"...Türettikleri
ruhbanlığı ise, Biz onlara yazmadık (emretmedik). Ancak Allah'ın
rızasını aramak için (türettiler) ama buna da gerektiği gibi uymadılar..." Hadid 27
Ruhbanlık Hristiyanlara has bir durum mudur?
Acaba bizim hayatımızda da ruhbanlık örnekleri var mıdır?
Sanırım
en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması…
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
Kabuklarımızın altında
Kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.
İstiridyeler, deniz minareleri, midyeler.
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
Sahi koruyor mu bu çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu, duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize.?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor gerçek kimliğimizi,
Duyularımızı bastırıyor, elele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.
Ne
çıkar ateş böceği sansalar beni…
Belki
en hoyrat yürek bile, ateş böceğinin o uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el
kaldırmaya kıyamaz?
Güçlü kapıların arkasına kilitlesem kendimi,
korkaklığımı, sevgi isteğimi…
En
insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem, bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup,
bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince.
Oysa
bir görebilsek bunu, kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak
İncinsek, yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek o kabuğu
Denesek
Risk alsak
Yanılsak
Farketmez
Tekrar tekrar bıkmadan denesek ve kucaklaşsak yeniden,
tıpkı eskisi gibi.
Ne
olduğunu anlayamadığımız o on beş yıldan öncesi gibi.
O zaman farkedeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
Kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit
az paylaşmak, sarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kar bir kış görünüyor.
Ancak
birbirimize sokulursak atlatırız o günleri.
Kırın o sert ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem
hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi…
“Derileri
kavuran ateş”, “Etleri lime lime dökülmek” “İrin içmek”, “Yakıtı taş ve
insanlar olan ateş” “Pislik yedirmek”, “Zakkum ağacından yemek” vb. korkunç
azap tehditleriyle karşılaşırız bu sahnelerde.
Acaba bu
sahneler kime yönelik?
Cehennem
sahnelerinde neden bu denli öfke var?
Bu öfke kime?
Neden bu kadar
kızıyor Allah?
Aşağıda
Kur’an’da nuzül sırasına göre ilk 23
surede geçen 10 cehennem sahnesi okuyacaksınız. Bunlar arada atlama yapılmadan
geldiği sıraya göre dizilmiş, aralardaki bağlantılar gösterilmeye
çalışılmıştır.
Lütfen,
herhangi bir önyargıya kapılmadan dikkatle okuyunuz. Yukarıdaki soruların
cevabını, arada benim söylediklerimi dikkate almasanız bile bizzat cehennem
sahnelerinin içeriğinden kendiniz bulabilirsiniz.
***
1-İlk sahne,
ilk sure olan Alak suresinde;
“Hayır!
Yaptıklarına son vermezse
Onu alnından
tutup sürükleyeceğiz.
O yalancı ar
damarı çatlamış alnından
O zaman
çağırsın Nadiye’yesini
Biz de
çağırıcağız Zebani’leri…”
(Alak; 15-18)
Bu ayetlerde
kastedilen “O”, tefeci bezirganların o günkü elebaşlarından Ebu
Cehil’di. “Nadiye” meclis, kurul demek, Mekke’nin mülk (mal ve iktidar)
sahiplerinin toplandığı yer. “Zebani” ise intikam alan muhafızlar demek…
***
2-İkinci sahne hemen sonraki Müddessir suresinde;
“Bana bırak
doğarken yapayalnız olan o adamı
Zenginliğine
zenginlik kattığım
Etrafında
dolanıp duran oğullarıyla
Önüne
alabildiğine geniş imkânlar serdiğim o adamı…
Hala gözü
doymuyor; verdiğimden daha fazlasını istiyor.
Hayır! O
ayetlerimizi inadına inkâr etti
Ben onu dimdik
bir yokuşa süreceğim
Düşündü, ölçtü,
tartı
Kahrolasıca
nasıl da ölçüp biçti
Canı çıkasıca
boyuna hesap yapıp durdu
Çevresine
bakındı, kaşlarını çatıp surat astı
Sonra sırtını
döndü ve küstahça böbürlendi;
“Bunlar
eskilerin masallarından başka bir şey değil” dedi
“Bu bir insan
sözü, başkası değil” diye diretti
Onu ateşe
sokacağım
Ateşin ne
olduğunu bilir misin?
O öyle bir ateş
ki geride bir şey koymaz
Derileri yakıp
kavurur…”
(Müddesir;
11-29)
Burada
anlatılan “O” ise Mekke’nin tek ve eşşiz mülk sahibi diye bilinen Velid bin
Muğire idi. Bu nedenle kendisine Velid bin Muğire el-Vahid deniyordu. Ona
nazire yapılarak “O doğarken tek (vahid) yarattığım adamı…” deniliyor.
Bu Velid, Kabe’nin yapımında “Haram para getirmeyeceksiniz” diyecek
kadar dindardı. Kabe’nin Rabbi’ne inanırdı, tavaf eder, cünup olunca gusül
abdesti alır ve salat ederdi (Kendince namazı vardı).
Fakat o mamona
(paraya) tapan bir tüccar, tefeci bezirgandı. Yoksulları hor görürdü.
Peygamberimizin yanına yoksul ve kör biri gelince surat asmış ve öte tarafa
dönerek “Yoksul ve kör birisiyle aynı mecliste oturamam” diyerek
çetesiyle kalkıp gitmişti. Peygamberimiz buna rağmen ona tebliğ için “Dur
neden surat asıp kalkıyorsun, otur, konuşalım” deyince gelen ayetlerde “Bırak,
o umutsuz vak’a” dercesine uyarılmıştı. “Abese” (surat astı) suresi
bunun için inmişti. İşte o Velid için
burada da aynı kelime kullanılıyor: “Sonra surat astı ve bakındı” (summeabese ve besera)…
“Düşündü,
ölçtü, tartı, nasıl da ölçüp biçti, boyuna hesap yapıp durdu, bakındı,
kaşlarını çatıp surat astı, sonra sırtını döndü…” ifadeleri bize tefeci bezirgân karakterini resmeder. Bunları genellikle tüccarlar
yapar. Peygamberimizin söylediklerini ölçüp biçiyor, “Bundan zarar mı
ederim, kâr mı?” diye hesaplar yapıyor. Sonunda bu işten zarar edeceğini,
mülkünün paylaşılacağını anlayınca basıyor yaftayı: “Bu eskilerin masalından
başka bir şey değil…”
Ardından öfke
patlıyor: “Onu ateşe sokacağım. Ateşin ne olduğunu bilir misin?
O öyle bir ateş
ki geride bir şey koymaz. Derileri yakıp kavurur…”
Surenin sonuna
doğru ise şu sahne var: “Sizi ateşe sokan nedir? diye sorulunca şöyle
diyecekler; Biz salat etmezdik (yani) yoksulu doyurmazdık. Günahkarlarla günaha
dalardık (yani) hesap gününe inanmazdık. Gerçeğin ta kendisi olan ölüm
gelinceye kadar hep böyleydik…” (Müddesir; 43-47).
Burada da salat
(namaz) kılmalarının onları yoksula götürmediği, hesap gününe inanmalarının da
günaha dalmayı engellemediği anlatılmak istenir. Çünkü Maun suresine
göre bunlar namaz kılmaktaydılar fakat bu içinde yoksul ve yetim derdi olmayan
bir namazdı. Onun için de boşunaydı, ritüelistik bir din gösterisiydi. Ahiret
inançları da boşunaydı çünkü günaha dalmaktan çekinmiyorlardı. “İnandıktan
sonra bir şey olmaz” diyorlardı ve “Büyükler (azizler, ulu
kişiler, önceki salih zatlar, onların heykelleşmiş putları) şefaat eder”
diye düşünüyorlardı. Bunun için günaha dalmakta hiç bir beis görmemekteydiler…
***
3-Üçüncü
cehennem sahnesi de Leheb suresinde gelir:
“Kahrolsun Ebu
Leheb İktidarı, kahrolsun!
Malı ve kazancı
(zenginliği) onu kurtaramayacak!
O alev alev
yanan ateşe atılacak!
Karısı da odun
taşıyacak
Boynundan
bağlanmış bir iple” (dişi köpek gibi)
Öfkeyi
görüyorsunuz değil mi?
Bunlar
Kur’an’ın ilk surelerindeki cehennem sahneleri…
Önce Ebu
Cehil’e, sonra Velid bin Muğire’ye, şimdi de Ebu Leheb’e…
Hepsinde de
zenginlik (mal, iktidar, mülk) ile beraber
yoksul ve yetim vurgusu var. Birinciler ikincilere bigane kaldıkları için
cehennem ile tehdit ediliyor. Kim, kime karşı savunuluyor, kim ne ile tehdit
ediliyor, düşüne düşüne (tertil ile) okuyunuz…
***
4- Dördüncü
sahnede cehenneme kimin gireceğinin yanında cennet de müjdeleniyor. Yine aynı
tema;
“Kim sakınır,
malından harcar
Güzel olanı
(vermeyi) tasdik ederse
Biz ona cenneti
kolaylaştıracağız.
Kim de cimrilik
eder ve zenginliğini kendine yeterli görürse (istiğna)
Ve güzel olana
yalan derse
Ona da zor
olanı (cehennemi) kolaylaştıracağız.
Mezara
yuvarlandığı zaman malı onu kurtaramayacak.
Bize düşen
doğru yolu göstermek,
Dünya ve
ahiretin bize ait olduğunu haber vermekten ibarettir
Sizi kaynayıp
köpürene karşı uyarıyorum
Ona ancak
günaha batmış azgın (şaki) girecek
Yalan diyen,
burun kıvıran o azgın…
Ondan ancak
şunlar kurtulacak; sakınan,
Arınıp
temizlenmek için malından veren,
Hiç kimseden
bir beklentisi olmadan
Sırf Yüce
Rabbi’ne özlem duyarak veren…”
(Leyl; 5-20)
Kime cehennem,
kime cennet vaadediliyor görüyorsunuz değil mi?
Lütfen tekrar
tekrar okuyun. İnanamıyorsanız başka meallere de bakın. (Ki birisi bana şöyle
dedi; “İnanılır gibi değil; başka meallere de bakmam lazım!).
***
5- Ve beşince
sahne: (Atlamıyorum, nuzül sırasına göre sırayla cehennem sahnelerini
getiriyorum önünüze).
“Hayır! Bilakis
öksüze vermiyorsunuz
Birbirinizi
yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz.
Her şeye
açgözlülükle saldırıyorsunuz.
Mala mülke
gözünüz doymuyor; yığdıkça seviyorsunuz…
Hayır! Yeryüzü
peş peşe sarsılıp paramparça olduğu zaman,
Rabbin ve
güçleri bütün görkemiyle geldiği zaman,
İşte o gün
cehennem orta yere konacak.
İnsan anlayacak
her şeyi ama iş işten geçmiş olacak.
Diyecek ki
“Keşke ömrümü boşa harcamasaydım.”
Artık o gün
Allah’ın ettiği azabı kimse edemez.
O’nun kıskıvrak
bağladığı gibi kimse bağlayamaz…
Ama ey vicdanı
rahat olan kişi, sen!
Sen dön
Rabbine, sen O’ndan, O senden razı olarak.
Gir kullarımın
içine.
Gir cennetime!”
(Fecr; 17-30)
Cehennemin ve
cennetin yolunun öksüz ve yoksullardan geçtiği, bunlarla arası iyi olanın
vicdanen müsterih olabileceği, aksi halde yaman bir hesabın ve korkunç bir
azabın bizi beklediği bundan daha iyi nasıl anlatılır? Peygamberimiz boşuna
dememiş; “Öksüzün ağlamasından arş titrer.”
***
6- Altıncı
sahne İncil’de Hz. İsa’nın “İki efendiye birden kulluk edemezsiniz, ya
Allah’a ya Mamona (para/mal hırsı) tapacaksınız” dediği çelişik
durumun Allah’a karşı nankörlük olduğu dile getiriliyor ve “mezar”
hatırlatılıyor.
“İnsanoğlu Rabbi’ne
karşı nankördür.
Ele geçirme/mal
hırsı gözünü bürümüştür.
Bilmez mi ki
mezarlar deşildiği zaman
Göğüsler
açıldığı zaman
İşte o gün her
hallerinden
Haberdar
olduğunu Rableri onlara gösterecektir.”
(Adiyat; 7-11)
Aynı uyarı
hemen sonraki Tekâsür suresinde de “o gün her nimetten tek tek hesap
sorulacağı” ilavesiyle yinelenir.
***
7- Yedinci
cehennem sahnesi ise Kabe çetesi elebaşlarından tefeci bezirgan Umeyye bin
Halef hakkındadır. Bu kısa ayetlerden oluşan fragmana “Humeze” suresi
denilmiştir.
