zulümler kendi ellerinizle
yaptıklarınızdandır. Bunların kaderimiz olduğu görüşü batıldır. Allah
zulmedenleri sevmez. Bilakis böyle durumlarda zulme uğrayanlara cihadı
emreder..."
Buradan
İslam'ın şartlarından cihadın kaldırılıp kelime-i şahadetin eklenmesinin de ne
manaya geldiği anlaşılıyor olmalı...
Yani Emeviler
de demek istemektedir ki: "Kime karşı cihad? Biz de Müslüman'ız. Hiç
kelimeyi şahadet getirene karşı cihad olur mu?
Görülüyor ki
tarih boyunca siyasi iktidarlar bir taraftan kader inancını yardımlarına
çağırırken, diğer yandan da cihadı (emr-i bi'l maruf neyh-i ani'l münker) çok
sevimsiz ve tehlikeli görmektedirler. Bu nedenle halk kitlelerine imanın ve İslam'ın
şartları olarak kodlanıp yayılan ilkelerin bilinçli bir tercihi yansıttığını
söylemek mümkündür. Bunun böyle olması Emevi yönetiminin kendilerine zulüm
gerekçesiyle karşı çıkanları bertaraf etmek, ellerini kollarını bağlamak için
geliştirdiği bir formülasyondu. Bugün için artık bir anlamı bulunmuyor. Anlamı
olsa bile aktardığımız şekilde yeniden aslına uygun ifadelendirilmesi ve halk
kitlelerine öyle aktarılması ve işlenmesi gerekmektedir.
Tabi bir de
İslam'ın esaslarının bu şekilde özlü bir şekilde bir takım şartlarla izah
edilmesi öğrenme kolaylı bakımındandır. Yoksa İslam'ın bütün hükümlerinin
bunlardan ibaret olduğu anlamına gelmez. Ancak "Söyle bakalım..."
diye bilgiç bir edayla sorduğumuz şeyi bile doğru öğretememişiz... Varın gerisinin
ne halde olacağını siz düşünün...
Malum,
Kur’an’da tabiat (doğa) tasvirleri yapan ayetler vardır.
“Gökten su
indirmek… Toprağı ekmek… Üzüm bağları, yonca tarlaları, zeytin ağaçları,
hurmalıklar, yemyeşil çayırlar, ormanlar, meyveler, develer, sekiz çift sığır…
Gece ve gündüzün birbiri ardınca gelmesi, ışık
saçan güneş, parlayan ay, ışıldayan yıldızlar…vs.
Bütün bu
tasvirlerin “Yerde, gökte, tende, canda bir Yaratan sezdirtme”ye yönelik
olmakla birlikte “mülk” arzusuyla yanıp tutuşanların “sahiplenme
hırsı”nı kırmaya yönelik olduğunu görüyoruz.
Çünkü bu tür
tasvirlerin ardından genellikle şu değişmeyen ‘replik’ gelir: “Göklerin ve yerin mülkiyeti Allah’a
aittir.” (Ve li’llahi mulku’s-semevâti ve’l-arz).
Aşağıda nuzül
sırasına göre 5 tabiat (doğa) tasviri yapan ayet fragmanı (bölümü/parçası)
okuyacaksınız. Ayetlerin öncesi ve sonrasına (siyak/sibak), geçtiği yerlere,
kime ve ne için söylendiğine baktığımızda esas hitabın “toprağa, suya,
ateşe, ağaca, ormana, hurmaya, üzüme, deveye, koyuna, sığıra…” velhasıl
doyumsuz bir ihtirasla yere göğe sahip olmak isteyenlere yönelik olduğunu
göreceksiniz…
***
1-İlk tasvir
(betimleme) Abese suresinde:
“Bir baksın
insan yediklerine
Suyu nasıl
bolca indirmekteyiz
Sonra toprağı
sürüp ekmekteyiz
Orada nasıl
tahıllar yetiştirmekteyiz
Üzüm bağları…
Yonca tarlaları…
Zeytin
ağaçları… Hurmalıklar…
Yemyeşil
ormanlar…
Meyve ve
çayırlar bitirmekteyiz
Bütün bunlar
sizin ve hayvanlarınızın faydalanması için.”
(Abese;
80/24-32).
Sure bütünlüğüne
baktığımızda, muhatabın, yoksul ve kör birisi geldi diye surat asıp öte tarafa
dönen ve onunla aynı mecliste oturmak istemeyen, Mekke’nin tek ve eşsiz zengini
diye bilinen ve bu nedenle de el-Vahid diye anılan Velid bin Muğire
el-Vahid (ve taifesi) olduğunu görürüz. Çünkü Velid’in geniş toprakları,
oradan elde ettiği ambarlar dolusu tahılları, üzüm bağları, yonca tarlaları,
zeytin ağaçları, hurmalıkları, meyve veren bahçeleri ve çayırları, ağıllara
dizdiği develeri, sığırları ve bol miktarda “kenz” edilmiş yani
biriktirilmiş/hazine haline gelmiş nakit parası (altın ve gümüşü) vardı (Razi).
İşte o Velid’e
deniyor ki; “Mülk Allah’ındır. Bütün bunlar senin değil. İhtiyacından fazla mal
biriktirip onunla Mekke’de egemenlik kurmuşsun. Bunlarda yoksulların ve ihtiyaç
sahiplerinin “hakkı” vardır. Allah’ın toprağını, suyunu, zeytinini,
hurmasını ambarlara; devesini, koyununu, sığırını da ağıllara yığmışsın!
Bunları sen mi yarattın ki sahipleniyorsun?”
Asıl mesele bu.
Yoksa bu tabiat
tasvirleri Mekkeli müşrikleri Allah’a inandırmaya yönelik değildi. Zaten
yerleri ve gökleri kim yarattı diye sorsan “Allah” demekteydiler.
Allah’ın bir ve tek olduğuna da inanmaktaydılar. Fakat Allah’ın toprağına,
suyuna, zeytinine, hurmasına, devesine, koyununa sahiplenmekte ve “Bunlar
bizim başkasına vermeyiz” demekteydiler. Hacıların içinde put dolu Kabe’ye
getirdiği hediyeleri, kolyeleri, mücevherleri, develeri, sığırları, koyunları
aralarında üleşmekteydiler. Yoksa putların taştan tahtadan yapma şeyler
olduğunu biliyorlardı. Bu tefeci bezirganların hiç birisi zırcahil değildi. Ebu
Süfyan dört dil biliyordu…
***
2- İkinci
tabiat sahnesi Kaf suresinde;
“Tepelerindeki
göğe bir baksınlar,
Onu nasıl da
yapıp süslemişiz, hiçbir gediği yok.
Altlarındaki
yeryüzüne baksınlar,
Nasıl da yayıp
sağlam dağlarla donatmışız,
Üzerinde her
cinsten güzel bitkiler bitirmişiz.
Vicdanından
gelen sesi görebilecek,
Özünü
hatırlayacak her kulun,
O’na yönelip
ibret almasını sağlamak için.
Baksınlar
salkım salkım meyveleriyle
Uzayıp giden şu
hurma ağaçlarına…
Bütün bunlar
kullara rızık olsun diyedir.”
(Kaf;50/6-11)
Yani gökten
inen su, yerden biten bitkiler, salkım salkım meyveler, uzayıp giden hurma
ağaçları, bağlar, bahçeler… Bütün bunlar Allah’ın kulları için yarattığı
rızıklardır. Üç beş tefeci bezirganın elinde tekelleşemez. İçinizden zenginler
arasında dönüp dolaşan bir metaya dönüşemez, sınıf farkı yaratarak imtiyaz
aracı haline gelemez.
Bu türden
tabiat tasvirlerinin günümüz için ne anlama geldiğini anlamak istiyorsanız şu
haberi okuyun: “Peru’daABD ile serbest ticaret antlaşması
çerçevesinde, Yağmur Ormanları özelleştirilecek. Topraklar ve su kaynakları ile
Petrol, Tarım, Doğalgaz, Kereste ve Madenler konusunda ABD şirketlerine geniş
imtiyazlar verilirken, Petrol ve Doğalgaz aramalarında da geniş yetkiler
veriliyor. Özelleştirmeler Peru Yağmur Ormanları’nın % 72 sini kapsıyor.
Bunlara karşı çıkan Peru’lu yerliler sokaklara dökülerek protestolara
başladılar. Gösterilerde 25 “Kızılderili” yerli hayatını kaybetti…”
Dahası,
geçenlerde bir haber de ABD’de bir şirketin “gökten yağan yağmuru”
özelleştirmeye kalktığını okumuştum.
Kur’an’ın
Mekke’li mülk sahiplerine verdiği ilk mesajlar, Müslümanlar Kitab’ın üzerine
yatıp horul horul uyuduğundan çağımızda Peru’lu Kızılderililerin vicdanında
tecelli ediyor demek… Çünkü siz -üstelik elinizin altında Kitap olduğu halde-
uyursunuz fakat insanlık vicdanı uyumaz. Mutlaka bir yerden, bir şekilde sökün
eder. “O her an bir iş ve oluştadır…”
Kur’an’daki
doğal hayat tasvirlerinin ne için yapıldığı ve günümüzde bunun ne anlama
geldiği sanırım anlaşılıyor.
Bu tasvirler
bilimi onaylamak için yani gökten bahsediyorsa astronomi, yerden bahsediyorsa
jeoloji, hayvanlardan bahsediyorsa zooloji, bitkilerden bahsediyorsa botanik
bilgileri vermek için değildir. İçinde evrenin sayısal şifreleri filan da saklı
değildir.
