« Önceki | Sonraki »

18/11/2008

DİNİN AFYON YÜZÜ

Dinin Afyon Yüzü

Böyle başlıklı bir yazıyı ancak Marksist/ateist birisi yazar; “Ne yapıyor bu adam? diyeceksiniz…

Belki bazıları öküz altında buzağı arayarak “kutsala saldırı” sanacak…

Hayır!

Dikkat edin “Din afyondur!” demiyorum. “Dinin afyon yüzü” olduğundan bahsediyorum. Afyon yüzden kastım ise saf dinde değil; mensuplarının din algısında ortaya çıkandır. Benim gördüğüm dinin en temel kavramı olan Allah”ın dindarın zihninde rahatlıkla afyona dönüşebildiğidir. Bunun sebebi “Allah” kavramının doğrudan kendisi midir, yoksa onu algılayan zihin midir? Bu nedenle “Dinin afyon yüzü” ile içeriden yüzleşmenin ateistlere bırakılmayacak kadar önemli olduğunu düşünmekteyim…

Evet, bütün dinlerde olduğu gibi, dünyanın gelmiş geçmiş en aydınlık, en gerçekçi dininde bile, malesef, Akif’in tabiri ile “çehre-i memsuh” (çirkin, karanlık bir yüz) oluşturulmuş durumda…

Saf dinlerin asla yalan söylemeyeceğine inanırım. Ama onlar da zamanla yeryüzünün tozuna toprağına bulanırlar ve mensuplarının elinde afyona dönüştürülerek tanınamayacak hele getirilirler. Bununla hesaplaşmak, en çok da, bu dinlerin samimi bağlılarına düşer.

***

Dünyada en çok istismar edilen kavram hiç şüpheniz olmasın “Allah”…

Şu söz doğrudur: İyi bir insana kötü bir şey yaptırmak istiyorsanız önce Tanrı’ya inandırın. Sonra, örneğin “Tanrı şunu öldürmeni istiyor, farz” deyin, göreceksiniz gözünü kırpmadan yapacaktır…

Şu söz de doğrudur: Kötü bir insana iyi bir şey yaptırmak istiyorsanız önce Tanrı’ya inandırın. Sonra, örneğin “Tanrı bunu yapma diyor, haram” deyin, göreceksiniz yapmaya eli varmayacaktır…

Özellikle birinci halde dinin “afyon” yüzünü görürsünüz.

“Afyon” uyuşturmak demek olduğuna göre, insani açıdan bu, zihni uyuşturan, donduran, çalışmaz hale getiren şey demek oluyor. “Allah” kavramının dinin afyon yüzünde tam da bu işlevi gördüğünü görüyoruz.

***

Örneğin:

Deniyor ki: Kayadan nasıl deve çıkar? Bugün bunun bir örneği var mı? Test edebilir miyiz?

Diyor ki: Ne yani “Allah” yapamaz mı? Allah’ın kudretinden şüphen mi var?

Deniyor ki: İsa evin bacasından nasıl göğe çıkar? Bunun bugün bir örneği var mı? Test edebilir miyiz?

Diyor ki: Ne yani “Allah” yapamaz mı? Allah’ın kudretinden şüphen mi var?

Deniyor ki: Bir insanı ateş nasıl yakmaz? Bunun bugün bir örneği var mı? Test edebilir miyiz?

Diyor ki: Ne yani “Allah” yapamaz mı? Allah’ın kudretinden şüphen mi var?

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün…

Görüyoruz ki burada “Allah” kavramı “iman etmek” adı altında “afyon” işlevi görmektedir.

Ne tarihten, ne hayattan, ne tabiattan, ne edebiyattan delil getirme, araştırma gereği duymuyor. Hatta Allah’ın kavli ayetini (Kur’an metnini) okuma gereği bile duymuyor. Dikkatle okusa orada öyle denmediğini görecek. Kevnî ayet (tarih, hayat ve tabiat) ile test etme ihtiyacı hele hiç hissetmiyor.

Tam bir Hristıyan imanı: “Önce iman et sonra düşünürsün! Absürd ama inanıyorum. Zaten din dediğin de budur!”

***

Kanımca bu Kur’an imanı değildir! Bu iman değil afyondur!

Kur’an imanı, içinde akıl olan, düşünce olan, şüphelerden, sorulardan, arayışlardan, acı çekmelerden geçerek oluşur. Canlıdır, dinamiktir. İman şu an bilfiil yaşayan, hareket halinde olandır. İnip çıkan, artıp eksilen, yeni ve taze olandır.

İtikat ise imanın külüdür. Donmuş kurallardır. Dogmatik eski akaidlerdir. İman işaret edilen yöne, itikat ise işaret parmağına yoğunlaşır. İman yaşayan hayattan, canlı tabiattan, aklın ve vicdanın uyanışından fışkırandır. İtikat ise donup kalmış olandır.

İmanın 73 şubesi vardır, en küçüğü yoldaki taşı kaldırmaktır. Yani içinde insan, hayat ve tabiat olan şeydir iman. İtikat ise 73 maddeli bir deklarasyondur; eskilerin donmuş söz yığınıdır. En küçüğü de mesh üzerine mesh haktır, inkar eden kafirdir der.

***

Şu halde, İslam’da imanın hangi köke dayandığını iyi anlamalıyız.

Hiç şüphesiz bu “Allah ve ahiret günü”dür.

Buna, aklın soruları, vicdanın sızlaması ve gönlün taşması ile ulaşılır. İman bu güvene ulaşmış dinginlikten doğan taşma, coşkunluk ve heyecanın adıdır. Taşmanın, coşmanın ve heyecanın olmadığı yerde iman da yoktur. İman hiç heyecansız olabilir mi?

Demek ki dindara heyecan veren esas muharrik Allah ve kıyamet olayıdır. Bunların ise tarihte, hayatta ve tabiatta doğrudan karşılığı yoktur. Çünkü dış dünyada görünür birer “nesne” değildirler. Bilakis sürekli varoluş, vicdani bir arayış ve gerçekleşmesi beklenen umutturlar. Bunun için serazat bir imanın (taşmanın, coşmanın, heyecanın) konusudurlar. Dindarın gönül dünyasından pınarlardan fışkıran sular gibi taşıp gelirler.

Tarihte, hayatta ve tabiatta karşılığı olan nesnel şeyler ise bilginin konusudur. Perde gerisine (verai’l-hicab) inersen yani araştırırsan, incelersen, derinliklerine dalarsan bilgisine ulaşır, ne olduğunu anlarsın.

Ama Allah’ı ve ahiret gününü araştırsan da künhüne vakıf olamazsın. Allah’ı ancak yapıp ettiklerinden yani eserinden tanırsın. Bunun için İslam dil, tarih ve kültür evreninde İlmullah (Allah bilgisi/teoloji) denmemiş de Ma’rifetullah (Allah’ı tanıma) denmiş…

Demek ki Allah’a sanki görmüşcesine (ihsan), ahirete de sanki gidip gelmişcesine (yakîn) iman etmeliyiz. Müslümana taşmayı, coşmayı ve heyecanı işte bu ikisi (ihsan ve yakîn) verir. İslam’da imanın kökleri bunlar olmak icap eder.

***

Bu nedenle, Kur’an’ın tabiri caizse “şok” iddiası kıyamet iddiasıdır.

İddiasıdır diyorum çünkü bunun ispatı ile uğraşmak söz konusu olamaz. Allah’a ve ahiret gününe imanın bilimsel ispatı olmaz. Bunun için “şok” iddiadır yani imana konu olan, ispatı veya gayr-i ispatı mümkün olmayan iman esasıdır.

Şok iddia şudur: Ölüler dirilecek! Hesap ve mizan kurulacak! Cennet ve cehennem olacak! Bütün bunları Allah yapacak!

İlginçtir, bugün daha çok “ateistlerce” sorgulanan bu şok iddia ile ilgili en esaslı soruları peygamberlerin sorduğunu görüyoruz:

Hz. Musa: “Bana kendini göster!” (A’raf; 7/143).