“Kaş göz
işaretleri yaparak alay edenin vay haline!
Vay haline o
boyuna mal istif ederek sayıp durana!
Sanır ki malı
kendisini ebedileştirecek
Hayır! O
yalayıp yutan bir vakuma atılacak
Bilir misin
nedir yalayıp yutan vakum?
Allah’ın cayır
cayır yanan ateşidir
Öyle ki
alevleri yürekleri dağlayacak
Cehennem
üzerlerine kilitlenecek
Yüksek kapılar
üzerlerine kapanacak.”
(Humeze; 1-9)
Sure
bütünlüğünden de anlaşılacağı gibi burada alay etmek, kaş göz işareti yapmak,
malına mülküne güvenerek yoksullarla, zayıflarla, çaresizlerle yapılan alay
oluyor. Mal biriktirmekten ve bunu dönüp dönüp tekrar saymaktan (ellezî
cemea mâlen ve addedehu) yani altın ve gümüş “şıngırtısı” veya para
“hışırtısı”ndan tapınırcasına zevk alan zavallı ve fakat küstah zenginin alaycı
kibri resmediliyor.
8- Sekizinci
cehennem sahnesi, öyle bir şeyin (cehennemin) olacağına inanmayan, böyle bolluk
ve refah içinde, zevk-u sefa sürerek ebediyen yaşayacaklarını sanan küstah
zengin kodamanları tokat gibi çarpmakta;
“Kaçacağınız,
sığınacağınız bir yer yok
Alev alev yanan
çalı çırpı gibi,
Her yana
kıvılcımlar saçılacak,
Nar gibi
kıpkırmızı kesilecek (cehennem).
O gün yalan
diyenlerin vay haline!
İşte o gün
dilleri tutulacak,
Özür dilemelerine
bile izin verilmeyecek,
O gün yalan
diyenlerin vay haline!
İşte bu sizi ve
öncekileri toplayacağımız ayırma günüdür,
Varsa bir son
hamleniz, haydi gösterin de beni atlatın,
Patlayıncaya
kadar yiyin; sefa sürün biraz, siz günaha batmışlar!
O gün yalan
diyenlerin vay haline!”
(Mürselât;
31-40, 40-47)
***
9- Dokuzuncu
cehennem sahnesinde, Kalem suresinde Bahçe sahipleri kıssasından hemen
önce vasıfları hayra/vermeye engel olan (mennâin lil’l-hayr),
saldırgan/zorba (mu’tedin) olarak betimlenen tefeci bezirgan Velid bin
Muğire tekrar ve fakat bu kez yaptığının Allah’a şirk koşmak olduğu söylenerek
cehennemle tehdit edilir. Oradaki tabirin aynısı (hayra/vermeye engel olan)
burada da kullanılır. (“Hayr” kelimesi Türkçe’de de kullanılır ve “öteki”
için bir şey yapmayı/vermeyi ifade eder; “Hayrını gör”, “Hayırsız evlat”,
“Hayırda yarışmak”, “Hayır işleri”, “Kendine hayrı yok” vb.)
“Allah ‘Atın,
atın cehenneme her inatçı nankörü,
Hayra/vermeye
engel olan, şüphe yayan saldırgan zorbaları,
Öyle ki (böyle
yapmakla) Allah ile beraber
Başka bir tanrı
edinmiş olanları
Atın şiddetli
azap içine!’ der.
Arkadaşı ‘Ey
Rabbimiz onu azdıran ben değildim,
Fakat o
sapıklığa düştü” der.
Allah
‘Huzurumda çekişmeyin
Ben, size
önceden uyarı göndermiştim
Benim katımda
söz değiştirilmez
Ben kullara
zulmedici değilim’ der.
O gün cehenneme
‘Doldun mu?’ deriz.
O da ‘Daha var
mı?’ der.”
(Kâf; 24-30)
***
10- Bir kaç
sure sonraki Hakka suresindeki bölüm de, “Malım beni kurtaramadı” (ma
ağna anhu malihi) diyerek Leheb suresindeki Ebu Leheb’e, “Yoksulu
doyurmaya teşvik etmiyordu”(ve layehuzzu ala ta’ami’l-miskîn)
diyerek de Maun suresindeki salat (namaz) kıldığı söylenen Ebu Cehil’e
göndermede bulunur. Dahası bunları Allah’a inanmamakla eş tutar. Böylelerini
iğrenç yiyeceklerden başka bir şeyin olmadığı cehennem ile tehdit eder;
“Sicili bozuk
çıkana gelince;
‘Eyvah, ben
bittim,
Keşke sicilimi
hiç görmeseydim,
Hesabımın ne
olduğunu öğrenmeseydim,
Ne olurdu o
ölümle iş bitseydi,
Malım beni
kurtaramadı,
Saltanatım yer
ile yeksan oldu,
Mahvoldum ben’
diyecek.
Ve bir ses;
“Tutun onu, bağlayın, atın cehenneme
Sıkı sıkıya
zincirleyin, atın gitsin” diyecek.
Çünkü o yüce
Allah’a inanmıyordu,
Yoksulu
doyurmaya teşvik etmiyordu.
Bugün de burada
ona sahip çıkacak kimse olmayacak.
İğrenç
yiyeceklerden başka bir şey de verilmeyecek
Ki onu
günahkârlardan başka kimse yemez.”
(Hakka; 25-37)
Hz.
Peygamber’in şu sözü de yukarıda geçen “Yoksulu doyurmaya teşvik etmiyordu.
Bugün de burada ona sahip çıkan kimse olmayacak” ayetinin ne olduğunu
tefsir eder; “Ey Âişe! Yoksullara sahip çık ve onları meclisine yaklaştır,
tâ ki Kıyâmet günü Allah da sana sahip çıksın.” (Tirmizî, Zühd
(2353).
***
İşte bunlar
Kur’an’ın ilk 23 suresindeki cehennem sahneleridir.
Nuzül seyrini
izlediğimizde aşağı yukarı böyle devam ediyor.
İlk 23 surede
(Necm suresine kadar) böyle putların ismi hiç anılmadan, sürekli yoksulu
doyurma, yetimi kayırma çağrıları yapılarak büyük mülk (mal ve iktidar)
sahiplerine yönelik cehennem tehditleri var.
Medine döneminde
ise aynı tehditler infak kaçkını münafıklara yöneliyor.
***
Yukarıdaki
bölümlere baktığımızda hepsinin de Mekke’nin zengin tefeci bezirgan mülk (mal
ve iktidar) sahiplerine yönelik olduğunu görüyoruz.
Kanımca böylesi
cehennem sahneleri mal ve iktidar sahiplerine yönelik “sokağın öfkesini”
yansıtmaktadır.
Bu öfke
ezilenlerin, zulme uğrayanların, çaresizlerin, açların, yoksulların,
öksüzlerin, diri diri gömülen çocukların, boyunduruk altında inleyenlerin,
kendisi de bir öksüz olan peygamberimizin yüreğinden patlayan öfkesidir. Öyle
görünüyor ki Allah bu yüreği evrensel mesajı için merkez seçmiştir.
Kimsesizlere,
çaresizlere, zayıf bırakılmışlara ellerindeki mülke güvenerek ve yaslanarak
zulmedenlere, onlara cehennem hayatı yaşatanlara, ilahî öfke, buradan dile
gelip konuşuyor.
Korkunç
cehennem sahneleri işte bu öfkeyi yansıtıyor. Bunu görmemek veya yuvarlayıp
başka şeyler için tehdit yapılıyormuş havası vermek hem ayetlerin lafzına hem
de ruhuna aykırıdır. Bu, Kur’an’ın sinirlerini almak
demektir.
Şiddetli
cehennem tasviri varsa bilin ki şiddetli bir zulüm, baskı, zorbalık, aç
bırakma, yoksullaştırma, öksüzleştirme yani birilerinin hayatını cehenneme
çevirme vardır. “İnkar etmek, şirk koşmak, Allah’a savaş açmak” vs. hep
bunlarla ilgilidir. Yoksa kuru kuruya bir inanç (teoloji) tartışması yapılıyor
değildir. Dava inandın-inanmadın davası yani “iman kurtarma” davası değildir.
Bilakis bahçe sahiplerinin mülklerini kurtarma davasıdır! İnanıp inanmamak
bununla ilgilidir.
Lütfen cehennem
sahnelerini bir de bu gözle okuyun.
Akleden kalbimin rahmine yapışıp kalan umut nutfesi, hayatım!
Ey,
doğduğundan beri başkalarının ve belki de benim başarısız, hoyrat
kürtajlarına maruz kalıp sakatlandığı halde varlığımın bağrına
yapışmaktan vazgeçmeyen; umut!
Çocukluğumu
kurban ettim sana. Parça parça pay edip sundum. Sonra sonra yürüdüğüm
engebeli yollarda anı, yorulmadan kurtarabileceğim takatim ve canımla
besledim seni. Yorulmayı göze aldım, yoruldum. Yokuşlarda, senin kendi
varlığının hakkını vereceğin, gelecek bir güne dek hassas ve kırılgan
varlığını beslemekten bitap düşüp, nefesim kesildi. Dostlarım
rahimlerinde meyvaya durduğunda bile ben elimi kalbimin üzerine
bastırıp seni sevdim, ey umut. Kalbimi her tekmeleyişinde ve geceleri
sancınla uykumu kaçırıp, nefesimi her kesişinde varlığına şükrettim tüm
burkulmalarımdan öte. Çünkü; sana doğru giderek artan bir meyille
yaratılmış/t/ım. Hiç gocunmadım, gocunmamaktayım.
Ey
varlığına şükrettiğim sancımın sahibi! Şimdi, çocukluğumdan beri
bağrında saklanıp, sarılıp, ağladığım, güldüğüm, düşündüğüm, içine
düştüğüm, okuduğum, unuttuğum, unutayazdıklarımı hatırlamaya çalıştığım
ağaç kovuğumdayım. Meryem'in sancısından bir payla geldim. Bazen neyin
sancısını çektiğimi bilmez bir haldeyim, en bereketli anlamı giydir bu
sancıya Rabbim! Bu sancı ki beni erkenden çocukluğumdan eden. Severek
çektiğim, çektikçe sevdiğim beni ben kılan, çok kıymıklar batırıyor
aklımın sinir uçlarına. İşte, büyüdükçe, ayakta kalabilmek için, içini
boşaltıp hafifleten çınarlardan bir çınarın gölgesindeyim. Bu ayetini
görmek bile ruhumun yırtılmışlıklarına inşirahı sarıyor. İçimdeki hüznü
yıka, hafiflet, inşirah ver Rabbim! Toprağın sarıp sarmalayamadığı,
açıkta kalan köklerinin kavislerine oturup, yaslanıp yakarıyorum işte
Rabb. Biliyorum bana lutfunla yardım edeceksin ama yine biliyorum ki
varlığımı kıvrandıran lütfunun ve keremimin açlığına, tüm bitap
düşmüşlüğüme rağmen, uzattığım dalları silkele diyeceksin.
Yorgunum
Rabbim, yorgun. Nicedir, nice umutlarımı ölü doğurup vakitsiz
sancılarla, gömüyorum yüreğime, benden iyi biliyorsun. Aczimi kabul
edişimle beni güçlü kılmanı diliyorum. Sana dayandım hakkını veremesem
de. Kendimi, en çok da kendimi, sana şikayet ediyorum. Varlığıma
merhametinle gülümse Rabbim. Aralıksız, esirgemeden lutfettiğin
merhametini görebilmem için akleden kalbimin gözlerini daha derinlere
ve daha derince aç/tır!
Yorgunum
Rabbim, evladını yitirmiş analar gibi gömmekteyim kalbimin rahminden
düşlenleri. Meryem'in yaptığı gibi dallarını silkeleyemiyorum,
köklerine tutundum. Hep kapılar açmaktasın, hiç kapatmadığın
kapılarının açık olduğunu göstermektesin belki de nasibimizce. Ama bir
iteklemelik takatim kalmadı içeri girmek için. Tokmağına tutundum
kaldım. Bunca kapıyı açan Sen, zahmetsizce içeri de alabilensin,
bilirim. Bunu bana bildiren de sensin!
İbrahim Güney Bursa Çarşamba Pazarında 98 yaşında limon satıyor/du.
Yorgunum
Rabbim, yorgun! Sana yaslanıp kendimi şikayete geldim. Ben İbrahim
değilim, bir İsmail'im de olmadı hiç, sana kurban edecek. Ama kalbimin
rahminden gelen, öpüp kokladığım, yeni terlemiş saçlarını severek,
toprağa verdiğim, adı konulmuş, konulmamış nice gürbüz umutlarım oldu.
Hepsini yeni bir tohum olmaklıkları niyetine varlığımın bağrına gömdüm.