Bilakis
insanoğlundaki “sahip olma hırsını” ve “mülk kibrini” kırmak ve
bütün bunların sahibinin Allah olduğunu hatırlatmak içindir. “Lehu’l-mülk”ün
anlamı budur. Kıssaların anasındaki “vesveselerin anası” neydi? “Yıkılmayacak
bir mülke kavuşacaksınız.” (en tekûne melekeyn/mulk-i la yeblâ)…
(A’raf; 7/20> Taha; 20/120).
***
3- Üçüncü
tabiat sahnesi, yurdum insanının mezar kasidesi haline getirdiği Yasin
Suresi’inden. Bölümün son ayetine dikkat edin, tasvirler nereye bağlanıyor
gözlerinizle görün:
“Ölü toprak
onlar için bir ayettir. Biz ölü toprağa hayat vererek ürünler çıkardık, ondan
yiyip duruyorlar. Orada hurma bahçeleri ve üzüm bağları yetiştirdik, içinden
pınarlar fışkırttık. Bütün bunları kendi elleriyle işleyip ürün elde ederek
yesinler diyedir. Bu şükürsüzlük neden? Yücedir, eşsizdir O.
Her şeyden
çiftler meydana getiriyor; yerin bitirdiklerinden, kendilerinden ve daha
bilmeyecekleri neler, nelerden. Gece de onlar için bir ayettir. Ondan gündüzü
çekip çıkarırız, bir de bakarlar ki karanlıkta kalıvermişler.Güneş de onlar
için bir ayettir. Kendi yörüngesinde akıp gidiyor. İşte bu güçlü ve her şeyi
bilenin belirlediği doğadır.Ay da onlar
için bir ayettir. Ona da bir takım menziller tayin etmişiz, döner dolaşır eğri
bir hurma dalı şeklini alır. Ne güneş aya yetişebilir ne de gündüz geceyi
geçebilir. Hepsi de uzayın içinde yüzer dururlar.Yüklü gemilerin insanları
taşıyıp durmaları da onlar için bir ayettir. Ve böyle daha nice binekler
yaratmamız da onlar için bir ayettir. Müstahak görürsek onları denizde
boğabiliriz, bu takdirde imdat seslerine ne gelen olur, ne de kurtaran. Ancak
sevgi ve merhametimizle kurtulup yaşamlarını biraz daha uzatabilirler.Hal
böyleyken onlara “Geçmişte olanlardan ibret alıp gelecek için hazırlanarak
Allah bilinciyle yaşayın ki üzerinize sevgi ve merhamet yağsın” dendiği zaman
aldırış etmediler. Zaten Rablerinin ayetlerinden hiç birine aldırış etmediler,
hep yüz çevirip durdular.Onlara “Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden
başkaları için harcayın” denildiği zaman, o kâfirler, iman edenler için şöyle
dediler: “Allah isterse onları doyurur, biz mi doyuracağız onları? Siz düpedüz
sapıtmışsınız, başka bir şey değil?” (Yasin; 33-47)
Demek ki bu
ihtiras sahipleri toprağa, ürüne, hurma ve üzüm bağlarına, pınarlara, ovalara,
yağmur ormanlarına, yerin bitirdiklerine, geceye, gündüze, aya, yıldızlara,
yüklü gemilere, denizlere, akarsulara her şeye sahip olmak isterler. Bütün
bunlara sahip olduktan sonra da “Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden
başkaları (yoksullar, muhtaçlar, mahrumlar) için harcayın” dendiğinde “Allah
isterse doyurur onları, biz mi doyuracağız” derler. Tabiî varlıklara (üretim
araçlarına) doyumsuz bir ihtirasla sahiplenirken bunların yaratıcısının ve
sahibinin Allah olduğu hatırlarına gelmez, ama “verin” denince Allah akıllarına
gelir ve “O verse ya” derler…
***
4- Dördüncü
tabiat tasviri Fatır suresinden. Bölümün sonunda söz nereye bağlanıyor dikkat
edin, yine aynı şey;
“Allah’ın
yukarıdan su indirip onunla rengârenk meyveler bitirdiğini,
Dağları beyaz,
kırmızı, siyah ve rengârenk desenlerle bezediğini görmüyor musunuz?İnsanların,
sürüngenlerin ve hayvanların da
Aynı şekilde
rengârenk olduğunu görmüyor musunuz?
Kulları
arasında ancak ilim sahipleri (ulema)
Allah’ın korku
ve titremesini içlerinde duyarlar.
Allah güçlüdür,
bağışlayıcıdır; bundan hiç şüpheniz olmasın. Allah’ın kitabını okuyup ardınca
gidenler,
Namazı cânı
gönülden kılıp
Kendilerine
rızık olarak verdiğimiz şeylerden gizli ve açık verenler,
Asla zarar
etmeyecek bir alışveriş yaptıklarını umabilirler.Çünkü Allah, mükâfatlarını
kendilerine tamamen ödedikten başka,
Engin
cömertliğinden onlara daha fazlasını verecektir.
Çünkü O hem
bağışlayan, hem de şükrün karşılığını bolca verendir.”
(Fatır; 27-30)
Demek ki ilim
sahipleri (ulema) gökten inen suyun, rengarenk meyvelerin, siyah, kırmızı, beyaz dağların, insanların, sürüngenlerin ve
hayvanların yani topyekün tabiatın (doğanın) bilgisine sahip olanlardır. Çünkü
İkbal’in dediği gibi tabiat Allah’ın davranışıdır. O’nun davranışı (tabiat) ile
sözü (vahiy) arasında çelişki bulamazsın.
Dahası ilim
sahipleri (ulema) hem tabiî varlıkların bilgisine sahip olanlar hem de bütün
bunların yaratıcısının ve sahibinin Allah olduğunu bilenlerdir. Bu nedenle
Allah’a karşı korku ve titreme içinde olurlar. Allah’ın (kevnî ve kavlî)
Kitabını okurlar ve ardınca giderler. Namazı cânı gönülden kılarlar,
kendilerine verilen rızıktan gizli açık infak ederler. Bütün bunların sahibinin
kendileri olduğu kibrine kapılmazlar, paylaşırlar, bölüşürler. Allah da böylesi
bir şükrün karşılığını bolca verir.
Demek ki “şükür”
yemeği tıka basa yedikten sonra gerinerek “Elhamdulillah” çekmek değildir.
Bizzat ve bilfiil vermek, bölüşmek, paylaşmaktır. Gizli açık infak etmektir.
Hz. İsa’nın dediği gibi “Siz Ferisiler bardağın ve tabağın dışını
temizlersiniz, ama içiniz açgözlülükle ve kötülükle doludur. Ey akılsızlar!
Dışı yapanla içi yapan aynı değil mi? Siz yemeği başkasıyla bölüşün o zaman
sizin için her şey yıkanmış olur (şükür budur).Ama vay halinize
Ferisiler! Siz nanenin, sedefotunun ve her tür sebzenin ondalığını verisiniz de
adalet ve merhameti ihmal edersiniz. Ondalıkla uğraşacağınıza asıl bunları
yerine getirmeniz gerekirdi.” (Luka; 11:37-47, Matta; 23:1-36, 12: 38-40).
***
5- Beşinci
tabiat tasviri Vakıa suresinden:
“Sizi biz
yarattık, hala kabul etmeyecek misiniz?
Attığınız o
meniyi hiç düşündünüz mü?
Onu siz mi
yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz?
Aranızda ölümü
biz takdir ettik. Bizim önümüze geçilemez.
Varoluşunuzu
değiştirmek ve bilemeyeceğiniz bir yaratılışla
Sizi yeniden
var etmek üzereyiz.
Madem ilk
yaratılışı biliyorsunuz
O halde bu
düşüncesizlik neden?
Toprağa
ektiğiniz tohumu hiç düşündünüz mü?
Onu siz mi
bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?
Hiç şüpheniz
olmasın,
İstesek onları
çere çöpe çevirirdik de ağzınızda şöyle geveler dururdunuz: “Eyvah mahvolduk.
Gitti her şey elimizden!”
Peki içtiğiniz
suyu hiç düşündünüz mü?
Buluttan onu
siz mi indiriyordunuz yoksa indiren biz miyiz?
İstesek onu
iyice acı ve tuzlu yapardık. Bu şükürsüzlük neden?
Peki
tutuşturduğunuz ateşi hiç düşündünüz mü?
Onun ağacını
siz mi yaptınız, yoksa yapan biz miyiz?
Biz onu hem bir
hatırlatma, hem de çöl yolcularına faydalı kıldık.
O halde Rabbini
o büyük adıyla an ve yücelt! (Vakıa;
56/57-74)
Görüldüğü gibi
burada da dört temel tabiî varlık (insan,
toprak, su, ateş) tasvir ediliyor. Bunların yaratıcısının ve sahibinin Allah
olduğu resmediliyor. Sahip olma ihtirası ile yanıp tutuşan mülk sahiplerine
soruluyor: Bunları siz mi yarattınız ki sahip olmaya kalkıyorsunuz? Bunlar
kimsesiz insanlar (çöl yolcuları) faydalansın diyedir. Hz. Peygamber’in “Üç
şey ortaktır: Su, ateş ve mera (toprak)” (Ebu Davud; Buyu’, 3016; İbn Mace;
Ahkâm, 2463). buyurduğundan da anlaşılacağı gibi bunlar alımın satımın ve
mirasın konusu olamazlar.
