GÖZYAŞLARIM

30/6/2009 · Kategori: Siir

GÖZYAŞLARIM

 

Duygusal bir yapım var

Gözlerim ağlamayla sürekli flört halinde

Fay hattı yüreğimin tam altından geçmekte

Her an depremlerin olduğu ve artçıların eksik olmadığı…

Böyleyim yapacak bir şey yok…

Bu yaşıma kadar değişmedim bundan sonrada değişeceğimi düşünmüyorum

Yaratıcı duygusal yaratmış, bu durum kendi kurgum değil

Bende normal insanlar gibi olmayı isterdim…

Olaylardan, gördüklerimden çok etkilenmemeyi…

Beceremedim…

Demek ki olmuyor…

Bazılarına göre önemsiz bir olayda bile yüreğime çığ düşebiliyor

Göğüs kafesimde annesini kaybetmiş küçük bir kız çocuğunun hüznünü taşırım sürekli…

 

Gözü yaşlı birini gördüğümde,

Gönlüme hitap eden bir türkü, bir ilahi, tatlı bir nağme dinlediğimde,

Terk edilmiş, Çaresiz, Aç, susuz bir canlı gördüğümde,

Hazırdır gözyaşlarım yuvasından çıkmaya…

Özellikle geceleri, el ayak çekilince daha çok kapımı çalarlar

Gözyaşları mı geceleri çok seviyor geceler mi gözyaşlarına davetiye çıkarıyor bilemiyorum

Nadiren çok mutlu olduğumda da akarlar

Doğumda sevinçten,

Ölümde hüzünden

Bazen bir mazlumun ahı olarak,

Veya bir aşığın kavuşamadığı sevdası için dökülürler

Sabah ezanını, Cenaze salası dinlediğimde de ağlarım

Kim bilir belki de kendi ölümüme ağlıyorum

Zaten hiçbir zaman müsait misin diye sormuyorlar ki bana…

Sebepli veya sebepsiz usulca yuvalarından çıkıp yanaklarımdan süzülmeye başlıyorlar.

Şu üç kuruşluk dünyada bana ağır kan kayıpları yaşatan bitmek bilmeyen isteklerim var!

Kelimelerimin ve kalemimin duygularım karşısında aciz düştüğü zamanlar var!

Ruhumun istasyonlarını karınlıkların bastığı zamanlar var!

Sevaplarımın her dem yenik düştüğü günahlarım var!

Yan cebimde saklamak zorunda kaldığım acılarım var!

Henüz Sarılıp kucaklaşamadığım vuslatlarım var!

İşte bu yüzden damlalar konuşur:

Söyleyemediğim cümlelerin yerine…

Çehremdeki çizgilerden usulca akıp giderler.

Anlatamam… Yalnızlığımda iki damlanın yanaklarımı okşamasından duyduğum mutluluğu,

Anlatamam… Bu inci tanelerine neden sığındığımı,

Anlatamam… Çoğu kez neden tek tesellim olduklarını,

Anlatamam… Damlalardaki anlamı, satırlara dökemem…

Anlatamam… Bir damla yaştaki saklı gizleri,

Anlatamam halimi… Beni; ancak, dostu gözyaşı olanlar anlar…

 

 

Mehmet Orhan DURDU

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

İSLAMI YIKAN ÜÇ ŞEY (3M)

27/6/2009 · Kategori: Dusunce

İslamı Yıkan Üç Şey (3 M)


Yeryüzünde 1 milyar Müslüman…

Mağripten maşrika saraylar, hanlar, hamamlar…

Mavi göğe yükselen minareler…

Susmayan ezanlar, inmeyen bayraklar…

Namazlar, cumalar, bayramlar, kurbanlar…

Kabirler, türbeler, fatihalar, yasinler…

Bütün bunlar İslam’ın yeryüzünde gürül gürül yaşandığı, dimdik ayakta durduğu anlamına mı geliyor?

Eğer öyleyse “Geçip giden varsa İslam’ın şu çiğnenmiş diyarından”, “ümmet-i merhume” (ölü ümmet) haline gelmiş ve “felç-i iradiye mübtela olmuş” hal-i pür melalimize (yerlerde sürünen acınak halimize) ne diyeceğiz?

Akif’in dizeleriyle;

“Zulme tapmak, adaleti tepmek, hakka hiç aldırmamak

Kendi asudeyse, dünya yansa baş kaldırmamak…

Sözünde durmamak, yalan sözden çekinmemek

Kuvvetin meddahı olmak, acizi hiç söyletmemek…

Mübtezel bir çok merasim; eğilip bükülmeler, yatmalar

Şaklabanlıklar, gösterişler, ardı ardına aldatmalar…

Fırka, milliyet, lisan namıyla daim ayrılık

En samimi kimseler arasında ciddi açık…

Enseden arslan kesilmek , cepheden yaltak kedi

Müslümanlık bizden evvel böyle bir zillet görmedi…”

Peki bu ümmet bu zillete neden düştü?

Müslüman dünya neden “Ehl-i kitaplaşma süreci” yaşadı, yaşıyor?

Önceki Ehl-i kitaplaşmalara bakın, hiç ders almadan aynısını neden biz de yaşıyoruz?

***

Kiliseler, havralar, sinegoglar, camiler, ezanlar, çan sesleri…

Aslında hepsi hayattan çekilmiş.

Şehirlerin meydanlarına yapılmış olmalarına rağmen hayatın atardamarlarında yok bunlar.

Onlar eski dünyanın kalıntıları, anıtları, müzeleri olmuş; hemen yanı başında yeni bir dünya kurulmuş.

İbn Haldun’un tabiriyle “ümran rüzgarı” yön değiştirmiş.

İnsanlık “bir de din olmadan” yükselmenin yollarını aramış.

Böyle bir arayışı yekten suçlamak ne derece doğru?

Her dinin insanlığın yararına olduğunu söyleyebilir miyiz?

Dinler, insanoğlunun bizzat insana, tarihe, hayata ve doğaya yabancılaşmasının nedeni olamaz mı?

“Dinin afyon yüzü” bu yüzden insanlığın gerçekten karanlık tarafı belki de.

“Belki de” diyorum, “dinin afyon yüzü” diyorum. Çünkü tam da burada İslam hakkında söyleyeceklerim var.

***

M. İkbal’in tesbiti ile İslam, aslında eski dünya ile yeni dünya arasında durmaktadır.

Yani insanlık tarihinde yeni (modern) dünya “bir de din olmadan” yükselebilmenin yollarını arama ise, İslam aynı yükselme arayışını “dini dünyanın içinden” yapmanın adıdır.

İslam’a “bir insanlık hamlesi olarak” baktığımızda bu böyledir.

Gerçekten de İslam eski dünyadan yeni dünyaya bir geçiştir.

Kendini din formu içinde ifade etmiş yeni dünyanın adıdır.