Belki de tökezleyişim buradan. Sadece kurban etmeliy/d/im. Yine de
niyazımdır, bu hüzümnbazlığımdan gürbüz filizler yeşertmen. Hangi tür
ve renkte açacağını bilmeden emek verdiğimiz sabır tohumlarımıza, bu
teslimiyetimiz hürmetine yedi veren gücü kat, bereketlendir hasatımızı
ey Rabb!.. Onları kendi ellerimle soldurmama müsade etme artık.
Uzattığın dallar yerine, kendi benliğimi silkeliyorum önün/d/e. Dökülen
bir hayır meyvesi var da ben mi göremiyorum!?. Sade yolunda hayırlı bir
kul eyle beni başka sancı sahiplerine inşirah vesilesi. Öyleyse
varlığımın sancıdan ibaret olmasına da razıyım.
Mum
tahtaya dayandığında, dedi çilekeşliğini sana basamak kılmış bir kadın.
Mum tahtaya dayandığında... Beklerim Rabbim, beklerim. Ama beni, bizi
onar ve hayrına layık bir hale hazırla. Dayanma gücü ver. Katından
gelecek her hayra muhtacım/z. Tüm suni dayanaklardan bizar ve azade,
katıksızca sana dayanma gücü ver. Bizi güvensiz, ahlaksız imandan koru!
Sabrımızı eyleme çevir. Madem geceyle karıldı çağımızın kaderi, menzili
Senin rızan olan bir gece yürüyüşü kıl bizi!
Ey,
aklımın rahmine tutunan nutfe, ey umut! Ey varloluş sancım! Yokluk
içinde seni var kılan ve varlık içinde seni yoklara karıştıranın
kudertini elinde tutanın hakkı için, sevdim seni ve parçalanmış
uzuvlarınla büyümekte olduğun rahmimden elbet bir gün tüm sancılarıma
kefaret olmaklığına doğuracağım seni. Yoktan var eden varlığını tamir
etmeye de kadirdir! Ve yine bilirim, doğduğunda Rahim olandan, yeni bir
sancı düşecek aksak varlığımın rahmine. Ey akleden kalbimin rahmindeki
sancının sahibi Rabb, uzattığın dallar yerine kendi varlığımı
silkeliyorum önünde, aczimle. Bizi istikameti ve nihayeti Senin rızan
olan bir gece yürüyüşü kıl!
Yüzümü kasırgaların yırttığına inanıyor annem. ben tufanlardan yalnızca kız kardeşimi kurtarabiliyorum...
Raviler oyalansın ve bari onlar uyusun elem'siz diye.. Kendime ulaştırmadım hala ölüm haberimi.. herkes rahvan atlarla çıktı yola.. bana ılgar bir at kaldı yokuş aşağı tırmandığım...
akrabalarım geliyor uzak şehirlerden.. herkesin hatıraları birbirinden ayrılan yollara dönüyor! aynı çatı altında toplanmak yetmiyor diyorum!, kimse duymuyor!
Aynı evladı doğurmaya çalışan kadınların komşusuyum ,mahallemde...
Kitleler kapalı ne zamandır!kimseyi bulamıyorum aynı dili sustuğum!
(annemden rahmini istedim ödünç..annem vermedi!)
bu saatleri kaçıncı geri alarak yaşayışım? dün salıydı...bugün pazartesi!
Geceleri uyanıp yazıyorum sabahları sildiklerimi! mersin saçlarını uzatıyor gürültüyle içime.. sevdiklerimden saçlarını istiyorum. kimse bana ne olduğunu sormuyor!
Ateş ve su birbirinin kölesi..ve annesi..
Ancak su'lara tutunarak kurtuluyorum boğulmaktan! al işte!..al..yine saç diplerimde okyanuslarla uyandım! Bir çölle bölüyormuşum uykularımı...
-"Allah'ım bana yeryüzünün bütün dillerini öğretirsen
Her masal, adamı büyütmez Kimisiyle sade'ce küçülürsün...
Bir varmış Bin yokmuş
Tembel bir efe varmış O kadar tembelmiş ki! Kurşunları tüfeğine koyup ateş edene kadar Evini sarıp kurşunlarlarmış! efe tembellikten iki kurşun anca sıkarmış.. Masal bu ya!!!
Bense ciğerlerimi üflüyorum Soluk dünyanın pas tutmuş nefeslerine
Yırtıla yırtıla dikiyorum yüreğimi.. Sadece Pazar günleri açık değilim
Yakışıklı bir yorulmamışlık taklidi Taşıyorum omuzlarımda
Hangi kavim ulusların hafızalarında Bir yerleri yıkmış..ama sadece yıkmış Olarak kalmak isterki? Edige Mirza, Timur'un saflarında olsaydı mesela Yine bir Edige Destanı kalır mıydı kitaplarda?
Sonu acıyla biten bir masal olsam Herkes benden utanacak
Oysa kimi acılar vardır Sorumlusu o acının üstüne mutluluğunu kuranlarındır!
Başı enginlerde olanın Biraz da ayaklarına bakmak lazım
Omzu yükseklerde olanın Biraz da bastığı omuzlara sormak lazım
Bu masal yukarıda rengarenk de Ya aşağıda neden ateşten bir gömlek?
Kime "unutma" dediysek Önce o, sildi hatıralardan bizi Sonu mutlulukla biten masallara giden tek yoldu, bu!
Bir varmış Bin yokmuş
Bir efe varmış Kimseyi unutmamış
Annesi ve babası kahvaltıda " uğraşmıyorsun çok tembelsin" demişler Oğul ölmüş acısından
Fonda Mahsun-i Şerif'ten "Giderim" çalıyormuş.. Masalımız burada bitmiş
Gökten bir çift ayak düşmüş sofraya Kimsenin yüreğine basmamış bir çift ayak!... ....bunu anne ve baba görmemiş!...
“Söz namusunu yitirmiş, hukuk, dağıtanın elinde can
vermiş ve akıl terazisi bozulmuşsa gün sükût günüdür” diyeceksin.
Eğer böyle bir günü yaşıyorsan;
Konuşmayacaksın!
Hakikati söylemeyeceksin!
Hak, hukuk, özgürlük demeyeceksin!
Sükut edeceksin!
“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” denmiş
olsa da, susacaksın!
Dahası inzivaya çekilecek ve mahkûmiyetini
yaşayacaksın!
“Zarurete binaen” sükût edecek ve inzivaya mahkûm bir
münzevî olacaksın!
Sükut ettiğin için ızdırap da çekmeyeceksin! “Zira
konuşsan da, söylesen de bir şeyin değişeceği yok!” diyeceksin kendi
kendine! Kendini böyle avutacaksın! “Sözün bittiği yerdeyiz” diyerek
ızdırapsız bir sükut içinde olacaksın!
Yaşadığın “çaresizlik” olsa da sen ona “zaruret”
diyeceksin. Çaresizlikten susacak, çaresizlikten inzivaya çekileceksin!
İki cihan güneşi, "Allah'a ve ahiret gününe
imanı olan, hayır söylesin veya sükût etsin" diyecek. Ama sen hayrı
söyleme cesaretini kendinde bulamadığın için sükût edeceksin!
İki cihan güneşinin bu sözünün gereğini yerine
getiremediğin için diğer sözüne sığınacaksın: "Allah o kula rahmet
etsin ki, konuştuğu vakit sözünden faydalanılır veyahut sükut eder de selamet
bulur"
Sükût edecek ve selamet bulmayı bekleyeceksin!
Susmayı bilmeyen akılsızın cezasını sen çekeceksin!
Cezanın adı sükût olacak!
Cezanın adı ızdırap olacak!
Cezanın adı inziva olacak!
Bir yiğit Musa, ve bir Asa ve bir Yed-i
Beyza bekleyeceksin!
Sadece bekleyeceksin!
Hiçbir zaman Musa olmayı düşünmeyeceksin
ve asla bir asan olmayacak!
Bu nedenle sihirbazların gösterisi devam
edecek ve sen kendini sükûta mahkûm edeceksin!
Sadece “bir yiğit Musa” bekleyeceksin!
Bir altın buzağın bile olmayacak ve
inancını yitireceksin!
Hayatının geri kalanını, Tih
çölünde, çaresiz, ızdırap içinde ve aciz bir şekilde “sükûta
mahkûm bir münzevî” olarak geçireceksin!
Bir hayvanı kesmek yani kurban etmek (yaklaşma vesilesi kılmak) bizden istenen müstakil bir ritüel midir? Yoksa Hac farizasının bir parçası mıdır? Hacca gitmeyenler hayvan kesmek zorunda değilse insanlar niçin kendilerini zorunlu görüyorlar? Allah'a yakın olmak için hayvan kesmeye bu kadar önem veren insanlar niçin diğer konularda aynı duyarlılığı gösteremiyorlar?
Kevser suresi gerçekten hayvan boğazlamaktan mı bahsediyor?
Götür beni bu şehirden Yaralarım sızıyor irin irin birikiyorum içimdeki pişmanlıklara Meğer hep yanlış kurtuluşlardan açılmışım içimdeki firarlara Gece gündüz peşine takıldığım tayfunlar Mayınlanmış özgürlüklere bıraktılar beni Paramparça bıraktım ardımda yüreğimi Üzerine maviler çekilmiş tutsaklıklarda yitirdim on yedi yaşımın sesini
Götür beni bu şehirden Avuçlarımdan hep kan sızıyor Uzatamıyorum ellerimi gözyaşımın pervazına sığınan gök yorgunu hiç bir göçmen kuşa
Hangi sofraya otursam Yanımda diz çökmüş buluyorum dünyanın en mazlum güllerini Bir deri bir kemik simsiyah elleri
Paylaştıkça azığımı, azalıyor, insanlığa olan utancı yeryüzünün... Kendime arta kalan ancak iki zeytin Al biri senin olsun! Yeter ki götür beni bu şehirden
Sırtımdaki kabuklar kavlıyor bir bir yüklendikçe ezginliklerini dilini bilmediğim iklimlerin Bir bakıyorum:en dehşetli cezirleri,depremleri,felaketleri yüklenmişim Kaç bezirgan sahip çıkmış yüküme bir bilsen Kaç göçüm dağılmış kalmış Sina’da Kerbela’da Sahra’da bir bilsen
Götür beni bu şehirden Halkının elinden tutup Kızıldenizi geçiren Musa gibi Geçir beni batıl zalimlerin denizlerinden Kurtar beni yüzyılımın Firavunlarının elinden
Çocuklarını taş ocaklarında yitiren Toplama kamplarından topal bir kartal umuduyla kaçan Sığındığı hiçbir vatanda barındırılmayan Bir Çeçen mültecisi gibiyim Bak! Hep suratına tükürülmüş bir Azeri diliyle yalvarıyorum sana Götür Meni bu şeherden!
İnanan sabreden ve merhamet edenlerin ülkelerine götür beni " Üzerlerine ateşlerin kapıları kapatılmışlarla " bırakma beni " Umutsuz olmaz" diyorsun Oysa sana kanayan son umudumu da vermek isterdim ama " Sevdigiyin başi için abe " dedi diye Onu da usulca bir dilencinin titrek avuçlarına bıraktım
Yürüyeceğimiz yollar umutsuz da olsa Karanlık ta olsa Işıksız da olsa Yerlerin ve Göklerin barındırdığı tüm mazlum çığlıklardan Mustazaf bir çığlıkla sesleniyorum sana Ne olur Götür beni Bu Şehirden...
“Dört kitabın
manası bellidir bir Elif’te” demiş Yunus
Emre…
Ne güzel, ne
derin bir söz.
Dört kitabın
manası “bir”, hepsinin özü bir…
Yeryüzündeki “ilahî
bildiriler” bunlar; döner dolaşır aynı şeyi anlatırlar.
Onun için “Tevrat
ehli” yanlarındaki ile amel etsin, “İncil ehli” içinde
yazanlara uysun, “Furkan ehli” gereğini yerine getirsin der Kur’an…(Maide;
66, 68).
Bu ne demek?
Yani:
“Tevratçılık, İncilcilik, Kur’ancılık yapmayı bırakın. Hepsi de tek bir şeyi
söylüyor. Ezilenlerin, mazlumların, yoksulların, öksüzlerin feryadı var içinde.