Hz. İbrahim: “Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster!” (Bakara; 2/260)

Bugün bu tür soruları Müslüman zihin soramıyor. “Neden?”, “Niçin?”, “Nasıl?” sorularını “Şeytanca sorular” olarak görüyor. İmanı zayıf olmanın göstergesi sanıyor.

Halbuki ilk soruyu da melekler sormuştu: “Kan dökecek ve fesat çıkaracak birisini mi yaratacaksın?” (Bakara; 2/30)

Oysa bu sorularla bize, inkarın değil imanın yolu gösteriliyor. Bize çelik gibi imana bu tür soru ve sorgularla ulaşabileceğimiz gösterilmek isteniyor.

Öyle ya, iman ile ilgili tartışmalar bu ikisi (Allah ve kıyamet) etrafında dönmüyor mu?

Diyorlar ki: Allah nerede, hani göremiyoruz?

Diyorlar ki: Ölüler dirilecekmiş! Şu toz toprak olmuş kemik yığınları tekrar dirilecek öyle mi?

Peygamber de diyor ki: Ben ğaybı bilemem, meleğim de demiyorum. Fakat inanın, zaman bu Kitabı haklı çıkaracak. Bekleyin, ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.

***

Demek ki Kur’an’da kalbin eylemi olan iman fiilinin konusu Allah ve ahiret (kıyamet) günüdür. Geri kalan ne kadar konu varsa hepsi imanın değil; bilginin konusudur.

Onun için “Ne yani olamaz mı, Allah’ın kudretinden şüphen mi var?” argümanı yalnızca burada kullanılır. Nesnesi tarih, hayat ve tabiat olan konularda da aynı argümanı kullanırsan işte “Allah” kavramı orada afyona dönüşür. İnsan zihninin tarihi, hayatı ve tabiatı kendi yalın gerçekliği içinde anlamasına engel olur. Tarihin, hayatın ve tabiatın “ne ise o şekilde” anlaşılmasına engel olan, olup bitenin içine girmemize, ona nüfuz etmemize imkan vermeyen ve bizi gerçekliğin doğasına yabancılaştıran bir fenomen haline gelir.

Demek ki ne Salih’in devesi, ne İbrahim’in ateşe atılması, ne Süleyman’ın karıncaları, ne Ashab-ı Kehf’in üç yüz yıl uyuması, ne Musa’nın denizi yarması, ne İsa’nın ölüleri diriltmesi, ne de Peygamberimizin ayı yarması vs. imanın konusu değildir!

Tamamen tarihin, hayatın, tabiatın ve bunları anlamamızı sağlayacak bilginin, belgenin, deneyin, kanıtın, araştırmanın, incelemenin konusudur. Ne dendiği üzerinde iyi çalış, tarihe, hayata, tabiata git ne olduğunu anlayacaksın. Zaten diğerlerine gitmeye bile lüzum kalmadan, daha metin üzerinde bunların hiç birisinin öyle sanıldığı gibi olmadığını göreceksin. Okumayı bilmemekten, ne dendiğini anlamamaktan, bilgiden korkmaktan, dahası “Ne yani olamaz mı? Allah’ın kudretinden şüphen mi var?” argümanını yanlış yerde kullanmaktan kaynaklanan kör bir “itikatın” sürüp gittiğini göreceksin.

Görülüyor ki “Ne yani ‘Allah’ yapamaz mı?” argümanı, burada, Müslüman zihni uyuşturan, tarihe, hayata ve tabiata yabancılaşmasına neden olan bir afyona dönüşmüş oluyor. Allah’ın her şeyi yapabilirliği, buradan girerek Müslüman zihnin her şeye inanabilirliğine dönüşüyor. Bu durumda “Müslüman kimdir? denince akla gelen “Gerçek’e (Hakk’a) teslim olan” değil; “Allah” deyince her şeye teslim oluveren oluyor. Gerçekte “orada” ne olup olmadığının hiçbir önemi kalmıyor. Böyle işleyen bir zihnin araştırma yapması, bilginin, belgenin, delilin, kanıtın peşine düşmesi mümkün değildir. İslam dünyası bu yüzdendir ki uyuşmuş, donmuş vaziyettedir.

“Allah” ile uyanan bir dünya, “Allah” ile uyuyan bir dünya haline gelmiştir.

İşte buna dinin öteki yüzü diyoruz.

Demek ki, kişiye bir şeyi inandırmak istiyorsanız, önce hikmetinden sual olunmaz, kudreti sonsuz, dilediğini istediği gibi yapan, keyfemayeşa bir Allah anlayışını benimseteceksiniz. Sonra, “Kudretinden şüphen mi var, hikmetinden sual mi ediyorsun, neyi dilerse onu yapar, onu da öyle yapmış işte..” diyeceksiniz. Böyle böyle inandıramayacağınız, kabul ettiremeyeceğiniz hiçbir şey yoktur.

İşte bu da dinin afyon yüzü oluyor.

***

Halbuki Kur’an’da “Allah” kavramının tam tersi bir işlev gördüğünü görüyoruz.

“Akletmez misiniz, düşünmez misiniz, neden aklınızı kullanmıyorsunuz, aklını kullanmayanı Allah zillet (pislik) içinde bırakır , ya onlar yanıldılar ise?” vs. diyerek onlarca yerde tutulmuş akılları işletmeye ve donmuş vicdanları açmaya çağırır.

Müslümanlar bunların hep inkarcılar için söylendiğini sanır. Öyle ya bir kez iman ettik mi bunlara ne gerek var. O imanla bütün her şeyi açıklarız. Sıkıştığın her yerde “Allah’ın kudretinden şüphen mi var, imanın yok mu?” de yeter.

Oysa imanın 73 şube olması, bunun da en küçüğünün “yoldan bir taşı kaldırmak” gibi daima eyleme, amele, hayata, sokağa dönük yüzü olması gibi, bir zihin eylemi olan “anlama faaliyetinin” de otuz aşaması var. Bunların tamamı da insanoğlunun tarihi, hayatı ve tabiatı anlama ve kavrama faaliyetini ifade eder. Kur’an’da gözünü yumarak inanma (mit/mythos) yoktur. Tam tersi gözünü, kulağını, kalbini tarihe, hayata ve tabiata açarak gerçeğin peşine düşme vardır. Gözleri kör, kulakları sağır ve kalplerine mühür vurulmuş olanları, ellerini (eyd), gözlerini (ebsar) ve gönüllerini (fuad) harekete geçirmeyerek uyuşturup donduranları Allah hayvandan daha aşağı yerine koyar.

Kur’an insanın idrak faaliyetine “derin kavrayış ve bilgelik” (hikmet) diyor. Türkçe’de algı, akıl, anlama, beyin, bilinç, feraset, havsala, irfan, izan, kafa, kavrayış, sağduyu, şuur, us, zeka, zihin dediğimiz şeydir.