“Büsbütün dini dünya” ile “büsbütün dinden arınmış dünya” arasında durmaktadır.

Onun için İslam “dinlerden bir din” değildir.

Daha doğrusu “değildi.”

***

Kanımca aşağıdaki üç şey İslam’ı tekrar o eski “büsbütün dini dünyaya” geri döndürdü ve dinlerden bir din haline getirdi.

Bu, aynı zamanda İslam’ın özgün içeriğinin boşaltılması, dinler dünyasına getirdiği re-formun de-forma uğraması; tapınaklarda, minarelerde, ezanlarda, mezarlarda, riüellerde yaşıyor görünmesine rağmen gerçekte kütür kütür yıkılışıydı.

Dinlerden bir dine dönüşerek yaşaması onun gerçekte yaşadığı anlamına gelmiyor. Bilakis “Ehl-i kitaplaşma sürecine girerek” ve kendisisine “büyük saygı duyularak” hayattan çekildiği anlamına geliyor.

İslam’ı yıkan bu üç şeye akılda kalması için “3M” dedim.

Yani M harfi ile başlayan üç kelime: Mülk, Mucize ve Mevzu…

Bu üç kelimenin İslam’a ettikleri sanıldığından çok fazladır. Bunlar İslam’ın özgün içeriğini boşaltmış, dini dünyaya ve insanlığa getirdiği yenilikleri mahvetmiştir.

Ve bu kendi ellerimizle yaptıklarımız yüzünden olmuştur.

Akif’in dizeleri ile;

“Gökten gelen bela sözünün manası yoktur herzedir

En beyinsizler bile istikbali zira kestirir

Gökten inmez bir de hiçbir şey… Bütün yerden taşar

Kendi ahlakıyle bir millet ölür, yahut yaşar…”

Bakın nasıl…

***

1- MÜLK: İslam’ın ilk ve esas mesajı mülk üzerineydi. “Lehu’l-mülk” (Mülk Allah/Halk’ındır.) diyerek başlanmıştı. Her şeyden önce Müslümanın mülk ile kurduğu ilişki düzelmeliydi. Mülk yığıcılık ve mülksüzlük daima sorunludur. Yapılan araştırmalarda mülkten şımarmış mühitlerde yaşayanlarla varoşlarda mülksüzlükten/mesleksizlikten sefalet hayatı yaşayanların ahlaki davranışlarının birbirine benzer çıkması boşuna değil. Her ikisinde de ahlaki kayıtsızlık gözlenmiş. Çünkü toplumların temel ahlaki değerlerini koruyan ve sürdürenler genellikle orta sınıflardır. Bu nedenle orta sınıflaşmış bir toplum en iyisidir. Aşırı mülkçülük ve aşırı mülksüzlük daima hastalık üreten bataklık gibidir.

Defalarca söylediğim gibi Kur’an’ın ilk 23 suresini tekrar tekrar okumalıyız. Bu bize neyin ilk ve esas mesele olduğunu, işe nereden başlamak gerektiğini gösterecektir. Baktığımızda 23. sureye kadar putların ismi hiç anılmamakta, daha ilk sure (Alak) zenginliği kendine yeterli görme (istiğna) ile azgınlık/yabancılaşma (tuğyan) arasında ilişki kurarak başlamakta… İlk eleştiriler hep Mekkeli mülk sahiplerine yönelik… İlk kıssa mülk (zenginlik-yoksulluk) meselesinin ele alındığı “Bahçe sahipleri” kısası… Allah’ın isim ve sıfatlarından ilk öne çıkarılan daha çok iktisadi yönü ifade eden “Rabb” kavramı…

Peki neden?

Kur’an neden ilk buradan başlıyor?

Çünkü bir yanda tüm toprakların sahibi “ağalar”, diğer yanda o topraklarda karın tokluğuna çalışan “marabalar”… Ve her geçen gün aralarında büyüyen uçurumlar…

Buradan ne çıkar? “İnsan mı tabut mu?”

Böylesi bir mülk düzeninde Allah’ın “dini” tutar mı? Tevhid olur mu?

Buradan çıksa çıksa efendi-köle ilişkisi çıkar.

Kurulsa kurulsa Firavun-köle düzeni kurulur.

Böylesi bir mülk düzeninden “insanca, pek insanca” bir ilişki çıkmaz, çıkamaz, çıkabilemez.

Bu nedenledir ki mülk paylaşım düzenine dokunmayan, en önce buradan başlamayan, tıpkı Kur’an’ın başlayışı gibi işe ilk buradan başlamayan din söylemleri afyondur.

İlk istiğna-tuğyan ilişkisini işlemeyen din dersleri afyondur.

İlk mülk sahibi zümreleri hedef almayan din söylemleri afyondur.

İlk “bahçe sahiplerini” anlatmayan din vaazları afyondur.

İlk ekmek verenin, aş verenin, yedirenin, doyuranın “Rabb” olduğunu söylemeyen din teolojileri afyondur.

Eğer Kur’an ise elinizdeki kitap bu böyle…

“İlkleri boşver, onlar nesh oldu, sonraya gel” derseniz sonrası da öyle… Sözü uzatmayayım.

***

İşte İslam’ı içeriden ilk yıkan şey eski cahiliye mülk ilişkilerine geri dönüş (irtica!) olmuştur. İslam ilk buradan yıkıldı. Daha başlamadan otuz yıl içinde bitti…

Dinden dönenler (mürtedler) ilk bundan döndü. “Zekat vermeyeceğiz, böylesi bir mülk düzenini kabul etmiyoruz” dediler. Bunun için mürted aslında yeni mülk düzeninden dönen demektir.

Cahiliye döneminin vahşi kapitalizmi, İslam’ın paylaşımcı mülk düzenini, yeni kardeşlik iktisadını kabullenemedi. Tarihin akışı içinde gayet esastan bir çıkış olduğu için belki de “içerisi” dahi bunu benimseyemedi.

Hedeflerini gerçekleştiremeden tarihten çekildi. Halbuki peygamber zamanındaki ideallerin hedefine tam ulaşması ve insanlıkta kalıcı bir tarihsel dönüşüme neden olması için en az yüz yıla ihtiyaç vardı.

Topu topu otuz yıl kadar sürdü.

“Benden sonra birbirinizin boynunu vurmayın, Müslümana kardeşinin canı, malı, ırzı haramdır” denmesine rağmen canlar heder edildi, mallar yağmalandı, ırzlar çiğnendi.

“Mülk” (mal, iktidar) yüzünden iç savaşlarda dünyanın gözü önünde 90 bin kişi birbirini kesti. “Muhammed’in adamları birbirini yiyor” dedirttiler.

İslam o günkü dünya kamuoyunda “Çölde yeni bir din (peygamber) çıkmış kölelere özgürlük (fekku raqabe) diyormuş” diyerek duyulmuştu… Bu sese kulak kabartan Sasani ve Bizans’ın köleleri, ezilenleri, mahrumları, çaresizleri, İslam’ın içindeki mülk kavgasını görünce “Bu da diğerleri gibi” dediler ve umutsuzluğa gark oldular.