Yukarıda geçen
“Mahrum bırakıldık” (yani gitti her şey elimizden), “Rabbinin yüce
adını tesbih et” (Keşte tesbih edenlerden olsaydık) ifadeleri Kalem
suresindeki Bahçe sahipleri kıssasındaki
ile aynıdır.
Burada tesbih,
eline 99’luk tesbih alıp sub sub sub tesbih çekmek değildir. Bahçe
sahiplerinin “Keşke tesbih edenlerden olsaydık” ifadelerinden de
anlaşılacağı gibi “Bahçenin ürünlerinden yoksullara verseydik, böylece Allah’ı
tesbih etmiş olsaydık” demektir.
Keza toprağın
(yerüstü zenginlikleri/tarım ürünleri), suyun (deniz ürünleri) ateşin (yeraltı
zenginlikleri/petrol/doğalgaz) sahibinin Allah olması, hammaddesini yaratan
doğrudan “Allah” olduğu için “herkese” (en-Nâs) aittir demek
olur. Dolayısıyla bunlara kişiler sahiplenemez, diğer kişileri bunlardan mahrum
bırakamaz. Aksi halde “Bir gün sabah kalktığınızda mahrum bırakılanın bahçe
sahipleri gibi kendiniz olduğunu anlarlarsınız da iş işten geçmiş olur”
manasına gelir…
İlginçtir,
Kur’an’ın “tesbih” ve “şirk” kavramlarını ilk bahçe sahipleri kıssasında
kullandığını görüyoruz. Kur’an’ın sinirleri alınıp, ekonomi-politik vurgusu yok
edilip tapınak kitabına dönüştürüldüğü ve bir “ölü metin” haline getirildiği
için bu kavramların esasında Allah’ın mülküne ortak olmak, Allah’ın mülkünden
aldığını iade etmek, üzerinde fazlalaşanı geri vermek (zekâ, afv),
karşılıksız kredileşmek (kard-ı hasen=kredi?), fazla olanı (ribâ/rebve)
reddetmek, fazlalaşanı vererek tüketmek, azaltmak (infâk), bütün bunları
doğru olanı tasdik/sözün namusu adına (sadaka/sıdk) için yapmak ile
ilgili olduğu unutulmuştur…
***
Düşünün…
Allah’a inanan
bir halka tabiat tasvirlerinin yani yerdeki ve gökteki nimetlerin
sıralanmasının manası ne olabilir?
Yeri ve göğü
yaratanın; toprağı, suyu, ateşi, tarlaları, bağları, bahçeleri, meyveleri,
hurmaları, develeri, sığırları vb. yaratanın Allah olduğunu göstermek mi?
Bütün bunları
kim yarattı desen zaten “Allah” demiyorlar mıydı? (Lokman; 25, Zumer; 38,
Zuhruf; 9, 87)
Hala da öyle
değil mi?
En azından
insanlığın % 95’i öyle değil mi?
Tevhid, yerde
ve gökte Allah’ın “bir” olduğu ile ilgili değil; bilakis yerde ve gökte
mülkiyetin sahibinin “bir” (ehad) olduğu; bunun bölünmez, parçalanmaz,
ortak kabul etmez bir “bütün” (samed) olduğu ile ilgilidir.
Ve bu birlik ve
bütünlük Allah dış dünyada görünür bir nesne olmadığı için insanların
dünyasında en-Nâs’ta (insanların tümü) tecelli eder. En-Nâs’ta mülkiyet
birilerinin elinde toplanır, en-Nâs’ın geri kalanı bundan mahrum bırakılırsa
birlik ve bütünlük parçalanmış, en-Nâs’a (Allah’a) şirk koşulmuş olur.
Onun için
Kur’an tevhidin özüne “Lehu’l-mülk”ü koyar. Bunu çıkardığınız zaman Allah
yerle; tarihle, tabiatla, hayatla ilişkisi olmayan, Aristo’nun Muharrik-i
Evvel’i gibi soyut bir teoloji nesnesi haline gelir.
Oysa Kur’an’ın
Allah’ı “Dipdiri yaşam kaynağı(Hayy) veYarattıkları üzerinde
titreyen (Kayyum)” değil miydi?
Kurban'ın vacib mi, sünnet mi olduğu tartışmaları sona erdiğine göre, şimdi
kurban dolayımında konuşmanın tam zamanı. Gürültü (aktüalite) bizi söyleşiden
mahrum etmişken niçin konuşalım? Gürültüden yılmışlar için sessizlik bir
imkândır ve dahi gürültüden kaçmanın alâmeti gürültü mahallinde pabuç
bırakmaktır. Biz bu yüzden gürülteye pabuç bırakmakla kalmadık, pabucumuzu
gürültüye bile isteye bırakıp gürültünün bulunduğu mahalden hızla uzaklaştık.
Şimdi sessizlikten istifadeyle bu tartışmaların alâkadar olduğu bir sûrenin, Kevser
Sûresi'nin muhtevasıyla ilgili bazı yanlış anlamalara açıklık getirmeyi
deneyebiliriz.
Bu deneme, kendisine Kur'an'ın en kısa sûresinin anlaşılmasında dahi ne denli
büyük zaafların rol oynayabileceğini göstermeyi vazife ediniyor. Öyle ki
okuduğumuzu, anladığımızı, kendimize rehber edindiğimizi düşündüğümüz Kelâm-ı
İlahî'nin aslında ne kadar da uzağına düştüğümüz, bu sûrenin yorumlarını kısaca
hesaba çekmekle bile anlaşılabilir.
1.Muhakkak
ki biz sana Kevser'i verdik.
Bu ayette geçen 'kevser' sözcüğü lafzen 'çok hayır'
(el-hayr'ul-kesir) anlamına gelir; yani "Biz sana çok hayır/büyük nimet
verdik!"
İhtilaflar bu açıklamadan sonra ortaya çıkıyor: Bu "çok hayır" veya
"büyük nimet" nedir?
Yorumcuların bir kısmı bu nimeti (Cennet'te başına
toplanılacak olan) "Kevser Havuzu"yla, bir kısmı ise (bilhassa
Şiiler) "Ehl-i Beyt"le, yani Efendimiz'in Hz. Fatıma'dan devam eden
nesliyle tefsir ediyorlar. Her iki yorum da Sûre'nin sonunda yer alan 'ebter'
ifadesinin Efendimiz'e (s.a) yönelik "soyu kesik" şeklindeki bir
suçlamanın vârid olduğunu kabul etmekten kaynaklanmaktadır. Yani "Hz.
Muhammed'in soyu kesik değildir; onun nesli aslâ kesilmeyecektir! A) İlk yorum,
"Bütün müminler cennette Peygamber'le birlikte Kevser Havuzu'nun yanında
toplanacaklar ve kıyamete değin onun (itikaden) takipçileri varolacaktır"
sadedindedir. B) İkinci yorum ise "soyu kesik" suçlamasına cevaben
'Kevser' ifadesinde Efendimizin soyunun sadece Ehl-i Beyt yoluyla neslen devam
edeceğine bir işaret bulmaktadır. Kısaca her iki grup da 'Kevser' sözcüğündeki
'çokluk' mânâsını "neslen veya itikaden soy itibariyle çokluk" olarak
tefsir etmektedir.
Sonuç: 'Ebter' suçlaması boşa çıktığında bu yorumların
da boşa çıkacağı kuşkusuzdur.
2. Rabbin için namaz kıl ve kurban kes!
Efendimiz'e (s.a) gerek neslen, gerekse itikaden takipçilerin devam edileceği
müjdesi verildiği varsayılınca, bu Kevser nimetine (!) şükretmek mukabilinde
biri bedenî, diğeri mâlî iki ibadeti yerine getirmesinin istenmesini açıklamak
kolay gibi görünüyor. Ancak "fe-sallî" ifadesinin namaz'la, üstelik
bayram namazıyla sınırlandırılması ve "ve'nhar" emrinin "kurban
kesmek" şeklinde tefsir edilmesi kronolojik bakımdan temellendirilemez.
Nitekim bu sûreyi hemen öncesinde yer alan Maun Sûresi'yle irtibatlandırma
teşebbüsleri de aynı kronolojik zaafla maluldür. Metnin iç bütünlüğü Mushaf
tertibine itibarla sağlanamaz; zira nüzûl itibariyle her iki sûre arasında
gözden gelinemeyecek bir fâsıla vardır!
Hz. İbrahim'in, oğlunu kurban etmek teşebbüsünde bulunmasıyla ilgili
yanbilgiler "ebter" suçlamasını "soyu kesik" mânâsında izah
edenlerce metne yansıtılmış ve henüz risaletin ibtidasında olan bir nebî'ye
şükür sadedinde kurban kesme emrini tevcih etmekte nedense kimse bir beis
görmemiştir.
Nüzûlü 23 yıl süren bir Kitab'ın ayetlerine anlam
vermek teşebbüsünde bulunacakların, hiç değilse Mekkî-Medenî ayrımını ciddiye
almaları ve bazı ibadetlerin zaman içerisinde kesinleştiğine dikkat etmeleri
gerekirdi. Bu ve benzeri yorum zaaflarının temelinde, Kitab'ın bir süreç
içerisinde tamamlandığını unutmak ve metni bir defada nâzil olmuş gibi
algılamak hatası vardır. Kısacası hem nazarın, hem de nokta-i nazarın değişmesi
bir zaruret halini almıştır.