Bu faaliyetinin otuz aşamasından en önemlilerini şunlar: Fark etmek, ispat yolunu araştırmaksızın idrak etmek (şuur), idrak edilecek şeyin manasını resmetmek (tasavvur), resmedilen şeyi zihinde korumak (hıfz), hıfzedilmiş olan şeyi unuttuktan sonra zihne geri döndürmek, hatırlamak (zikr), sözü anlamak (fehm), sözün maksadını anlamak (fıkh), sebep-sonuç sürecini izlemek, sebebi sonuca, sonucu sebebe bağlamak (akıl), maksat ve öncüllerden hareketle bilmek (dirayet), bilgi kazanma gücü (zihin), mevcut olandan hareketle mevcut olmayana geçiş (fikr), arka planı düşünmek (tedebbür), çabucak kestirme (zeka), duyuların kaybolmasından sonra geriye kalan şekil (hayal), düşünmeksizin bir anda hâsıl olan bilgi (bedihe), görünen gerçeği görünmeyen konusunda delil olarak getirmek (feraset), iç görü, kalp gözü (basiret), içses, iç buluş, (vecd)…

Bunların hepsine birden süzülmüş bilgi, bilgelik (hikmet) deniliyor. Şu halde bir kişiye hikmet verilmesi, kişinin bu melekelerini çalıştırması, işletmesi, harekete geçirmesi sonucu elde ettiği “derin anlayış ve bilgelik” demek oluyor. Demek ki Arap’ın “deveye/ata gem vurma” manasında kullandığı hikmet, bu durumda insanoğlunu gemleyici, yanlış işler yapmasını önleyici, suça ve günaha kaymaktan ve sorumsuzca yaşamaktan kurtarıcı, medeni bir insan haline getirici “gemler” olmaktadır. İşte bu gemlere Kur’an süzülmüş bilgi, bilgelik (hikme) diyor. Bu, bir insanda yukarıdaki anlama süreçlerinin tümü birden çalıştırıldığında gerçek anlamıyla ortaya çıkıyor. Aksi halde insan “gemi azıya almış at” gibi kontrolden çıkıyor…

Kur’an otuza yakın kavramla yüzlerce yerde bizden ısrarla ve boyuna bunları istiyor.

Böyle bir Allah hiç afyon olur mu?

O Allah ki Olimpos dağında oturan Yunan Tanrısı Zeus gibi, bilgiyi kendisinden çaldığı için insanı (Prometeus) Kafkas dağlarında akbabalara yem ederek cezalandıran değil; bilgiyi yani bilme yeteneğini/eşyaya isim koyma kabiliyetini insana (Adem’e) yaratılıştan bizzat kendisi lütfedendir. Üstelik bunu kullanacak aklını işletmediği için de insana kızandır.

Onun için Kur’an kendisine “zikr” der. Yani verileni/lütfedileni hatırlatma…

Peygamberler yaptıklarına “inzar” der. Yani verileni/lütfedileni (aklı ve vicdanı) derin uykulardan uyandırma, uyanışa çağırma…

Nedense bunları hep inkarcılara yönelik anlarız. “Ben zaten iman etmişim, bunlar bana hitap etmiyor” diye düşünürüz. Oysa iman sandığımız şey eskilerin “itikat” dediği donmuş kelime hisarlarından başka bir şey değildir.

Kanımca, Kur’an’daki akletme çağrılarının tümü, bugün için, doğrudan doğruya İslam dünyasına hitap etmektedir. Tümüne öncelikle, evveliyetle ve behemehal biz iman iddiasında olan ve fakat gerçekte kör bir itikat sahibi olmaktan ötesi olmayanlar muhatabız.

Çünkü kurtulmuşluk vehmi içindeyiz, uyarıları kendimize yönelik anlamıyoruz. Bir zamanların Yahudilerine dönmüşüz. İşte görüyorsunuz, şu an Allah bizi pisliğin, zilletin içinde bırakmış debelenip durmaktayız.

***

Demek ki Ali Şeriati’nin dediği gibi dini ikiye ayırmamız gerekiyor: Halkların vicdanı olan din, halkların afyonu olan din…

Kanımca buna İslam da dahildir.

Bugün İslam’ın Emevî yüzü İkbal’in tabiri ile 590 yıldır, Akif’in tabiri ile “700 küsür yıllık kitaplarla avarelik ederek” Müslüman halkları iyiden iyiye afyonlamış bulunuyor.

Müslümanın aklını, vicdanını, beynini, zihnini uyuşturmuş ve işlemez hale getirmiş bulunuyor…

İnsanlık acı ve ızdıraplarının başkaldıran sesi olarak doğmuş bir din, insanlık acı ve ızdıraplarını “kader” diyerek bastırmanın aracına haline getirilmiş…

“Zülme isyan” olarak doğmuş bir din, “ulu’l-emre itaat” adı altında zulme rızanın, harâmîye biatın telkin aracı olmuş…

“Haksızlığa itiraz”nın soylu sesi olan bir din, haksızlık karşısında susan dilsiz şeytanların yalaka yuvasına dönmüş…

“Hiçbir ücret istemiyorum” diyerek saf bir yürek temizliği ile başlayan bir din, pazarların en büyüğü, sektörlerin en kârlısı haline gelmiş… Kuru hurma yiyen bir kadının oğlu din pazarlarına meta yapılmış…

“Kölelere özgürlük” (fekku raqabe) diye doğmuş bir din, insanları köleleştirmenin vasıtası haline gelmiş…

“Aklını kullanmayan pisliğe batar” diyen bir dinin mensupları, insanlık liginde akıl tutulmasının şampiyonu haline gelmiş, “vahiy” adına akıl düşmanlığının kalesine dönüşmüş… Güya diğerleri de vahye karşı aklın yıkılmaz kalesi!?

Sağlığında müşriklerin bütün mucize isteklerini ısrarla reddeden, “Bende de sizin gibi bir beşerim” diyen peygambere, ölümünden sonra müşrikler ne istediyse hepsi yaptırılmış… Açın bakın “700 yıldır âverelik edip durduğumuz âsâr” bunlarla dolu…

***

Şahsen ben bütün bunlarda en etkili silahın hep “Allah” sihirli sözcüğü olduğunu gördüm: “Ne yani ‘Allah’ yapamaz mı? Allah’ın kudretinden şüphen mi var?”

Oysa, Allah yapacağını yapmış, kudretini göstermiş, görmüyor muyuz? Kafamızı kaldıralım da bakalım, ayette (Mülk; 4) geçtiği gibi yorulup o kudret ve görkem karşısında aciz kaldığımızı göreceğiz. Yaşayan mucize bu işte! Ama biz bakmıyoruz, görmüyoruz…

“Yaşayan Gerçek” gözümüzü yaşartmıyor ama ömrümüz “ölü menkıbelere” ağlamakla geçiyor. Biz yaşayana, gerçeğe, hayata, tabiata kör olmuşuz. Gözlerimiz var görmüyor, kulaklarımız var duymuyor. Geçmiş çağlarda yaşıyoruz, hatta geçmişe tapıyoruz, ölü seviciliği yapıyoruz. Ruhlardan , ölülerden medet umuyoruz. Ölülerin, cinlerin, perilerin dünyası bizim dini dünyamız. Gerçeğin, hayatın, tabiatın dünyası değil…

Peygamberimizin “İyi bakın, ibret alın, işte Allah’ın apaçık ayeti!” diye işaret ederek gösterdiği gökteki ay -elân, şimdi, şu anda, hem de her gece- bizim de tepemizde… Mu’min ellerce tıpkı onun yaptığı gibi işaret edilip gösterilmeyi mahzun mahzun bekliyor. Biz bu yaşayan ayeti görmüyoruz da, kandil gecelerinde vaizin “yarıldı, bölündü” ölü anlatılarını “Alaaddin’in sihirli lambası” ve “Uçan halı” tadında, üstelik şekerleme yapa yapa nasılda dinliyoruz?

İlkbaharda açan çiçek, sonbaharda dökülen yaprak, toprağın kokusu, göğün mavisi, suyun sesi, güneşın ışıltısı, ayın parıltısı nicedir bizi etkilemiyor. Doğayı dinlemiyoruz, oradan gelen sesleri duymuyoruz. Oysa Allah oradan her dem insanlıkla konuşuyor. Öyle ya naturalizm, sekülarizm olur!

Buradan iman mı çıkar, sanat mı, yaratıcılık mı, estetik mi? Ne?

Alıştık, alıştırıldık, “gerçek” bizi sıkıyor. Uçmak, uzaklaşmak, gerçeklerden kaçmak istiyoruz. Oysa Allah beşerle gerçeklikten uçmalar kaçmalar yoluyla değil; gerçekliğin tâ derunundan (perde gerisinden) konuşur. Biz muhtaç olduğumuzdan kaçmaktayız. Akıl ve bilgi ortaya çıktıkça dinimizin gerileyeceğini sanıyoruz. Oysa akıl ve bilgi ortaya çıktıkça gerileyecek olan “tapınak dinleri”dir; gerçek hayat dini değil…

Çünkü aklı veren Allah…

Esmayı (bilgi üretmeyi, eşyaya isim koyma yeteneğini) Adem’e veren Allah…

Adem’e (bize) akıl ve vicdan koyan Allah! İnsana oradan her dem seslenen Allah!

Onun için Cenâb-ı Hakk (Büyük, Yüce Gerçek) insan zihninin afyonu olamaz!

Gerçeğin ta kendisi olan dini de (dinu’l-hakk) halkları uyuşturma rolü göremez!

Gerçeği bilmeye ve anlamaya yarayacak aklı ve vicdanı insanoğluna kendisi veren Allah, nasıl insan zihnini uyuşturan bir afyona dönüşür? Olabilemez! Bu, varlık ve oluş tabiatına tamamen terstir. Burada bir yanlışlık var…

Adam çıkmış televizyondan “ölü din” anlatıyor. Üstelik bunun için de milyarlarca dolar para alıyor. Manzaraya bakınız: Önce kocaman harflerle zoom: “Cinler ne yerdi? Azz sonra…” Arkasından kameraya çarpraz bakarak, genizden gelen sesle, fon eşliğinde ve ekolu sesle cevap: Cinler tezek yerdi (!)… Öyle ya “Allah”ın kudretinden şüphen mi var (!).

Gel de Akif’i hatırlama:

“Allah” de ne istiyorsan becer.

Oh ne iyi, ne ala, ne şeker.”

Ey millet-i merhume! İşte bu dinin afyon yüzüdür! Uyuşturuluyorsunuz, aklınız, zihniniz çalınıyor, hayvandan bile aşağı hale sokuluyorsunuz!

Bu din afyon olsun diye gelmedi!

Kisra’nın karşısına dikilen sahabenin diliyle: Dinlerin zulmünden/afyonundan insanlığı kurtarmak için geldi! Sonra keser döndü sap döndü, gün geldi hesap döndü kendisi afyon haline geldi ha?

Öyleyse bu ne hazin bir tükeniş?

“Allah”ını seven buna itiraz eder!

R. İhsan ELİAÇIK

17/11/2008

ÇEK(ME) GÖZLERİNİ

Çek(me) Gözlerini


 "Hayata düşülen notlardan"


Dağı parçalayan bir yük mü?


Çek gözlerini üstümden... Döndüğüm her yandan bir namlu çevrilmiş üzerime. Her yanda, her yangın yerinde gözlerin. Ve her an vuruluyorum en onulmaz yerimden... her an yüreğimden.


Sabahın ışıklarıyla biten kitap sayfalarında çizilen mutluluk tabloları silemiyor izini. Acının-direnişin adını sen koyuyorsun. Mağrur hınç dolu bakışlarla, gelip sessizliğimize imzanı atıyorsun.


Kapatıyorum, acının hiç bir çeşidinden bahsetmeyen tüm kitapları. Bizden çalınanlara değinmeyen, zalimin zulmünü örten tüm kitapları.


Çek gözlerini üstümden...


Gecenin bir vakti ikilere üçlere bölünüyor uykularım. Gözlerime kümelenen acıları devşirirken, rüyalarımı olmasan da olurdu diyorum. Bakamıyorum, her yanıma işliyor acın. elinde sımsıkı tuttuğun taş benden kopup sana gelmiş gibi,.. Geceler uzuyor, geceler şeb-i yelda oluyor. Her eyleminde bir kez daha ölüyor ama bir o kadar da diriliyorum. İnada inad bir sevda oluyorsun.


İlk nerede bulmuştu gözlerin beni? İlk ne gün diriltmiştin içimdeki "isyan" duygularını... Bir yazdı, günlerden pazar. Mutluydu dünyanın insancıkları ve SEN, ilkin bir kartpostaldan girdin nefes aldığım anlara. Buz gibi... Kaskatı... Bir yaz günüydü... Elinde zulme başkaldırdığın kıyamın vardı. Elinde düşmanını şaşkına çevirip, geri püskürten taş vardı... Ve sen öfkenin karalandığı resimden, HİÇBİR SÖZÜN kifayet edemediği anlamlı mesajı gönderiyordun.


Farklı bir mesaj, farklı bir anlam mı?


Sözün fiilleştiği anın farklılığı... Öğrenci evlerinde, okulda, normalden biraz demli içilen çay sohbetlerinde, seminerlerde, vakıflarda ve bilmem adı ne kadar farklı "yüreğimizi mekan kılamadığımız" yerlerde dile gelmeyen söz kadar farklı...


Gözlerine bakamadığım kadar cesur sorguluyorum hayatı. Ardına düşüyorum anlamlarını "farklılaşıyorum"... Görsene her gün "Gidilecek uzun bir yolumuz var" diye and içiyorum.


Çek gözlerini üstümden...


Hiç ummadığım bir anda karşıma çıkıyorsun. Ayet gibi devrim etkisi bırakıp gidiyorsun yüreğime. Nasıl meydan okuduğuna şahit oldum. Elindeki kitaptan bir şeyler haykırdın ceketlerine sığmayan et yığınlarına. Nasıl da aptallaştılar, nasılda ebabilin taşına isabet olmuşçasına debelendiler. Hepsi bedenine koşup, tuttuklarında zalime zulmünü haykırırken nasıl bakmışsan öyle bakıyordun. Gücünü elindeki kitaptan aldığın aşikardı. "Seni güzel kılan" kitaptan...


Cesaretle söyleyecek çok sözümüz var. Hangi ağıtı yakmıştın ela kilit vurmuşlardı diline. Yüreğimizdekinin gücü kilit tanımayan sözler söylemekte. Cesaretle söylenecek çok sözümüz var. Arlık delik deşik etmekten korkmuyorum hiçbir konuyu. Uzayıp giden anlamsız tartışmalarda, yumuşatılmış ifadelerden geçtim, gözlerinin netliğini koyuyorum ortaya. Her yandan üzerimize çevrilmiş namluları gösteriyorum.


Gözlerine hicret ettim. İlk defa korkmadan -hesabını verebilir halde- bakıyorum. Belki de en kazanımlısı faturayı ödemeye hazır halde. Düşünmenin, inanmanın, eylemin suç olduğu coğrafyalarda, sen elinde taçla çıkmışsın zalimlerin karşısına, kurşunlar, bombalar fatura kesilmiş yaşamına.


Ey mümin, dağı parçalayan bir yük mü dedin?


Hayır, omuzlarım. Ey mümin, isyan nüfuz etti kanıma, cesurum, bedeller Ödemeye hazırım. Ve ey tâğut, yüreğimle çıkıyorum karşına.. Bilgimi, imanımı, eylemimi kuşanmışım.

Sakın ayırma gözlerini üstümden...


Gülşen Demirkol Özer
Haksöz Haber

13/11/2008

DİRİLER İÇİN TEVHİD

Diriler İçin Tevhid

Dua ve konuşmalardan sonra “el-Fâtiha” çekmek…

Ulu bir kişinin ardından “üç ihlâs bir fâtiha” okumak…

Ölülerin ardından “Yâsîn” okumak…

Malum, bunlar dinî dünyamızın vazgeçilmez ritüelleri.

Mehmet Akif “İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin/Ne mezarlıklarda okunmak ne de fal bakmak için” dese de… Selefilik/Vehhabilik hareketleri şiddetle karşı çıksa da…

Bu topraklar bunlardan asla vazgeçmedi, vazgeçmez.

Acaba neden?

Bunların İslam’da sahici bir temeli olduğundan mı?

Hayır.