İşte o an “çölde haykıranın sesi” duyulmaz oldu. Dünya kamuoyunda estirdiği o muazzam rüzgar hızını kaybetti.

Ebuzer’in çöle gömülmesiyle yıldızı söndü.

Ali’nin yenilmesiyle rüzgarı dindi.

Kanımca sonrası Sasani ve Roma mülk/devlet/imparatorluk düzeninin kılıf değiştirmiş tekrarından başka bir şey değildir…

Tekrar köle ve cariye sahibi olma yarışına girdiler.

Uçsuz bucaksız mal (mâlen memdûd) sahibi olma üstünlük ölçüsü ve fütuhat hırsı haline geldi.

Zenginler ile yoksullar arasındaki uçurum büyüdükçe büyüdü. “Son hak din” dahi buna engel olamadı…

Peki, dinin teorisinde mi bir sorun vardı yoksa onu anlayan zihin mi sorunluydu?

Tabi ki ikincisi…

Bugün BM verilerine göre yeryüzünde 1 milyar insan sokaklarda aç dolaşıyor. Allah bugün peygamber gönderse ilk ve esas mesele olarak yine buradan başlayacaktı. “1 milyar insan hangi suçundan dolayı aç?” diye soracaktı. “Tevhid ve şirk bununla ilgili değilse nedir?

Özellikle ilk 23 sure başta olmak üzere tüm Kur’an’ın mülke bakışı bunun apaçık kanıtıdır. Sürekli olarak verme (infak) emrediliyor, biriktirme, yığma (kenz) yeriliyor. Kur’an’ın tek bir yerinde bile mülk biriktirmenin övüldüğünü görmedim. Dinin teorik içeriğinde bir sorun yok.

Öyleyse hal-i pür melalimiz şu: Bu Kitap ezberlenerek, aynlar patlatılarak mehcur bırakıldı! Duvarlara asılarak, tapınaklarda inletilerek, duvarlara, sütunlara, mezar taşlarına okunarak terk edildi. Kitabın ilk ve esas konusu olan mülk meselesi neredeyse bütün dini guruplar, cemaatler, mezhepler, tarikatlar tarafından unutuldu, yok hükmünde sayıldı. Hala öyle… Onun için ta Ebuzer’den beridir fena bozulmaktalar… Gayet sevimsiz, sıkıcı ve çuvaldız gibi içe batıcı bulmaktalar.

Eh, siz Kitap’ı terk ederseniz o da sizi terk eder!

Bakınız, cennetle müjdelenen on sahabe (Aşere-i Mubeşşere) içinde ilk üçü hariç (Ebubekr, Ömer, Ali) hepsi toprak ağası oldu. Öldüklerinde geride en küçüğünün binlerce dinar mülkü vardı. Sadece birisine 700 köyden haraç geliyordu. Din-u devlet faaliyetinin sonucu böyle mi olmalıydı? Nasıl Harun gelip Karun oldular? Neden Peygamberimiz olmadı, Ebubekr, Ömer, Ali olmadı da onlar oldu? Öteden beri hep merak ederim neden cennetle müjdelenen on sahabe içinde tek bir yoksul sahabe yok? Ebuzer nerede? Ammar? Bilal nerede? (Çünkü o liste uydurma; “Mevzu”)

Demek ki en önce din-u devlet tefessüh etti, mülk-i millet bozuldu!

İslam işte ilk buradan yıkıldı!

Mülkten kaybettik ilk mülkten!

***

2- MUCİZE: Mülkte cahiliye anlayışına geri dönüş Müslümanın eşya ile ilişkisini yani ontolojisini bozduğu gibi, mucize zihniyeti de epistemolojisini bozdu. Yani bilgi kaynakları dumura uğradı. Gözler, kulaklar, kalpler mucizeye, kehanete, keramete ve intizara (bekleyişe) alıştırıldı. İnsana, tarihe, hayata ve tabiata yabancılaşıldı. O eski “büsbütün dini dünyaya” geri dönüldü. Yahudilerin mucize, Hristıyanların kehanet, Mecusilerin bekleyiş (intizar), Şamanların gök tanrı, ruhlar, mezarlar ve atalar zihniyeti her yanı sardı. Dini dünya bunlardan ibaret hale geldi.

Mucizeleştirmeler aklı örten bir afyona dönüştü. Araştırma ve inceleme gereği duymayan, “Allah” deyince her şeye inanan, yaşayan apaçık ayetleri (insan, tarih, hayat ve tabiat) mucize saymayan bir zihniyet sardı her yanı.

Kur’an kutsandı, mucizeler kitabı haline geldi. Esas büyük el-Kitab’ı (Kainat Kitabı’nı) işaret eden bir işaret parmağı olarak görüleceği yerde bizzat kendisi en büyük kitap haline geldi. Kafasını küçük Kitab’a (Kur’an) sokan ve bir türlü büyük el-Kitab’ı (kainat, evren) göremeyen zihinler türedi.

Müslüman ümmet elindeki Kitap’ın her şey olduğunu sandı. Bütün her şeyi orada vardı. Çalkaladıkça kendinden yağ çıkan kap gibi sıkışınca çalkalamak yeterliydi. Okuyanlar, üfürenler, muska yapanlar, şifre arayanlar, cifr hesapları gırla gitti, gidiyor.

Elin oğlu el-Kitap’ı (kainat, evren, doğa) okuyarak bir bilimsel buluş mu yapmış, hiç telaşa gerek yok. Elimizdeki mucizevî kitapta kesin haber verilmiştir!

Denizleri yaran Musa, ölüleri dirilten İsa, ateşte yanmayan İbrahim, kayadan deve çıkaran Salih, üçyüz yıl uykuya dalan Ashab-ı Kehf, karıncayla konuşan Süleyman ve göğe çıkan İsa vs. vaazlarıyla uyuşan kitleler, “Bunlar bugün niye olmuyor? Filistinli çocuklara, Iraklı annelere neden mucize inmiyor?, Kuşlar, karıncalar şimdi neden bizimle konuşmuyor? Yaşayan el-Kitap’da bunlar niye yok?” sorularıyla karşılaşınca şüphe vadilerinde dolanmaya başladılar. Ya da “vardır bir hikmeti, töbe töbe” diyerek içlerine attılar.

Halbuki bunları eski dünya dinlerinin etkisinden kurtularak, zaten Kur’an’da geçmeyen ve asla bir Kur’an kavramı olmayan “mucize” kelimesine başvurulmadan açıklamak gayet kolaydır, anlaşılabilirdir, apaçıktır. Biraz karşılaştırmalı dinler tarihi, biraz eski uygarlıklar, Kur’an’ın işaret ettiği gibi biraz yol kenarlarında duran eski çağlara ait kanıtlar, biraz arkeolojik kazılar, biraz tabiat tarihi, biraz bu formda gelen ve bütün kutsal kitaplarda görülen sembolik dil üzerinde çalışılsa gayet güzel anlaşılacak.