Onların sesine kulak verin. Yahudicilik, Hristıyancılık, Müslümancılık; yani
dincilik yapmayı bırakın. Böyle yapmakla sesinizi yükseklere duyuramazsınız. Ey
yeryüzünün dindarları! “Bir milyar insan hangi suçundan dolayı aç?” bunu sorun
ve harekete geçin. Budur sizden asıl istediğim.” demek…
Kur’an el-Kitap
tabiriyle Allah indindeki ilmi ve vurgulanan ana temayı kasteder. El-Kitap,
yeryüzünün tozuna toprağına bulanınca Tevrat, Zebur, İncil, Kur’an olur…
Ete kemiğe bürününce İbrahim, Musa, Davut, İsa, Muhammed olur…
Eğer siz, bu
kitaplardan, yeryüzünün tozunu toprağını, insanda ete kemiğe bürünüşünü
çıkarsanız “sinir sistemini” almış olursunuz. Çünkü yeryüzünün toprağı
olaylar, savaşlar, devrimler, karşı-devrimler, imparatorluklar,
ekonomi-politikler, halklar, düzenler, sınıflar vs. demektir. İnsanda ete
kemiğe bürünüşü de insanoğlunun arayışı, dramı, acısı, umudu, feryadı, korkusu,
hırsı, hüznü, sevici vs. demektir.
Bunlar
kitapların sinir uçlarıdır. Bunları alırsanız kitabın sinirleri gitmiş olur.
Nasıl ki insanın sinir sistemi yok edilince duyguları, tepkileri, öfkeleri,
sevinçleri de yok edilmiş olur, geriye et ve kemik yığını kalır, aynen öyle bu
kitapların da sinirlerini yani hayata, dünyaya, mala, mülke, ekonomi-politiğe
dair söylediklerini yok eder veya tevil ederek yuvarlar, anlaşılmaz, bir şey
söylemez, suya sabuna dokunmaz hale getirirseniz sinirlerini almış, tepkisiz,
duyarsız, öfkesiz hale getirmiş olursunuz. O zaman kitap gerçek hayat kitabı
olmaktan çıkar ve bir tapınak kitabına dönüşerek ölü metin haline gelir ki dört
kitabın da başına gelen bundan başkası değildir.
Tevhid ve şirk
bunlarla ilgilidir. Sinirler alınınca, geriye içi boş bir teoloji ve din
tartışması kalır. Mesele Allah’ın varlığını veya yokluğunu ispat meselesi
değildir. “Allah” yeryüzünde neyin ifadesi, arayışı, öfkesi ve sevinci
olarak ele alınıyor onu görebilmektir…
***
Aşağıda dört
kitaptan (Tevrat, Zebur, İncil, Kur’an) derlediğim metinleri okuduğunuzda el-Kitab’ın
sinir sisteminin ne olduğunu göreceksiniz. Neyi istiyor, neyi arıyor, neye
öfkeleniyor, neye seviniyor hepsini çığlık çığlığa okuyacaksınız…
Tevrat ve
İncil’i tasdik edici olarak inen Kur’an, bu çığlığın Arap dil, tarih ve
coğrafya evrenindeki, daha geniş bir bakışla Mezopotamya-Akdeniz havzasındaki
yeniden dile gelişi…
Bu çığlık veya
yeniden dile geliş özde bir ve aynı olan mesajı sürdürmek, sinir sistemlerini
çalışır hale getirmek, onu yeniden canlandırmak değil mi? Bizim şu an
yaptığımız yeniden yorumlamalar bundan başka bir şey mi?
Sadece Tevrat ve İncil değil; yeryüzünde bu sesi yükselten ne kadar metin
varsa, bildiri, şiir, söz varsa hepsini tasdik edici olarak sürdüren Kur’an’dan
bahsediyoruz.
Çünkü Kur’an
mazlumların ve ezilenlerin şu gök kubbe altındaki son dinsel çığlığıdır.
Yeryüzünün dindarları bunu bırakıp neden dincilik yaparlar? ‘Benim kitabım
senin kitabını, benim dinim senin dinini döver’ kavgasının ne manası var?
Ebu Hanife,
kesin tesbit edilmesi halinde Tevrat ve İncil’den kimi ayetlerin namazda
okunabileceği görüşündeydi. ‘Çünkü’ demişti ‘Onlar da Allah’ın sözleridir.’
Kur’an onlarla çelişmez.
Kanımca
kastettiği ayetler aşağıdakiler ve benzerleri olmalı.
Bu temel
mesajların, Allah’ı, kitabı ve dini kendi tekeline almalarla, “seçilmiş ırk”
veya “kefareten vekalet” gibi tuhaf teolojilerle üzerinin örtüldüğünü,
sinirlerini alındığını, ana caddeden yan yollara kayıldığını görüyoruz. Oysa
ana yol hepsinde de birdi.
Okuyun bakalım,
size de tanıdık gelecek mi?
“Dört kitabın” manasının ve bir ve aynı olduğunu kendi gözlerinizle görün.
"Işk
derdiyle hoşem el çek ilâcumdan tabîb
Kılma dermân kim helâküm zehri dermânundadur"
Fuzuli
Yaklaşık Anlam: “Ey
tabib! Aşk derdinden memnunum; beni iyileştirmeye çalışma!... Senin
vereceğin derman asıl benim helakimi hazırlayan zehir olacaktır!..”
Yârdan mehcûr iken, düştük
diyâr-ı gurbete,
Dehr, gösterdi bize hicrân hicrân üstüne.
Hem mey içmez, hem de güzel sevmez demişler hakkımda,
Eylemişler Râsîh'e bühtân bühtân üstüne..
Geçen hafta içinde Habertürk TV’de Palçiçek Pamir’in Karşıt Görüş proğramına çıktım. Proğramda MUSİAD eski başkanlarından Erol Yarar ile İslam ve Burjuvazi konusunu tartıştık.
Tartışmadan her ne kadar entelektüel bir haz alamasam da, temel mesajları verme açısından fena olmadı. Aşırı yüklenme nedeniyle internet sitem az kalsın çöküyordu. Mail trafiği de cabası…
Bu yoğun ilgiden “İslam abdestli kapitalizm üretmek için var değildir” mesajının yerine ulaştığı anlaşılıyor.
Erol Yarar gibilerin “Sahabeye hakaret ediyor” veya “Komünistlik yapıyor” salvolarının bunu durdurması mümkün değil. Pandoranın kutusu açıldı. Bu tartışma daha da büyüyerek devam edecek ve zamanın ruhunun değiştiğini herkes görecek.
Bize eskiden “yeşil komünist” derlerdi. Şimdi yeşile de gerek kalmadan “komünist” diyerek ‘bahçelerine’ sarılıyorlar. Sırrı Sürreyya Önder dostumun telefondaki espirisi her zamanki gibi harikaydı: “Artık yeşile de yok, terfi etmişsin, hadi hayırlı olsun!”
12 Eylül’den hemen önce, o zaman Kırşehir’de lisede okuyordum, Akıncılar ve MTTB’ye gider gelirdik. Duvarlara “Sınırsız ve sınıfsız İslam toplumuna doğru” diye yazılar yazardık. O zaman yaftamız yeşil komunistti…
Sonra yeni yaftalarımız oldu: Radikal, İrancı, mezhepsiz, modernist, tarihselci, dinde reformcu…
Bunlar da hakkımda yazılan son iki eleştiri yazısından: Liberal-sosyalist, materyalist, naturalist, neo-mutezilî, batınî, ulusalcı…
Yaftalamadan edemiyor yurdum insanı.
Ha babam yafta vuruyorlar.
Ahmed Arif’in “33 Kurşun” şiiri aklıma geldi: “Vurun ulan, vurun, ben kolay ölmem!”
30 yıl önce (1980) Mamak Cezaevi kapısında başçavuşa verdiğim cevap, Balçiçek Pamir’in proğramındaki (2009)“Kendinizi ne olarak tanımlıyorsunuz?” sorusuna verdiğim cevap ile aynı: Müslüman.
Bu kadar.
***
Kur’an’ın “tarihe, hayata ve tabiata dönüşü” için esastan bir yeniden okuma yapıyoruz. Bu, Muhammed İkbal’in “İslam’da dinî düşüncenin yeniden inşası” dediği şeydir. Hz. İsa’nın dediği gibi “Karanlıklarda söylediklerinizi bir gün gelecek çatılardan haykıracaksınız.” Hiçbir güç buna engel olamaz. Hiçbir yaftalama bunu durduramaz ve saptıramaz.
Artık Ebuzer İslam’ı var. Solculuğa, komunistliğe gerek yok. Çağın vicdanı buradan çıkacak. Ebuzer, ıssız çölde yattığı o mezardan kalkarak çağımıza gelecek. Tıpkı İsa’nın mezarından kalkıp döneceği gibi dünyaya dönecek. Tabiî bu, Musa’nın, İsa’nın, Muhammed’in, Ali’nin, Ebuzer’in vb. getirdiği ve savunduğu İslam’ın ruhunun geri dönmesi; zihinlerde bilinç, yüreklerde heyecan olarak yeniden yeşermesi demek oluyor.
Bunun önüne geçmek mümkün değildir. Ben veya bir başkasının katkısı fark etmez, tarihin akışı bu yöndedir. Onun için ‘zamanın ruhu değişti’ diyorum.
***
Gerçi defalarca yazdım, bilen biliyor ama binlerce kişi yazılarımızla yeni karşılaştığı için iki konuya açıklık getirmek istiyorum.
Birincisi proğramda Hz. Osman’a hakaret ettiğim iddiasıdır.
“İslam’ın yenilikçileri” kitabımızın birinci cildindeki “Hz. Ömer”, “Hz. Ali”, “Ebuzer”, “Ammar b. Yasir” bölümlerini okuyanlar bilirler, biz dönemin ekenomi-politik analizini yapıyoruz. Eğer bunu yapmazsak mesafe katedemeyiz. Çünkü yeryüzünde İslam ümmeti diye bir şey varoldukça bu isimler de var olacaktır. Bunları silip atamayız, olayları görmemezlikten gelemeyiz. Çünkü istediğiniz kadar ayet hadis okuyun “Bahçe sahibi” dindar zihin hemen “Hz. Osman’a, Abdurrahman bin Avf’a, Saad bin Ebi Vakkas’a ne diyeceksin?” demekte ve ayeti hadisi tınlamamaktadır.
Dindar zihnin şunu bilmesi gerekiyor: Ebuzer (ve şu an biz) Hz. Osman’ın kişisel hayatını, hayasını, imanını, peygamberimize olan yakınlığını, İslam’a olan hizmetlerini eleştirmedik, eleştirmiyoruz. Böyle bir şey olamaz, olabilemez.
Fakat “kamu icraatı” eleştiriye açıktır.
Çünkü ülke (ümmet) hazinelerinin anahtarı kendisine teslim edilmiş olan, savaşa ve barışa karar verme yetkisi kendisinde olan, halkın mukadderatını etkileyecek kararlar verme makamında oturan yani kamu otoritesi yetkisi kullanan herkes, evet herkes eleştirilebilirdir.
İşte “herekse ait olan” bu alan (kamu) “herkesin” eleştirisine açıktır.
Kamu yetkisini kullandığı sürece hem hesap sorulabilir ve hem de eleştirilebilir olmak durumundadır. Aksi halde hesap sorulamaz ve eleştirilemez olursa diktatör ve hatta giderek tiran olur. Zaten diktatörlük ve tiranlık da bundan başka bir şey değildir.
Bu eleştiriyi yapacak olanlar da o ülkenin (ümmetin) aydınlarıdır. Aydın bu anlamda halkın vicdanıdır. Eleştirilemeyeni eleştirebilendir. Gelecek nesillerin ibret almasını ve bir daha o hataların tekrar edilmesini engelleyecek olan “eleştirel analizi” ortadan kaldıran “kutsallık perdesine bürünme” ve böylece “kamu icraatlarını sorgulamaz kılma” nın büyüsünü bozar. Böylece aydın ülkenin (devletin/ümmetin) donmuş dimağını açarak geleceğe yürümesini sağlar.
İşte Ebuzer bunu yapmıştır. Sahabenin çoğu da bunu yapmıştır. Hz. Osman da hiçbir zaman kamu icraatlarının eleştirilemez olduğunu söylememiştir. Bizzat hilafet makamında çatır çatır tartışmışlardır.
Eğer siz geçmişte hilafet makamında oturmuş birisini, kamu icraatları sebebiyle eleştirilemez görürseniz, bugün de, aynı/benzer makamda oturanları eleştirilemez görürsünüz. İslam toplumlarında eleştirilemez, sorgulanamaz, hesap sorulamaz liderlerin çıkıp durmasının kökleri buralara dayanmaktadır. Çünkü kamu bilinci yeterince gelişmemiştir. “Kamu icraatları sebebiyle eleştiri” ile “kişiliğe hakaret” birbirine karıştırılmaktadır.
Halbuki ilki meşru, ikincisi yasaktır.
Bu söylediğime değil Hz. Osman, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, eğer kamu yetkisi kullanmışsa Ebuzer, hatta Hz. Peygamber’in kendisi bile dahildir. Ona Allah’ın Resulü olarak tabiî ki itaat etmemiz gerekir, amennâ fakat “kamu icraatı” söz konusu olunca, ‘savaşı şöyle yapalım’, ‘barışı imzalamayalım’, ‘hurma ağaçlarını aşılamayalım’ vs. diyebilirsiniz. Eğer bunlardan kaynaklanan bir zarar ortaya çıkarsa ‘bu yanlıştı, yapmamalıydık’ deme hakkınız vardır. Bunların hepsi olmuştur.