Çünkü bu topraklara ölüler, atalar ve ruhlar ile bağ kuracak bir şey lazım. Madem İslam da “dinlerden bir din”, o zaman o da bunu sağlamak zorunda (!). Çünkü sanıldığının aksine bu toprakların dipten akan asıl dini hala Şamanizm…

Şamanlıkta din, esasen ölüler, atalar ve ruhlarla ilgilidir. Yeryüzü, diriler ve gerçek hayatla ilgili değil…

Bu nedenle diyorum ki: İyi, güzel okuyorsunuz da, bunları neden diriler için değil de ölüler için okuyorsunuz? İyi, güzel okuyorsunuz da, cenaze evine gelenler için, mezarın başında toplananlar için, o anda sizi dinleyenler için okusanıza!

“el-fatiha!” dendiğinde fatiha suresini neden bir ölüye göndermek için okuyorsunuz? Kendiniz için okusanıza!

“Üç ihlas bir fatiha’ya” asıl dirilerin ihtiyacı yok mu? Üstelik mezarda ölüye okuduğunuz Yasin suresinde bakın ne deniyor: “Biz bu Kur’an’ı dirileri uyarman için indirdik” (Yasin; 70).

Bu ayeti de ölüye okuyorsun ya, hayranım senin zekana ey yurdum insanı! Bari başka bir ayet oku yahu!

Oysa ölen ölmüştür. İstersen üç bin ihlas, beş bin fatiha, yüzbin Yasin oku ölüye zerre kadar faydası yoktur. Mezarlar duymaz! (Neml;80). Hayattayken sahici tövben (dönüşün) varsa ne ala…Öldüğün an bittiğin andır. Allah’ın merhametini dilemek dışında yapabileceğimiz hiç bir şey yok. Ölünün ardından şundan daha güzel söz ne olabilir: “Allahım merhamet et…”

O okudukların hep diriler için aslında.

Örneğin “açılış, başlangıç” demek olan fatiha ve “saf bir yürek temizliği” demek olan ihlas ya da öteki adıyla “birleme” demek olan tevhid sureleri…

Adlarından da anlaşılacağı gibi, bu sureler diriler için ne muhteşem ve muazzam mesajlar veriyor: Bütün işleri sevgi ve merhametle açmak, başlamak… Şükür, teşekkür…Günün/son günün hesabını ve mizanını (yevmu’d-din) düşünerek yaşamak… Kimseye el avuç açmadan kendi ayakları üzerinde yürümek, kimseye tanrı gibi davranmamak, davranılmasına da asla izin vermemek (iyyake na’budu)…Yalnızca Allah’a yaslanmak, güvenmek, yönelmek, el açmak (iyyake nesta’în)… Doğruluğu ve dürüstlüğü yol bilmek (sırat-ı mustakim) … Bu yoldan gidenlerin izinden gitmek… Bu yoldan sapanlardan ve Allah’ın (en-Nâs’ın) öfkesini çekecek işlerden uzak durmak… Her şeyin başına, açılışına (fatiha) bunları koymak…

Ne güzel!

Bunlara ölülerin mi dirilerin mi ihtiyacı var?

Diriyken bunları yapmıyorsan, ölünce arkandan okunmasını ne yüzle isteyebilirsin ki?

***

İyi de vatandaş ne yapsın diyeceksiniz. Öyle ya, Türkiye’de dinî hayata bakın tamamı “nüsuk” üzerine kurulu: Ezan, namaz, cami, hac, oruç, cenaze, kurban, kandil… Bütün din bundan ibaret! Ordudan sonra en büyük bütçeye sahip Diyanet’in görevi bunları organize ve ifa etmek. Yani bunlar bir “devlet” (kamu) faaliyeti… Devlet, vatandaşın mezarında Yasin okutuyor maaşla!

Ee, devlet böyle olunca vatandaş ne yapsın. Doğrusu öyle sanıyor.

Kanımca Türkiye’de devlet eliyle inşa edilen bir Şaman-İslam sentezi var, “laiklik” diye bir şey yok! Türkiye’nin laik olduğu iddiası gülünçtür, saçmadır!

Şahsen ben İslam’ın devlet marifetiyle Şaman formuna çekilmesine, Şamanlığın dini ihtiyaçlarını (Gök tanrı, ölüler, atalar, ruhlar, kurban, kandil) karşılayan bir fenomene dönüştürülmesine ve bu nedenle de “gerçek hayat dini” olmaktan çıkarılıp devlet güdümlü bir “tapınak dinine” çevrilmesine itiraz ediyorum!

Türkiye’de dinin konumlandırılışı temelden ve kökten yanlış!

(Bu ülkede İslam’ın nasıl konumlandırılması gerektiğini, onun tabiatına uygun olanın ne olduğunu gösterebilmek için klasik “İslam devleti” veya “laiklik” anlayışını aşan yeni bir bakış olan “Adalet Devleti: Ortak iyinin iktidarı” başlıklı bir kitap yazdım. 2003 yılında çıkan kitabın bugünlerde üçüncü baskısı çıkacak. Ayrıntılar için oraya bakılabilir…)

***

Fazla dağıtmadan mevzudan gidelim.

Bu makalede asıl üzerinde durmak istediğim “üç ihlas (tevhid) bir fatiha” vesilesiyle “tevhid” konusu…

Malum “lailahe illallah” (Allah’tan başta tanrı yoktur) tevhid cümlesi oluyor.

Sahabe bunu ölülerin ardından üfürmüyor, mezarlıklarda fısıldamıyor; sokaklarda, meydanlarda, savaş alanlarında haykırıyordu.

O “lailahe illallah” ki ölenin ardından okunmuyor, uğruna ölünüyordu.

Sahi “tevhid” deyince ne anlıyoruz?

“Tevhidî çizgi”, “Tevhidî Müslümanlar”, “Tevhidî bilinç” vs. diye çok duymuşsunuzdur…

Böyle diyenlerin dilinde bile artık ölmüş durumda.

“Birlik ve bütünlük” ifade eden bu kavramın bizzat kendisinin ayrılık ve hizip sloganı haline getirilmiş olması ne hazin!

İnsanlığın yaralarına merhem olacak çözümlerle dolu tevhid meselesini, yeni nesillerin anlamayacağı bir dille; rububiyet tevhidi, uluhiyet tevhidi, zati sıfatlar, subuti sıfatlar, selbi sıfatlar vs. diyerek 700 yıl öncesinin “donmuş kelam metinleri” ile anlatmaktan vazgeçmeliyiz. Çünkü düpedüz yabancı bir dil konuşuyoruz, insanlar anlamıyor. Üç yüzyıl önceki tarih, coğrafya, kültür, mezhep ve cemaat mağaralarımızdan çıkıp da gelmiş gibiyiz. Dilimiz, söylememiz, kelimelerimiz Ashab-ı Kehf’in parası gibi geçmiyor. Çağa yabancıyız. Kullandığımız ölü dille, hayat arasında nereden bakılsa 1100 yıl var…

Üstelik Mısır’ın Ezher’inden İran’ın Kum medreselerine, Suudilerin Şeriat Fakültelerinden Türkiye’nin İmam-Hatip ve İlahiyatlarına kadar, İslam alemi, eskimiş, tedavülden kalkmış, bugün bir karşılığı olmayan bu “ölü dil” ile konuşuyor.

Kısaca “tevhid” bugünün dünyasına ne diyor? Onu yaşayan dille nasıl ifade edebiliriz?

***

Önce diğer bir adı da tevhid olan “üç ihlas”ın kısa bir açıklaması… Bakalım ölülerin arkasından üçer defa okuyup üfürdüğümüz tevhid (birlik) suresinde ne anlatılıyormuş…

“İlan et: Allah birdir! Bölünmez bir bütündür! Doğurmaz ve doğurulmaz! Hiç bir şey O’na denk olamaz!” (Tevhid; 1-4).

Mekke’nin ilk yıllarında inen bu sure görüldüğü gibi topu topu dört ayet.

Eskidünya dinlerinin (Sümer, Asur, Babil, Hitit, Mezepotamya, Mısır, Hind, İran, Roma, Yahudilik, Hıristiyanlık, Sabiîlik vs.) güneş, ay, yıldızlar, gökyüzü, yeraltı, aşk, ışık, karanlık, verimlilik, savaş, rüzgâr, fırtına vb. tanrıları olduğuna inanarak “birliği bozan”… Tanrı’nın eş, oğul, kız, torun, sülale, haneden, kral, din adamı, ırk, bölge, insan, erkek, kadın vs. gibi doğuştan imtiyazlı aracıları, sınıfları, parçaları, ortakları, alt kademeleri (min dunillah), hiyerarşisi olduğuna inanarak “bütünlüğü bozan” kabullerini, Mekke’deki Kureyş Arapları üzerinden reddediyor. “Allah’ı tanrılıkta tek ve bölünmez bir bütün” ilân ediyor.

Demek ki surenin esas mesajı birlik (ehad/tevhid) ve bütünlük (samed) kavramları üzerine kurulmuş…

Ne demek ehad ve samed?

EHAD: Sözlükte “tek olmak, bir olmak” demektir. Bir yapmak, birleştirmek, standart hale getirmek, standardize etmek (tevhîd), birleşmek, ittifak etmek, bir araya getirmek (ittihâden), birlik, federasyon, lig, cemiyet, birleşme, birlik yapma (ittihâd), federal, birleşik (ittihâdiyye), bir, tek, sayı ismi (ehad), birleme (vahdaniyet), birleşmiş (muttehid), Birleşmiş Milletler (el-umemu’l-muttehide), birleyen, birleyici (muvahhid), bir (vâhid), birlik, bir olma, kompleks, ünite, birim (vahde), biricik, yegâne, eşşiz (vahîd) kelimeleri de bu kökten…

Klâsik tefsirlerde bu sure hakkında yirmiye yakın isim rivayet edilir; tefrid (fertleştirme), tecrid (ayrıştırma), tevhid (birleştirme), ihlâs (saflaştırma), necat (kurtuluş), nisbet (gösterme), marifet (bilme), cemal (güzel), mukaşkışa (tedavi eden), mu’avvize (sığınılan), samed (tek bir bütün), esas (temel), mânia (engel), muhdar (hazır olunan), beraet (aklama), müzekkire (hatırlatan), nur (aydınlık), eman (güvenlik)…

Doğrusu surenin içeriği bütün bunları kapsıyor. Fakat tevhid (birleme) ismi sure bütünlüğüne en uygun olanı görünüyor. Bir hadiste geçtiği gibi “Kim bu sureyi okursa Kur’an’ın üçte birisini okumuş gibi olur”… Öyle ki bütün sureler ve bütün ayetler bu sure ile bir şekilde irtibatlıdır. Kur’an’ın hangi ayetinden girseniz yolunuz bu sureye çıkar. “Birci ve bütüncü bakış” bütün Kur’an’ın mihveri ve ruhudur.

Rivayete göre bu sure inkarcıların, Yahudilerin ve Hıristiyanların “Ey Muhammed! Şu tanrını bize bildir. O altından mı gümüşten mi?” sorusu üzerine gelmiş ve genel olarak tüm eski dünyanın tanrı anlayışlarına cevap olmuştur. Bu nedenle “De ki” şeklindeki monoton girişi aynı anlama gelen “tüm dünyaya bildir, anlat, duyur” manasında “İlân et” olarak çevirdim.

Gerçekten de bu kısacık sure Hz. Peygamber’in “adı ile” konuştuğu yüce hakikati en özet şekliyle “Bir ve Bütün (Ehad ve Samed)” olarak tanıtıyor.

Demek ki bu iki kavram “Allah’ın birliği ve bölünmez bütünlüğü” demek oluyor. Birazdan geleceği gibi Allah üzerinden tarihin, hayatın, tabiatın, insanlığın vs. bir bütün oluşu… Çünkü tevhid, “birden fazla olan şeyleri birleştirerek bir yapmak, birlemek, uyumlu hale getirmek” demek.

Kur’an, Mekke’deki Arapların şahsında tüm eski dünyanın tanrılarını geçersiz kılmakta ve onların hepsinin tek bir Tanrı’nın bozulmuş, tahrif olmuş şekilleri olduğunu ilân etmektedir. Âdeta “Kim neye tapıyorsa bilsin ki onları da yaratan Allah’tır. Taptıklarınızın hepsi benim yarattıklarımdır. Şu halde Beni göremiyorsunuz diye, tutup da görünen yarattıklarıma; güneşe, aya, yıldızlara, göğe, yere, suya, ateşe, boğaya, ineğe, insanlara vs. tapmayı bırakın. Onlar benim ayetlerim, işaretlerim, tapılacak yegâne varlık bir tanedir, O da Allah’tır! ” demeye getiriyor. Böylece tevhid ilkesi insan bilincinde büyük bir sıçrama yaptırarak, onu, etrafındaki somut nesnelere bağımlı olmaktan kurtararak özgürleştiriyor…

SAMED: Sözlükte “devam etmek, kastetmek, sebat etmek, karşı koymak, direnmek, içi dolu olmak” demektir. Yönelmek, kastetmek (samd), dayatmak, isnad etmek (ismâd), şişe tıpası (sımâd), yüksek yer, ulu, yüce, içine bir şey girip çıkmayan düz, bütün halinde pürüzsüz kaya (samed), asla gebe kalmayan deve (samde), soğuk ve kurak vakitlerde bile sütü kesilmeyen deve (mısmâd) kelimeleri de bu kökten…

Görüldüğü gibi Samed esas olarak “yüce, ulu, toz tutmayan, kendisine hiç bir şeyin giremediği ve kendisinden hiçbir şeyin çıkamadığı düz ve pürüzsüz kaya” manasına geliyor (Razi, İbn Manzur). Bunu Allah için kullandığımızda “tek bir bütün halinde olan ulu ve yüce Allah” demek olur. Bu ise Türkçe’de “bölünmez bütünlük” dediğimiz şeydir.

Demek ki Allah, varlığı ve birliği ile bölünmez bir bütündür. Aynı şekilde varoluş bütün halinde tek bir organizmadır. Denizin, içindeki balıkları, incileri, yosunları, mercanları vs. ile tek bir su kütlesi olması gibi, Allah da yeri, gökleri, güneşi, ayı, yıldızları, canlıları, bitkileri, madenleri vs. ile tek bir bütündür. Bunlar birbiriyle rekabet halinde, her biri ayrı ayrı tanrılar tarafından yaratılan ve yönetilen varlıklar değildir. Varlık âleminde bir tek hakikat vardır ve O yerlerin ve göklerin nuru, bütün varlığın ruhudur. Hem aşkın, hem içkindir. Her bir varlık kendinde ayrıdır, fakat birbiriyle sıkı bir “birliktelik” içindedir ve hepsi kopmaz, bölünmez bir bütün halindedir. Demek ki evren, varlık, yerler, gökler, canlılar, insanlık vs. tek bir oluşun bölünmez parçalarıdır. Allah’ın nuru da bu oluşun bütüncül ruhudur. Oluş ve akışın her zerresiyle anbean dinamik ilişki halindedir (hayyu qayyum)…

Demek ki bütün o eski dünyanın tanrı-karısı-oğlu şeklindeki panteonları (tanrı ailesi meclisleri) uydurma ve hurafedir. Çünkü Allah’ın birliği ve bölünmez bütünlüğü her hangi bir ortaklığa izin vermez. Kendi tanrısal tözünden parçalar dağıtmaz. Tanrı’nın kapısı (Babil), Tanrı’nın yeryüzündeki gözü (Fi-Ra-vun), Tanrı’nın oğlu (İbnullah) ve bunlara utangaç öykünmeyle Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi (Zıllullah fi’l-arz) iddiaları geçersizdir. Siyasi, sosyal ve ekonomik sonuçları itibariyle bütün bunlar batıldır. O’nun dışındaki her şey mahlûktur (yaratılmış) ve mahlûkat adalet üzere kaimdir…

Demek ki Kuran, insan idrakinin ufkuna “pürüzsüz kaya” metaforu üzerinden “Allah” tasavvurunu, “bölünmez bütünlüğü” vurgulamak için koyuyor. Yoksa sabitliği, değişmezliği, derinliği, yüksekliği, enlemi, boylamı, sınırları açısından değil. İşte bu “kaya” kendi içinde boyuna devinen ve fakat buna rağmen kendisinde her hangi bir eksilme ve çoğalma, girme, çıkma, düzelme, bozulma olmayan tek bir bütündür. Devinim kemale doğru değil; kemal içinde olmaktadır. Bu anlamda Allah “orada öylece duran” bir kozmik statüko (ex-stence) değil; varlıkla iç içe devinen (kün fe yekun) “Mutlak Oluş”tur…

Burada “mutlak”, ıtlak olunmuş, kayıt altına alınmamış, azade (free/sonsuz özgürlük) manasındadır. Yani oluş halinde olduğu halde bir şey olmaya doğru gitmeyen, devindiği halde değişmeyen, hareket halinde olduğu halde yer değiştirmeyen manasındadır. Aristo’nun başkasını hareket ettirdiği halde kendisi hareket etmeyen Muharrik-i Evvel’i değil…

Bunun anlamı bir bütünün özündeki sonsuz derinlikleri anbean açması, inkişaf ettirmesi, bunun bir sınırının, enleminin, boylamının bulunmamasıdır. Keza bu aynı zamanda varlıkla karşılıklı dinamik ilişki (hayyu qayyum) halinde olmak demektir. Bu nedenle Allah, karakterini “uyku ve uyuklamanın tutmadığı” sürekli yaratılışta gösterir. O’nun tabiatı, bize yansıdığı kadarıyla henüz ortaya çıkmamış bir “imkânlar toplamını” ifade eder.

Demek ki tevhid ilkesi, varlıkların birbirinin karşısına Tanrı olarak çıkmasına mani olmakla, onlara kendi istikametlerinde sonsuz bir inkişaf seyri sağlıyor. Keza Allah kendisi için “Hiçbir şeye benzemez” demekle varlığın önüne her hangi bir duvar da örmemiş oluyor. Bu durumda “Allah”, “Rabb”, “Ehad”, “Samed” gibi tarif ve tanımları “Mutlak Oluş” ile yani “O” (Huve) ile ilişkiye geçmemizi sağlayan ve bizim algı dünyamıza ait bir takım “geçici kelimeler” olarak görmek icap eder.

Demek ki Allah ile ilişki “Ben giderim yol gider” sözündeki gibi bir şeydir… Her “bitti, işte bu son nokta” denilen yerde yeni bir ufuk, yeni bir derinlik açıldıkça açılıyor. İşte bu, insanoğlunun şu anki idraki ile Tanrı konusunda varabileceği en son bilinç düzeyidir. Bu tasavvurun, tarih boyunca böcekler gibi yerlerde sürünen insanoğlunu nerelerden alıp nerelere götüreceği üzerinde iyi düşünülmelidir.

***

Madem işin felsefi ve teolojik temeli böyle, buradan siyasal, sosyal, ekonomik hatta ahlak, estetik ve sanata yansıyan yüzüne geçebiliriz. Öyle ya, böylesi birci ve bütüncü bakışın insanların dünyasında yaşayan yüzü de olması gerekir. Aksi halde yeni bir “donmuş itikat” da biz üretmiş oluruz.

Demek ki tarihe, hayata, tabiata, insanlığa, kamu hayatına, siyasete, ekonomiye, sosyal sınıflara, ahlaki davranışlara, hatta sanat ve estetiğe hep bu “birlik ve bütünlük” açısından bakacağız. Tevhidî bilinç bu demek…

Ali Şeriati’nin tabiri ile buna “tevhidî dünya görüşü” diyoruz.

Buradan bakış, “Ben kimim ve bu hal neyin nesi?” ezeli sorusuna tek bir noktadan ve bütünü kavrayarak bakmamızı sağlar. Çünkü insan beyninin ritmik atışı için böylesi tek nokta yakalaması şarttır.

Matematik bile böyle işler. Mesela “bir” (1) olmasa matematik zihninizi allak bullak eder, darmadağın olursunuz…

Aristo, estetiği (güzellik) “şekillerin uyumu” olarak tarif eder. Yani bir takım şekilleri tek bir noktada toplayıp, uyumlu (bütün) hale getireceksiniz. Uyumlu bütünlük bozulursa mesela burnu uzun, kulağı kepçe, göbeği şiş vs. o estetik olmaz…. Bu durumda “çirkin” şekil bütünlüğünün, “yanlış” davranış bütünlüğünün, “yalan” da söz bütünlüğünün bozuluşudur. Yani birinin diğerini tutmamasıdır. “Orkestra” da çalgının bütünlüğü esastır. “Ayrı telden çalmak” deyimini düşünün… Bu anlamda “senfoni” de bütüne uyumlu demektir. Keza “hastalık” organların çalışma bütünlüğünün bozuluşu, “piskopat” da ruh bütünlüğü bozulmuş kişi demektir.

Bunların hepsi birlik ve bütün halinde olandan sapma (dâllîn) dir…

Yine Aristo’ya göre “komiklik” bir ve bütün halindeki davranışın bozuluşudur. Komik bulduğumuz şeylere dikkat edin hep sözde, davranışta veya şekilde eğrilmeler, çizgi (bütün) dışına çıkmalar olduğunu görürsünüz. Ağzını eğip, gözünü pörtleterek “nanik” yapan adamı düşünün…Bütün halindeki normal davranışın dışına çıktığı için insanlar ona gülmektedir. Bunun sözde ve davranışlarında da olduğunu düşünün, “gülünç olmak” dediğimiz şey de budur. Zaten “normal” norma/bütüne uygun olan, “anormal” da norm/bütün dışına çıkan demek…

Doğal hayata bakın her şeyin “bir” noktaya doğru gittiğini ve “bütün” halinde hareket ettiğini görürsünüz. Örneğin karıncaları izleyin. Vızır vızır dolanırlar. Fakat hepsi de “bir” amaca yönelmiş ve “bütün” halindedirler… İstanbul’a uçaktan hiç baktınız mı bilmem. Yolların, otobanların, kavşakların aktığını, oradan oraya boyuna dolanma olduğunu görüyorsunuz. Hızlandırılmış filmlerde daha iyi görünür. Koca şehir sanki “bir” noktaya etrafında ve “bütün” halinde karınca topluluğu gibi vızır vızır dolanıyor… Dünyanın tamamına uzaydan baksanız yine aynı şeyi görürsünüz.

Gerçi postmodernizm bu türden birci ve bütüncü bakışları “büyük üstanlatılar” olarak görür ve devrinin sona erdiğini iddia eder. Onlara göre olup bitenleri bu şekilde tek bir nokta ve bütün içinde açıklamak “totaliterizm” ifade eder. Büyük dinleri, İslamiyeti, hatta Marksizmi, Modernizmi vs. bunun tipik örnekleri olarak görürler. Ama alttan alta da “Dünya artık büyük bir köy” diyerek “globalizm” (küreselcilik) üretmekten de geri durmazlar. Çünkü amaçları küresel hegemonyanın karşısındaki tüm birci ve bütüncü bakışları, büyük bütünleri yok etmek, çözmek, dağıtmak, yegane birci ve bütüncü bakış olarak küreselciliği ikame etmektir. Sevsinler sizi!

Geçelim…

Gördük ki insanoğlu hep bir ve bütün olanı arıyor. Bu bakışı kaybederse zihni dağlıyor, bakışı paramparça olup düşünemez hale geliyor.

İnsan beyni, matematik, estetik, sanat ve doğal yaşam vs. böyle olduğu gibi siyasi, sosyal, ekonomik ve hukuki hayat da böyle olmalı değil midir? İşte birlikçi (tevhidî) ve bütünlükçü (samedî) bakış bize bunu verecektir. Yukarıda felsefi ve teolojik açıdan birci ve bütüncü bakışın ne anlama geldiğini anlatmaya çalıştım. Bakın, siyasi, sosyal, ekonomik ve hukuki açıdan bu ne anlama geliyor.

***

Siyasi açıdan birlik (tevhid) ve bütünlük (samed): İnsanlık bir ve bütündür. Toplumlar bir ve bütündür. Herkes eşittir. İçimizden her hangi birisi veya herhangi bir kesim, aile, hanedan, kurum vs. bu bir ve bütün halinde oluştan ayrılıp üste çıkarak egemenlik taslayamaz. Bu ilkten gayrı meşrudur ve bütüne karşı suçtur. Diğerleri üzerinde kendi başına hakimiyet kuramaz. Hele bu hakimiyeti Tanrı’dan aldığını hiç iddia edemez. Çünkü zaten Tanrı bir ve bütündür ve ondan kimseye tanrılık yetkisi geçmez. Tabiri caizse ne aşağıdan ne de yukarıdan birlik, bütünlük ve aynı hizada oluş bozulamaz.

Bu anlamda “kamu” bütüne ait olan demektir. Bütünden ayrılarak kendine ayrıcalıklı konum biçmek bu nedenle büyüklenme arzusu (istikbâr) olur. Kur’an der ki: “Allah’ın yoluna (hablun minellah) yani insanlığın yoluna (hablun minennâs) dönmedikleri sürece nerede olurlarsa olsunlar alçaklık damgası yemeğe mahkumdurlar.” (Al-i İmran; 112). Ayette hablullahın hablunnâs olarak tefsir edildiğine dikkat ediniz…

İşte bunun için bir şeyin Allah’a ait olması, insanlara (en-Nâs’a) ait olması demektir.

Bu durumda “lailahe illallah” (Allah’tan başka tanrı yoktur) demek, bir ve bütünden ayrılarak tanrılık taslamaya hayır, yoktur, geçersizdir demektir. Böyle yapanlar bütüne geri dönmedikçe alçaklık damgası yemeğe mahkumdurlar. Çünkü hepimiz insanız, aynı hizadayız, bir ve bütünüz. Keza “La havle ve la kuvvete illa billah” (Allah’tan başka güç ve kudret yoktur) da şu olur: Bütünden ayrılarak kendinde sorgusuz ve sualsiz, ebedi devlet ve iktidar kudreti görenler, bilsinler ki, güç ve kudret bütündedir, bütünde tecelli eder. Bu manada devlet kurucusu veya yöneticisi diye kimse tanrı gibi davranamaz, kendini tanrı gücünde göremez veya böyle birisine kim olursa olsun tanrı muamelesi yapılamaz. Hiç kimseye, hiçbir nedenle Tanrılıktan bir parça geçmez, geçemez. İsterse bu bir peygamber olsun…

Keza “Sizden olan emir sahiplerine itaat edin” de şu demek olur: Bütünle uyumlu olan, bütünün adına iş ve icraat yapan, sizin (bütünün/kamunun) rızasını alarak iş başına gelenlere itaat edin. Çünkü onu siz/hepiniz seçtiniz. İtaat etmeyecektiniz niye razı oldunuz, madem razı oldunuz o halde o artık sizdendir ve itaat etmeniz gerekir…

Ekonomik açıdan birlik ve bütünlük: Mülk Allah’ındır (lehu’l-mülk). Yani kamunun/bütünün/herkesindir. Kapitalizmin öngördüğü gibi herkes/bütün aç bîilaç dururken, mülk tek başına özel bir şahsın olamaz. Bir adam tek başına bütün köyün ağası, geri kalan bütün de onun marabası haline gelemez. Kazanılacaksa herkes/bütün hep birlikte kazanmalıdır. Bu sağlanıncaya kadar da bölüşülmeli, yardımlaşılmalıdır. Bunun için tek yanlı yığma ve biriktirme (kenz) yasaktır. Bunu yapanlar tek yanlı olarak bütünden ayrıldıkları için ekonomik istikbâr içine girmiş olurlar. Yığdıklarını (kenz) bütüne/herkese döndürünceye kadar alçaklık damgası yemeye mahkumdurlar.

Komünizmin öngördüğü gibi de bütünü/herkesi mülksüz bırakıp tüm mülk devletin olamaz. “Devlet” adı altında gayri şahsi bir heyula icat edip bütün/herkes politbüronun marabası haline gelemez. Aslolan özel veya devlet mülkiyeti değil; kamunun/herkesin/bütünün mülkiyetidir. Yani toplumsal mülkiyettir. Malın ve mülkün tek tek bütün herkese ait olmasıdır. Oluncaya kadarda bölüşme, paylaşma ve yardımlaşma esastır. Bu, bir tür yaşayan cennet yaratma çabasıdır. Orada mülk birkaç zenginin elinde dolanıp duran devlet haline gelmez. Orada devlet diye gayr-i şahsi kurum da yoktur. Mülk tek tek sahiden insanların/bütünün/herkesindir.

İşte ekonomide tevhid/samed yani birci/bütüncü bakış bu anlama geliyor.

Sosyal açıdan birlik ve bütünlük: İnsanlar konuştukları dillere, derilerinin rengine, cinsiyetlerine, sosyal sınıflarına göre bütünden ayrılıp kendilerine ayrıcalıklı konum biçemezler. Bütün insanlar Adem’den olup insanlık bir ve bütündür. İnsanlar arasında üstünlük dile, ırka, kavme, bölgeye, renge, cinsiyete, sınıfa, zenginliğe göre değil; bütüne/herkese karşı duyduğu saygı ve sorumluluğa göredir. Çünkü Allah’a karşı sorumluluk ve saygı (takva), insanlığa ve doğaya karşı sorumluluk ve saygı demektir. Zira bunlara karşı saygı ve sorumluluk bilinci (takva) olmadan Allah’a saygı ve sorumluluk içi boş bir iddiadır.

Hukukta birlik ve bütünlük: Kamunun/bütünün yararına olan iyi, güzel ve doğru davranışlara “maslahat” dendiğinden, hukuk, kamunun/bütünün faydasını gözetir. Cana, mala, ırza, namusa, akla, nesle ve şerefe saldırı kimden gelirse gelsin bütünü tahrip etmek olacağından büyük suçtur (günah). Hangi dinden, dilden ve renkten olursa olsun bir insana kurşun sıkan bütün insanlığa sıkmış gibidir. Demek ki şeriatın (hukuk) amacı bütünün yararını korumaktır (makasıd-ı şeria). Dikkat ederseniz bütün toplumlarda hukuk kamuyu/bütünü koruyup kollayan normlardan oluşur. Bu kalktığı an bütünlük bozulur, toplumlar hercü merc olur yani ye’cüc ve me’cüc baş gösterir… Din dilindeki “ye’cuc ve me’cüc”, insanlıkta veya bir toplumda hukuksuzluk hali, sosyolojinin normsuzluk, birliğin ve bütünlüğün bozuluşu, dağılışı demek olan “anomie” durumunu ifade eder…

Sonuç olarak Allah’ı tabiattan; tabiatı Allah’tan, Kur’an’ı hayattan; hayatı Kur’an’dan, peygamberi beşerden; beşeri peygamberden, dünyayı ahiretten; ahireti dünyadan, ruhu bedenden; bedeni ruhtan, devleti milletten; milleti devletten, kadını erkekten; erkeği kadından vs. ayırmayacak, bunları tek bir bütünün yüzleri olarak kavrayacağız.

Aksi halde zihnen, ruhen, kalben, siyaseten, iktisaden, hukuken ve dahi sosyal ve toplumsal açıdan paramparça oluruz.

“Yaşayan tevhid” ise paramparça olanı birler, bütünler.

Sana, bana, ona, hepimize, tüm insanlığa lazım olan bu değil mi?

R. İhsan ELİAÇIK

Blogcu ile yapıldı
www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al