Fakat mucizeleştirmeler bütün bunları yok ediyor.

Müslüman zihni tarihe, hayata ve tabiata yabancılaştırıyor.

Kafa konforu rahat, insanlık acısı ve varoluş sancısı çekmeyen, beyninde hiç merak uyanmayan, soru sormayan, sormayı şeytan işi sayan, teslimiyetin sorular sordukça değil; sormadıkça gerçekleşeceğini sanan, akletmeyi, deneyi, gözlemi kör itikatla örten, gayet kolay olup bitenleri, başına “Allah”, ortasına “Kadir-i Mutlak”, sonuna “mucize” getirerek açıklayıveren bir zihnin oluşmasına neden oluyor.

Oysa ne olup bittiğine nüfuz edemiyor. Gerçekliğin içinde değil; gerçekliğe paralel kurgusal bir dünyada yaşıyor. A. Şeriati’nin dediği gibi alinasyon (yabancılaşma) içinde…

Bu zihnin insanlıkta sıçrama yapması mümkün değildir.

Yeryüzünün öğretmeni, öncüsü, önderi, Kur’an’ın tabiri ile “şahidi” olması mümkün değildir.

Gassilin elindeki meyyit gibi Hint gurularının ayağını yalamak ya da şeyhlerinin haremine girmek için sıra bekleyen akılsızlar işte bu narkozlanmış dinî zihnin ürünüdür.

Böyle olunca peygamberler harikalar diyarında dolaştırılır. Gerçek hayata paralel halisinasyonik bir dünya kurulur. Halbuki varolan hayat ve yaşayan tabiata paralel cinlerden, meleklerden, şeytanlardan, ruhlardan, ifritlerden, nuranî varlılardan oluşan ayrıca bir dünya yoktur. Allah melekelerini (gücünü, kudretini) bu paralel ruhani dünyada değil; gözümüzün önünde yaşayan gerçeklikte; yerlerde ve göklerde gösterir. Güneşle, ayla, yıldızlarla, denizlerle, ırmaklarla, geceyle, gündüzle, ağaçlarla, kıtalarla, bitkilerle, 1 milyon canlı türüyle vs. gösterir, gösteriyor. Kur’an işte buna “göklerin ve yerin melekûtu” diyor. Cinler (daha göremediğimiz türler, varlıklar), şeytanlar (kötülük hırsları, dürtüler) ve melekler (tabiat güçleri) hepsi buradadır.

Keza Allah yepyeni alemler yaratmaya kadir olduğu için ileride ölüleri diriltecek, kıyameti koparacak, cenneti ve cehennemi kuracak, defterler açılacak, hesap günü gelecek ve ahiret hayatı yaşanacaktır. Buna da Kur’an yeniden yaratılış (halk-ı cedid) diyor. Biz buna iman ederiz, ispatı ile uğraşmayız, bilimin konusu yapmayız. İslam imanı, maneviyatı ve ruhaniyatı yalnızca bu olmak icap eder.

Bunun dışında Yahudi mucizeleştirmelerinin, Hristıyan kehanetlerinin, Mecusi bekleyişlerin bu dinde yeri yoktur. Onlar o eski “büsbütün dini dünyada” kaldı. İslam’ın dini dünyaya getirdiği reformun ve eski dünya ile yeni dünya arasında duran misyonunun asıl burada ortaya çıktığını artık görmeliyiz…

3- MEVZU: Vazolunmuş/uydurulmuş rivayetler demektir. Bununla şu an tefsir, fıkıh, siyer, tasavvuf, kelam özellikle de hadis kitaplarına sızmış, medreselerde, dergahlarda, cemaat mahfillerinde, şeyhlerin sohbetinde, vaizlerin dilinde anlatılıp durulan ve asla sorgulanmayan Diyanet’in mevzu hadisler kitabına göre de mevzu (uydurulmuş) 200 bin küsur hadisi kastediyoruz.

Mülk anlayışıyla eşya ile, mucizeleştirmelerle bilgi ile ilişkisi dumura uğrayan Müslümanın, bu uydurmalarla da peygamberle ve sosyal hayatla ilişkisi mahvolmuştur.

İslam üçüncü olarak da buradan yıkılmıştır.

Öyle ki “Nebiye atf ile binlerce herze uydurdun/ Yıktın da dini mübini yeni bir din kurdun.” diyen Akif bile, görüldüğü gibi bu yolla “yeni bir din kurulduğundan” bahsetmektedir.

İş bu kadar vahimdir.

Demek ki “Gâle Rasulullah” (Allah’ın elçisi dedi ki) diyerek kurulan bir “herze-i din” den rahatlıkla bahsedebiliriz. Farsça’dan dilimize geçen herze boş laf, lakırdı, saçmalık, saçma söz, uyduruk manasındadır. Bu durumda “herze-i din” peygamberin ağzından uydurulmuş, akıl dışı, absürd, saçmalıklar dini demek oluyor. Bunlarla dinin yüzü “çehre-i memsuh” (çirkin bir yüz) halini almıştır.

“200 bin uydurulmuş hadis” fazla abartılı gelmesin. İmam Buhari’nin kitabına aldığı 7145 hadisi 600 bin (tekrarları ile beraber olmalı) hadis arasından seçmiş olması herzeliğin ne boyutlarda olduğunu göstermesi bakımından çarpıcıdır. Demek ki Buhari söylentiler halinde dolanan 592. 855 hadisi inkar etmiş! Çok da iyi etmiş. Kanımca Buhari böyle yapmakla kurulmaya çalışılan yeni herze-i dine ağır bir darbe vurmuştur. Ancak yetersizdir, daha fazlasını da yapmalıydı. Çeşitli yollardan kitabına herzelerin girmesine tam da mani olamadığı görülüyor. Şimdi bunu da çağımızın alimlerinin yapması gerekiyor.

Düşünelim… Buhari’nin inkar ettiği 592.855 hadis şu an nerede? Toprağa mı gümüldü? Tamam Buhari’nin kitabına girmedi diyelim ya diğerlerine? Kaldı ki kitaba girmese bile dillerde dolaşıyor. Bu uydurma hadislerin çoğunu din vaazlarında, yazılarında, söylemlerinde, derslerinde, kurslarında, proğramlarında vs. duyup durmaktasınız. Uydurma (mevzu) rivayetler yaşıyor, aramızda! Hatta öyle ki sırf bu uydurmalar üzerine dini cemaatler kurulmuş, guruplar oluşmuş. (İsa dönecek, mehdi çıkacak, mesih gelecek, deccal zuhur edecek vs.).