Bugün dahi “kamu yetkisini” kim kullanıyorsa “kamudaki tüm icraatları” eleştiriye açık olmak durumundadır. Çünkü kamu “herkese ait olan” demektir ve herkese ait olan hakkında karar verenler eleştiriyi göze almak durumundadırlar. Aksi halde tabiatları kaldırmıyorsa istifa etmeli, yerlerini tahammüllü olanlara bırakmalıdırlar. “Kamu” adı üzerinde kimsenin özel alanı, malı, mülkü ve çiftliği değildir. Nihayetinde ölmek, istifa etmek veya emekli olup gitmek suretiyle kamu görevi bitecek ve fakat milletin/ümmetin örgütlü gücü, ortak hazinesi veya toplumsal tini (ruhu) demek olan “kamu” devam edecektir.
İşte buna kamu bilinci diyoruz. (bkz. “En büyük kamu” başlıklı makale)
Bu nedenle başta Hz. Osman olmak üzere sahabeler “kamu icraatları” sebebiyle eleştirilemez ve sorgulanamaz değildir. “Burada yanıldı” demek sanıldığının aksine gayet ilerletici ve ders çıkarıcıdır. Üstelik günümüze yönelik son derece öğretici tarafları var. Öyle ki “Adalet Devleti” adlı kitabımdaki kimi kamu felsefesi teorileri, Hz. Osman döneminin yanlış icraatlarından çıkardığım sonuçlardan çıkarılmıştır. Yani bana gayet öğretici olmuştur.
“Kur’an’dan kapitalizm hele abdestli kapitalizm hiç çıkmaz. Eğer bir ekonomi-politik çıkarılacaksa, Kur’an kavramlarını kullanmadan, bugünün kavramları ile söyleyecek olursak sosyalizme eğilimlidir…”
“İslam’ın politik duruşu sol bir duruştur.”
Bu sözlerden benim komunistlik yaptığım nasıl çıkıyor?
Şunu da söyleyeyim: Kelime anlamıyla komunist (communist) sözcüğünden rahatsız olmam. Çünkü İslam’daki cum’a, cem, cemaat, cumhur sözcüğü ile aynı köktendir: topluluk, toplu, ortaklaşa olan demektir. Fakat bir ideoloji olarak komunizm ile herhangi bir alakam yoktur. Kendimi solcu, sosyalist veya komunist diye tanımladığım hiç görülmemiştir. Kur’an’dan çıkardığım kimi ekonomi-politik yorumların bunları çağrıştırır olması, bir ideoloji olarak komunizmi savunduğum anlamına gelmez. Nitekim “devlet kapitalizmi” tabirini kullanmıştım.
Daha önce Gerçek Hayat Dergisi’nde “Biz de ikisi de var” başlıklı makalede ve “Mülk Yazıları” kitabıma aldığım “Kur’an’dan kapitalizm mi çıkar sosyalizm mi?” başlıklı makalede bu konuları etraflıca anlatmıştım.
Bu kavramları kullanarak meseleyi anlatmaktan kastım “çağın idraki” içinde konuşabilmektir. Aksi halde “İslam o değildir bu değildir” dediğiniz zaman çağın idraki içine giremiyor ve o dili kullananlarla iletişim kuramıyorsunuz.
Buradan bakılınca asıl söylemek istediğim şu: İslam’ın politik duruşu sol ise metafizik duruşu sağ olur. Çünkü “Evreni yaratan ‘Allah’ var, yerin göğün ‘sahibi’ O’dur, Allah’ın ‘yasa’ları ile oynamamalıyız, yarattığı tabiat ‘düzen’ine uymalıyız, gönderdiği peygamberlere ‘itaat’ etmeliyiz…” dediğinizde bunlar çağın idrakinde gayet ‘sağ’ vurgulardır. Bu açıdan metafizik duruşu sağ olur.
Öte yandan “Zulme karşı direnmeliyiz, kula kulluğa son vermeliyiz, açları, yoksulları doyurmalıyız, malımızı onlarla bölüşmeliyiz, zengin ile yoksul eşit hale gelinceye kadar yardımlaşmalıyız, faize son vermeliyiz, insana emeğinden başkası yoktur, zulmedenler yakında nasıl bir inkılab ile devrileceklerini göreceklerdir, ezilenler yeryüzünün varisi olacaktır..” dediğinizde bunlar da çağın idrakinde gayet ‘sol’ vurgulardır.
Demek ki ‘çağın idraki içinden’ konuşursak, İslam’ın metafizik duruşu tabiattaki ‘yaratıcının koyduğu düzeni koruma’ gibi sağ temalar içerirken, politik duruşu insanlıktaki ‘bozuk düzeni değiştirme’ gibi de sol temalar içeriyor.
Bu nedenle Gerçek Hayat Dergisi’ndeki o yazıda (8 ay önce) anlattığım gibi, 30 yıl önce Mamak Cezaevi’nin kapısında başçavuşun “Sağcı mısınız, Solcu musunuz ulan!” sorusuna Balçiçek Pamir’in proğramındaki gibi “Müslümanım” demiştim. Başçavuş kızıp “Ne demek lan o, biz gavur muyuz? Birileri çıkmış adalet, eşitlik, özgürlük, yoksulluk, açlık, emek, devrim mevrim diyor, birileri de Allah, kitap, vatan, millet, din, iman diyor. Siz hangisini diyorsunuz?” deyince “Biz de ikisi de var” demiştim.
Aynı yaftalar, aynı kalıplar, aynı önyargılar….
Artık bunları kırmanın zamanı geldi de geçmedi mi?
Kim Pejmurde / Islak Saçlarımdan Öpebilirsin Azizim
1)
Ne zaman ağlasam, yüzümün göç ettiği boynunun kenarı.. Allah'ın göndermediği bir Peygamber'di yüzün:Çocukluğumun tutunduğu,Urfa'da... Bana söylediğin kutsal söze tutundum yıllarca: "SAMİMİ OL!" Rabıta akşamlarından bu yana çok büyüdüm. Unuttum herşeyi,yüzün hâr- iç-kim pejmurde?...
Zamanı ve sabrı emziren bir tapınağa dönen kalbime adadım kendimi Karnında taşıdım annemi onca zaman Kayda geçmeyen ruhumu tekmeledim hep. Herkes beni oğul zannedince Ellerimi çırpa çırpa ayrıldım yanmış parmak uçlarımla memelerinden oysa ben bir kayıptım eteğine gömdüğüm mezarımı silince yüzüme. Kalbim kesildi dedim Bekle gelir dedi Anne!!! diye haykırdım,sular değil, kalbim kesildi!
Beni sensizlikle karıştırdılar İtikaflar çaldım ,olmadı/m Yatsıları üfledim mumlara,bitmedi yalanlar. Bunalıma girdik kalbimle, kurbanlık Yedi fakir olduk payına razı gelmedi bayram bize hiç.sus'tuk!
Kesik kalbimi aldım ateşle Yu'dum,l/adım:kîn 'e bulandı... (*) bundan kelli bizim kalan:ander'dir. (*) (*) yaşarken susacağımız... Dilimin üstündeki kapoçi:müjdemdir çöllere (*)
2)
Ben her okunan duada ya'sin. her kardeşte kuyu'su. Her gidişin geride kalan masum sözlüsü. ki bütün denizleri tülbentine saram saçların yerine.kaldır başını, Gökten çektim ellerimi Rabbim artık yerden seslendi
Bahçeme bir hoyrat girdi Gülümü dermeden dalımı kırdı şu sevmeye kıyamadığın bir kötünün koluna girdi bu senin bakmaya kıyamadığın ölem ölem kıyamadığın...
şimdi elem olsun bana kıtlığın seni yakınların da sevsin deme bana bırak beni yakınlarım yaksın,ki düşsün yolum uzaklara
Diktim kulağımı toprağa ey kuzey'lim,sesleri onların olsun! Ben bir tespihim artık ,Kaybedenlerin çektiği!...
Batsın bu sofralar, suyu bile hain şehrimin. ekmeğimi bölüştüğümü söyleyenler bile yalan söylemiş ben böldüysem kendimi bölmüştüm ellerine...
Bir elim,ülkemin güneyinde babaannemin eli diğer elim ülkemin kuzeyinde senin... yaralarıma sürdüm melhem diye merhametinizi... ırsî bir ağıt kapladı ruhumu..ben bozlaktan başka birşey değilmişim!
3)
ellerim de kor var onların gözlerinde tor! ben yazarsam yakarım onlar bakarsa sapar! uzanılamamış tüm ciğerlerin ithamıyım. gariban kedileri nankör sanan entel nan'körlerin!
ayırdım yollarımı herkesten ateş ve suyla Onlarla yanmaya gittiydim amma! döndüm kendimle yunmaya...
Çimdim ziyan olmuş iyi niyetlerimde (*) ki: ıslak saçlarımdan öpebilirsin azizim...
Allah'ın Göndermediği Peygamber: Ki
Allah gönderseydi bir Paygamberin söyleyeceklerini söyleyen bir
sevdiğim insandı Baran.Çocuktum,Urfa'ya tutunarak büyümeye çalışan bir
hırçınlık zamanları ellerimin tutanıydı.Bana kürtçe öğrettiği
akşamlarda.
Rabıta Akşamları Ki süleymancıların
yurdunda zorunlu olarak katıldığımız perşembe akşamları
Rabıtaları.Hocalar ihlası şerif" derken, biz birbirimizin ayaklarını
gıdıklar,çimdikler,azarlanırdık.Boynunun kenarı ki ders çalışırken
buram buram samimiyet kokardı.Hafızamdan çok şey silinmiş.Yüzünü
hatırlayabiliyorum sadece.Gerisi:Onun bir şiirinin sözleriydi:yazıpta
sakladığı:"Pejmurde!"
Karnında taşıdım annemi: Annem
beni doğurdu:evlad oldum.Ben onu dokuz ay karnında taşıdım:anne
oldu!Ben ona evlad'lığımı, o bana Anne'liğini borçlu!Hiçbir zaman da
ödeşemeyeceğiz.Cennet ikimizin de ayaklarının altında.En az anne kadar
kutsaldır evlatlık!
Beni Unuttun ya, neyle unuttun Unutulmak
? ‘Unutulmak’ bir nesnenin tozlanmasına benzer. Belki kayıtlardan
silinmez ama, belirli bir zaman altında kalır. Önemli olan unutulan bir
şeyin neyle örtüldüğüdür; unutulmaktan çok, neyle unutulduğunuz
önemli...(K.İskender)
Bahçeme bir hoyrat girdi Gülümü dermeden dalımı kırdı şu sevmeye kıyamadığın bir kötünün koluna girdi bu senin bakmaya kıyamadığın ölem ölem kıyamadığın Sadık Gürbüz'ün söylediği:Nedendir Suna Boylum Nedendir adlı türküsüne bir gönderme!
"seni yakınların da sevsin Biraz
da evladı olduğum bir dostum'un intizarı!Yılanlaşan zannlara
binaen,sarfettiği!Yılanlar ancak yakından sokar!Her yakın o yüzden hayr değildir!
Ben bozlaktan başka birşey değilmişim:
İhsan
Eliaçık'ın "zamanın ruhu değişti" adlı makalesinin bitişinde yer
alan:"bozlak" sözüne binaen,Nedenini sorduğum zaman İhsan abi:"Eğer
Hz.Muhammed Türk olsaydı:Uzun Hava'sı,Bozlak'ı ezan olacaktı
toplumda.Bu topraklarda insanlar bozlakla ,ağıtla haykırmış
birbirlerine seslenmiş ve birşeyler anlatmışlardır" sözleri
dikkatimi çekmişti.Ezandaki yanık sesleniş o toprakların insanlarının
kültüründe var olan bir uygulama, bizde ise Kürdistan dolaylarında
dengbejlerin(ozan):stran'ları,Yörüklerin Koçerlerin,yaylacıların ise
bozlakları,uzun havaları..."Bunlar Bitmez" demişti makalesinin sonunda:
" Her şey biz yaşarken oldu’ Madem zamanın ruhu değişti. Şimdi artık yeni türküler söylemin zamanıdır. Çünkü bir tek onlar bitmez; bozlak, uzun hava, acı, feryat, arayış, umut bitmez!" sözüne binaen.Bir bitmeyişin derin vurgusu!
"gariban kedileri nankör sanan entel nan'körlerin! ": Ali
Şeriati'nin İslam Bilim kitabında da belirttiği ALİNASYON/yabancılaşma
kavramı üzerinden: Bilgi komasına giren, entelleşen, çok iyi konuşan
ama iyi karalayan, çamurcu, tüm yapıcı söylemleriyle yıkıcılığa hizmet
eden, mahallemizin entelijans adaylarına...