3.Gerçekte ebter olan, asıl o sana hınç
besleyendir!
Bu son ayet, Efendimize (s.a) buğz eden, hınç besleyen
bir kâfirin onu "soyu kesik" olarak suçlamasına bir cevap olarak
telakki edilmiş, önceki iki ayetin anlamı bu telâkki tarafından belirlenmiş ve
böylelikle sûre'nin temel anlatımı, nesebi, soyu merkeze alan bir zihniyet
tarafından bir çırpıda zâyi edilmiştir.
Başkaları gibi biz de bir süreliğine varsayalım ki ebter ile Efendimizin
soyunun kesikliği, yani erkek evladının olmadığı kastediliyor olsun! Bu
takdirde suçlama ya hakikî (neslen), ya mecazî (itikaden) olmak zorundadır.
Hakikî (neslen) ise, Efendimizin erkek evladından nesebi devam etmediğine göre,
hakikî anlamıyla "soyu kesik' suçlaması reddedilmiş olmaz. Soyunun kız
evladından devam ettiği öne sürülecek olsa, bu takdirde suçlamaya mahal kalmaz.
Oysa suçlama Kur'an'ın beyanıyla sabittir. Yok eğer mecazî ise (yani
Efendimizin itikaden soyunun sürdüğü söyleniyorsa), "soyu kesik"
suçlamasını yapan kâfirin de itikaden soyu sürdüğüne göre, bu sefer mukabele
yerini bulmaz! Aksini iddia edeceklerin, hınç besleyen kâfirlerin neslen
soylarının kesik olduklarını söylemeleri hem anlamsızdır, hem de yakışıksızdır.
İtikaden soylarının kesik olduklarını söylemeleri de mümkün değildir; zira
küfrün devamı hem aklen, hem tarihen sabittir.
Sanırım bu değerlendirmeden sonra Kevser Sûresi'nde
sadece ne söylenmek istendiğinin değil, ne söylendiğinin de yeterince
anlaşılmamış olarak kaldığını ifade edebiliriz.
Bu itirazların ve gerekçelerinin yerinde olmadığı söylenecek olursa, bu karşı
çıkışın sebepleri açıkça gösterilmeli; yok eğer yerindeyse, metnin anlamı
yeniden ve aslına uygun olarak inşâ edilmeli.
Öyle ya, asayiş berkemâl olduğuna göre şimdi düşünmeye başlayabiliriz.
Kevser Suresi'nin ana-fikri bu surenin son ayetinden hareketle tayin
edildiğinden biz de aynı yola başvuracak ve önce son ayetin açılımıyla murad
edilene ulaşmaya çalışacağız:
- Gerçekte ebter olan, asıl o sana hınç
besleyendir!
'Ebter' sözcüğünün 'munkatı' (kesik) anlamına geldiğinde ihtilaf yoktur.
Nitekim 'betr' kesmek, 'inbitar' kesilmek demektir. Araplar keskin kılıca
'bâtır' derler. O halde ihtilaf sadece kesikliğin neden (hangi şeyden) ibaret
bulunduğu noktasındadır. Daha önce belirttiğimiz gibi müfessirlerin çoğu bu
kesikliği "munkatı min'en-nesl" (=soyu kesik) mânâsına hamletmişler
ve metnin ana-fikrini bu kavram üzerinden inşa etmişlerdir. Biz ise bu
kesikliği "munkatı min'en-nesl" şeklinde yorumlamak için makul bir
sebep bulunmadığını, bilakis ibarenin "munkatı min'el-hayr"
(=hayırlardan kesik olan, kendini hayırlardan mahrum eden) mânâsında
açıklanması gerektiğini düşünüyoruz. Nitekim bir rivayette bu hususa dikkat
çekilmiştir: Efendimiz nübüvvete mazhar olunca kavmini tevhide, HAK'ka kulluğa
davet edip onları putlara tapınmaktan nehyetmeye başladı. Bunun üzerine
müşrikler Efendimiz hakkında şöyle dediler:
- "Inbetera minna Muhammed; ey: hâlefenâ ve inkataa minna"; yani
"Muhammed (risalet iddiasında bulunmakla, tevhid dinini tebliğ etmekle)
bizden alâkasını kesti (kendini bizden ayırdı), bize muhalefet edip bizden
kesildi/ayrıldı." Onlar böyle söylemekle Efendimiz'in kendini birçok
hayırdan, birçok nimetten, birçok imkândan da mahrum etmiş olacağını iddia
ettiler; zira bir şeyden kendini kesip mahrum eden kişi, o şeyden hâsıl olacak
nimetlerden de kendini kesmiş olacağından böylelerine Arapça'da 'ebter'
denilirdi (Kullu emrin inkataa min'el-hayrı eseruhu fe-hüve ebter); tıpkı o
dönemin anlayışına göre erkek evladı olmayan kimsenin erkek evlat sahibi
olmanın nimetlerinden de mahrum olması gibi.
Müfessirler, müşriklerin Efendimiz'i soyu kesik olması sebebiyle erkek evlat
sahibi olmanın nimetlerinden mahrum bulunmakla itham ettiklerini düşünmüşler ve
Kur'an'ın da gerek müminler, gerekse Ehl-i Beyt yoluyla bu ithamı geri
çevirdiğine kail olmuşlardır. Oysa ibareye "erkek evlattan kesik
olmak" (munkatı min'en-nesl) mânâsı değil, aksine "kendilerine
muhalefet edilen Mekke ulularından, dolayısıyla onlarla birlikte olmanın
nimetlerinden mahrum bulunmak" (munkatı min'el-hayr) mânâsını vermek, hiç
şüphesiz hem daha tekellüfsüzdür, hem de metnin siyakıyla, bağlamıyla ve nüzûl
zamanının ruhuyla daha mütenasiptir. Nitekim "Biz sana birçok hayır,
birçok nimet verdik" (hayr'ul-kesir) anlamındaki ilk ayet bu açıklamaları
doğrulamaktadır. Yani "Onların, birçok hayırdan kendini mahrum etmiş
olmakla seni suçlamalarına itibar etme, kendini üzme! Bak, biz sana ne büyük
bir hayır verdik, seni nübüvvetle şereflendirdik, seni kelâmımızın tebliğcisi
yaptık, seni Hakkın-Hakikatin şahidi kıldık! Hayırlardan, nimetlerden mahrum
olan sen değilsin, bilakis asıl hayırlardan mahrum olanlar (mubtirûn) ve
kendilerini hem dünyevî, hem uhrevî nimetlerden mahrum bırakanlar onlardan
başkası değildir. Hâsılı ebter olan sen değilsin, ebter olan asıl
onlardır!"
Biz mukteza-yı hâle mutabık olan mânânın bu olduğunu düşünüyoruz. Şimdi ikinci
ayete verilen anlamın sıhhati üzerinde durabiliriz:
-Rabbin için namaz kıl ve kurban kes!
Bu ayetin aslında geçen "fe-sallî li-rabbike" ifadesine "Rabbin
için namaz kıl" gibi kestirme bir karşılık vermek yerine, gerekçelerimizi
mahfuz tutup doğru bir çevirinin imkânlarını bize sağlayacak olan şu
açıklamayla yetinebiliriz: "Kâfirlerin ayartmalarına kapılmayıp sen asıl
sana verdiğimiz nübüvvet nimetinden ötürü Hak'ka teveccüh et, O'na yönel, O'na
kulluk etmeyi sürdür!" (Bu ayetteki 'fe' edatının 'tâkib' için
kullanıldığı unutulmamalı ve 'salât' sözcüğünün bağlama uygun geniş açılımları
ihmal edilmemelidir.)
Bu emrin hemen ardından gelen "ve'nhar" emrinin hayvan boğazlamakla
irtibatlandırılması, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, metne verilen mânânın
"evlat yerine koç kurban etmeyi" (Hz. İbrahim-Hz. İsmail kıssasını)
çağrıştırmasından kaynaklanmıştır. Oysa ibare bu mânâyı taşı(ya)mıyor ve meselâ
koyun, koç, dana gibi hayvanları kesmek anlamındaki 'zebeha' (zebh) fiili
yerine, deve kesmek anlamındaki 'nehara' (nahr) fiilinin seçilmiş olmasındaki
incelik böylelikle bir çırpıda ihmal edilmiş oluyor. [Türkçe'deki 'intihar'
(kendi kendini öldürmek) sözcüğü de aynı kökten gelir.] Hanefîlerin kurban'ın
farz olmayıp vacib olduğunu söylemeleri, ibarenin kurban mânâsına delâletinde
kesinlik bulunmamasındandır. Böyle bir kesinlik bulunsaydı sanırım 'farz' hükmü
verilmekte tereddüt edilmezdi.
Biz ise bu sûrenin her halukârda fıkhî/hukukî bir yoruma malzeme temin etmek
hususunda elverişsiz olduğunu düşünüyor ve tahkikimizin zaruri neticelerine
bağlı kalarak bu ibarenin hayvan boğazlamakla irtibatlandırılamayacağını,
bilakis ibarenin, bir öncesindeki "fe-sallî li-rabbike" (O halde
Rabbine yönel) emrinin mütemmimi olduğunu, yani "Sen onların sözlerine
aldırış etme de nübüvvet makamının şükrünü eda için HAK'ka yönel; gönlünü,
sadrını, nahrını O'na aç, teslimiyetle O'nun huzurunda el-pençe divan dur!