Baktığımızda namaz kılmayana sopa, hapis veya ölüm cezasından zina edenin taşlanmasına… Zekatın kırkta bir olduğundan ‘ben müslümanın zengin olanını severim’ söylemine… Köle ve cariye edinmenin caiz olduğundan müzik aletlerinin kırılması gerektiğine… İmamların Kureyş’ten olması gerektiğinden mehdinin çıkacağına… İsa’nın kıyamete yakın geri gelip mehdinin arkasında namaz kılacağından zamanın imamına biat etmeden ölenin cahiliye ölümü üzere ölmüş olacağına… Dinden dönenin öldürülmesi gerektiğinden dördüncü kez içki içenlerin öldürülmesi gerektiğine… Peygamberimizin Medine’de Yahudi kabilelerini soykırım uygulayarak katlettiğinden savaşta kadınların ve çocukların öldürülmesine izin verdiğine… 9 yaşındaki Aişe ile evlendiğinden hayızlı iken kadınların namaz kılamayacağı, Kur’an’a dokunamayacağı, camiye gelemeyeceğine… Kadınların zeka ve din bakımından eksik olduğundan önünden eşek, köpek veya kadın geçerse namazın boşa gideceğine… Erkeğin kadını ‘boş ol’ demekle boşayacağı fakat kadının erkeği boşama hakkı olmadığına… Sakalın, çarşafın, sarığın, cübbenin, sünnet olmanın dini vecibe olduğundan hidayete erenlerin Arap isimleri almaları gerektiğine… Altın ve ipek giymenin erkeklere yasak olduğundan resimli eve girmenin haram olduğuna (halbuki anlatılmak istenen lüksten kaçınmak sade yaşamaya özendir)… Peygamberimizin okuma yazma bilmediğinden kainatın onun yüzü suyu hürmetine yaratıldığına… İşaret parmağı ile ayı yardığından def-i hacet yaparken ağaçların koşup gelerek üzerini örttüğüne… Salavat getirmenin dini bir vecibe olduğundan terinden ve idrarından insanların şifa bulduğuna kadar “binlerce” rivayet işbu uydurma, yarı uydurma veya ne söylendiğini anlayamama yüzünden, Müslüman dindarın sosyal hayatla ilişkisi, daha önceki Ehl-i kitaplaşmaların (Yahudi/Hristiyan dindarlığı) neredeyse tıpkısını aynısı bir süreçle tuhaf bir dini şizofreni halini almıştır.

Bu, dindarın insana, hayata ve tabiata yabancılaşmasından başka bir şey değildir. Ve bu dinlerin afyon yüzü sayesinde olmuştur.

Bu noktada Akif’in dediği gibi gerçekten de ‘yeni bir din’ kurulduğunu söylemek hiç de abartı görünmüyor.

Oysa İslam’da hadisler itikatta delil olmazlar. Amelde ise bir Kur’an ayetine dayanıyor ve onu açıklıyor olmaları gerekir. Bu noktada hadisler dini bir değer ifade etmekten ziyade sosyolojik bir değer ifade ederler. Dönemi anlamamıza, Kur’an’ın nüzul ortamına ve arka planına inmemize, dil, tarih ve kültür evrenini kavramamıza yardımcı olurlar. Şahsen ben uydurma hadisleri bile okurum; Arap zihni nasıl uydurur, uydurma havsalası nereye kadardır, hangi saikle uydurur onu anlamak için!

Esasında en güzel hadis (ahsenu’l-hadis) Kur’an’dır. (39; 23) Kur’an’ın “hadis” kelimesini kullanışı da ilginçtir. Yusuf suresi şu ayetle biter: “Açın kulağınızı! Peygamberlerin yaşam öykülerinde akıl ve vicdan sahipleri içir dersler vardır. Bu uydurma bir söz (hadis) değil. Bilakis önceki çağlardan doğru namına ne kalmışsa sürdüren, her şeyi açık açık dile getiren ve iman edecek halklara yol gösteren sevgi ve merhamet kaynağıdır.” (Yusuf; 12/111). Başka bir yerde de sorar: “Allah’tan ve ayetlerinden başka hangi söze (hadise) inanıyorlar? (45/6).

Demek ki “Muhammed’in hadisleri” esasında Kur’an olmaktadır. Çünkü Kur’an hem “şerefli bir peygamberin sözü” (kavlu resulin kerim) hem de “Alemlerin Rabbi’nden indirilme” (kelamullah) tır. (Fecr; 40, 43).

Anlaşılmış oluyor ki İslam’ın teorik olarak değil; pratik olarak yıkılışı üç yolla olmuştur. Önce eşyayla kurulması gereken ontolojik ilişki mülk anlayışı ile çökmüş, sonra bilgi ile kurulması gereken epistemolojik ilişki mucizeleştirmeler ile dumura uğramış, sonunda da peygamberin örnekliği üzerinden sosyal hayatla kurulması gereken gerçekçi, makul, dengeli ve sürdürülebilir ilişki şizofrenik (gerçeklikle ilişkisi kopmuş, kurgusal paralel bir dünyada yaşayan) ve manik depresif (aşırı iyimser dışavurum ve aşırı kötümser içe kapanma) bir hal almıştır.

Yani bu mevzu (uydurma) rivayetler dindarı hasta etmiştir hasta!

***

İşte Mülk, Mucize ve Mevzu sözcüklerinin bende ifade ettiği mana budur.

İslam’ı yıkan üç şey (tersinden) İslam’ı yeniden kuran üç şey de olabilir. İslam’ın misyonu, vizyonu ve orijinalitesinin burada olduğunu düşünüyorum. Aksi halde İslam “dinlerden bir din” olarak insanlıkta devam da edebilir, ediyor da zeten.

Mülkle ilişkisi bozulmuş, mucizeleştirilmiş ve mevzu rivayetlere boğulmuş bir sürü din vardı, hala da var.

Düşünün: İslam neden var?

Recep İhsan ELİAÇIK

recepihsan@gmail.com

www.ihsaneliacik.net

http://ihsaneliacikenglish.wordpress.com/

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

DERVİŞ VE AŞK

21/6/2009 · Kategori: Genel

Derviş ve Aşk

Dervişin biri, bir kucak elmayla yanından geçen kıza; "Nereye gidiyorsun?” diye sormuş.

Kız ilerde ki tarlayı göstererek:

"Sevdiğim çalışıyor şu tarlada. O’na gidiyorum” diye cevaplamış.

Derviş:

“O kucağına ne doldurdun?" diye sormuş.

Genç Kız; “Sevdiğime elma götürüyorum" diye cevaplandırmış.

Derviş: "Kaç tane elma var elinde?" diye sormuş.

Kız gayet sakin:

"İnsan, sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç?"
demiş.