"ıslak saçlarımdan öpebilirsin azizim":Kirlenmek kirletilmektir.Tüm kirliler birilerinin de aynı zamanda kirlettikleridir.ıslak saçlar: tevbeye açılan bir kapıdır!Yeterki temizlenme bilincini kaybetmesin insan!
Deve, belirlenmiş bir ayetti ve kesildi (Mucizeleştirmeler III)
Semûd
kavmi ve sonrakiler, elçilerin getirdikleri belgeler karşısında, “Bizi
çağırdığınız şeyden kesin bir kuşku içindeyiz!” demişlerdi. Elçiler
onlara: “Bu kuşku, gökleri ve yeri yaratan, sizi bağışlanmanız için
çağıran ve belirli bir süreye kadar sizi erteleyen Allah hakkında mı?”
deyince, toplumlar inkâr gerekçelerini şöyle dile getirmişlerdi: “Siz
de bizim gibi birer beşersiniz. Öyleyse bize bir “sultan” getirin!”
Bunun üzerine elçilerin onlara cevabı şöyle olmuştu:
“Evet,
biz de sizin gibi birer beşeriz ama Allah, kullarından dilediğine
ihsanda bulunur. Allah’ın izni olmadan size bir “sultan” getirmemiz ise
bize yaraşmaz.” (1)
Semûdlar,
Kuzey Arabistan’da, eskiden Hicr denilen kente bağlı yerlerde yaşamış
ve Arapça konuşmuş bir toplumdu. Rabiğ, Akabe, Medine, Hayber, Teyma ve
Tebük topraklarında harabeleri bulunmaktadır.
Onlara
Hz. Salih elçilik etmiş, kendisinden “sultan” istediklerinde ise; bir
deveyi işaret etmiş, yayılmasına ve sulanmasına özen göstermelerini,
ona kötü davranmamalarını, aksi takdirde kendilerine elemli bir azabın
dokunacağını bildirmişti:
“Ey
kavmim! Allah’a kulluk edin, O’ndan başka bir tanrınız yok. İşte size
Rabbinizden bir “beyine” geldi, bu, Allahın devesi, size bir ayet,
bırakın onu Allah’ın Arzında otlasın, ona bir fenalıkla dokunmayın
yoksa elemli bir azaba uğrarsınız.” (2)
Onun,
erkek ve dişi birleşmesinden doğmamış, dağdaki cansız kayalıktan
yetişkin bir deve olarak çıkmış harikulade bir deve olduğu anlatıla
gelir. Oysa Kur’ân’ın gündeminde, mahiyet olarak kendi türünden hiç de
farkı bulunmayan bir hayvan olarak yer alır.
Evet,
ona Kur’ân’da “Allah’ın devesi” denmiştir. Ancak onun otlağına da
“Allah’ın yeri” denmiştir. Bu deyim, o yerin harikulade özelliklere
sahip bir mekân olduğunu değil, insanların ekip biçmediği, kamu malı
bir yer olduğunu gösterir. Allah’ın devesi deyimi de, onun
salıverilmiş, sahipsiz bir deve olduğuna işaret eder.
Kur’ân
üslubunda; Allah’tan başka sahipleri bulunmadığından; salıverilmiş
deveye “nâkatullah”, insanların ekip biçmediği meraya “ardullah”,
babası bilinmeyen çocuğa “Abdullah”, dünyadan hiç kimseye ait olmayan
saraya da “beytullah” denmiştir. Kur’ân’da “Abdullah” tesmiye
edilen Hz. İsa’nın babası Allahu Teâlâ değildir. Onun bedeni de bizimki
gibi et, kemik ve kandandır. Kur’ân’da “beytullah” tesmiye edilen
Kâbe’de Allah oturmamaktadır. Taş ve tuğla yapısı da
kullandıklarımızdan farklı değildir. Hz. Salih’in işaret ettiği
“nakatullah” da, üzerine insanların oturduğu diğer develerden farklı
değildir.
Onun
diğer develerden tek farkı vahiyle belirlenmiş bir ayet (sultan)
olmasıdır. İsra Suresinin 59. ayetinde bu hususa şöyle temas
edilmektedir:
“(Peygamberleri)
ayetlerle göndermekten alıkoyan, öncekilerin onları yalanlamasıdır.
Semud’a açıkça deveyi verdik de onunla zulmettiler, hâlbuki sadece
korkutmak için ayetlerle göndeririz.”
Dikkat
edilirse Kur’ân bu devenin, diğer bütün varlıklardaki gibi sadece ayet
olma cihetine işaret etmiştir. Onun herhangi bir ikna edici
harikuladeliği olduğunu belirtmemiştir. Aksine onu, evlat ve mal
türünden (3) bir “fitne” olarak nitelemiştir. (4)
Nitekim
Semud toplumu, bu deveyi kesmekten de aciz kalmamıştır. Yani devenin
kendisinde onları acze düşüren bir harikuladelik tecelli etmemiştir.
Fakat belirlenen bu ayeti hafife alarak peygamberi inkâr etmeleri
üzerine ilahi ceza gelip onları bulmuştur:
“Fakat
onu (peygamberi) yalanladılar, nitekim onu (deveyi) da devirdiler.
Rableri de günahlarını başlarına geçirdi, o yeri düzleyiverdi!” (5)
Konuşmak, Konuşmamak ve Konuşamamak (Mucizeleştirmeler II)
Bir olayın, bilinen sebeplere dayanması, o olayın kavranamaz olan ilahi bir planla gerçekleşmediğini göstermez. Çünkü Allah-u Teâlâ yaratmada ve yönetmede, ikramda ve ikapta, mazide ve istikbalde bütün işlerini vahiyle yürütmektedir. Ontolojilerine göre, varlıklara sürekli; oluşsal, eylemsel, sezgisel ve sözel ilahi uyarılar ulaştırmaktadır.
Evet, doğada cereyan eden hadiselerin esbabı kavranabilirdir. Çünkü bunları oluşturan vahyin icra düzeninde bir değişim yoktur. Ancak bu vahyin esbap ve mahiyeti kavranabilir değildir. Ayrıca hadiselerin seyrine, ilahi vahye farklı seviyelerde muhatap olan pek çok varlığın sebebiyet vermesi de söz konusudur.
Mesela yağmur, sebepleri bilinen bir hadisedir. Bu bilgi, onu bir ayet olmaktan çıkarmaz. Çünkü yağmurun maddi sebeplerinin bulunması, her hangi bir toplum için ibret yahut rahmet, bir başka toplum için de fitne yahut azap olarak belirlenmediğini göstermez.
Yine mesela, konuşmak, konuşmamak ve konuşamamak insanın esbabını bildiği olgulardır. Ancak, Kur’ân’ın değer atfına göre, yeri geldiğinde her biri birer ayet sayılır. Birisinin ilahi plan üzere konuşması yahut diğer birisinin konuşmaması “belirlenmiş bir ayet” olur.
Nitekim Zekeriya (a.s.) “Rabbim! Bana bir ayet belirle” deyince kendisine şu cevap gelmiştir:
“Senin ayetin, üç gün insanlara işaretle olan dışında konuşmamandır.”
Luka İncil’inde belirtildiğine göre, bu ilahi beyan üzerine Hz. Zekeriya’nın mucize olarak dili tutulmuş ve kimseyle konuşamaz olmuştur. Müfessirlerin çoğu, İncil’deki bu garip yorumu izlemişler ve yukarıdaki ayetten; “Zekeriya (a.s.) üç gün, mucize olarak insanlarla konuşamaz olmuştu” şeklinde bir anlam çıkarmışlardır.
Oysa Kur’ân-ı Kerîm, Zekeriya (a.s)ın “konuşamama” gibi olumsuz bir durumundan söz etmemiştir. Aksine, insanları ikna için uğraşacağına, yaşlı çağında kendisine bir çocuk bağışlanmasından dolayı, üç gün ibadete yönelmesinin emredildiğini bildirmiştir.
Bu, tıpkı benzer bir durumda insanların hücumuna uğrayan Hz. Meryem’in “susma ayeti” gibidir. Bu olay da Kur’ân’da şöyle ifade edilir:
“Ben Rahman’a oruç adadım, bu gün hiç bir inse konuşmayacağım!”
Hz. Meryem konuşmadığı için, oğlu İsa’yı işaret etmiş, Yahudiler tahakküm edasıyla, “Şu beşikte olanla, sabiyle nasıl konuşuruz” demişlerse de o konuşmuştur. Böylece onun konuşması da belirlenmiş bir ayet olmuştur.
Bazı yorumcular, Hz. İsa’nın bu konuşmasıyla ilgili ayetteki “kâne” fiilinin “nâkıs” değil, “zaid” olduğunu söylerler. “Eğer nâkıs olduğu düşünülürse bu, “idi” anlamında zaman ifade eder. Bu durumda da İsa’nın konuşması bütün insanların ki gibi olacağından mucizelik kalmaz” derler.
Yani metinden, Hz. İsa’nın, kundakta eli kolu sarılmış bir bebek (tıfl) iken, mucize olarak konuştuğunun anlaşılabilmesi için bazı kelimelere yeni görevler yüklenmesi gerektiği düşünülmektedir.
Oysa Kur’ân, doğumdan itibaren buluğa erme yaşına kadar olan çocuğa “tıfl” demiştir. Hz. İsa’nın konuşma çağını ise “sabi” ve “kehl” sözcükleriyle belirlemiştir. Her ne kadar Arapçada sütten kesilmemiş çocuğa sabi de deniyorsa da kelimenin kökü, tecrübesiz olunan çocukluk ve gençlik çağını nitelemektedir. Nitekim bu kelime Kur’ân’da Yahya peygamberin kendisine hikmet verilen yıllar için kullanılmıştır. Bu da Müfessirlere göre en azından Kutsal kitabı okuyup anlayabilme yaşıdır. Bu çağın, Kur’ân’da mukabili olarak zikredilen “kehl” sözcüğü ile tanımlanan 28-30 yaşlarına kadar sürdüğü de söylenebilir.
Bu durumda, şu tespiti de yapmamız kaçınılmaz olur. Adet dışı olduğu düşünülen bir olayın, adet üzere cereyan etmiş bir olayla birlikte zikredilmesi, ona gölge düşürür. Eğer Hz. İsa, harikulade bir şekilde sabi iken konuşmuş olsaydı, bunun olgun iken konuşmasıyla birlikte zikredilmesinin bir anlamı kalmazdı.
O hâlde Kur’ân’da meseleye temas edilen bölümlerdeki beşiğin, Hz. İsa’nın çocukluk çağına, beşikte konuşmasının ise ona küçük yaştan itibaren ilham kaynağı olan peygamberce bilgeliğe mecazî bir işaret olduğunu düşünmemiz gerekir. Bu durumda da, Hz. İsa, küçüklüğünde de olgunluk çağında da peygamber kelamıyla konuşmuştu demek olur.
Nitekim Hz. İsa’nın sabi iken söylediği sözler, “Ben Allah’ın kuluyum, bana kitap verdi ve peygamber olarak belirledi” olmuştur.
“Birleşmiş Milletler (BM) dünyada açlık sorunu yaşayan insan sayısının 1 milyarı geçtiğini açıkladı. BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ile Dünya Gıda Programı’na (WFP) yayınladıkları ortak raporda, dünyada açlıkla mücadele eden insan sayısının, 2009 yılında 100 milyon artarak, 1 milyar 20 milyona ulaştığını bildirdi. Raporda, bu sayının son 40 yıldaki en yüksek aç sayısı olduğu ifade edildi. FAO Genel Sekreteri Jacques Diouf rapor açıklanırken, ‘Aç insanların sayısındaki artış tahammül edilemez noktada’ dedi. Diouf, ‘Açlık sorunun yok edilmesi için ekonomik ve teknik olanaklarımız var, ancak açlığı sonsuza kadar yok etmek için eksik olan siyasi iradedir’ diye konuştu…”
Görüldüğü gibi 1 milyar 20 milyon insan “yeryüzünün” sokaklarında aç dolaşıyor.
Oysa kıssaların anasında ne deniyordu: “Orada (yeryüzünde) aç kalmazsınız, çıplak olmazsınız, susuzluk çekmezsiniz, güneşin sıcağında yanmazsınız.” (Taha; 118-119)
Bunlar olmadığı takdirde yeryüzü sizin için “cennet” aksi halde “cehennem” olur…
Yeryüzünün cennete veya cehenneme çevrilmesi bizim kendi ellerimizle yaptıklarımızdan dolayıdır…
Her kim her sabah üzerine güneşin yeniden doğduğu, çiçeklerin açtığı, nehirlerin aktığı, kuzuların melediği, kuşların uçuştuğu, insanların cıvıldadığı bu yeryüzü cennetini “yasak ağaçlara” dokunarak “cehenneme” çevirirse ettiğini bulacaktır. Her kim de cehenneme çevrilmiş yeryüzünü tekrar cennete dönüştürmek için çalışırsa karşılığını eksiksiz bulacaktır…
***
İşte dünyaya böylesi bir bakışa Ali Şeriati “Tevhidî Dünya Görüşü” diyor.
Yani kozmosu bir ve bütün halinde kavrama, yeryüzünü bir ve bütün halinde kavrama, insanlığın bir ve bütün olduğuna; renk, ırk, kavmiyet, milliyet, cinsiyet, mülkiyet bakımından Allah’ın önünde eşit ve özgür olduğuna inanma…
Tüm insanlığı Ehlullah (Allah’ın ailesi) gibi görme…
Buradan bakılınca tevhid ve şirk bu birlik ve bütünlükle ilgili olur.
İnsanları renk, ırk, kavmiyet, milliyet, cinsiyet ve mülkiyet bakımından ayıran ve parçalayanlar Allah’a (bire/bütüne) şirk koşmuş olurlar.
Burada “Allah” teolojik bir kavram değil; bilakis sosyolojik ve antropolojik bir kavrayıştır. Hasan Hanefi’nin dediği gibi Kur’an’a baktığımızda Allah’ın kendisini teorik değil; “pratik” bir düzeye yerleştirdiğini görürüz. Allah bir logos değil; fakat daima bir fiil halindedir. Allah, akılla kavranabilen bir obje, bir fikir, bir kategori değil; fakat bir “davranış” ve “vaziyet alış”tır. Allah, tanımlamadan uzak fakat varlığın yanında olup epistemolojiye değil ontolojiye dahildir.
Bu durumda diyebiliriz ki “Allah” insanların dünyasında ihtiyaç, umut ve arayışlarda ortaya çıkmaktadır. Muhammed’in Allah’tan aldığı okyanustan kabına dolan kadardır. İhtiyacınız, umudunuz ve arayışınız oranında kabınızı doldurabilmektesiniz. Siz ihtiyaç hissetmez, umut bağlamaz ve aramazsanız kabınız bomboş olacaktır. Yani dışınızda değil; içinizde Allah yok demektir. Kör açısından güneş neyse ihtiyaçsız, dertsiz, umutsuz ve arayışsız biri için de Allah odur…
Madem Allah ihtiyaç, dert, umut ve arayış oranında insanların dünyasında tecelli ediyor, şu halde, Allah insanın en temel ihtiyacı neyse onun arayışında görünür (müzahir) oluyor. Bu ise, kıssaların anasında değinilen açın, çıplağın, susuzun ve yanan adamın arayışında ortaya çıkıyor. Demek ki Allah açın, çıplağın, (maddi ve manevi) susuzun ve yanan adamın ruhu ve umudu olarak inkışaf ediyor; yani keşf ve müşahade olunuyor. (‘Fakirin neyi var Allah’tan başka’ veya ‘Umut fakirin ekmeğidir’)…
Kanımca bunun böyle olmasını Allah istemiş görünmektedir. Sanki insanların dünyasında dipten gelen bir arayış dalgası halinde müzahir (kural, ilke ve değerleriyle görünür hale gelen) olmak istemektedir…
Bu nedenle tarih boyunca peygamberlerin hep yoksulun, “açın, çıplağın, susuzun ve güneşin sıcağında yanan” adamın sesi ve soluğu olarak ortaya çıktığını görüyoruz.
Ne garip bir cilvedir ki yoksulların ve açların sesi olmak tarihte ilk defa modern çağda materyalist ve ‘Allah’sız’ bir ideolojiye kalmıştır. Bu nedenle de tutmuyor. Çünkü eşitlik söylemi biraz “irrasyonel’ ve fakat imkansız değildir. İnsanoğlunu, dünyanın acımasız dönen çarkı karşısında, ancak bitmek tükenmek bilmeyen derin bir maneviyatla beslenen adalet özlemi ve eşitlik arayışı ayakta tutabilir. Aksi halde teker teker yıkılır ve teslim olur. Kuşaklar boyu süremez. ‘Mümkün gerçekten daha fazla gerçektir.’
***
Bu nedenlerledir ki “yeryüzünde 1 milyar aç” meselesi her şeyden önce “Allah” davası ile ilgilidir. Kur’an perspektifinden bakarsak bu tevhid-şirk konusuna girer. Çünkü Kur’an’da şirk kavramının geçtiği ilk yer “Bahçe sahipleri” kıssasıdır. “Keşke Rabbime şirk koşmasıydım” diyen Bahçe sahibi zengin dindarlık iddiasında ve fakat bahçesine (sermayesine/tarlasına/parasına/mülküne) tapmaktaydı.
Demek ki bugün peygamber gelse, 14 asır önce “Bu kız çocukları hangi suçudan dolayı öldürüldü?” diye çağa seslendiği gibi, bugün olsa “1 milyar insan hangi suçundan dolayı aç?” diye soracaktı. Gelen ilk ayetler buradan başlayacaktı. Allah ilk buradan çağa seslenecek, yoksulların ve açların lehine, mülk sahiplerinin ise aleyhine olarak tarihin akışına müdahil olacaktı.
İlk 23 surede o günün 9 büyük mülk sahibi kabile ağasını; Velidbin Muğire, Umeyye bin Halef, Ebu Cehil, Ebu Süfyan, Ebu Leheb, Utbe bin Rabia, Ebu Amr es-Sakafi vb. eleştirerek işe başladığı gibi başlayacaktı. Çünkü bunlar bir tanrıya inanan, namazında niyazında insanlardı. Kabe’nin yeniden yapımında Velid bin Muğire ‘haram para getirilmemesini’ istemişti… Ebu Cehil beş vakit (evet beş vakit) namaz kılıyordu. ‘Vay o namaz kılanların haline’ ayetinin yer aldığı Maun suresi onun hakkında nazil olmuştu…Bunların çoğu Kabe’yi yedi defa tavaf eder, cünüp olunca boy abdesti alır, Ramazan ayında oruç tutarlardı… (İbn Habib’in el-Muhabber adlı eseri cahile dönemi Araplarının dini hayatına dair çok kıymetli bilgilerle doludur. Oradan anlaşılıyor ki İslam’da dini ibadetlerin (nusuk) hiç birisi yeni değildi; hepsini başta yukarıdaki elebaşılar olmak üzere cahiliye Arapları yapıyordu.)
Demek ki bugün olsa, örneğin, Türkiye’nin en zengin 9 büyük ailesini; Koç ailesi (6 milyar dolar üzeri), Sabancı ailesi (6 milyar dolar üzeri), Şahenk ailesi (5-6 milyar dolar), Ülker ailesi (5-6 milyar dolar), Doğan ailesi (4-5 milyar dolar), Tara ailesi (4-5 milyar dolar), Eczacıbaşı ailesi (3-4 milyar dolar), Yazıcı ailesi (3-4 milyar dolar), Dinçkök ailesi (3-4 milyar dolar) gibi büyük mülk sahiplerini aynı onları eleştirdiği gibi eleştirerek “ilk mesajlar” başlayacaktı…
Aynı şekilde yeryüzünün 9 büyük mülk sahibini; Warren Buffett (Yatırımcı/62 milyar dolar), Carlos Slim Helu (Telekom/ 60 milyar dolar), Bill Gates (Microsoft/58 milyar dolar), Lakshmi Mittal (Çelik/ 45 milyar dolar), Ingvar Kamprad (Ikea/31 milyar dolar), KP Singh (Gayrimenkul/ 30 milyar dolar), Oleg Deripaska (Aluminyum/28 milyar dolar) eleştirerek küresel çapta “ilk mesajlar” başlayacaktı…
Çünkü çağımızın yerel ve küresel çapta “Bahçe sahipleri” bunlar ve bunların “zuhruf”una (altına, paraya, lükse, şatafata) özenen daha yüzlercesidir…
Bunlara sorsan önceki çağlarda olduğu gibi “Mallarımız üzerinde dilediğimiz gibi hareket edemeyeceğimizi sana namazın mı emrediyor ey Şuayb?” (Hud; 87) diyecekler, “İsterse Allah’ın doyuracağı kimseleri mi biz mi doyuracağız?” (Yasin; 47) diye mustağnileşecekler, “Yanlarındaki ile eşit hale gelmekten” (Nahl;71) ödleri kopacak ve “Zenginliği kendi aralarında dönüp dolanan bir devlete” (Haşr; 4) dönüştürdükleri için onu korumak için her yola başvuracaklardır.
Bunun böyle olacağını görmemek için Kur’an’ı teberrürken ve ölülerin arkasından okuyup durmak lazımdır (!).
***
İşte çağın peygamberâne misyonu bunların karşısına dikilip “Lehu’l-mülk” diyen söylemdir.Yani Mülk Allah’ın (herkesin/kamunun) dur. Allah’ın toprağı, suyu, merası, otlağı, bağı, bahçesi, doğalgazı, petrolü, alimunyumu insanlığın ortak mülküdür. Bunlar üzerinde tekel oluşturulamaz, adilce paylaşılmalıdır. Hiç kimse tek başına bunların baronu ve ağası olamamalıdır.
BM raporlarına göre Afrika kıtasındaki açlık sorununu çözmek için 40 milyar dolara ihtiyaç var. Yukarıdaki listeye bakın, örneğin ilk sıradaki Warren Buffett’in tek başına serveti 62 milyar dolar!
Ee mesele gayet açık değil mi?
Yeryüzünde 1 milyar insan aç dolaşıyor, öte yandan bir adam tek başına bir kıtanın açlık sorununu çözecek servete sahip!
Bugün peygamber olsa işe “1 milyar insan hangi suçundan dolayı aç?” diye sorarak başlardı ne demek anlaşılıyor olmalı…
Çünkü Kur’an’dan okuduğuma göre söylüyorum, Allah’ı en çok rahatsız eden şey kendi yarattığı dünyası üzerinde “aç, çıplak, susuz ve güneşin sıcağında yanan” insanların bulunmasıdır. Tevhid açısından birinci ve ilk mesele budur. Yeryüzünde dikili putlar bile sonraki meseledir. Çünkü “put” dediğiniz açların ve yoksulların emeği ve alınteri üzerine dikilen şeydir.
Allah’ı en çok hoşnut eden şey ise, zenginler ve yoksullar arasındaki uçurumun giderildiğinin görülmesidir. Yeryüzünün bütün tapınaklarından yükselen ayinler, okunan dualar, kesilen kurbanlar bile bundan daha önemli değildir.
Madem Allah insanların ihtiyacı, umudu ve arayışında müzahir oluyor, kurtarıcı beklemeye ne gerek var? Umudu ve arayışı diri tutmak, canlandırmak, yaymak ve örgütlemek Allah’ın gören gözü, işiten kulağı ve yürüyen ayağa olmak demek değil mi?
Ve bu hemen yanı başımızdan başlamalı değil mi?
“1 milyar insan hangi suçundan dolayı aç?” sorusu, bu nedenle çağın insanî ve ilahî sorusudur. “Bu kız çocukları hangi suçundan dolayı diri diri gömüldü?” sorusunun çağa tercümesidir.
“Yaşayan Kur’an” çağa bu soruyu sorar, peşine düşer, dava eder.
Ta ki son aç doyuruluna, son çıplak giydirilene, son susuz suya kavuşana, son yangın söndürülene kadar… Ve bunlara neden olanlar alaşağı edilene kadar…
Hurafe, İstidrac, Keramet ve Mucize (Mucizeleştirmeler I)
Hurafeler, gerçek olmadığı bilindiği hâlde, harikuladelik üzerine oturtularak dinileştirilen, bazen de dinin yerine ikame edilen aşırı inanç ve anlatımlardır.
Çoğu zaman çağdaşlıkla hurafenin bir arada barınamayacağı zannedilir. Oysa çağdaşlık hurafeyle doğru orantılıdır. İlkinin gelişme zamanı olan iletişim, ikincisinin çoğalma mevsimidir. Çünkü hurafeler, ancak "reklam"la büyütülebilecek yakıştırmalardır.
Toplumların hurafe menfezlerinden birisi cehalet ise de kuşkusuz bundan daha önemlisi, insanın sevmediğini inkâr etme, sevdiğini ise mucizeleştirme tabiatıdır.
Kur’ân-ı Kerîm, her türlü inanç ve eylemin “ayet” ve “beyyine” üzerine oturmasını ister ve bu nedenle hakla bağını koparan her türlü hurafeye savaş ilan eder.
Peki, o hâlde; peygamberliğin ispatı için “mucize” yi şart koşup da, ardından, mahiyet olarak ondan hiç de farkı bulunmayan “keramet” ve “istidrac”ın hak olduğunu kabul etmek, Kur’ânî çizginin neresinde kalır? Bir yandan enbiyanın diğerlerinden farkı ispat etmeye çalışılırken, öte yandan enbiya evliyayla, evliya da eşkıya ile eşitlenmiş olmaz mı?
Bugün pek yaygın olan istidrac ve keramet kabulü yanında, Hz. Peygamberin yüzlerce mucize göstermiş olduğunu anlatan dini eserler vardır. Ancak, meseleye kronolojik olarak bakıldığında, bu hususta izahı zor bir husus açığa çıkar.
Çünkü geriye doğru inildikçe mucize sayılan olayların sayısı ciddi ölçüde azalmaktadır. Bundan daha düşündürücü olanı ise, “mucize” kavramının Hicrî IV. asırda “ayet” kelimesiyle değişmesidir.
Çünkü harikulade olay anlamındaki mucize kelimesinin İslamî edebiyatta ilk kullanılışı bu tarihlerde başlamıştır. Mucize sözcüğünü ilk kullananlardan birisi, harikuladeyi, peygamberlerin doğruluğunu bilmenin ilk şartı gören Ebu’l-Hasen el-Eşarî’dir.
Dolayısıyla Hz. Peygambere ve hatta sahabeye isnat edilen hadislerde “mucize” aramak boş bir çaba olacaktır. Harikuladelik bildiren haberler ise, erken dönemde derlenen hadislerde sadece birkaç tanedir. Siyer arka planına inilince bunların da harikuladelik içeriği dağılmaktadır.
Kur`ân-ı Kerim’in ise, “mucize” sözcüğünü hiç kullanmaması yanında, inkârcıların harikuladelik içeren talepleri karşısında olumsuz tavır aldığı, hatta bu istenen şeylere bile “ayet” tabir ettiği bilinmektedir.
Yani bu yüce kitap, ilahi yaratış ile ilahi kelamı birbirinden ayırmamıştır. Eşyaya da, onun işleyişine de, eşyayı ve olayları yönlendiren vahye de aynı adı vermiştir. Bütün bunları, kulları Allah’a kılavuzlaması yönüyle; “âyet”, “beyyine”, “burhân”, “sultân”, “furkân” ve “hakk” sözcükleriyle nitelemiştir.
Bu sözcüklerin hiç birisinin, sebeplere dayanmadan meydana gelmiş bir olayı nitelediğine dair bir delil de mevcut değildir. Hâl böyle iken Arapça olan bu altı kelimenin, yine Arapça olan “mucize” kelimesiyle eş anlamlı sayılması, isabetli bir tercüme değildir. Ayrıca altı ayrı anlamı bir sözcükte eşitlemenin, müthiş bir algı daralmasına sebep olacağı da açıktır.
Sen bana “hayir” demenin dinini vermissin ey anam babam! Ben senin kizinim. Bana gösterdigin yol, önerdiklerin, beni onlarla donattigin deger, ahlak ve yasam biçimi sudur: Gitme, yapma, görme, söyleme, kavrama, hissetme, yazma, okuma!.. Hayir hayir, hayir!.. Böylece senin tüm söylediklerin “Hayir”dan ibaret! Ben “Evet” dininin izindeyim ki, bana ne yapmam, ne okumam ve ne kavramam gerektigini gösterip ögretsin.
Bir yazarin deyimiyle; “Hayir’i, evetinden fazla olan dine yaziklar olsun!” Ve ben senden bir tek “Evet” isitmemisim!
“Okumak” için Olan Bir Kitap!
Anam Babam, büyügüm!..
Senin inandigin Kur’an ne için geldi? Ben hem Kur’an’da ne oldugunu bilmiyor, hem de içeriginden habersizim. Hem sen de habersizsin. Iste bu nedenle kafir ile ben ve sen ders arkadasiyiz! Sonuçta benim onunla bir isim yok! Çünkü, okunmak için gelmeyen bir kitap neye yarayacak? Oysa sen Kur’an’i; gözüne sinene sürüyor, çocugunun kundagina, onun bunun koluna ilistiriyor, hastanin yastiginin ucuna koyuyorsun.
Gördügüm kadariyla sen bu kitabi söyle kulaniyorsun: Evinden çiktiginda ondan birkaç ayet okuyor ve kilidine üflüyorsun! Ben güçlü ve ileri teknigin ürünü bir kilidi alir, kapima takarak kapimi kapatarim ve üfürüge ihtiyaç duymam! Sen korunman ve selametin için ondan bir nüshayi ceketinin astarina diktiriyorsun. Veya kendi boynuna asiyorsun. Ben gider parami bastirir uzman bir doktora muayene olur, ilacimi alirim. Bu nedenle “senin” Kur’an’ina ihtiyacim yok!
Sen “seçme” “kararlilik” “amel” “yargi” “kavrama” ve “düsünme” yerine Kur’an’dan bunlari edinme yerine onunla “istihare” ediyorsun! Oysa bu saydiklarim insanin isi, insanin deger ve ayricaligidir. Oysa sen Kitaba; bir kelime oyunbazligi, bir çikar araci, bir piyango kitabi türünden bakiyorsun!
Ben, zihinsel egitim, bilgi ve arastirmayla uzmanlara dahilere ilim adamlarina danismayla aklimi kullaniyorum. Mantigimla düsünüyorum. Ben Kur’an’i hidayet ve yol gösterici olarakonda yazilanlari düsünüp algilamak için, hayattaki iyiyi kötüyü ve düzgün yolu ayirdetmek için okurum.
Bunu istihareyle yapmam! Gözlerimi açar, metnine bakar ve konuyu arastiririm. (s.33-34) ----------
Kur’an Okunan Kitaptir
Demek istiyorum ki:
Evet, Sen Kur’an diyorsun, ama hangi Kur’an? Cehaletin elinde teberrük edilip kutsanan bir nesne olan Kur’an mi?
Cinayetin mizraklarinin ucundaki Kur’an mi?
Yoksa çeyrek yüzyildan daha az bir sürede çölün daginik ve düsman kabilelerini birlestirerek dünyanin egemen güçlerini -Bizans,Pers- çökerten, insanligin kaderini ele geçire, devrimci yapisiyla insanlik tarihinde yepyeni bir medeniyet ve kültür meydana getiren bir kitap olarak Kur’an mi?
Kur’an, Allah’in adiyla baslayip “nas” (halk)’in adiyla sona eren bir Kitap!
Asumani bir kitaptir ama, bugünkü bir çok müminin inandiginin, imansizlarin kiyas edisinin aksine daha çok dogaya-yere- yönelik bir kitaptir. Daha çok hayata, bilgiye, izzet, güç, ilerleme, kemal ve cihad’a yönelik! Yaklasik yetmis suresinin adinin insani ilgilendiren konulardan alan bir kitap! Yaklasik otuz suresinin adini maddi fenomenlerden alirken yalnizca iki suresinin adini ibadetlerden alan bir kitap!
Tebligcisi ümmi olan bir kitap! Bizzat Kur’an’in kendi deyimiyle ne kitabi ne de din imani bilmeyen bir peygamber; mürekkebe; kalem ve yazdiklarina and içti. Cihad ayetleri ibadet ayetlerinden fazla olan bir kitap! Ilk mesaji okumak olan ve Allah’in ögretmekle iftihar ettigi bir kitap! Insan’a kalemle ögretilmistir! Okuma ve yazmanin yaygin olmadigi bedevi bir toplumda kalem okuma ve yazma...
Bu kitap “dostunun cehaleti” ve “düsmanin hilesiyle” yapraklari açildigi günden beri, yapraklari masrafli olmayta basladi. “Metni” terkedilip “cildi” revaç buldugundan beri adi “okumak” anlamina gelen bu kitap “okunmaz” oldu. Kutsama, teberrük ve mal kazanma isleri gördü. Toplumsal, ruhsal ve düsünsel konu ve dertlerin cevabi bu kitapta aranmadigindan beri; onda soguk alginligi, romatizma türünden bedensel hastaliklarin sifasi aranir oldu. Uyanikken terkedip, yatarken baslarinin üzerine asarak uyuduklarindan beri görüyorsun ki ölülerin hizmetine sunulmakta, ölüp gitmislerin ruhlarina ithaf edilmekte ve sesi yalnizca mezarliklarda duyulmaktadir.
Aydin baci ve kardesim! Onu hayattan uzaklastirmak; etkisini toplumdan silmek, sedasini “cihad” sahnesinden ve “içtihad” çevresinden unutturmak için ne kadar çaba harcadiklarini bilemezsin!
Derler ki; Bismillah’in “be” harfine gizli olan hikmetleri tefsir etmeye ömür yetmez. Derler ki; Kur’an’in yetmis “özü” vardir. Her “özün” yetmis “ö”zü” vardir. Bu böyle sürer gider! “Kur’an’a yaklasimaz!” “Kur’an Anlasilmaz!” anlamini yüklemislerdir. Yani Kur’an’i açip, okuyup düsünerek ondan bir seyler kavrayan mahkumdur. Kur’an’dan kavradiklarini açiklayan kimseler kuskuyla karsilanir. Onlarin söyledikleri hemen rededilir.
Derler ki; “Kur’an’in gerçek ve nesnel anlami imamlarin (ve evliyalarin) nezdindindedir. Bu da özel ve gizli kitaplarda oldugundan kimse ondan haberdar degildir. Bu sir Peygamber (s) ailesindeydi. Sonra elden ele geçti ve en son seyyidlere geçti. Bundan hareketle Kur’an bir muamma ve gizem kitabi oldugu, beserin onu kavramasinin mümkün olmadigi kanisina varilmis!
...
Benim aydin dostum! Bütün bunlar su anlama geliyor: “Düsman, Kur’an’dan korkuyor.” Ama nasil? Düsmanin bu korkusu; senin hayat, kurtulus, uyaniklik, bilinç ve yaraticilik konusunda bu kitaptan mutmain olmandan ve onu kavramandandir!
Aydin Dostum bu kitap; Okumanin, Düsünmenin, aydinlanmanin, kavramanin, bilnçlenmenin, yol bulmanin (hidayet),ayaga kalkmanin (kiyam), amel etmenin kitabi olan Kur’an’dir!
Kur’an izleyicilerine insani sorumlulugu adina önerdigi yükümlülügü ve seçebilirliligi Furkan’i verir.
---
Kur’an kutsal rafindan egitim, ögretim ve düsünme saikiyle inince, onlara; Ahiret’teki kurtulusun bu dünyadaki kurtulusa bagli oldugunu, cennet yolunun, özgürlük, izzet, uyaniklik, bilgi ve bilinçten geçtigini, bu dünyada zillet üzre ölenin orada zillet üzere kalkacagini, burda akli kör olanin orada kör kalkacagini ögretti. Ve Islam’da Allah’a yaklasmanin yolu “Akletmekten” geçer. (sf.87)
Ali Şeriati
Anne Baba Biz Suçluyuz adı ile türkçeye çevrilen kitaptan alıntıdır.
Kaldırdım gözlerimi Sarı ışıklardan… Sen de kaldır..
Bağışla ve unut beni Bağışla Ve Unut Ben öyle yaptım çünkü Unuttum hepimizi
Saçlarımı sildiğim bir gar kenarı Nereye gidiyor olabilirimki?
Elleri cebinde bir ağıt Dudak kenarlarına asılmış bir hüzün
Biliyorum nerden çıktı diyeceksin Ama ne olur bir şey söyle bana Kalbimize(Kudûs) ne oldu?
Bana git dediğinde ayaklarımı kesip vermiştim sana Bunu da yaz bir köşeye Bana uzunmektuplar yaz demiştin Parmaklarımı yollamıştım sana bir zarfın içinde
Nasılsın? demek ha? Eserini görmüyor musun? Şükür ki yaşıyorum öyle mi? Sen buna yaşamak mı diyorsun?
bir leyleğin kanatlarını örüyorum gözbebeklerimden bir karıncanın ayaklarını diledim elemime üşüştü melekler kaldıramadım yaşadıklarımı bağışla ve unut beni bağışla ve unut ben öyle yaptım çünkü unuttum hepimizi..
kalbimde bir adam/kadın var dedim sana yedi tane kapı kapattı üzerine kalbimden yedi kere yüzümdeki ölüleri topladım bıraktım kapısına biliyordu parmaksız olduğumu ve ayaksız olduğumu her şeyimin sende kaldığını benimde sensiz olduğumu biliyordu dur demedi unut demedi gel demedi çökdizimin dibine demedi
bağışladım onu seni beni diğerlerini sonra da unuttum hepimizi sen de unut yaşarken ölmek istemiyorsan unut beni ben yaşarken öldüm hep hatırlamaktan seni unut beni…