Hayırlardan (kevser'den) mahrum olan sen değilsin ki! Hayırdan mahrum olanlar
asıl seni mahrumiyetle suçlayan o zavallıların kendileridir!" anlamı
taşıdığını söylüyoruz; zira biliyoruz ki 'mütenahir' demek 'mütekabil'
demektir!
ben dallardan toplanıp
bir ince elekten süzülünce
sade bir yanlızlık kaldı geriye
ona biraz şeker ekleyip
kaynatınca acısı giderse
güzel duracak
bir kavanoz vitrinlerde
"...Türettikleri
ruhbanlığı ise, Biz onlara yazmadık (emretmedik). Ancak Allah'ın
rızasını aramak için (türettiler) ama buna da gerektiği gibi uymadılar..." Hadid 27
Ruhbanlık Hristiyanlara has bir durum mudur?
Acaba bizim hayatımızda da ruhbanlık örnekleri var mıdır?
Sanırım
en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması…
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
Kabuklarımızın altında
Kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.
İstiridyeler, deniz minareleri, midyeler.
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
Sahi koruyor mu bu çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu, duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize.?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor gerçek kimliğimizi,
Duyularımızı bastırıyor, elele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.
Ne
çıkar ateş böceği sansalar beni…
Belki
en hoyrat yürek bile, ateş böceğinin o uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el
kaldırmaya kıyamaz?
Güçlü kapıların arkasına kilitlesem kendimi,
korkaklığımı, sevgi isteğimi…
En
insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem, bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup,
bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince.
Oysa
bir görebilsek bunu, kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak
İncinsek, yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek o kabuğu
Denesek
Risk alsak
Yanılsak
Farketmez
Tekrar tekrar bıkmadan denesek ve kucaklaşsak yeniden,
tıpkı eskisi gibi.
Ne
olduğunu anlayamadığımız o on beş yıldan öncesi gibi.
O zaman farkedeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
Kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit
az paylaşmak, sarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kar bir kış görünüyor.
Ancak
birbirimize sokulursak atlatırız o günleri.
Kırın o sert ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem
hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi…
“Derileri
kavuran ateş”, “Etleri lime lime dökülmek” “İrin içmek”, “Yakıtı taş ve
insanlar olan ateş” “Pislik yedirmek”, “Zakkum ağacından yemek” vb. korkunç
azap tehditleriyle karşılaşırız bu sahnelerde.
Acaba bu
sahneler kime yönelik?
Cehennem
sahnelerinde neden bu denli öfke var?
Bu öfke kime?
Neden bu kadar
kızıyor Allah?
Aşağıda
Kur’an’da nuzül sırasına göre ilk 23
surede geçen 10 cehennem sahnesi okuyacaksınız. Bunlar arada atlama yapılmadan
geldiği sıraya göre dizilmiş, aralardaki bağlantılar gösterilmeye
çalışılmıştır.
Lütfen,
herhangi bir önyargıya kapılmadan dikkatle okuyunuz. Yukarıdaki soruların
cevabını, arada benim söylediklerimi dikkate almasanız bile bizzat cehennem
sahnelerinin içeriğinden kendiniz bulabilirsiniz.
***
1-İlk sahne,
ilk sure olan Alak suresinde;
“Hayır!
Yaptıklarına son vermezse
Onu alnından
tutup sürükleyeceğiz.
O yalancı ar
damarı çatlamış alnından
O zaman
çağırsın Nadiye’yesini
Biz de
çağırıcağız Zebani’leri…”
(Alak; 15-18)
Bu ayetlerde
kastedilen “O”, tefeci bezirganların o günkü elebaşlarından Ebu
Cehil’di. “Nadiye” meclis, kurul demek, Mekke’nin mülk (mal ve iktidar)
sahiplerinin toplandığı yer. “Zebani” ise intikam alan muhafızlar demek…
***
2-İkinci sahne hemen sonraki Müddessir suresinde;
“Bana bırak
doğarken yapayalnız olan o adamı
Zenginliğine
zenginlik kattığım
Etrafında
dolanıp duran oğullarıyla
Önüne
alabildiğine geniş imkânlar serdiğim o adamı…
Hala gözü
doymuyor; verdiğimden daha fazlasını istiyor.
Hayır! O
ayetlerimizi inadına inkâr etti
Ben onu dimdik
bir yokuşa süreceğim
Düşündü, ölçtü,
tartı
Kahrolasıca
nasıl da ölçüp biçti
Canı çıkasıca
boyuna hesap yapıp durdu
Çevresine
bakındı, kaşlarını çatıp surat astı
Sonra sırtını
döndü ve küstahça böbürlendi;
“Bunlar
eskilerin masallarından başka bir şey değil” dedi
“Bu bir insan
sözü, başkası değil” diye diretti
Onu ateşe
sokacağım
Ateşin ne
olduğunu bilir misin?
O öyle bir ateş
ki geride bir şey koymaz
Derileri yakıp
kavurur…”
(Müddesir;
11-29)
Burada
anlatılan “O” ise Mekke’nin tek ve eşşiz mülk sahibi diye bilinen Velid bin
Muğire idi. Bu nedenle kendisine Velid bin Muğire el-Vahid deniyordu. Ona
nazire yapılarak “O doğarken tek (vahid) yarattığım adamı…” deniliyor.
Bu Velid, Kabe’nin yapımında “Haram para getirmeyeceksiniz” diyecek
kadar dindardı. Kabe’nin Rabbi’ne inanırdı, tavaf eder, cünup olunca gusül
abdesti alır ve salat ederdi (Kendince namazı vardı).
Fakat o mamona
(paraya) tapan bir tüccar, tefeci bezirgandı. Yoksulları hor görürdü.
Peygamberimizin yanına yoksul ve kör biri gelince surat asmış ve öte tarafa
dönerek “Yoksul ve kör birisiyle aynı mecliste oturamam” diyerek
çetesiyle kalkıp gitmişti. Peygamberimiz buna rağmen ona tebliğ için “Dur
neden surat asıp kalkıyorsun, otur, konuşalım” deyince gelen ayetlerde “Bırak,
o umutsuz vak’a” dercesine uyarılmıştı. “Abese” (surat astı) suresi
bunun için inmişti. İşte o Velid için
burada da aynı kelime kullanılıyor: “Sonra surat astı ve bakındı” (summeabese ve besera)…
“Düşündü,
ölçtü, tartı, nasıl da ölçüp biçti, boyuna hesap yapıp durdu, bakındı,
kaşlarını çatıp surat astı, sonra sırtını döndü…” ifadeleri bize tefeci bezirgân karakterini resmeder. Bunları genellikle tüccarlar
yapar. Peygamberimizin söylediklerini ölçüp biçiyor, “Bundan zarar mı
ederim, kâr mı?” diye hesaplar yapıyor. Sonunda bu işten zarar edeceğini,
mülkünün paylaşılacağını anlayınca basıyor yaftayı: “Bu eskilerin masalından
başka bir şey değil…”
Ardından öfke
patlıyor: “Onu ateşe sokacağım. Ateşin ne olduğunu bilir misin?
O öyle bir ateş
ki geride bir şey koymaz. Derileri yakıp kavurur…”
Surenin sonuna
doğru ise şu sahne var: “Sizi ateşe sokan nedir? diye sorulunca şöyle
diyecekler; Biz salat etmezdik (yani) yoksulu doyurmazdık. Günahkarlarla günaha
dalardık (yani) hesap gününe inanmazdık. Gerçeğin ta kendisi olan ölüm
gelinceye kadar hep böyleydik…” (Müddesir; 43-47).
Burada da salat
(namaz) kılmalarının onları yoksula götürmediği, hesap gününe inanmalarının da
günaha dalmayı engellemediği anlatılmak istenir. Çünkü Maun suresine
göre bunlar namaz kılmaktaydılar fakat bu içinde yoksul ve yetim derdi olmayan
bir namazdı. Onun için de boşunaydı, ritüelistik bir din gösterisiydi. Ahiret
inançları da boşunaydı çünkü günaha dalmaktan çekinmiyorlardı. “İnandıktan
sonra bir şey olmaz” diyorlardı ve “Büyükler (azizler, ulu
kişiler, önceki salih zatlar, onların heykelleşmiş putları) şefaat eder”
diye düşünüyorlardı. Bunun için günaha dalmakta hiç bir beis görmemekteydiler…
***
3-Üçüncü
cehennem sahnesi de Leheb suresinde gelir:
“Kahrolsun Ebu
Leheb İktidarı, kahrolsun!
Malı ve kazancı
(zenginliği) onu kurtaramayacak!
O alev alev
yanan ateşe atılacak!
Karısı da odun
taşıyacak
Boynundan
bağlanmış bir iple” (dişi köpek gibi)
Öfkeyi
görüyorsunuz değil mi?
Bunlar
Kur’an’ın ilk surelerindeki cehennem sahneleri…
Önce Ebu
Cehil’e, sonra Velid bin Muğire’ye, şimdi de Ebu Leheb’e…
Hepsinde de
zenginlik (mal, iktidar, mülk) ile beraber
yoksul ve yetim vurgusu var. Birinciler ikincilere bigane kaldıkları için
cehennem ile tehdit ediliyor. Kim, kime karşı savunuluyor, kim ne ile tehdit
ediliyor, düşüne düşüne (tertil ile) okuyunuz…
***
4- Dördüncü
sahnede cehenneme kimin gireceğinin yanında cennet de müjdeleniyor. Yine aynı
tema;
“Kim sakınır,
malından harcar
Güzel olanı
(vermeyi) tasdik ederse
Biz ona cenneti
kolaylaştıracağız.