Bu cevap karşısında neye uğradığını şaşıran derviş, elindeki tespihi yavaşça kopartmış.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

YİTİRİLMİŞ GÜNEŞE MEKTUP - 2

19/6/2009 · Kategori: Siir

YİTİRİLMİŞ GÜNEŞE (BABAMA) MEKTUP–2

 

Düşünebiliyor musun baba, Seninle ilgili hatırlarım bile yok denecek kadar az

Bu bile beni çok üzüyor.

Akşam yemeklerimizi hatırlıyorum, beraberce yediğimiz ve en çok zevk aldığım…

Sıcacık pideyle gelirdin eve sofra hazırlanırdı

Ekmek poşetini usulca yanına çekerdin bizlere çaktırmadan…

Dünden kalan bayat ekmekleri sen yerdin, getirdiğin sıcak pideyi bizlere yedirdin.

Yemeği de yavaş yerdin bizlerden sonra kalkardın önce bizim doymamızı beklerdin daha sonra tabakta ne kalmışsa doyar kalkardın.

O zamanlar pek akıl erdiremediğim bu durumu büyüdükten sonra daha iyi anladım

Babacığım…

Uyuyacağım zamanlar aklıma geliyor Hani bazı akşamlar bana minik hikâyeler anlatırdın.

O hikâyeler şimdi ki hikâye kitaplarında yok… Sahi babacık nereden buluyordun o güzel masalları… Aynı hikâyeleri tekrar tekrar anlatmanı isterdim ve sende anlatırdın. Hiç bıkmaz mıydın babacık?

Bazen de ben uyurken; saçlarıma sürdüğün ellerini

Yanağıma usulca dokunan gizemli dudakları hissederdim

Aslında uyumamıştım hep görüyor ve sevgini hissediyordum

Beni erkek kardeşimden daha çok sevdiğini de biliyordum

Belli etmezdin ama davranışlarından, mimiklerinden benim için deli olduğunu bilirdim

Kızında sana âşıktı zaten…

Sabahları uyandığımızda senin yanında yatmak için kardeşimle yarışlar yapardık

Senin yanında… Senin kokunu alarak…

Akşam iş dönüşü bizi parka götürürken ellerini tutmak başka bir zevkti baba

İlkokuldayken okul çıkışı sen gelirdin ya beni almaya

Seni gördüğümdeki sevinci tarif edemezdim babacık…

Annemle bir olur seni kandırırdık bir şeyler alman için bir yerlere götürmen için…

Bayram öncelerini de unutamıyorum hiç yok demezdin hep alırdın

Çocuktuk işte bilemiyorduk;

Paranın varlığını yokluğunu?

Nasırlı avuçların daha çok çalışmasını gerektiğini

Nasıl aldığını, kimlere borçlandığını,

Borçlanırken belki de ezilip sıkıldığını…

Gitmeden önceki son bayramdı; Ah o pembe renkli pabuçlar!

İsterim diye tutturdum. Ve sen her zaman ki gibi yok demedin

Akşam elinde pembe renkli pabuçlar geliverdin

Hayatımın en nadide hediyesi oldu o pabuçlar

Halen sandığımda saklı

Siyah taşlı gümüş yüzüğün ve çakmağında bende babacık…

Bize yok demezdin ama kendine de hiçbir şey almazdın

Mesela o arife gecesi annem her zamanki takım elbiseni ütülüyordu

Bilmem kaç bayramdır giydiğin aynı takım elbiseyi giyecektin.

Vefatından bir müddet sonra annem anlatı;

Bir dönem işini kaybetmiş ve 8 ay boş gezmişsin baba

Mahallede, bu adam işsiz dedikodusu çıkmasın diye sabah erkenden çıkıp şehrin uzak bir noktasında bir kahvede akşama kadar oturduğunu ve sanki tekrar işten geliyormuş gibi akşam eve döndüğünü…

Onurlu babam

Gururlu babam

Kızın seninle gurur duyuyor

 

Bazen çevreme bakıyorum da bazıları babalarının kıymetini tam olarak bilmiyorlar

Evdeki bu biricik misafiri hor kullanıyorlar

Sadece çalışmak, bir şeyler almak, sürekli evdekileri mutlu etmek için yaratıldığını zannediyorlar.

Sabah evden çıkıp akşam yorgun argın gelen bu insanın duygularını, ruh halini düşünemiyorlar.

Ay pencereden uçunca da kıymetini anlıyorlar, ama iş işten geçmiş oluyor

Öldüğünde bir babanızın olduğunu bilemek ne kötü…

 

Annem bana kızdığı zaman nedense ağlamazdım

Ama senin birazcık sert bakışın bile ağlamama yeterdi. Çünkü seni çok seviyordum

Seni üzmüş olmak beni ağlatıyordu

Aslında sert bakışların altında okyanus genişliğinde merhamet olduğunu biliyordum

İnsan büyüyüp çocuk sahibi olunca daha iyi anlıyor

Hep bizim iyiliğimiz mutluluğumuz içinmiş

Keşke olsaydın bira daha kızsaydın

Senin yağmurlarında şemsiyesiz yürümeyi ne çok isterdim

Ama olmadı

Çok erken aldı seni benden yüce yaratıcı

Büyük yerden yazılmış yazgımız

Böyle emir verilmiş,  kaderimiz böyle yazılmış ne gelir elden

Zaten hayat diye yaşadığım şeyin bestesi ve güftesi bana ait olmadı ki hiç

Ne yapacaksın babacık

Senin bana dönemeyeceğin kesin

Kesin olan bir şey daha var ki papatyan sana er ya da geç dönecek

Bunca yıl nasıl geçti ise bundan sonrası da öyle geçecek

Ebedi beraber olacağız babacık…

 

MEHMET ORHAN DURDU

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

YİTİRİLMİŞ GÜNEŞE MEKTUP - 1

19/6/2009 · Kategori: Siir

YİTİRİLMİŞ GÜNEŞE (BABAMA) MEKTUP–1

Bildiğiniz güneş değil

O geceleri de ısıtan ve ışıtan güneşti

Sizin bildiğiniz güneş batınca üzülmüyordum.

Birazdan gerçek güneşimin sokağın başında elinde birkaç poşetle belireceğini biliyordum. Bu babamdı…

Ta ki dönüşü olmayan yolculuğa çıkana kadar…

Yağmurlu bir gecede kaybettim yüreğimi…

Henüz 12 yaşında bir çocuktum ( halen de büyüyemedim ya )

Ve babalar gününe 6 gün vardı

Neden bu kadar erken gittin baba?

Acelen neydi?

Henüz tadını tam alamamışken,

Doyasıya öpüp koklamaya ihtiyacım varken… 

Üzerime erken sindi babasızlığın o ağır kokusu…

Biliyor musun baba dönüşsüz yolculuğa gönderdikten sonra on iki uğursuz rakamım oldu

Gidişin o kadar derin bir iz bıraktı ki bende kocaman kadın oldum halen uğursuz rakamım On iki…

Ortaokuldayken okul çıkışı bazı arkadaşları mı babaları alırdı,

Akşamları apartmanın önünde oyun oynarken arkadaşlarım babalarını görünce koşup sarılırlardı.

Çok üzülür, içlenir ve gizlice ağlardım.

Beni bekleyen ve benim beklediğim babam neden erken gitti diye…

Acıların yerçekimine mahsur kaldığımda gözlerim hep seni arıyor baba… Ama yoksun!

Ortaokula, liseye, Üniversiteye gidişimi görmedin, mezuniyetimi görmedin

Evliliğimi, beyaz gelinliğimi görmedin, torunlarını görmedin baba…

Yani anlayacağın yokluğunda her zaman

Hep yetim kaldı bir yanım…

Yine haziran… Yine üçüncü Pazar… Yine hüzün…

Olsaydın ne sürprizler yapardım babama

Ama yoksun… Yokluğun çok yordu beni…

Kalbimin saçlarına aklar düştü babacık

Odadaki resmine bakıyorum

Yine duygularım üşüyor

Yine ağlamam geldi

Ağlıyorum…

 

Büyüdükçe sana olan sevgim ve özlemimde büyüyor

Bu yaşıma geldim halen bir eksiklik var baba

Halen bir baba dokunuşuna ihtiyaç duyuyorum

Ne eşim nede çocuklarımın dolduramadığı bir eksiklik… 

Ne bileyim işte Senin sahillerine sığınmak bambaşka bir duygu

Gözümü dünyaya açtığımda ilk gördüğüm, tanıdığım, sevdiğim

Ve âşık olduğum erkek sendin.

Ve sana bir şey itiraf etmek istiyorum baba

Ama eşim ve oğlum duymasın

Halen erkekler içinde en çok seni seviyorum.

Ve halen sana aşığım baba

 
MEHMET ORHAN DURDU

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

PAPATYANIN DÜŞLERİ KIRILDI BABA

19/6/2009 · Kategori: Siir

PAPATYANIN DÜŞLERİ KIRILDI BABA 

Keşke olsaydın…

Ama uzakta, ama yakında

Ama hasta, ama sağlıklı

Ama olsaydın…

Var olduğunu bilseydim

Kendimi güvende hissetseydim

Çocuk yaşta bırakıp gidince

Papatyanın düşleri kırıldı

Biliyor musun baba?

Artık gökyüzüne de bakmıyorum

Çünkü en büyük yıldız kaydı

Dayanağım, sığınağım

Her şeyim canım babam

Varlığın var olmam için yetecekti

Sen gittin

Taşlarım yerinden oynadı

Ben bittim!

Hayatımın gençlik satırlarında

Hep yalnız kaldım

Artık yalnızlığımla büyüyorum

Şimdilerde hayat denizinde ha battı ha batacak durumdayım

Sırtımı dayayacağım koca dağ nerdesin?

Günlüğümün tümünde senli cümleler ve seninle sohbet var

Heybem sana anlatmak istediğim kelimelerle dolu

Hiçbir liman seninki kadar güzel değil babacık

Gel diyemiyorum

Giden baharın dönmeyeceğini biliyorum

Ama öyle hissediyorum ki

En kısa zamanda ben baharıma döneceğim

Seni çok özlüyorum babacık

Yokluğunun acısını her hissedişimde

Boğazımın her iki kenarına sanki yumrular oturuyor

Keşke sensiz kalmanın kokusunu hiç bilmeseydim

Papatyam demeni özledim

Minicik kızmalarını özledim

Gözyaşlarımın üstüne kondurduğun öpücükleri özledim

Bakışlarındaki merhameti sevgiyi özledim

Okul çıkışı kapıda beklemelerini özledim

Kanatlarının altına sığınmayı özledim

Bizler için yaptığın duaları özledim

Yerin her zaman yüreğimin kıyısı

Papatyan seni çok özlüyor babacık

 

Keşke olsaydın…

Ama uzakta, ama yakında

Ama hasta, ama sağlıklı

Ama olsaydın…

MEHMET ORHAN DURDU

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

SUSTUM

19/6/2009 · Kategori: Siir

Sustum

 


Suskunluğun misafiri olmaktan haz alıyor yüreğim!

Musalla taşındaki cesedin suskunluğu kadar suskunum!

Konuşmalara küstüm! Gemilerim artık kendime yol alıyor.


Her zaman her yerde her istenileni anlatamıyorum.

Kime, neyi, nasıl ispatlayacaksın! o halde suskunluğun elini tutuyorum.

Merhem tutmaz öyle yaralarım var ki! Konuşamıyorum…

İçime atıp susuyorum.

Kurşun geçmez şartlanmış beyinlere söz geçiremiyorum.

Sayfalarca susuyorum.

Kelimelerimin dinlenmeye en çok muhtaç olduğu anlarda,

Beni anlayacak bana derman olacak birini aradığımda,

O çok (boş) konuşanlar kaçıyor.

Sokağımın gece yarısı suskunluğa terk edildiği gibi,

Bende yüreğimi suskunluğun kucağına bırakıyorum

Konuştuğum zaman mahkûm,

Sustuğum zaman zanlı muamelesi görüyorum.

Ne yapacaksın, kime gideceksin…

Anlamsız konuşmalardan kendime sığınıyorum

Zor olanı tercih ettim sustum…

Boğazıma dizilmiş sözcükleri söylemeden, haykıramadan, içime atarak…

Bir bilseler susan birinin gözlerinde çuvallar dolusu kelime olduğunu,

Ve yine bir bilseler söz tükenmişse en güzel cevabın susmak olduğunu…


Tarif edemediğim acıları,

Hayal kırıklıklarımı susuşlarımla örtüyorum.

Yüreğimin en ücra köşelerine inen zehirli oklardan

Canım çok yandı!

Konuşursam;

Kırmaktan, kırılmaktan

Göz yaşlarımı tutamamaktan

Kelimeleri yan yana getirememekten

Yaralı kelimeler sunmaktan korkuyorum.

Geri alınmayacak kelimeler adına; ağzımın sürgüsünü çektim!

Şuan boğazımda düğümlenen kelimeleri çarmıha germekle meşgulüm

Sustum…

Ben sustukça suskunluğumun üstüne düşman gibi sözcükler yağsa da

İncitseler de beni, artık vakit susma vaktidir

Korkup kaçtı,

Suçunu kabul etti,

Haksız olduğunu kabullendi diyecekler…

Desinler… Dudağım mühürlü!

Duygularım susuşlarımda saklı kalacak.

Yıllardır biriktirdiğim hiç kullanılmamış kelimelerimi

Devren satılığa çıkarıyorum. İlan verdim!

Alan olmazsa kalbimin morgunda biriktireceğim...


Sahi, her susan haksız mıdır?

Belki de her Suskunluğun arka planında ciltler dolusu anlamlar vardır.

Kim bilir!