Kim de cimrilik
eder ve zenginliğini kendine yeterli görürse (istiğna)
Ve güzel olana
yalan derse
Ona da zor
olanı (cehennemi) kolaylaştıracağız.
Mezara
yuvarlandığı zaman malı onu kurtaramayacak.
Bize düşen
doğru yolu göstermek,
Dünya ve
ahiretin bize ait olduğunu haber vermekten ibarettir
Sizi kaynayıp
köpürene karşı uyarıyorum
Ona ancak
günaha batmış azgın (şaki) girecek
Yalan diyen,
burun kıvıran o azgın…
Ondan ancak
şunlar kurtulacak; sakınan,
Arınıp
temizlenmek için malından veren,
Hiç kimseden
bir beklentisi olmadan
Sırf Yüce
Rabbi’ne özlem duyarak veren…”
(Leyl; 5-20)
Kime cehennem,
kime cennet vaadediliyor görüyorsunuz değil mi?
Lütfen tekrar
tekrar okuyun. İnanamıyorsanız başka meallere de bakın. (Ki birisi bana şöyle
dedi; “İnanılır gibi değil; başka meallere de bakmam lazım!).
***
5- Ve beşince
sahne: (Atlamıyorum, nuzül sırasına göre sırayla cehennem sahnelerini
getiriyorum önünüze).
“Hayır! Bilakis
öksüze vermiyorsunuz
Birbirinizi
yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz.
Her şeye
açgözlülükle saldırıyorsunuz.
Mala mülke
gözünüz doymuyor; yığdıkça seviyorsunuz…
Hayır! Yeryüzü
peş peşe sarsılıp paramparça olduğu zaman,
Rabbin ve
güçleri bütün görkemiyle geldiği zaman,
İşte o gün
cehennem orta yere konacak.
İnsan anlayacak
her şeyi ama iş işten geçmiş olacak.
Diyecek ki
“Keşke ömrümü boşa harcamasaydım.”
Artık o gün
Allah’ın ettiği azabı kimse edemez.
O’nun kıskıvrak
bağladığı gibi kimse bağlayamaz…
Ama ey vicdanı
rahat olan kişi, sen!
Sen dön
Rabbine, sen O’ndan, O senden razı olarak.
Gir kullarımın
içine.
Gir cennetime!”
(Fecr; 17-30)
Cehennemin ve
cennetin yolunun öksüz ve yoksullardan geçtiği, bunlarla arası iyi olanın
vicdanen müsterih olabileceği, aksi halde yaman bir hesabın ve korkunç bir
azabın bizi beklediği bundan daha iyi nasıl anlatılır? Peygamberimiz boşuna
dememiş; “Öksüzün ağlamasından arş titrer.”
***
6- Altıncı
sahne İncil’de Hz. İsa’nın “İki efendiye birden kulluk edemezsiniz, ya
Allah’a ya Mamona (para/mal hırsı) tapacaksınız” dediği çelişik
durumun Allah’a karşı nankörlük olduğu dile getiriliyor ve “mezar”
hatırlatılıyor.
“İnsanoğlu Rabbi’ne
karşı nankördür.
Ele geçirme/mal
hırsı gözünü bürümüştür.
Bilmez mi ki
mezarlar deşildiği zaman
Göğüsler
açıldığı zaman
İşte o gün her
hallerinden
Haberdar
olduğunu Rableri onlara gösterecektir.”
(Adiyat; 7-11)
Aynı uyarı
hemen sonraki Tekâsür suresinde de “o gün her nimetten tek tek hesap
sorulacağı” ilavesiyle yinelenir.
***
7- Yedinci
cehennem sahnesi ise Kabe çetesi elebaşlarından tefeci bezirgan Umeyye bin
Halef hakkındadır. Bu kısa ayetlerden oluşan fragmana “Humeze” suresi
denilmiştir.
“Kaş göz
işaretleri yaparak alay edenin vay haline!
Vay haline o
boyuna mal istif ederek sayıp durana!
Sanır ki malı
kendisini ebedileştirecek
Hayır! O
yalayıp yutan bir vakuma atılacak
Bilir misin
nedir yalayıp yutan vakum?
Allah’ın cayır
cayır yanan ateşidir
Öyle ki
alevleri yürekleri dağlayacak
Cehennem
üzerlerine kilitlenecek
Yüksek kapılar
üzerlerine kapanacak.”
(Humeze; 1-9)
Sure
bütünlüğünden de anlaşılacağı gibi burada alay etmek, kaş göz işareti yapmak,
malına mülküne güvenerek yoksullarla, zayıflarla, çaresizlerle yapılan alay
oluyor. Mal biriktirmekten ve bunu dönüp dönüp tekrar saymaktan (ellezî
cemea mâlen ve addedehu) yani altın ve gümüş “şıngırtısı” veya para
“hışırtısı”ndan tapınırcasına zevk alan zavallı ve fakat küstah zenginin alaycı
kibri resmediliyor.
8- Sekizinci
cehennem sahnesi, öyle bir şeyin (cehennemin) olacağına inanmayan, böyle bolluk
ve refah içinde, zevk-u sefa sürerek ebediyen yaşayacaklarını sanan küstah
zengin kodamanları tokat gibi çarpmakta;
“Kaçacağınız,
sığınacağınız bir yer yok
Alev alev yanan
çalı çırpı gibi,
Her yana
kıvılcımlar saçılacak,
Nar gibi
kıpkırmızı kesilecek (cehennem).
O gün yalan
diyenlerin vay haline!
İşte o gün
dilleri tutulacak,
Özür dilemelerine
bile izin verilmeyecek,
O gün yalan
diyenlerin vay haline!
İşte bu sizi ve
öncekileri toplayacağımız ayırma günüdür,
Varsa bir son
hamleniz, haydi gösterin de beni atlatın,
Patlayıncaya
kadar yiyin; sefa sürün biraz, siz günaha batmışlar!
O gün yalan
diyenlerin vay haline!”
(Mürselât;
31-40, 40-47)
***
9- Dokuzuncu
cehennem sahnesinde, Kalem suresinde Bahçe sahipleri kıssasından hemen
önce vasıfları hayra/vermeye engel olan (mennâin lil’l-hayr),
saldırgan/zorba (mu’tedin) olarak betimlenen tefeci bezirgan Velid bin
Muğire tekrar ve fakat bu kez yaptığının Allah’a şirk koşmak olduğu söylenerek
cehennemle tehdit edilir. Oradaki tabirin aynısı (hayra/vermeye engel olan)
burada da kullanılır. (“Hayr” kelimesi Türkçe’de de kullanılır ve “öteki”
için bir şey yapmayı/vermeyi ifade eder; “Hayrını gör”, “Hayırsız evlat”,
“Hayırda yarışmak”, “Hayır işleri”, “Kendine hayrı yok” vb.)
“Allah ‘Atın,
atın cehenneme her inatçı nankörü,
Hayra/vermeye
engel olan, şüphe yayan saldırgan zorbaları,
Öyle ki (böyle
yapmakla) Allah ile beraber
Başka bir tanrı
edinmiş olanları
Atın şiddetli
azap içine!’ der.
Arkadaşı ‘Ey
Rabbimiz onu azdıran ben değildim,
Fakat o
sapıklığa düştü” der.
Allah
‘Huzurumda çekişmeyin
Ben, size
önceden uyarı göndermiştim
Benim katımda
söz değiştirilmez
Ben kullara
zulmedici değilim’ der.
O gün cehenneme
‘Doldun mu?’ deriz.
O da ‘Daha var
mı?’ der.”
(Kâf; 24-30)
***
10- Bir kaç
sure sonraki Hakka suresindeki bölüm de, “Malım beni kurtaramadı” (ma
ağna anhu malihi) diyerek Leheb suresindeki Ebu Leheb’e, “Yoksulu
doyurmaya teşvik etmiyordu”(ve layehuzzu ala ta’ami’l-miskîn)
diyerek de Maun suresindeki salat (namaz) kıldığı söylenen Ebu Cehil’e
göndermede bulunur. Dahası bunları Allah’a inanmamakla eş tutar. Böylelerini
iğrenç yiyeceklerden başka bir şeyin olmadığı cehennem ile tehdit eder;
“Sicili bozuk
çıkana gelince;
‘Eyvah, ben
bittim,
Keşke sicilimi
hiç görmeseydim,
Hesabımın ne
olduğunu öğrenmeseydim,
Ne olurdu o
ölümle iş bitseydi,
Malım beni
kurtaramadı,
Saltanatım yer
ile yeksan oldu,
Mahvoldum ben’
diyecek.
Ve bir ses;
“Tutun onu, bağlayın, atın cehenneme
Sıkı sıkıya
zincirleyin, atın gitsin” diyecek.
Çünkü o yüce
Allah’a inanmıyordu,
Yoksulu
doyurmaya teşvik etmiyordu.
Bugün de burada
ona sahip çıkacak kimse olmayacak.
İğrenç
yiyeceklerden başka bir şey de verilmeyecek
Ki onu
günahkârlardan başka kimse yemez.”
(Hakka; 25-37)
Hz.
Peygamber’in şu sözü de yukarıda geçen “Yoksulu doyurmaya teşvik etmiyordu.
Bugün de burada ona sahip çıkan kimse olmayacak” ayetinin ne olduğunu
tefsir eder; “Ey Âişe! Yoksullara sahip çık ve onları meclisine yaklaştır,
tâ ki Kıyâmet günü Allah da sana sahip çıksın.” (Tirmizî, Zühd
(2353).
***
İşte bunlar
Kur’an’ın ilk 23 suresindeki cehennem sahneleridir.
Nuzül seyrini
izlediğimizde aşağı yukarı böyle devam ediyor.
İlk 23 surede
(Necm suresine kadar) böyle putların ismi hiç anılmadan, sürekli yoksulu
doyurma, yetimi kayırma çağrıları yapılarak büyük mülk (mal ve iktidar)
sahiplerine yönelik cehennem tehditleri var.
Medine döneminde
ise aynı tehditler infak kaçkını münafıklara yöneliyor.
***
Yukarıdaki
bölümlere baktığımızda hepsinin de Mekke’nin zengin tefeci bezirgan mülk (mal
ve iktidar) sahiplerine yönelik olduğunu görüyoruz.
Kanımca böylesi
cehennem sahneleri mal ve iktidar sahiplerine yönelik “sokağın öfkesini”
yansıtmaktadır.
Bu öfke
ezilenlerin, zulme uğrayanların, çaresizlerin, açların, yoksulların,
öksüzlerin, diri diri gömülen çocukların, boyunduruk altında inleyenlerin,
kendisi de bir öksüz olan peygamberimizin yüreğinden patlayan öfkesidir. Öyle
görünüyor ki Allah bu yüreği evrensel mesajı için merkez seçmiştir.
Kimsesizlere,
çaresizlere, zayıf bırakılmışlara ellerindeki mülke güvenerek ve yaslanarak
zulmedenlere, onlara cehennem hayatı yaşatanlara, ilahî öfke, buradan dile
gelip konuşuyor.
Korkunç
cehennem sahneleri işte bu öfkeyi yansıtıyor. Bunu görmemek veya yuvarlayıp
başka şeyler için tehdit yapılıyormuş havası vermek hem ayetlerin lafzına hem
de ruhuna aykırıdır. Bu, Kur’an’ın sinirlerini almak
demektir.
Şiddetli
cehennem tasviri varsa bilin ki şiddetli bir zulüm, baskı, zorbalık, aç
bırakma, yoksullaştırma, öksüzleştirme yani birilerinin hayatını cehenneme
çevirme vardır. “İnkar etmek, şirk koşmak, Allah’a savaş açmak” vs. hep
bunlarla ilgilidir. Yoksa kuru kuruya bir inanç (teoloji) tartışması yapılıyor
değildir. Dava inandın-inanmadın davası yani “iman kurtarma” davası değildir.
Bilakis bahçe sahiplerinin mülklerini kurtarma davasıdır! İnanıp inanmamak
bununla ilgilidir.
Lütfen cehennem
sahnelerini bir de bu gözle okuyun.
Akleden kalbimin rahmine yapışıp kalan umut nutfesi, hayatım!
Ey,
doğduğundan beri başkalarının ve belki de benim başarısız, hoyrat
kürtajlarına maruz kalıp sakatlandığı halde varlığımın bağrına
yapışmaktan vazgeçmeyen; umut!
Çocukluğumu
kurban ettim sana. Parça parça pay edip sundum. Sonra sonra yürüdüğüm
engebeli yollarda anı, yorulmadan kurtarabileceğim takatim ve canımla
besledim seni. Yorulmayı göze aldım, yoruldum. Yokuşlarda, senin kendi
varlığının hakkını vereceğin, gelecek bir güne dek hassas ve kırılgan
varlığını beslemekten bitap düşüp, nefesim kesildi. Dostlarım
rahimlerinde meyvaya durduğunda bile ben elimi kalbimin üzerine
bastırıp seni sevdim, ey umut. Kalbimi her tekmeleyişinde ve geceleri
sancınla uykumu kaçırıp, nefesimi her kesişinde varlığına şükrettim tüm
burkulmalarımdan öte. Çünkü; sana doğru giderek artan bir meyille
yaratılmış/t/ım. Hiç gocunmadım, gocunmamaktayım.
Ey
varlığına şükrettiğim sancımın sahibi! Şimdi, çocukluğumdan beri
bağrında saklanıp, sarılıp, ağladığım, güldüğüm, düşündüğüm, içine
düştüğüm, okuduğum, unuttuğum, unutayazdıklarımı hatırlamaya çalıştığım
ağaç kovuğumdayım. Meryem'in sancısından bir payla geldim. Bazen neyin
sancısını çektiğimi bilmez bir haldeyim, en bereketli anlamı giydir bu
sancıya Rabbim! Bu sancı ki beni erkenden çocukluğumdan eden. Severek
çektiğim, çektikçe sevdiğim beni ben kılan, çok kıymıklar batırıyor
aklımın sinir uçlarına. İşte, büyüdükçe, ayakta kalabilmek için, içini
boşaltıp hafifleten çınarlardan bir çınarın gölgesindeyim. Bu ayetini
görmek bile ruhumun yırtılmışlıklarına inşirahı sarıyor. İçimdeki hüznü
yıka, hafiflet, inşirah ver Rabbim! Toprağın sarıp sarmalayamadığı,
açıkta kalan köklerinin kavislerine oturup, yaslanıp yakarıyorum işte
Rabb. Biliyorum bana lutfunla yardım edeceksin ama yine biliyorum ki
varlığımı kıvrandıran lütfunun ve keremimin açlığına, tüm bitap
düşmüşlüğüme rağmen, uzattığım dalları silkele diyeceksin.
Yorgunum
Rabbim, yorgun. Nicedir, nice umutlarımı ölü doğurup vakitsiz
sancılarla, gömüyorum yüreğime, benden iyi biliyorsun. Aczimi kabul
edişimle beni güçlü kılmanı diliyorum. Sana dayandım hakkını veremesem
de. Kendimi, en çok da kendimi, sana şikayet ediyorum. Varlığıma
merhametinle gülümse Rabbim. Aralıksız, esirgemeden lutfettiğin
merhametini görebilmem için akleden kalbimin gözlerini daha derinlere
ve daha derince aç/tır!
Yorgunum
Rabbim, evladını yitirmiş analar gibi gömmekteyim kalbimin rahminden
düşlenleri. Meryem'in yaptığı gibi dallarını silkeleyemiyorum,
köklerine tutundum. Hep kapılar açmaktasın, hiç kapatmadığın
kapılarının açık olduğunu göstermektesin belki de nasibimizce. Ama bir
iteklemelik takatim kalmadı içeri girmek için. Tokmağına tutundum
kaldım. Bunca kapıyı açan Sen, zahmetsizce içeri de alabilensin,
bilirim. Bunu bana bildiren de sensin!
İbrahim Güney Bursa Çarşamba Pazarında 98 yaşında limon satıyor/du.
Yorgunum
Rabbim, yorgun! Sana yaslanıp kendimi şikayete geldim. Ben İbrahim
değilim, bir İsmail'im de olmadı hiç, sana kurban edecek. Ama kalbimin
rahminden gelen, öpüp kokladığım, yeni terlemiş saçlarını severek,
toprağa verdiğim, adı konulmuş, konulmamış nice gürbüz umutlarım oldu.
Hepsini yeni bir tohum olmaklıkları niyetine varlığımın bağrına gömdüm.
Belki de tökezleyişim buradan. Sadece kurban etmeliy/d/im. Yine de
niyazımdır, bu hüzümnbazlığımdan gürbüz filizler yeşertmen. Hangi tür
ve renkte açacağını bilmeden emek verdiğimiz sabır tohumlarımıza, bu
teslimiyetimiz hürmetine yedi veren gücü kat, bereketlendir hasatımızı
ey Rabb!.. Onları kendi ellerimle soldurmama müsade etme artık.
Uzattığın dallar yerine, kendi benliğimi silkeliyorum önün/d/e. Dökülen
bir hayır meyvesi var da ben mi göremiyorum!?. Sade yolunda hayırlı bir
kul eyle beni başka sancı sahiplerine inşirah vesilesi. Öyleyse
varlığımın sancıdan ibaret olmasına da razıyım.
Mum
tahtaya dayandığında, dedi çilekeşliğini sana basamak kılmış bir kadın.
Mum tahtaya dayandığında... Beklerim Rabbim, beklerim. Ama beni, bizi
onar ve hayrına layık bir hale hazırla. Dayanma gücü ver. Katından
gelecek her hayra muhtacım/z. Tüm suni dayanaklardan bizar ve azade,
katıksızca sana dayanma gücü ver. Bizi güvensiz, ahlaksız imandan koru!
Sabrımızı eyleme çevir. Madem geceyle karıldı çağımızın kaderi, menzili
Senin rızan olan bir gece yürüyüşü kıl bizi!
Ey,
aklımın rahmine tutunan nutfe, ey umut! Ey varloluş sancım! Yokluk
içinde seni var kılan ve varlık içinde seni yoklara karıştıranın
kudertini elinde tutanın hakkı için, sevdim seni ve parçalanmış
uzuvlarınla büyümekte olduğun rahmimden elbet bir gün tüm sancılarıma
kefaret olmaklığına doğuracağım seni. Yoktan var eden varlığını tamir
etmeye de kadirdir! Ve yine bilirim, doğduğunda Rahim olandan, yeni bir
sancı düşecek aksak varlığımın rahmine. Ey akleden kalbimin rahmindeki
sancının sahibi Rabb, uzattığın dallar yerine kendi varlığımı
silkeliyorum önünde, aczimle. Bizi istikameti ve nihayeti Senin rızan
olan bir gece yürüyüşü kıl!
Yüzümü kasırgaların yırttığına inanıyor annem. ben tufanlardan yalnızca kız kardeşimi kurtarabiliyorum...
Raviler oyalansın ve bari onlar uyusun elem'siz diye.. Kendime ulaştırmadım hala ölüm haberimi.. herkes rahvan atlarla çıktı yola.. bana ılgar bir at kaldı yokuş aşağı tırmandığım...
akrabalarım geliyor uzak şehirlerden.. herkesin hatıraları birbirinden ayrılan yollara dönüyor! aynı çatı altında toplanmak yetmiyor diyorum!, kimse duymuyor!
Aynı evladı doğurmaya çalışan kadınların komşusuyum ,mahallemde...
Kitleler kapalı ne zamandır!kimseyi bulamıyorum aynı dili sustuğum!
(annemden rahmini istedim ödünç..annem vermedi!)
bu saatleri kaçıncı geri alarak yaşayışım? dün salıydı...bugün pazartesi!
Geceleri uyanıp yazıyorum sabahları sildiklerimi! mersin saçlarını uzatıyor gürültüyle içime.. sevdiklerimden saçlarını istiyorum. kimse bana ne olduğunu sormuyor!
Ateş ve su birbirinin kölesi..ve annesi..
Ancak su'lara tutunarak kurtuluyorum boğulmaktan! al işte!..al..yine saç diplerimde okyanuslarla uyandım! Bir çölle bölüyormuşum uykularımı...
-"Allah'ım bana yeryüzünün bütün dillerini öğretirsen
Her masal, adamı büyütmez Kimisiyle sade'ce küçülürsün...
Bir varmış Bin yokmuş
Tembel bir efe varmış O kadar tembelmiş ki! Kurşunları tüfeğine koyup ateş edene kadar Evini sarıp kurşunlarlarmış! efe tembellikten iki kurşun anca sıkarmış.. Masal bu ya!!!
Bense ciğerlerimi üflüyorum Soluk dünyanın pas tutmuş nefeslerine
Yırtıla yırtıla dikiyorum yüreğimi.. Sadece Pazar günleri açık değilim
Yakışıklı bir yorulmamışlık taklidi Taşıyorum omuzlarımda
Hangi kavim ulusların hafızalarında Bir yerleri yıkmış..ama sadece yıkmış Olarak kalmak isterki? Edige Mirza, Timur'un saflarında olsaydı mesela Yine bir Edige Destanı kalır mıydı kitaplarda?
Sonu acıyla biten bir masal olsam Herkes benden utanacak
Oysa kimi acılar vardır Sorumlusu o acının üstüne mutluluğunu kuranlarındır!
Başı enginlerde olanın Biraz da ayaklarına bakmak lazım
Omzu yükseklerde olanın Biraz da bastığı omuzlara sormak lazım
Bu masal yukarıda rengarenk de Ya aşağıda neden ateşten bir gömlek?
Kime "unutma" dediysek Önce o, sildi hatıralardan bizi Sonu mutlulukla biten masallara giden tek yoldu, bu!
Bir varmış Bin yokmuş
Bir efe varmış Kimseyi unutmamış
Annesi ve babası kahvaltıda " uğraşmıyorsun çok tembelsin" demişler Oğul ölmüş acısından
Fonda Mahsun-i Şerif'ten "Giderim" çalıyormuş.. Masalımız burada bitmiş
Gökten bir çift ayak düşmüş sofraya Kimsenin yüreğine basmamış bir çift ayak!... ....bunu anne ve baba görmemiş!...
“Söz namusunu yitirmiş, hukuk, dağıtanın elinde can
vermiş ve akıl terazisi bozulmuşsa gün sükût günüdür” diyeceksin.
Eğer böyle bir günü yaşıyorsan;
Konuşmayacaksın!
Hakikati söylemeyeceksin!
Hak, hukuk, özgürlük demeyeceksin!
Sükut edeceksin!
“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” denmiş
olsa da, susacaksın!
Dahası inzivaya çekilecek ve mahkûmiyetini
yaşayacaksın!
“Zarurete binaen” sükût edecek ve inzivaya mahkûm bir
münzevî olacaksın!
Sükut ettiğin için ızdırap da çekmeyeceksin! “Zira
konuşsan da, söylesen de bir şeyin değişeceği yok!” diyeceksin kendi
kendine! Kendini böyle avutacaksın! “Sözün bittiği yerdeyiz” diyerek
ızdırapsız bir sükut içinde olacaksın!
Yaşadığın “çaresizlik” olsa da sen ona “zaruret”
diyeceksin. Çaresizlikten susacak, çaresizlikten inzivaya çekileceksin!
İki cihan güneşi, "Allah'a ve ahiret gününe
imanı olan, hayır söylesin veya sükût etsin" diyecek. Ama sen hayrı
söyleme cesaretini kendinde bulamadığın için sükût edeceksin!
İki cihan güneşinin bu sözünün gereğini yerine
getiremediğin için diğer sözüne sığınacaksın: "Allah o kula rahmet
etsin ki, konuştuğu vakit sözünden faydalanılır veyahut sükut eder de selamet
bulur"
Sükût edecek ve selamet bulmayı bekleyeceksin!
Susmayı bilmeyen akılsızın cezasını sen çekeceksin!
Cezanın adı sükût olacak!
Cezanın adı ızdırap olacak!
Cezanın adı inziva olacak!
Bir yiğit Musa, ve bir Asa ve bir Yed-i
Beyza bekleyeceksin!
Sadece bekleyeceksin!
Hiçbir zaman Musa olmayı düşünmeyeceksin
ve asla bir asan olmayacak!
Bu nedenle sihirbazların gösterisi devam
edecek ve sen kendini sükûta mahkûm edeceksin!
Sadece “bir yiğit Musa” bekleyeceksin!
Bir altın buzağın bile olmayacak ve
inancını yitireceksin!
Hayatının geri kalanını, Tih
çölünde, çaresiz, ızdırap içinde ve aciz bir şekilde “sükûta
mahkûm bir münzevî” olarak geçireceksin!
Bir hayvanı kesmek yani kurban etmek (yaklaşma vesilesi kılmak) bizden istenen müstakil bir ritüel midir? Yoksa Hac farizasının bir parçası mıdır? Hacca gitmeyenler hayvan kesmek zorunda değilse insanlar niçin kendilerini zorunlu görüyorlar? Allah'a yakın olmak için hayvan kesmeye bu kadar önem veren insanlar niçin diğer konularda aynı duyarlılığı gösteremiyorlar?
Kevser suresi gerçekten hayvan boğazlamaktan mı bahsediyor?
Götür beni bu şehirden Yaralarım sızıyor irin irin birikiyorum içimdeki pişmanlıklara Meğer hep yanlış kurtuluşlardan açılmışım içimdeki firarlara Gece gündüz peşine takıldığım tayfunlar Mayınlanmış özgürlüklere bıraktılar beni Paramparça bıraktım ardımda yüreğimi Üzerine maviler çekilmiş tutsaklıklarda yitirdim on yedi yaşımın sesini
Götür beni bu şehirden Avuçlarımdan hep kan sızıyor Uzatamıyorum ellerimi gözyaşımın pervazına sığınan gök yorgunu hiç bir göçmen kuşa
Hangi sofraya otursam Yanımda diz çökmüş buluyorum dünyanın en mazlum güllerini Bir deri bir kemik simsiyah elleri
Paylaştıkça azığımı, azalıyor, insanlığa olan utancı yeryüzünün... Kendime arta kalan ancak iki zeytin Al biri senin olsun! Yeter ki götür beni bu şehirden
Sırtımdaki kabuklar kavlıyor bir bir yüklendikçe ezginliklerini dilini bilmediğim iklimlerin Bir bakıyorum:en dehşetli cezirleri,depremleri,felaketleri yüklenmişim Kaç bezirgan sahip çıkmış yüküme bir bilsen Kaç göçüm dağılmış kalmış Sina’da Kerbela’da Sahra’da bir bilsen
Götür beni bu şehirden Halkının elinden tutup Kızıldenizi geçiren Musa gibi Geçir beni batıl zalimlerin denizlerinden Kurtar beni yüzyılımın Firavunlarının elinden
Çocuklarını taş ocaklarında yitiren Toplama kamplarından topal bir kartal umuduyla kaçan Sığındığı hiçbir vatanda barındırılmayan Bir Çeçen mültecisi gibiyim Bak! Hep suratına tükürülmüş bir Azeri diliyle yalvarıyorum sana Götür Meni bu şeherden!
İnanan sabreden ve merhamet edenlerin ülkelerine götür beni " Üzerlerine ateşlerin kapıları kapatılmışlarla " bırakma beni " Umutsuz olmaz" diyorsun Oysa sana kanayan son umudumu da vermek isterdim ama " Sevdigiyin başi için abe " dedi diye Onu da usulca bir dilencinin titrek avuçlarına bıraktım
Yürüyeceğimiz yollar umutsuz da olsa Karanlık ta olsa Işıksız da olsa Yerlerin ve Göklerin barındırdığı tüm mazlum çığlıklardan Mustazaf bir çığlıkla sesleniyorum sana Ne olur Götür beni Bu Şehirden...