Ve bir gün Söylenmemiş cümlelerimi zulama koyup gideceğim bu şehirden

Varsın kaçtı desinler…

Susacağım!

Derin denizleri her rüzgâr dalgalandıramaz…


Mehmet Orhan Durdu

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

EMİRGAN KORUSUNDA İKİ SİNCAP

17/6/2009 · Kategori: Genel







Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

ZENCİ BİR ÇOCUĞUN ŞİİRİ

17/6/2009 · Kategori: Siir

Dogdugumda Siyahtım.
Büyürken Siyahtım.
Güneşe Çıktıgımda Siyahtım.
Korkunca Siyahtım.
Hastayken Siyahtım..
Öldügümde Hala Siyahım...

Ve Sen Beyaz Çocuk...

Dogdugunda Pembesin.
Büyürken
Beyazsın.
Güneşe Çıktıgında Kırmızı.
Üşüdügünde Mor.
Korktugunda Sarı.
Hastayken Yeşil.
Öldügündede Gri'sin.

Sen şimdi bana renklimi diyorsun?

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

ARABIN EŞEĞİ

11/6/2009 · Kategori: Genel

Arabın Eşeği

Adamın birisinin tarlasına bir eşek girer. Sürüp ekip sulamak için ter döktüğü tarladaki ekinleri yemeye başlar. Şimdi bu eşeği nasıl çıkarsın  adam? Cevap vermesi zor bir soru!!! Adam hemen hızla eve gider. Alet edevatlarını getirir. İşin beklemeye tahammülü yok! Uzun bir sopa ,bir çekiç,bir miktar çivi  ve bir de büyükçe bir tabaka mukavva getirir. Mukavvanın üzerine şöyle yazar: "Ey eşek tarlamdan çık!" Sonra mukavvayı uzun sopaya çakar. Çivi ve çekiçle. Tarladaki ekinleri yemekte olan eşeğin yanına varır. Elindeki pankartı kaldırır ve sabahın köründen itibaren elinde pankartla dikilir. Tâ güneş batıncaya kadar. Fakat eşek çıkmaz! Adam şaşkındır. "Belki de eşek pankartta ne yazıldığını anlamamıştır?" Eve döner ve yatar uyur.

Ertesi sabah. Çok sayıda pankart hazırlar. Çocuklarını ve komşularını da çağırır. Köy halkını galeyana getirir. "Yani bir zirve toplar". İnsanları kuyruklar halinde dizer. Ellerinde pankartlar: "Ey eşek tarladan çık!" "Eşeğe ölüm!" "Yazıklar olsun sana ey eşek tarla sahibinden ne istiyorsun?" Eşeğin ekinleri yemekte olduğu tarlanın etrafını çevirirler. Başlarlar slogan atmaya: "Çık ey eşek, çıkmazsan fena olur!" Eşek eşek ! Yemeğe devam eder ve etrafında olup bitenlere dönüp bakmaz bile. Ertesi gün de güneş batar. İnsanlar bağırmaktan,slogan atmaktan yorulmuş ve sesleri kısılmıştır. Bakarlar ki eşek kendilerine aldırmıyor, dönerler evlerine. Başka bir çözüm bulmak lazım!

Üçüncü günü sabahı. Adam evinde başka bir şey yapmağa girişir. Eşeği çıkarmak için yeni bir plan. 


Çünkü ekinler ha bitti ha bitecek. Adam yeni icadını  getirir. Eşeğin kuklası. Gerçek eşeğe çok benziyor. Eşeğin tarlada ekinleri yediği yere gelince. Eşeğin gözleri önünde. Eşeğe çıkması için bağırıp duran kalabalık köylülerin önünde. Maket üzerine benzin döker ve ateşe verir. Kalabalıklar tekbir getirir. Eşek de ateşin olduğu yere bakar, sonra da umursamaksızın tarlada otlamaya devam eder. Amma da inatçı eşekmiş yahu! Laftan anlamıyor.

Bu sefer eşekle görüşmek için heyet gönderirler. Derler ki: Tarla sahibi  kendisinin tarlasından çıkmanı istiyor. Haklı olan o ! Sana düşen çıkıp gitmek. Eşek hala onlara bakar. Sonra otlamaya devam eder.

Hiç onlara aldırmaz. Başarısız birkaç girişimden sonra. Adam başka bir aracı gönderir. Aracı eşeğe der ki: Tarla sahibi hazır. Tarlanın bir kısmından vazgeçmeye. Eşek yemeye devam eder,dönüp bakmaz bile. Üçte birini sana vermeye razı! Eşek yine cevap vermez. "Yarısını verecek!" Eşekte yine cevap yok. Peki peki! İstediğin kadar alanı sen belirle,ama belirlediğin alanın dışına çıkma. Eşek başını kaldırır. Artık yiye yiye iyice doymuştur. Tarlanın kenarına doğru biraz ilerler. Kalabalığa bakar ve düşünür. İnsanlar sevinirler. Nihayet eşek anlaşmaya yanaştı. Tarla sahibi tahtaları getirir. Tarlayı ikiye böler ve ??? Eşeğin olduğu  hisseyi ona bırakır.

Ertesi sabah. Tarla sahibini bir sürpriz beklemektedir. Eşek kendi hissesini bırakmış. Tarla sahibinin hissesine dalmış, otlamaya burada devam ediyor. Kardeşimiz tekrar pankartlara müracaat eder ve mitinglere. Anlaşılan faydası yok. Bu eşek laftan anlamıyor. Galiba bu,bu yörenin eşeği değil. 

Herhalde başka bir köyden gelme. Adam artık tarlanın tamamını eşeğe bırakmayı ve başka bir köye gidip yeni bir tarla edinmeyi düşünmeye başlar. Orada hazır bulunanların ve büyük kalabalığın gözleri önünde. Köydeki son insanın bile hazır olduğu bu kalabalık huzurunda. Bu ümitsizce çabalara işgalci,inatçı,mütekebbir, saldırgan ve zarar kaynağı  eşeği çıkarmakiçin sergilenen bu çabalara katkıda bulunmak için, küçük bir oğlan çocuğu da gelmişti. Çocuk kalabalıkları yararak tarlaya girdi, eşeğin yanına vardı, küçük bir sopa ile eşeğin kıçına vurdu. O da ne: Eşek dört nala tarlayı terk ediyor!!! " Hay  Allah!" diye bağırır herkes. "Bu ufaklık hepimizi rezil etti" Hepimizi komşu  köyler  nezdinde de maskara edecek. Hemen oğlan çocuğunu  oracıkta öldürürler,eşeği de tekrar tarlaya sokarlar ve çocuğun "şehit olduğu" haberini etrafa yayarlar.

Mohamed Abbas Orabi
Director of  General Secretary Office
Arab Medical Union

Tercüme: Hayri Kırbaşoğlu
Ankara İlahiyat Fakültesi

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »