SAVAŞ VE ÇOCUK

31/12/2009 · Kategori: Siir

Savaş ve Çocuk

Savaş kötüdür
Bisiklete binememek kadar
Kızların rağmına parklarda
İlkbaharı görememek ağaçlarda
İğne vurulmaktan bile
Kötüdür savaş
Çocuk sen çiçek doldur annenin kucağına
Sımsıkı sarıl ona
Sarsın dünyanı bir anne kutsaması
Düşün ki sol bacağın kesik
Sağ elin kopuk
Savaş bu işte
Elsiz ayaksız çocuk

Mart’1986, Metin Tandoğan

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : savaş,çocuk

İBRAHİM

31/12/2009 · Kategori: Siir

İbrahim (Selam Olsun)

“İbrahim

içimdeki putları devir

elindeki baltayla

kırılan putların yerine

yenilerini koyan kim

Güneş buzdan evimi yıktı,

koca buzlar düştü

putların boyunları kırıldı.

İbrahim

güneşi evime sokan kim?

Asma bahçelerinde dolaşan güzelleri

buhtunnasir put yaptı.

Ben ki

zamansız bahçelerde kucakladım güzeller bende kaldı.

İbrahim

Gönlümü put sanıp da kıran kim”

Asaf Halet Çelebi

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : ibrahim,şiir

İBN-İ HALDUN'DAN MÜLK DERSLERİ

30/12/2009 · Kategori: Ihsan Elia_ik Yazilari

İbn Haldun’dan Mülk Dersleri

Malum, İbn Haldun’un (öl. 1406) Mukaddimesi’nde en temel kavram “mülk”...

Öyle ki tüm Mukaddime “mülkün tabiatına dair” derinlemesine analizdir. Mukaddime’de mülk, kök anlamına uygun olarak “iktidar ve mal” anlamında kullanılır. Mülkün iktidar boyutuna daha fazla değinilirken mal boyutu da ihmal dilmez.

Mal-emek-değer arasındaki ilişkileri köklü bir şekilde ele alan İbn Haldun, Karl Marx’ın (öl. 1883) ekonomi politiğini andırır açıklamalar yapar. Öyle ki bilmeyen birisi bu metinleri okuyunca İbn Haldun’u beş yüz yıl öncesinden Marx’ın hocası bile zannedebilir.

Malum Marx, Das Capital’e “meta” ile başlar. “Meta dışımızdaki bir nesnedir” tanımıyla başlayan eser tümüyle meta, mal, para, sermaye, emek, değer kavramlarına, bunların birbiriyle ilişkisine ve dönüşümlerine ayrılmıştır.

Bunlar aynı zamanda Kur’an kavramlardır; meta, mal, altın ve gümüş/dinar (para), ruûsu’l-emval (sermaye/anapara), sa’y, kesb (emek)…

***

İbn Haldun’a göre amel ve sa’y (emek, çaba, hizmet, mesai, iş, çalışma) bütün iktisadî faaliyetin temelidir. Emekle elde edilen şeye rızk, kesb, künye, iktina, müktena (birikim, terâküm), menfaat, istifâde, fayda, hâsıla ve kâr, mefâd, servet, sermaye, zâhire adını verir. Ona göre emekle üretilen malın bir kıymeti (değer) vardır. Bu değer o malı meydana getirmek (tahsil) için harcanan emeğin değerine denk ve eşittir. (Marx’da metanın kullanım değeri). Şu halde malın hiç bir kıymeti yoktur. Önemli olan o malı üretmek için harcanan emektir, dolayısıyla malın fiyatı, mala harcanan emeğin karşılığı anlamına gelir. (shf. 889).

İbni Haldun’a göre nerede rızk ve gelir varsa orada nüfus çoktur. Rızk nüfusa değil; nüfus rızka tabidir. Diğer bir ifadeyle maddi şartlar manevi şartları belirler (Marx’da alt-yapı üst-yapı). Mülk ve devletten ahlaka varıncaya kadar her türlü toplumsal değeri belirleyen maddi şartlardır. (shf. 990).

İbn Haldun, geçim şekilleri ve kazanç yollarını başlıca dört kısma ayırır;

1- Zirâ’a (tarım, çiftçilik/maddi üretim),

2- Sınâ’a (ilim, kültür, el sanatları/manevi üretim)

3- Ticâre’ (alım-satım)

4- İmâre’ (emirlik, yöneticilik)

İbn Haldun’da bu sıralama aynı zamanda üstünlük sıralamasıdır da.

Ziraat mahiyeti icabı diğer tüm maişet yollarından önce gelir. Zira ziraat/çiftçilik teorik düşünceye ihtiyaç göstermeyen basit, tabiî ve fıtrî bir geçim yoludur. İbn Haldun’a göre çiftçilik genellikle bedâvet aşamasında kalan toplulukların mesleğidir. İlk, en eski ve tabiî olması sebebiyle çiftçilik aynı zamanda Hz. Adem’in de geçim yolu olmuştur.

Sanatlar, çiftçilik gibi tabiî/basit değil mürekkep, ilmi, fikir ve nazar (düşünce) gerektiren bir uğraştır. Yani, kafa yorma, el sanatı, zihni uğraş, ilim, kültür ve yetenek gerektiren bir iştir. Bu haliyle sanatlar (sınaî) bedâvet aşamasını geçmiş hadâret aşamasını yaşayan toplulukların geçim yoludur. Bu işlerin piri ise aynı zamanda ilk terzi olan Hz. İdris’tir.

Ticaret ise İbn Haldun’a göre ziraat ve sanatlar gibi üretici değil; üretilenleri alıp-satıcı bir meslektir. Bu açıdan ticarette kurnazlık ve hilekarlık çok görülür.

İmaret ise geçinmek için siyasi gücü ve idari makamı kullanarak kahren başkasının malına el koymak yoluyla olur. Dolayısıyla İmaret (devlet işi) tabiî bir geçim yolu değildir. İbn Haldun, imaret dediği devlet işlerini tabiî geçim yolu olarak görmez. Devlet işinde çalışan memurları kendi başına iş yapamayan, kadınımsı (acz ve muhannes) insanlar olarak tavsif eder. Başkasının işinde çalışmayı adamlık (erkeklik) nokta-i nazarından iyi bir şey olarak görmez. İbni Haldun’a göre sermayesini korumak ve zengin olmak için devlete yanaşmayanlar, kendi tabiriyle “boyun eğip yaltaklanmayanlar” servet sahibi olamazlar. Çünkü makam mal getirir. Kim iktidar makamlarını ele geçirirse veya iktidarı elinde tutan asabiyet sahiplerine yanaşırsa (yaltaklanırsa) zenginleşir… Öyle anlaşılıyor ki İbn Haldun iktidar sınıfını, siyasi/askeri güçleriyle sırf yöneticilik yaparak geçinen yiyici, asalak bir sınıf olarak görmektedir. (shf. 890-92)

İbn Haldun’un bu dört temel geçim yolundan ilk ikisine iyi, diğer ikisini de kötü baktığı anlaşılıyor. Ona göre ziraat ve sanatlar kişinin doğrudan kendi emeği ve alın terine dayandığı için en muteber geçim yoludur. Ancak her iki muteber (ve asil) geçim yolu genellikle insanları zengin etmez. Bunun için insanlar zenginleşmek için ya devlete yanaşıp yaltakçılık (mudâhene) yaparlar ya da ticaret kurnazlıklarıyla zengin olmaya çalışırlar. Bu sebeple Kur’an en çok imaret (iktidar/devlet) ve ticaret (alım-satım) işiyle meşgul olanların haksızlıklar yaptığını bildiği için sürekli olarak bu kesimlere ahlaki öğütler verir, adalete, doğruluğa, dürüstlüğe ve erdemli davranışlara çağırır. (shf. 889-92)

İbn Haldun’un hadarî (şehirli) bir meslek olarak gördüğü sınaî (sanat, zenaat, üretim, bir şey icat etmek) uğraşlar bugün anlaşıldığı anlamdaki “sanatçı” kavramından çok daha geniştir. Onun kendi zamanından örnekler vererek anlattığı sanat kollarından bazıları şunlardır; çifçilik, mimari, marangozluk, dokuma ve dikiş, ebelik, tıp, kitabet, sahaflık, musiki, hesap vs. Buradan anlaşılıyorki İbn Haldun sınaî meslekler derken şehirli bir toplumun topyekün üretim hasılasını anlamaktadır. Bugün bir milletin üretim/istihdam/ihracat potansiyeli neyse İbni Haldun’un “sınai” uğraş dediği şey odur. Bilim, kültür, sanat, inşaat, tekstil vs. üretime dayalı tüm alanlar “sınai” uğraşların içine girer. Nitekim bugün bile İbn Haldun’un “sınai” kavramı “sanat/sanayi” olarak kullanılmakta ve her tür üretim ve yaratıcılık kasdedilmektedir.

İbn Haldun, hadarî rekabeti ve ilerlemeyi işte bu sınaî yaratıcılığın gelişmesine bağlamaktadır. “Sanatlar ancak taliplerinin fazla oluşuyla iyileşir ve ilerler.” sözünün bugün için anlamı gayet açıktır: “Üretim, istihdamı ve ihracatı doğurur.” Bunu hangi ülke en iyi yaparsa kalkınmış ve ilerlemiş olan da odur. Her alandaki sınaî üretim iş kollarının çoğalmasına sebep olur, işsizlik ortadan kalkar. İyi ve kaliteli mallar üretince insanlar sizden alışveriş yaparlar. Giderek dünyanın başka yerlerine ürettiğiniz malları satar, ihraç edersiniz. Böylece ülke kalkınır, mamur hale gelir. “Harab olmaya yüz tutan şehirlerde sanatlar noksanlaşır.” sözünün anlamı da ortadadır: “Eğer bir ülkede istikrar olmazsa sınaî yaratıcılık (üretim) durur.”

***

İbn Haldun “umran” kuramını inşa ederken iç içe geçmiş tam on bir mukaddime yazmıştır. Bu mukaddimelerde ele aldığı konular esas itibariyle şunlardır;

Genel Mukaddime; Tarihin doğuşu

1. Mukaddime; Toplumun doğuşu

2. Mukaddime; Ümranın doğuşu

3. Mukaddime; Irkların doğuşu

4/5. Mukaddime; Ahlakın doğuşu

6. Mukaddime; Dinin doğuşu

7. Mukaddime; Medeniyetin (Bedevilik/Hadarilik) doğuşu

8. Mukaddime; Devletin (Mülk ve Asabiyet) doğuşu

9. Mukaddime; Şehirlerin doğuşu

10. Mukaddime; İktisadın (Ekonomi) doğuşu

11. Mukaddime; Bilimin (İlimler) doğuşu ...

Öyle görünüyor ki İbn Haldun’un giriştiği iş bir tarih felsefesi/sosyoloji olmak durumundadır. Nitekim kendisi, değil İslam aleminin dünyanın ilk sosyoloğu kabul edilmiştir. Zira Aristo’dan beri tarih ve toplumsal ilimler “bilim” olarak görülmüyordu. İlk defa İbn Haldun, Aristo’ya katılmayarak, “Doğanın nasıl yasaları varsa tarihin ve toplumsal olayların da bir yasası olmalı” diyerek, tamamen kendi orijinal “icadı” olarak ümran ilmini kurmuştur.

Bu açıdan bakıldığında İbn Haldun modern sosyoloji akımları içinde toplumsal olarak da bir “yasa” bulmaya çalışan Comte, Durkheim ve Marx’a benzer. Bulduğu yasa veya yasalar yer yer bunlarınkiyle örtüşür. Öte yandan sosyal olaylarda tıpkı doğadaki gibi genel-geçer yasaların olamayacağını söyleyen Weber, Poper vb.den ayrılır. Yine, tarihsel olayların kendi zamanlarının ürünü olduğunu, bütün bir tarihsel zamanlar için geçerli yasalar olamayacağını söyleyen Diltheyci tarihselcilik ve toplumsal olaylardan öte doğada bile böyle yasalar olduğunu iddia edip her şeyi o tekçi yasayla (veya yasalarla) açıklamaya girişmenin ve toplumda veya doğada değişmeyen hakikatler aramanın mutlakçılık, tekçilik, dogmatizm, totallik vs. olduğunu söyleyen Fayarabend, Derrida, Deleuze, Lyotard vb. tarzı post-modernlik İbni Haldun’a yabancıdır.

İbn Halduncu söylem daha çok post-modern değil modern söylemle örtüşür. Yakından bakıldığında Comte’nin “metafizik, teolojik, pozitif dönem, üç hal kanunu” kavramları, Marx’ın “alt yapı, üst yapı, sınıf çatışması, emek” vb. kavramlarıyla İbn Haldun’un “mülk, asabiyet, bedevilik, hadarilik, ümran” kavramları aynı mantığın yani toplumsal/tarihsel alanda bir takım “yasaların” bulunduğu, bunların tecrübeyle aranıp bulunabileceği mantığının ürünüdür.

Öte yandan “ümranın kanunlarını bulma” noktasında bir Rönesans aydını gibi düşünen İbn Haldun Rönesansın sonucu olan “modernitenin insan ahlakı üzerindeki etkileri” konusunda ise post-modern söyleme yaklaşır. İbn Haldun bir anlamda şöyle demektedir; “Bedevilikten hadariliğe geçiş şu kanunlara göre olur. Ama hadariliğin insan ahlakını bozduğu, kötü sonuçlar doğurduğu da bir gerçektir. Bu açıdan eleştirilmedir…”

Bu noktada İbni Haldun “hadariliğin ahlaki bozulmaya yol açtığı” düşüncesiyle 15. yüzyıl sonrası yükselen moderniteye (İbni Haldun jargonuyla yeni bir hadarileşme) ilk ciddi eleştirileri yönelten J.J. Rousseau’ya benzer. Rousseau, “Bilim ve icatların gelişmesiyle insanlar sadelikten ve doğallıktan uzaklaşmış, kendine yabancılaşmıştır. Ahlak ve erdem yerine bilgiçlik önem kazanmıştır. İnsanlar duygusuz kuru akılcı bir yaratık haline gelmiştir…” diyordu.

İbn Haldun hadariliğin, Rousseau da modernitenin sonuçları konusunda hemfikirdir. Ancak her ikisi de bunu bütün kötü sonuçlarıyla beraber bir olgu olarak kabul eder. Bu durumdan kurtulmanın yolu tekrar eski doğal hale dönmektir. Ancak şehirli toplumların tekrar köylüleşmesi de mümkün değildir. Yani medeniyetin tersine çevrilmesi de imkansızdır. Bunun için yapılması gereken şey her ikisine göre de “şehirde doğallığı korumak”tır.

Bunu İbn Haldun “Kanunlar zora, baskıya ve korkuya dayanırsa, bu, halkın tesirli metanetini kırar, mukavemet kabiliyetini yok eder. Zulme uğramış (şehir) insanına tembellik ve bezginlik çöker…” şeklinde açıklar. Rousseau ise “Devletin görevi insanların doğallığını korumak ve gelişmelerini sağlamaktır. Bu da ancak toplum ile devlet arasında gerçekleştirilecek bir sözleşmeyle mümkün olur…” der.

Görülüyor ki her iki düşünür de “şehirde özgürlük”ten yanadır. Böylece insanların ilk doğal hali korunmuş olacak, kendine güvenen, cesur, yaratıcı bireyler toplumsal gelişmenin dinamiği olmaya devam edeceklerdir. Yine İbn Haldun’un “Şehirdeki baskıcı kanunların insanları körelttiği, bezginleştirdiği, yaratıcılığı öldürdüğü, şehirli hadarinin kaypak, kurnaz, ürkek hale geldiği” görüşü Çinli filozof Lautse’nin “Baskıcı ülkelerin insanları riyakar olur” sözüyle de örtüşür..

Keza İbni Haldun’un birinci mukaddimede anlattığı “Mülkün (devlet, hükümdar) ortaya çıkışı tabiî/fıtridir.” görüşü, Huig de Groot’un “doğal devlet” görüşüyle, “İnsanlar şehirdeki iş bölümü, yabani hayvanlardan ve hemcinslerinin tecavüzlerinden korumak için kudretli bir el (hükümdar, devlet) ihtiyacı içine girerler” görüşü, Locke’nin “Devletin görevi savunma ve çıkar çatışmasını düzenleme (adalet, hukuk) tur” görüşüyle, “İklimin (coğrafyanın) insan karakteri üzerinde etkileri vardır” görüşüyle Montesque’nun “Kanunlar milletlerin manevi yapılarına göre olmalıdır, her milletin yaşadığı coğrafyanın etkisiyle oluşan manevi bir tabiatı vardır” görüşüyle, “Değer o malı meydana getirmek (tahsil) için harcanan emeğin değerine denk ve eşittir” sözü Marx’ın “metanın kullanım değeri” dediği şeyle tıpa tıp aynıdır.

***

Doğrusu Mukaddime’yi okudukça bu eseri yazan kişinin hangi çağda yaşadığı konusunda insan oldukça şaşırıyor. Evet, bu satırların yazarı 1408 yılında vefat etmiştir! Tam altıyüz sene önce söylenmiş sözlerdir bunlar…

İslam dünyasında hadisinden kelamına, tasavvufundan tefsirine; Gazzalî, Eş’arî, Sufî, Selefî, Şiî, Sunnî yüzlerce, binlerce ekol oluşmasına rağmen neden İbn Halduncu bir ekol oluşmamıştır?

Meta, mal, emek, altın, gümüş, sermaye, infak, kenz vb. onlarca kavram doğrudan Kur’an’da geçmesine rağmen neden fıkhın muamelat kısmını aşamayarak Kur’an’a dayalı bir ekonomi-politik bu topraklarda yeşerememiştir?

İbn Haldun altıyüz sene önce (14. yüzyıl) bunu başlatmıştı, neden devam etmedi, edemedi?

İbn Haldun’un fikirleri neden batı toprağında boy attı da, İslam toprağında yeşeremedi?

Düşünün…

Recep İhsan ELİAÇIK

recepihsan@gmail.com

http://ihsaneliacik.wordpress.com

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : mülk,ibni haldun

YUNUS

29/12/2009 · Kategori: Guncel

Yunus kısmen yaşlandı.

Şimdi 3 yaşında.

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : yunus,çocuk

HER SÖZ BİR YANIMIZI YAĞMALAR

29/12/2009 · Kategori: Guncel


Ürdün/Petra/Tapınak

Kollarım ve bacaklarım çaprazlama kesilmiş/tir benim, tanınmam için asasını ejderhaya kaptırmışlar tarafından. Onlar ki hakikati örten yanlarını acısına rıza ile, ilahi makasa budatmaya azmetmişlerdir. Şaşırma, ya da şaşır, hayret et… Her söz bir yanımızı yağmalar aslında. Ve belki inşa da ardından gelir. İşte bu yüzdendir bana bazılarınızın aşinalığı. Ki onlar beni çok uzaklardan seçerler. Ve sabırsızlıkla beklerler müşterek yaralarımızla kucaklaşmak için. Hatta kimi topallığıma denk, bana doğru birkaç adım da atar.


Benimse hep bir muhacirlik dövmesi alnımda, kalbimse yağmalanmış bir savaş alanı. Gözlerim ufka mıhlanmış hep gitmelerden yana. Bir beldede attığım demir ağırlaştığında, yani mekana bağlanacak kadar gün doğurup, gömdüğümde korkarım belki de daha nice incinmelerden nasiplenmekten yana. Çünkü bilirim bir insan kendini en fazla alışarak incitir. Alışkanlıktan ibaret konforlu bir hayat inşası oysa kariyer hülyalarının nihai serabı değil midir?!. Belki de bir kısım duyanlar bu yüzden sağır, bakanlar bu yüzden kördürler. Şu rüzgarlı bahçede gölgelikleri tutanların sağırlıkları bu yüzden kader değil. Kader değil! Sağırlık ve körlük bir tercih. Topallıksa baktığını görüp, güç yetiremeyiş sancısıyla insanı dilsizleştiren bir yetişemeyiş.

Akabe/Kızıl Deniz/Musa

Dedim dilimdeki bağı çöz anlasınlar beni, Tuva’da. Anlaşılmaya layık sözlerimi ve yaşamama değecek hallerimi çoğalt ki Rabb, bu sancı kursağımdaki urganı erkence daraltmasın. İşte bu yüzden yalın ayak/larım Kızıl Deniz’de, şehrin adıyla müsamma yaşamaya değer ahidlerimi temize çekmeye çalıştım Ürdün’ün Akabe şehrinde. Ve sonra sürmeli bedeviler gördüm Petra’da. Ayaklarıyla arşa vurarak çoğaltıyorlardı Modern İnsanın serabını. Ondan kana kana içtim, gerçekti, suydu, serindi ve tatlıydı… Mağaralarında yatıp, ekmeklerinden yedim, çaylarından içtim, aynı rüyaları gördüm. Sevinçlerinden ve tasalarından tattım. Huylarından kaptım, suyumda var olanı çoğalttım yani. Ben de heybemdekilerden uzattım. Meryeemo, hazine ve garibe dediler bana. Bende bulunan en büyük cevher belki de buydu. Yani çoğul hüzün… Çoğalan ve seyrelten, sağaltan bir hüzün… Yeterince sebebim var tüm bunlar için. Koca bir Dünya. Paçalarından huzur akıyordu oysa onların. Yatıp ayaklarının dibine nasiplenmek istedim. Yaşlı bir kadın bilgece eğilip, seni kalbinden öpeyim de geçsin, dedi bir kelimeyle. Sadece sustum.

Ürdün/Petra/Sahra/Tuğba

Sözler işittim… Bana sözü sevdiren ve yakınlaştıran, sözü Yaratana. Ve sözler bildim beni kendimden uzaklaştıran. Sözler ki halden hale akleden kalbimi/zi evirip, çeviren. Çoğaldı söyleyecek sözüm ve misli susuşlarım. Hep böyle midir sancısı olanın alnındaki kadim dövme. Karnı burnunda atlar gibi olgunlaşmışken, düşürdüğüm onca şey aklımdan, hep kalbimdeki tokmakların zamansız vuruşundandır. Bu yüzden belki de geceleri yüzümü sadece ateşe verdim. Ateşe verdiğim bir tek yüzümdü. Gündüzleriyse at üstünde rüzgara savurmaktı niyetim, ruhumun kanatlarına inat, bileklerime asılan gam tobalarını. Bir hayat nasıl temize çekilir akıl ve kalp müsveddelerinden. Sordum, soruşturdum, denedim. Ki ben henüz okuma bilmez bir ümmiyim. Aklımı başımdan aldı kainatı hecelemek tutkusu...

Ürdün/Petra

Beni yağmalayan sözler işittim, sözler aldım ve verdim. Beni yağmalayan kelimeler duydum, beni yağmalayan insanlardan. Eskidendi ama ben bu sancıyla pek çok yeni günü de eskittim. Beni inşa eden, tamir eden sözler de vardı aralarında. Yoldaydım. Ve yine yalnız/ca yoldayım. Ve bu yolda oluş, paradokslar cenneti, meyvalarını cömertçe dolduruyor heybeme. Yollardan geçiyorum; bana yolu sevdiren ve yakınlaştıran, yolu Yaratana. Yollar ki halden hale akleden kalbimizi evirip, çeviren. Yolu, yolcuyu ve paradoksu yaratana, insana acısıyla tatlısıyla onu tattırana, ondan etiyle ve tırnağıyla hakikat parçaları koparttırana şükrolsun ki yine yoldayım…

Ürdün/Petra

DilsizMütercim: Meryem Rabia Taşbilek

16-26/12/2009 Ürdün-Suriye

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : dilsizmütercim,yolculuk

DELİ Mİ NE?

28/12/2009 · Kategori: Guncel

"Sokakta giderken, kendi kendime gülümsediğimin farkına vardığım anlarda insanların beni deli zannedeceğini düşünüp gülümsüyorum."

Orhan Veli Kanık

Kalici Baglanti Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : gülümseme,orhan veli

ADEM'İN ÇOCUKLARINA DERS VEREN DAĞ ÇOCUKLARI

28/12/2009 · Kategori: Siir

Adem'in Çocuklarına Ders Veren Dağ Çocukları

Bütün sokakları sana çıkan bir kentin
saçlarından uçurtma yapıyorum
öyle bakma çocuk gözlerine kent ayaklanır
öyle bakma!
dağlara asarlar uçurtmaları ve kanatsız kuşları

Bak türküsünü arayan esmer çocukların sesi ne güzel
şimdi kalkıp onları kucaklasam dilime bir tutam saç dolanır
dinime küserim, belki de sana

Söyle şimdi gözüm hangi göğüs kemiğimle bir edem seni
ki adem'in yoluna düşem
çalınmış elma kokusu tenin
söyle hangi yanımla doğurayım seni

Bu dağın türküsüne
bir de kopan saçın ağıdına adem de oturup ağlar
doğurmaz bir daha göğüs kemiğinden hiçbir kadını
söyle hangi yanımla bir edem seni

Unutmaz, utanmaz tarih adını!
bak saçlarımı da kestiler, olsun
umut kesilmez ki... düş bitmez ki...

Jan Ziryan

Kalici Baglanti Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : jan,şiir

KİTABIMIZ

22/12/2009 · Kategori: Kuran


Orda bir kitap var uzakta

O kitap bizim kitabımız

Okumasak ta anlamasak ta yaşamasak ta

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : kuran,din

ÇOCUKLAR

20/12/2009 · Kategori: Genel

Başka seçenek yok mu?

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : çocuk,dünya

SÖYLE BAKALIM, İSLAMIN ŞARTI KAÇ?

16/12/2009 · Kategori: Ihsan Elia_ik Yazilari

Söyle Bakalım, İslam’ın Şartı Kaç?

İslam'ın ve imanın şartları, İslam'ın teorik ve pratik özeti olan bu ilkeler, dinin temellerini en sade şekilde açıklıyor. Bu özetleme gayet anlaşılabilir ve mantıki bakımdan da gayet tutarlıdır. Çünkü beş teorik beş de pratik ilke vazediyor. "Bu dinde nelere inanmam ve neler yapmam lazım" sorusuna kısaca ve özet halinde cevap veriliyor.

Artık böyle sorular soruluyor mu bilmiyorum, ama bizim çocukluğumuzun en ünlü sorularıydı bu tip sorular... Özellikle misafirliklere gidildiğinde çocuklara en çok bu ve benzeri sorular sorulurdu. Çünkü büyüklere göre bunlar ilk öğrenilmesi gerekenlerdendi, bunu bilmemek çok ayıptı. Çocuğun dini öğrenmeye başlayıp başlamadığının da göstergesi sayılırdı bu tür sorulara verilen cevaplar...

"Söyle bakalım İslam'ın şartı kaç?

Hımm, peki imanın şartı kaç?"

diye devam edip giden diyalogların yüzlercesine şahit olmuşsunuzdur.

Fakat bu soruyu soranların da işi tam olarak bilmediklerini söylersem ne derseniz? Bu hususta da bir "katakulli" durumu olduğuna dair ciddi şüphelerim var. Bakın nasıl?

İmam Maturidi'den sonra ekol içinde ikinci adam durumda olan Ebu Muin en-Nesefi (öl.508/1114) Eş'ari'den sonra Bakıllani gibi Maturidiliği daha sistematik bir tarzda ele almış, derinlemesine temellendirmiştir. Ebu Muin'in'in en önemli eseri Tabsıratu'l-Edille Maturidiliğin kaderine paralel olarak pek tesirli olamamış, bunun yerine Eş'ari eğilimli şerhleri rağbet görmüştür.

Eserde iman ve İslam'ın şartları diye bilinen sıralamada dikkat çekici bir farklılık gözden kaçacak gibi değildir.

Ebu Muin en-Nesefi Tabsıra'sında aynen şöyle demektedir;

"Deriz ki, inançlara gelince, din alimlerine göre bunlar beş esasa ayrılır; Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe iman. İbadetler de onlara göre beşe ayrılmış olur: namaz, oruç, hacc, zekat ve cihad..."

Ebu Muin bu sıralamayla dikkat çekici bir şekilde "kaza ve kaderi" iman esasları arasında saymamakta, İslam'ın şartları arasında da "cihadı" zikretmektedir.

Buna göre "imanın ve İslam'ın şartları" olarak bilinen esaslar beş teorik beş de pratik olmak üzere on esastan ibaret oluyor. Büyük ihtimalle Cibril hadisi olarak bilinen rivayetin en sahih varyantı Tabsıra'da geçtiği gibidir.

Demek ki imanın şartları beştir:

1-Allah'a iman

2-Meleklere iman

3-Kitaplara iman

4-Peygamberlere iman

5-Ahiret gününe iman

Aynı şekilde İslam'ın şartları da beştir;

1-Namaz

2-Oruç

3-Hacc

4-Zekat

5-Cihad

Görüldüğü gibi İslam'ın teorik ve pratik özeti olan bu ilkeler dinin temellerini en sade şekilde açıklıyor. Bu özetleme gayet anlaşılabilir ve mantıki bakımdan da gayet tutarlıdır. Çünkü beş teorik beş de pratik ilke vazediyor. "Bu dinde nelere inanmam ve neler yapmam lazım" sorusuna kısaca ve özet halinde cevap veriliyor.

Burada kadere imanın özellikle Emevi döneminde ilke haline getirilerek bu formülasyona dahil edildiği ve "rivayet piyasasının" da ona göre şekil aldığı anlaşılıyor.

Çünkü 91 küsur yıl süren Emevi döneminde "kader" inancı resmi doktrin haline getirilmiş ve siyasal mana yüklenerek "Bizim ümmetin başında olmamız Allah'ın kaza ve kaderi iledir" argümanını geliştirmişti. Buna itiraz eden Amr el -Maksus, Mabed el-Cuheni ve Ca'd bin Dirhem gibi simalar ağır işkenceler altında şehit edilmişlerdi.

Hatta bu hususta dönemin Emevi sultanı Abdülmelik'e Hasan-ı Basri tarafından gönderilen risale meşhurdur. Risale, dönemin iklimini ve argümanlarını bütün açıklığı ile yansıtıyor. Özellikle sultanın Hasan-ı Basri'ye hitabı esnasında kullandığı argümanlar çok ilginç ve çok da tanıdık: (!)

"Emiru'l Mu'minin Abdülmelik bin Mervan'dan Hasan Basri'ye...

Sana selam olsun. Zatından başka ilah olmayan Allah'a hamdü sena ederim. İmdi, daha önce geçen alimlerin hiç birinden duyulmadık bir şekilde kader meselesini izah etmeye çalıştığın bana ulaştı. Halbuki ben bu meselenin daha önceden beri senin anlattığın gibi izah edildiğini hiç duymamıştım. Senin salih, alim, faziletli, istekli, titiz birisi olduğunu biliyorum. Doğrusu senden duyduğum bu tür sözler hiç de hoşuma gitmedi. Bu meseleyle ilgili görüşlerini bana yaz. Bu iddialarını nereye dayandırıyorsun? Sahabeden birisinin görüşüne mi, Kur'an'ın bir hükmüne mi yoksa kendi görüşlerine mi? Biz daha önce kader meselesini senin gibi anlatan birisine hiç rastlamamıştık. Bu husustaki görüşlerine bana bildir..."

Hasan Basri de görüşlerini bildiriyor ve insanın irade ve sorumluluğunu ortadan kaldıran kader anlayışını açık bir dille reddediyor ve özgür iradeyi savunuyor. Bu bakımdan risale baştan sonra bir özgür irade savunması mahiyetindedir. Kur'an'dan onlarca ayetin tefsirini yapan Hasan-ı Basri, ısrarla insanın özgür irade sahibi olduğunu, kulların fiillerinden bizzat kendilerinin sorumlu olduğunu, zulümlerin ve kötülüklerin ona nispet edilmesinin Allah'ın adaletine sığmayacağını anlatır...(Risalenin tam metni için bkz. İslam'ın Yenilikçileri adlı kitap çalışmamız, c.1, "Hasan-ı Basri" böl.)

Böylece Emevilere demek ister ki: "İşlediğiniz zulümler kendi ellerinizle yaptıklarınızdandır. Bunların kaderimiz olduğu görüşü batıldır. Allah zulmedenleri sevmez. Bilakis böyle durumlarda zulme uğrayanlara cihadı emreder..."

Buradan İslam'ın şartlarından cihadın kaldırılıp kelime-i şahadetin eklenmesinin de ne manaya geldiği anlaşılıyor olmalı...

Yani Emeviler de demek istemektedir ki: "Kime karşı cihad? Biz de Müslüman'ız. Hiç kelimeyi şahadet getirene karşı cihad olur mu?

Görülüyor ki tarih boyunca siyasi iktidarlar bir taraftan kader inancını yardımlarına çağırırken, diğer yandan da cihadı (emr-i bi'l maruf neyh-i ani'l münker) çok sevimsiz ve tehlikeli görmektedirler. Bu nedenle halk kitlelerine imanın ve İslam'ın şartları olarak kodlanıp yayılan ilkelerin bilinçli bir tercihi yansıttığını söylemek mümkündür. Bunun böyle olması Emevi yönetiminin kendilerine zulüm gerekçesiyle karşı çıkanları bertaraf etmek, ellerini kollarını bağlamak için geliştirdiği bir formülasyondu. Bugün için artık bir anlamı bulunmuyor. Anlamı olsa bile aktardığımız şekilde yeniden aslına uygun ifadelendirilmesi ve halk kitlelerine öyle aktarılması ve işlenmesi gerekmektedir.

Tabi bir de İslam'ın esaslarının bu şekilde özlü bir şekilde bir takım şartlarla izah edilmesi öğrenme kolaylı bakımındandır. Yoksa İslam'ın bütün hükümlerinin bunlardan ibaret olduğu anlamına gelmez. Ancak "Söyle bakalım..." diye bilgiç bir edayla sorduğumuz şeyi bile doğru öğretememişiz... Varın gerisinin ne halde olacağını siz düşünün...

İhsan ELİAÇIK

recepihsan@gmail.com

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : islam,şart

TABİAT AYETLERİ KİME YÖNELİK?

16/12/2009 · Kategori: Ihsan Elia_ik Yazilari

Tabiat Ayetleri Kime Yönelik?


Malum, Kur’an’da tabiat (doğa) tasvirleri yapan ayetler vardır.

“Gökten su indirmek… Toprağı ekmek… Üzüm bağları, yonca tarlaları, zeytin ağaçları, hurmalıklar, yemyeşil çayırlar, ormanlar, meyveler, develer, sekiz çift sığır… Gece ve gündüzün birbiri ardınca gelmesi, ışık saçan güneş, parlayan ay, ışıldayan yıldızlar…vs.

Bütün bu tasvirlerin “Yerde, gökte, tende, canda bir Yaratan sezdirtme”ye yönelik olmakla birlikte “mülk” arzusuyla yanıp tutuşanların “sahiplenme hırsı”nı kırmaya yönelik olduğunu görüyoruz.

Çünkü bu tür tasvirlerin ardından genellikle şu değişmeyen ‘replik’ gelir: “Göklerin ve yerin mülkiyeti Allah’a aittir.” (Ve li’llahi mulku’s-semevâti ve’l-arz).

Aşağıda nuzül sırasına göre 5 tabiat (doğa) tasviri yapan ayet fragmanı (bölümü/parçası) okuyacaksınız. Ayetlerin öncesi ve sonrasına (siyak/sibak), geçtiği yerlere, kime ve ne için söylendiğine baktığımızda esas hitabın “toprağa, suya, ateşe, ağaca, ormana, hurmaya, üzüme, deveye, koyuna, sığıra…” velhasıl doyumsuz bir ihtirasla yere göğe sahip olmak isteyenlere yönelik olduğunu göreceksiniz…

***

1-İlk tasvir (betimleme) Abese suresinde:

“Bir baksın insan yediklerine

Suyu nasıl bolca indirmekteyiz

Sonra toprağı sürüp ekmekteyiz

Orada nasıl tahıllar yetiştirmekteyiz

Üzüm bağları… Yonca tarlaları…

Zeytin ağaçları… Hurmalıklar…

Yemyeşil ormanlar…

Meyve ve çayırlar bitirmekteyiz

Bütün bunlar sizin ve hayvanlarınızın faydalanması için.”

(Abese; 80/24-32).

Sure bütünlüğüne baktığımızda, muhatabın, yoksul ve kör birisi geldi diye surat asıp öte tarafa dönen ve onunla aynı mecliste oturmak istemeyen, Mekke’nin tek ve eşsiz zengini diye bilinen ve bu nedenle de el-Vahid diye anılan Velid bin Muğire el-Vahid (ve taifesi) olduğunu görürüz. Çünkü Velid’in geniş toprakları, oradan elde ettiği ambarlar dolusu tahılları, üzüm bağları, yonca tarlaları, zeytin ağaçları, hurmalıkları, meyve veren bahçeleri ve çayırları, ağıllara dizdiği develeri, sığırları ve bol miktarda “kenz” edilmiş yani biriktirilmiş/hazine haline gelmiş nakit parası (altın ve gümüşü) vardı (Razi).

İşte o Velid’e deniyor ki; “Mülk Allah’ındır. Bütün bunlar senin değil. İhtiyacından fazla mal biriktirip onunla Mekke’de egemenlik kurmuşsun. Bunlarda yoksulların ve ihtiyaç sahiplerinin “hakkı” vardır. Allah’ın toprağını, suyunu, zeytinini, hurmasını ambarlara; devesini, koyununu, sığırını da ağıllara yığmışsın! Bunları sen mi yarattın ki sahipleniyorsun?”

Asıl mesele bu.

Yoksa bu tabiat tasvirleri Mekkeli müşrikleri Allah’a inandırmaya yönelik değildi. Zaten yerleri ve gökleri kim yarattı diye sorsan “Allah” demekteydiler. Allah’ın bir ve tek olduğuna da inanmaktaydılar. Fakat Allah’ın toprağına, suyuna, zeytinine, hurmasına, devesine, koyununa sahiplenmekte ve “Bunlar bizim başkasına vermeyiz” demekteydiler. Hacıların içinde put dolu Kabe’ye getirdiği hediyeleri, kolyeleri, mücevherleri, develeri, sığırları, koyunları aralarında üleşmekteydiler. Yoksa putların taştan tahtadan yapma şeyler olduğunu biliyorlardı. Bu tefeci bezirganların hiç birisi zırcahil değildi. Ebu Süfyan dört dil biliyordu…

***

2- İkinci tabiat sahnesi Kaf suresinde;

“Tepelerindeki göğe bir baksınlar,

Onu nasıl da yapıp süslemişiz, hiçbir gediği yok.

Altlarındaki yeryüzüne baksınlar,

Nasıl da yayıp sağlam dağlarla donatmışız,

Üzerinde her cinsten güzel bitkiler bitirmişiz.

Vicdanından gelen sesi görebilecek,

Özünü hatırlayacak her kulun,

O’na yönelip ibret almasını sağlamak için.

Baksınlar salkım salkım meyveleriyle

Uzayıp giden şu hurma ağaçlarına…

Bütün bunlar kullara rızık olsun diyedir.”

(Kaf;50/6-11)

Yani gökten inen su, yerden biten bitkiler, salkım salkım meyveler, uzayıp giden hurma ağaçları, bağlar, bahçeler… Bütün bunlar Allah’ın kulları için yarattığı rızıklardır. Üç beş tefeci bezirganın elinde tekelleşemez. İçinizden zenginler arasında dönüp dolaşan bir metaya dönüşemez, sınıf farkı yaratarak imtiyaz aracı haline gelemez.

Bu türden tabiat tasvirlerinin günümüz için ne anlama geldiğini anlamak istiyorsanız şu haberi okuyun: “Peru’da ABD ile serbest ticaret antlaşması çerçevesinde, Yağmur Ormanları özelleştirilecek. Topraklar ve su kaynakları ile Petrol, Tarım, Doğalgaz, Kereste ve Madenler konusunda ABD şirketlerine geniş imtiyazlar verilirken, Petrol ve Doğalgaz aramalarında da geniş yetkiler veriliyor. Özelleştirmeler Peru Yağmur Ormanları’nın % 72 sini kapsıyor. Bunlara karşı çıkan Peru’lu yerliler sokaklara dökülerek protestolara başladılar. Gösterilerde 25 “Kızılderili” yerli hayatını kaybetti…

Dahası, geçenlerde bir haber de ABD’de bir şirketin “gökten yağan yağmuru” özelleştirmeye kalktığını okumuştum.

Kur’an’ın Mekke’li mülk sahiplerine verdiği ilk mesajlar, Müslümanlar Kitab’ın üzerine yatıp horul horul uyuduğundan çağımızda Peru’lu Kızılderililerin vicdanında tecelli ediyor demek… Çünkü siz -üstelik elinizin altında Kitap olduğu halde- uyursunuz fakat insanlık vicdanı uyumaz. Mutlaka bir yerden, bir şekilde sökün eder. “O her an bir iş ve oluştadır…”

Kur’an’daki doğal hayat tasvirlerinin ne için yapıldığı ve günümüzde bunun ne anlama geldiği sanırım anlaşılıyor.

Bu tasvirler bilimi onaylamak için yani gökten bahsediyorsa astronomi, yerden bahsediyorsa jeoloji, hayvanlardan bahsediyorsa zooloji, bitkilerden bahsediyorsa botanik bilgileri vermek için değildir. İçinde evrenin sayısal şifreleri filan da saklı değildir.

Bilakis insanoğlundaki “sahip olma hırsını” ve “mülk kibrini” kırmak ve bütün bunların sahibinin Allah olduğunu hatırlatmak içindir. “Lehu’l-mülk”ün anlamı budur. Kıssaların anasındaki “vesveselerin anası” neydi? “Yıkılmayacak bir mülke kavuşacaksınız.” (en tekûne melekeyn/mulk-i la yeblâ)… (A’raf; 7/20> Taha; 20/120).

***

3- Üçüncü tabiat sahnesi, yurdum insanının mezar kasidesi haline getirdiği Yasin Suresi’inden. Bölümün son ayetine dikkat edin, tasvirler nereye bağlanıyor gözlerinizle görün:

“Ölü toprak onlar için bir ayettir. Biz ölü toprağa hayat vererek ürünler çıkardık, ondan yiyip duruyorlar. Orada hurma bahçeleri ve üzüm bağları yetiştirdik, içinden pınarlar fışkırttık. Bütün bunları kendi elleriyle işleyip ürün elde ederek yesinler diyedir. Bu şükürsüzlük neden? Yücedir, eşsizdir O.

Her şeyden çiftler meydana getiriyor; yerin bitirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmeyecekleri neler, nelerden. Gece de onlar için bir ayettir. Ondan gündüzü çekip çıkarırız, bir de bakarlar ki karanlıkta kalıvermişler.Güneş de onlar için bir ayettir. Kendi yörüngesinde akıp gidiyor. İşte bu güçlü ve her şeyi bilenin belirlediği doğadır. Ay da onlar için bir ayettir. Ona da bir takım menziller tayin etmişiz, döner dolaşır eğri bir hurma dalı şeklini alır. Ne güneş aya yetişebilir ne de gündüz geceyi geçebilir. Hepsi de uzayın içinde yüzer dururlar.Yüklü gemilerin insanları taşıyıp durmaları da onlar için bir ayettir. Ve böyle daha nice binekler yaratmamız da onlar için bir ayettir. Müstahak görürsek onları denizde boğabiliriz, bu takdirde imdat seslerine ne gelen olur, ne de kurtaran. Ancak sevgi ve merhametimizle kurtulup yaşamlarını biraz daha uzatabilirler.Hal böyleyken onlara “Geçmişte olanlardan ibret alıp gelecek için hazırlanarak Allah bilinciyle yaşayın ki üzerinize sevgi ve merhamet yağsın” dendiği zaman aldırış etmediler. Zaten Rablerinin ayetlerinden hiç birine aldırış etmediler, hep yüz çevirip durdular.Onlara “Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden başkaları için harcayın” denildiği zaman, o kâfirler, iman edenler için şöyle dediler: “Allah isterse onları doyurur, biz mi doyuracağız onları? Siz düpedüz sapıtmışsınız, başka bir şey değil?” (Yasin; 33-47)

Demek ki bu ihtiras sahipleri toprağa, ürüne, hurma ve üzüm bağlarına, pınarlara, ovalara, yağmur ormanlarına, yerin bitirdiklerine, geceye, gündüze, aya, yıldızlara, yüklü gemilere, denizlere, akarsulara her şeye sahip olmak isterler. Bütün bunlara sahip olduktan sonra da “Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden başkaları (yoksullar, muhtaçlar, mahrumlar) için harcayın” dendiğinde “Allah isterse doyurur onları, biz mi doyuracağız” derler. Tabiî varlıklara (üretim araçlarına) doyumsuz bir ihtirasla sahiplenirken bunların yaratıcısının ve sahibinin Allah olduğu hatırlarına gelmez, ama “verin” denince Allah akıllarına gelir ve “O verse ya” derler…

***

4- Dördüncü tabiat tasviri Fatır suresinden. Bölümün sonunda söz nereye bağlanıyor dikkat edin, yine aynı şey;

“Allah’ın yukarıdan su indirip onunla rengârenk meyveler bitirdiğini,

Dağları beyaz, kırmızı, siyah ve rengârenk desenlerle bezediğini görmüyor musunuz?İnsanların, sürüngenlerin ve hayvanların da

Aynı şekilde rengârenk olduğunu görmüyor musunuz?

Kulları arasında ancak ilim sahipleri (ulema)

Allah’ın korku ve titremesini içlerinde duyarlar.

Allah güçlüdür, bağışlayıcıdır; bundan hiç şüpheniz olmasın. Allah’ın kitabını okuyup ardınca gidenler,

Namazı cânı gönülden kılıp

Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden gizli ve açık verenler,

Asla zarar etmeyecek bir alışveriş yaptıklarını umabilirler.Çünkü Allah, mükâfatlarını kendilerine tamamen ödedikten başka,

Engin cömertliğinden onlara daha fazlasını verecektir.

Çünkü O hem bağışlayan, hem de şükrün karşılığını bolca verendir.”

(Fatır; 27-30)

Demek ki ilim sahipleri (ulema) gökten inen suyun, rengarenk meyvelerin, siyah, kırmızı, beyaz dağların, insanların, sürüngenlerin ve hayvanların yani topyekün tabiatın (doğanın) bilgisine sahip olanlardır. Çünkü İkbal’in dediği gibi tabiat Allah’ın davranışıdır. O’nun davranışı (tabiat) ile sözü (vahiy) arasında çelişki bulamazsın.

Dahası ilim sahipleri (ulema) hem tabiî varlıkların bilgisine sahip olanlar hem de bütün bunların yaratıcısının ve sahibinin Allah olduğunu bilenlerdir. Bu nedenle Allah’a karşı korku ve titreme içinde olurlar. Allah’ın (kevnî ve kavlî) Kitabını okurlar ve ardınca giderler. Namazı cânı gönülden kılarlar, kendilerine verilen rızıktan gizli açık infak ederler. Bütün bunların sahibinin kendileri olduğu kibrine kapılmazlar, paylaşırlar, bölüşürler. Allah da böylesi bir şükrün karşılığını bolca verir.

Demek ki “şükür” yemeği tıka basa yedikten sonra gerinerek “Elhamdulillah” çekmek değildir. Bizzat ve bilfiil vermek, bölüşmek, paylaşmaktır. Gizli açık infak etmektir. Hz. İsa’nın dediği gibi “Siz Ferisiler bardağın ve tabağın dışını temizlersiniz, ama içiniz açgözlülükle ve kötülükle doludur. Ey akılsızlar! Dışı yapanla içi yapan aynı değil mi? Siz yemeği başkasıyla bölüşün o zaman sizin için her şey yıkanmış olur (şükür budur). Ama vay halinize Ferisiler! Siz nanenin, sedefotunun ve her tür sebzenin ondalığını verisiniz de adalet ve merhameti ihmal edersiniz. Ondalıkla uğraşacağınıza asıl bunları yerine getirmeniz gerekirdi.” (Luka; 11:37-47, Matta; 23:1-36, 12: 38-40).

***

5- Beşinci tabiat tasviri Vakıa suresinden:

“Sizi biz yarattık, hala kabul etmeyecek misiniz?

Attığınız o meniyi hiç düşündünüz mü?

Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz?

Aranızda ölümü biz takdir ettik. Bizim önümüze geçilemez.

Varoluşunuzu değiştirmek ve bilemeyeceğiniz bir yaratılışla

Sizi yeniden var etmek üzereyiz.

Madem ilk yaratılışı biliyorsunuz

O halde bu düşüncesizlik neden?

Toprağa ektiğiniz tohumu hiç düşündünüz mü?

Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?

Hiç şüpheniz olmasın,

İstesek onları çere çöpe çevirirdik de ağzınızda şöyle geveler dururdunuz: “Eyvah mahvolduk. Gitti her şey elimizden!”

Peki içtiğiniz suyu hiç düşündünüz mü?

Buluttan onu siz mi indiriyordunuz yoksa indiren biz miyiz?

İstesek onu iyice acı ve tuzlu yapardık. Bu şükürsüzlük neden?

Peki tutuşturduğunuz ateşi hiç düşündünüz mü?

Onun ağacını siz mi yaptınız, yoksa yapan biz miyiz?

Biz onu hem bir hatırlatma, hem de çöl yolcularına faydalı kıldık.

O halde Rabbini o büyük adıyla an ve yücelt! (Vakıa; 56/57-74)

Görüldüğü gibi burada da dört temel tabiî varlık (insan, toprak, su, ateş) tasvir ediliyor. Bunların yaratıcısının ve sahibinin Allah olduğu resmediliyor. Sahip olma ihtirası ile yanıp tutuşan mülk sahiplerine soruluyor: Bunları siz mi yarattınız ki sahip olmaya kalkıyorsunuz? Bunlar kimsesiz insanlar (çöl yolcuları) faydalansın diyedir. Hz. Peygamber’in “Üç şey ortaktır: Su, ateş ve mera (toprak)” (Ebu Davud; Buyu’, 3016; İbn Mace; Ahkâm, 2463). buyurduğundan da anlaşılacağı gibi bunlar alımın satımın ve mirasın konusu olamazlar.

Yukarıda geçen “Mahrum bırakıldık” (yani gitti her şey elimizden), “Rabbinin yüce adını tesbih et” (Keşte tesbih edenlerden olsaydık) ifadeleri Kalem suresindeki Bahçe sahipleri kıssasındaki ile aynıdır.

Burada tesbih, eline 99’luk tesbih alıp sub sub sub tesbih çekmek değildir. Bahçe sahiplerinin “Keşke tesbih edenlerden olsaydık” ifadelerinden de anlaşılacağı gibi “Bahçenin ürünlerinden yoksullara verseydik, böylece Allah’ı tesbih etmiş olsaydık” demektir.

Keza toprağın (yerüstü zenginlikleri/tarım ürünleri), suyun (deniz ürünleri) ateşin (yeraltı zenginlikleri/petrol/doğalgaz) sahibinin Allah olması, hammaddesini yaratan doğrudan “Allah” olduğu için “herkese” (en-Nâs) aittir demek olur. Dolayısıyla bunlara kişiler sahiplenemez, diğer kişileri bunlardan mahrum bırakamaz. Aksi halde “Bir gün sabah kalktığınızda mahrum bırakılanın bahçe sahipleri gibi kendiniz olduğunu anlarlarsınız da iş işten geçmiş olur” manasına gelir…

İlginçtir, Kur’an’ın “tesbih” ve “şirk” kavramlarını ilk bahçe sahipleri kıssasında kullandığını görüyoruz. Kur’an’ın sinirleri alınıp, ekonomi-politik vurgusu yok edilip tapınak kitabına dönüştürüldüğü ve bir “ölü metin” haline getirildiği için bu kavramların esasında Allah’ın mülküne ortak olmak, Allah’ın mülkünden aldığını iade etmek, üzerinde fazlalaşanı geri vermek (zekâ, afv), karşılıksız kredileşmek (kard-ı hasen=kredi?), fazla olanı (ribâ/rebve) reddetmek, fazlalaşanı vererek tüketmek, azaltmak (infâk), bütün bunları doğru olanı tasdik/sözün namusu adına (sadaka/sıdk) için yapmak ile ilgili olduğu unutulmuştur…

***

Düşünün…

Allah’a inanan bir halka tabiat tasvirlerinin yani yerdeki ve gökteki nimetlerin sıralanmasının manası ne olabilir?

Yeri ve göğü yaratanın; toprağı, suyu, ateşi, tarlaları, bağları, bahçeleri, meyveleri, hurmaları, develeri, sığırları vb. yaratanın Allah olduğunu göstermek mi?

Bütün bunları kim yarattı desen zaten “Allah” demiyorlar mıydı? (Lokman; 25, Zumer; 38, Zuhruf; 9, 87)

Hala da öyle değil mi?

En azından insanlığın % 95’i öyle değil mi?

Tevhid, yerde ve gökte Allah’ın “bir” olduğu ile ilgili değil; bilakis yerde ve gökte mülkiyetin sahibinin “bir” (ehad) olduğu; bunun bölünmez, parçalanmaz, ortak kabul etmez bir “bütün” (samed) olduğu ile ilgilidir.

Ve bu birlik ve bütünlük Allah dış dünyada görünür bir nesne olmadığı için insanların dünyasında en-Nâs’ta (insanların tümü) tecelli eder. En-Nâs’ta mülkiyet birilerinin elinde toplanır, en-Nâs’ın geri kalanı bundan mahrum bırakılırsa birlik ve bütünlük parçalanmış, en-Nâs’a (Allah’a) şirk koşulmuş olur.

Onun için Kur’an tevhidin özüne “Lehu’l-mülk”ü koyar. Bunu çıkardığınız zaman Allah yerle; tarihle, tabiatla, hayatla ilişkisi olmayan, Aristo’nun Muharrik-i Evvel’i gibi soyut bir teoloji nesnesi haline gelir.

Oysa Kur’an’ın Allah’ı “Dipdiri yaşam kaynağı (Hayy) ve Yarattıkları üzerinde titreyen (Kayyum)” değil miydi?

Recep İhsan ELİAÇIK

recepihsan@gmail.com

http://ihsaneliacik.wordpress.com

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : kuran,ayet,tabiat

KEVSER SURESİNE DAİR 1

16/12/2009 · Kategori: Kuran

Kevser Sûresi'ne Dair 1


Kurban'ın vacib mi, sünnet mi olduğu tartışmaları sona erdiğine göre, şimdi kurban dolayımında konuşmanın tam zamanı. Gürültü (aktüalite) bizi söyleşiden mahrum etmişken niçin konuşalım? Gürültüden yılmışlar için sessizlik bir imkândır ve dahi gürültüden kaçmanın alâmeti gürültü mahallinde pabuç bırakmaktır. Biz bu yüzden gürülteye pabuç bırakmakla kalmadık, pabucumuzu gürültüye bile isteye bırakıp gürültünün bulunduğu mahalden hızla uzaklaştık.
Şimdi sessizlikten istifadeyle bu tartışmaların alâkadar olduğu bir sûrenin, Kevser Sûresi'nin muhtevasıyla ilgili bazı yanlış anlamalara açıklık getirmeyi deneyebiliriz.


Bu deneme, kendisine Kur'an'ın en kısa sûresinin anlaşılmasında dahi ne denli büyük zaafların rol oynayabileceğini göstermeyi vazife ediniyor. Öyle ki okuduğumuzu, anladığımızı, kendimize rehber edindiğimizi düşündüğümüz Kelâm-ı İlahî'nin aslında ne kadar da uzağına düştüğümüz, bu sûrenin yorumlarını kısaca hesaba çekmekle bile anlaşılabilir.

 

1.    Muhakkak ki biz sana Kevser'i verdik.

 

Bu ayette geçen 'kevser' sözcüğü lafzen 'çok hayır' (el-hayr'ul-kesir) anlamına gelir; yani "Biz sana çok hayır/büyük nimet verdik!"


İhtilaflar bu açıklamadan sonra ortaya çıkıyor: Bu "çok hayır" veya "büyük nimet" nedir?

Yorumcuların bir kısmı bu nimeti (Cennet'te başına toplanılacak olan) "Kevser Havuzu"yla, bir kısmı ise (bilhassa Şiiler) "Ehl-i Beyt"le, yani Efendimiz'in Hz. Fatıma'dan devam eden nesliyle tefsir ediyorlar. Her iki yorum da Sûre'nin sonunda yer alan 'ebter' ifadesinin Efendimiz'e (s.a) yönelik "soyu kesik" şeklindeki bir suçlamanın vârid olduğunu kabul etmekten kaynaklanmaktadır. Yani "Hz. Muhammed'in soyu kesik değildir; onun nesli aslâ kesilmeyecektir! A) İlk yorum, "Bütün müminler cennette Peygamber'le birlikte Kevser Havuzu'nun yanında toplanacaklar ve kıyamete değin onun (itikaden) takipçileri varolacaktır" sadedindedir. B) İkinci yorum ise "soyu kesik" suçlamasına cevaben 'Kevser' ifadesinde Efendimizin soyunun sadece Ehl-i Beyt yoluyla neslen devam edeceğine bir işaret bulmaktadır. Kısaca her iki grup da 'Kevser' sözcüğündeki 'çokluk' mânâsını "neslen veya itikaden soy itibariyle çokluk" olarak tefsir etmektedir.

 

Sonuç: 'Ebter' suçlaması boşa çıktığında bu yorumların da boşa çıkacağı kuşkusuzdur.

      2. Rabbin için namaz kıl ve kurban kes!


Efendimiz'e (s.a) gerek neslen, gerekse itikaden takipçilerin devam edileceği müjdesi verildiği varsayılınca, bu Kevser nimetine (!) şükretmek mukabilinde biri bedenî, diğeri mâlî iki ibadeti yerine getirmesinin istenmesini açıklamak kolay gibi görünüyor. Ancak "fe-sallî" ifadesinin namaz'la, üstelik bayram namazıyla sınırlandırılması ve "ve'nhar" emrinin "kurban kesmek" şeklinde tefsir edilmesi kronolojik bakımdan temellendirilemez. Nitekim bu sûreyi hemen öncesinde yer alan Maun Sûresi'yle irtibatlandırma teşebbüsleri de aynı kronolojik zaafla maluldür. Metnin iç bütünlüğü Mushaf tertibine itibarla sağlanamaz; zira nüzûl itibariyle her iki sûre arasında gözden gelinemeyecek bir fâsıla vardır!


Hz. İbrahim'in, oğlunu kurban etmek teşebbüsünde bulunmasıyla ilgili yanbilgiler "ebter" suçlamasını "soyu kesik" mânâsında izah edenlerce metne yansıtılmış ve henüz risaletin ibtidasında olan bir nebî'ye şükür sadedinde kurban kesme emrini tevcih etmekte nedense kimse bir beis görmemiştir.

 

Nüzûlü 23 yıl süren bir Kitab'ın ayetlerine anlam vermek teşebbüsünde bulunacakların, hiç değilse Mekkî-Medenî ayrımını ciddiye almaları ve bazı ibadetlerin zaman içerisinde kesinleştiğine dikkat etmeleri gerekirdi. Bu ve benzeri yorum zaaflarının temelinde, Kitab'ın bir süreç içerisinde tamamlandığını unutmak ve metni bir defada nâzil olmuş gibi algılamak hatası vardır. Kısacası hem nazarın, hem de nokta-i nazarın değişmesi bir zaruret halini almıştır.

 

3.Gerçekte ebter olan, asıl o sana hınç besleyendir!

 

Bu son ayet, Efendimize (s.a) buğz eden, hınç besleyen bir kâfirin onu "soyu kesik" olarak suçlamasına bir cevap olarak telakki edilmiş, önceki iki ayetin anlamı bu telâkki tarafından belirlenmiş ve böylelikle sûre'nin temel anlatımı, nesebi, soyu merkeze alan bir zihniyet tarafından bir çırpıda zâyi edilmiştir.


Başkaları gibi biz de bir süreliğine varsayalım ki ebter ile Efendimizin soyunun kesikliği, yani erkek evladının olmadığı kastediliyor olsun! Bu takdirde suçlama ya hakikî (neslen), ya mecazî (itikaden) olmak zorundadır. Hakikî (neslen) ise, Efendimizin erkek evladından nesebi devam etmediğine göre, hakikî anlamıyla "soyu kesik' suçlaması reddedilmiş olmaz. Soyunun kız evladından devam ettiği öne sürülecek olsa, bu takdirde suçlamaya mahal kalmaz. Oysa suçlama Kur'an'ın beyanıyla sabittir. Yok eğer mecazî ise (yani Efendimizin itikaden soyunun sürdüğü söyleniyorsa), "soyu kesik" suçlamasını yapan kâfirin de itikaden soyu sürdüğüne göre, bu sefer mukabele yerini bulmaz! Aksini iddia edeceklerin, hınç besleyen kâfirlerin neslen soylarının kesik olduklarını söylemeleri hem anlamsızdır, hem de yakışıksızdır. İtikaden soylarının kesik olduklarını söylemeleri de mümkün değildir; zira küfrün devamı hem aklen, hem tarihen sabittir.

 

Sanırım bu değerlendirmeden sonra Kevser Sûresi'nde sadece ne söylenmek istendiğinin değil, ne söylendiğinin de yeterince anlaşılmamış olarak kaldığını ifade edebiliriz.


Bu itirazların ve gerekçelerinin yerinde olmadığı söylenecek olursa, bu karşı çıkışın sebepleri açıkça gösterilmeli; yok eğer yerindeyse, metnin anlamı yeniden ve aslına uygun olarak inşâ edilmeli.


Öyle ya, asayiş berkemâl olduğuna göre şimdi düşünmeye başlayabiliriz.


Dücane CÜNDİOĞLU, Yeni Şafak

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : kuran,kevser,kurban

KEVSER SURESİNE DAİR 2

16/12/2009 · Kategori: Kuran

Kevser Sûresi'ne Dair 2


Kevser Suresi'nin ana-fikri bu surenin son ayetinden hareketle tayin edildiğinden biz de aynı yola başvuracak ve önce son ayetin açılımıyla murad edilene ulaşmaya çalışacağız:


- Gerçekte ebter olan, asıl o sana hınç besleyendir!


'Ebter' sözcüğünün 'munkatı' (kesik) anlamına geldiğinde ihtilaf yoktur. Nitekim 'betr' kesmek, 'inbitar' kesilmek demektir. Araplar keskin kılıca 'bâtır' derler. O halde ihtilaf sadece kesikliğin neden (hangi şeyden) ibaret bulunduğu noktasındadır. Daha önce belirttiğimiz gibi müfessirlerin çoğu bu kesikliği "munkatı min'en-nesl" (=soyu kesik) mânâsına hamletmişler ve metnin ana-fikrini bu kavram üzerinden inşa etmişlerdir. Biz ise bu kesikliği "munkatı min'en-nesl" şeklinde yorumlamak için makul bir sebep bulunmadığını, bilakis ibarenin "munkatı min'el-hayr" (=hayırlardan kesik olan, kendini hayırlardan mahrum eden) mânâsında açıklanması gerektiğini düşünüyoruz. Nitekim bir rivayette bu hususa dikkat çekilmiştir: Efendimiz nübüvvete mazhar olunca kavmini tevhide, HAK'ka kulluğa davet edip onları putlara tapınmaktan nehyetmeye başladı. Bunun üzerine müşrikler Efendimiz hakkında şöyle dediler:


- "Inbetera minna Muhammed; ey: hâlefenâ ve inkataa minna"; yani "Muhammed (risalet iddiasında bulunmakla, tevhid dinini tebliğ etmekle) bizden alâkasını kesti (kendini bizden ayırdı), bize muhalefet edip bizden kesildi/ayrıldı." Onlar böyle söylemekle Efendimiz'in kendini birçok hayırdan, birçok nimetten, birçok imkândan da mahrum etmiş olacağını iddia ettiler; zira bir şeyden kendini kesip mahrum eden kişi, o şeyden hâsıl olacak nimetlerden de kendini kesmiş olacağından böylelerine Arapça'da 'ebter' denilirdi (Kullu emrin inkataa min'el-hayrı eseruhu fe-hüve ebter); tıpkı o dönemin anlayışına göre erkek evladı olmayan kimsenin erkek evlat sahibi olmanın nimetlerinden de mahrum olması gibi.


Müfessirler, müşriklerin Efendimiz'i soyu kesik olması sebebiyle erkek evlat sahibi olmanın nimetlerinden mahrum bulunmakla itham ettiklerini düşünmüşler ve Kur'an'ın da gerek müminler, gerekse Ehl-i Beyt yoluyla bu ithamı geri çevirdiğine kail olmuşlardır. Oysa ibareye "erkek evlattan kesik olmak" (munkatı min'en-nesl) mânâsı değil, aksine "kendilerine muhalefet edilen Mekke ulularından, dolayısıyla onlarla birlikte olmanın nimetlerinden mahrum bulunmak" (munkatı min'el-hayr) mânâsını vermek, hiç şüphesiz hem daha tekellüfsüzdür, hem de metnin siyakıyla, bağlamıyla ve nüzûl zamanının ruhuyla daha mütenasiptir. Nitekim "Biz sana birçok hayır, birçok nimet verdik" (hayr'ul-kesir) anlamındaki ilk ayet bu açıklamaları doğrulamaktadır. Yani "Onların, birçok hayırdan kendini mahrum etmiş olmakla seni suçlamalarına itibar etme, kendini üzme! Bak, biz sana ne büyük bir hayır verdik, seni nübüvvetle şereflendirdik, seni kelâmımızın tebliğcisi yaptık, seni Hakkın-Hakikatin şahidi kıldık! Hayırlardan, nimetlerden mahrum olan sen değilsin, bilakis asıl hayırlardan mahrum olanlar (mubtirûn) ve kendilerini hem dünyevî, hem uhrevî nimetlerden mahrum bırakanlar onlardan başkası değildir. Hâsılı ebter olan sen değilsin, ebter olan asıl onlardır!"


Biz mukteza-yı hâle mutabık olan mânânın bu olduğunu düşünüyoruz. Şimdi ikinci ayete verilen anlamın sıhhati üzerinde durabiliriz:


-Rabbin için namaz kıl ve kurban kes!


Bu ayetin aslında geçen "fe-sallî li-rabbike" ifadesine "Rabbin için namaz kıl" gibi kestirme bir karşılık vermek yerine, gerekçelerimizi mahfuz tutup doğru bir çevirinin imkânlarını bize sağlayacak olan şu açıklamayla yetinebiliriz: "Kâfirlerin ayartmalarına kapılmayıp sen asıl sana verdiğimiz nübüvvet nimetinden ötürü Hak'ka teveccüh et, O'na yönel, O'na kulluk etmeyi sürdür!" (Bu ayetteki 'fe' edatının 'tâkib' için kullanıldığı unutulmamalı ve 'salât' sözcüğünün bağlama uygun geniş açılımları ihmal edilmemelidir.)


Bu emrin hemen ardından gelen "ve'nhar" emrinin hayvan boğazlamakla irtibatlandırılması, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, metne verilen mânânın "evlat yerine koç kurban etmeyi" (Hz. İbrahim-Hz. İsmail kıssasını) çağrıştırmasından kaynaklanmıştır. Oysa ibare bu mânâyı taşı(ya)mıyor ve meselâ koyun, koç, dana gibi hayvanları kesmek anlamındaki 'zebeha' (zebh) fiili yerine, deve kesmek anlamındaki 'nehara' (nahr) fiilinin seçilmiş olmasındaki incelik böylelikle bir çırpıda ihmal edilmiş oluyor. [Türkçe'deki 'intihar' (kendi kendini öldürmek) sözcüğü de aynı kökten gelir.] Hanefîlerin kurban'ın farz olmayıp vacib olduğunu söylemeleri, ibarenin kurban mânâsına delâletinde kesinlik bulunmamasındandır. Böyle bir kesinlik bulunsaydı sanırım 'farz' hükmü verilmekte tereddüt edilmezdi.


Biz ise bu sûrenin her halukârda fıkhî/hukukî bir yoruma malzeme temin etmek hususunda elverişsiz olduğunu düşünüyor ve tahkikimizin zaruri neticelerine bağlı kalarak bu ibarenin hayvan boğazlamakla irtibatlandırılamayacağını, bilakis ibarenin, bir öncesindeki "fe-sallî li-rabbike" (O halde Rabbine yönel) emrinin mütemmimi olduğunu, yani "Sen onların sözlerine aldırış etme de nübüvvet makamının şükrünü eda için HAK'ka yönel; gönlünü, sadrını, nahrını O'na aç, teslimiyetle O'nun huzurunda el-pençe divan dur! Hayırlardan (kevser'den) mahrum olan sen değilsin ki! Hayırdan mahrum olanlar asıl seni mahrumiyetle suçlayan o zavallıların kendileridir!" anlamı taşıdığını söylüyoruz; zira biliyoruz ki 'mütenahir' demek 'mütekabil' demektir!


Dücane CÜNDİOĞLU, Yeni Şafak

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : kuran,kevser,kurban

SIR

14/12/2009 · Kategori: Siir

Sır

üşüyorum anlıyor musun?..düşüyorum
kelimelerden bir varakayım
bırak akayım yangınlara

sus sende benim gibi, kus
cam kırıkları
emzir kendini kendine.
annen yaşlı
artık sen büyüteceksin onu

halkın bir ayna
iyi bak
ne görüyorsan bu biziz
aynalar yalan söylemez unutma

kötülüklere bile borçluyuz
teşekkür etmeli kötülere kahramanlar

yazdıkça silersin tarihi
öldükçe dirilirsin
bütün zaferler yenilgilere muhtaçtır, unutma

kimi devler vardır
diğerleri sadece cüce olduğu için...

her ölüm bir doğum
her doğumsa bir ölümdür; unutma!

kayıpkentli
güneykent şubat 2006

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : sır,kayıpkentli

1. MEZMUR

14/12/2009 · Kategori: Inan_

1.Bölüm

1 Ne mutlu o insana ki, kötülerin öğüdüyle yürümez, Günahkârların yolunda durmaz, Alaycıların arasında oturmaz.

2 Ancak zevkini RAB`bin Yasası`ndan alır Ve gece gündüz onun üzerinde derin derin düşünür.

3 Böylesi akarsu kıyılarına dikilmiş ağaca benzer, Meyvesini mevsiminde verir, Yaprağı hiç solmaz. Yaptığı her işi başarır.

4 Kötüler böyle değil, Rüzgarın savurduğu saman çöpüne benzerler.

5 Bu yüzden yargılanınca aklanamaz, Doğrular topluluğunda yer bulamaz günahkârlar.

6 Çünkü RAB doğruların yolunu gözetir, Kötülerin yolu ise ölüme götürür.

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : zebur,mezmur

KURGU

8/12/2009 · Kategori: Dusunce

Hesap günü;

İnsan Rabbine iki hediye sunar.

Orijinal paketinde.

Hiç kullanılmamış.


Der ki:

Rabbim;

Sana getirdim.

Al,

Kabul buyur:

Bana kullanmam için verdiğin aklı ve rehber edinmem için verdiğin kitabı

Sana geri getirdim.

Aklı kullanmadım.

Kitabı okumadım, anlamadım, yaşamadım ama öptüm, kokladım sevdim yürekten.


Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : kurgu,ahiret,akıl,kuran

REÇEL

8/12/2009 · Kategori: Siir

Reçel

ben dallardan toplanıp
bir ince elekten süzülünce
sade bir yanlızlık kaldı geriye
ona biraz şeker ekleyip
kaynatınca acısı giderse
güzel duracak
bir kavanoz vitrinlerde

www.gokekin.com

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : ben,reçel

RUHBANLIK SORUSU

5/12/2009 · Kategori: Kuran

"...Türettikleri ruhbanlığı ise, Biz onlara yazmadık (emretmedik). Ancak Allah'ın rızasını aramak için (türettiler) ama buna da gerektiği gibi uymadılar..." Hadid 27

Ruhbanlık Hristiyanlara has bir durum mudur?

Acaba bizim hayatımızda da ruhbanlık örnekleri var mıdır?

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : ruhbanlık,soru

NE ÇIKAR ATEŞBÖCEĞİ SANSALAR BİZİ

5/12/2009 · Kategori: Siir

Ne Çıkar Ateşböceği Sansalar Bizi

Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması…
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
Kabuklarımızın altında
Kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.
İstiridyeler, deniz minareleri, midyeler.
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
Sahi koruyor mu bu çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu, duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize.?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor gerçek kimliğimizi,
Duyularımızı bastırıyor, elele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.

Ne çıkar ateş böceği sansalar beni…

Belki en hoyrat yürek bile, ateş böceğinin o uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz?
Güçlü kapıların arkasına kilitlesem kendimi,
korkaklığımı, sevgi isteğimi…

En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem, bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup, bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince.

Oysa bir görebilsek bunu, kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak
İncinsek, yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek o kabuğu
Denesek
Risk alsak
Yanılsak
Farketmez
Tekrar tekrar bıkmadan denesek ve kucaklaşsak yeniden,
tıpkı eskisi gibi.

Ne olduğunu anlayamadığımız o on beş yıldan öncesi gibi.
O zaman farkedeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
Kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.

Vakit az paylaşmak, sarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kar bir kış görünüyor.

Ancak birbirimize sokulursak atlatırız o günleri.
Kırın o sert ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.

Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi…

Rabindranath Tagore

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : ateşböceği,şiir

BİR ŞARKIDAN ESİNLENME

5/12/2009 · Kategori: Genel

Orda bir kitap var uzakta
O kitap bizim kitabımız
Okumasak ta anlamasak ta yaşamasak ta

Kalici Baglanti Yorum (2) Yorum yaz! Etiketler : kitap,şarkı

CEHENNEM TEHDİTLERİ KİME YÖNELİK?

5/12/2009 · Kategori: Ihsan Elia_ik Yazilari

Cehennem Tehditleri Kime Yönelik?


Malum, Kur’an’da cehennem sahneleri vardır.

“Derileri kavuran ateş”, “Etleri lime lime dökülmek” “İrin içmek”, “Yakıtı taş ve insanlar olan ateş” “Pislik yedirmek”, “Zakkum ağacından yemek” vb. korkunç azap tehditleriyle karşılaşırız bu sahnelerde.

Acaba bu sahneler kime yönelik?

Cehennem sahnelerinde neden bu denli öfke var?

Bu öfke kime?

Neden bu kadar kızıyor Allah?

Aşağıda Kur’an’da nuzül sırasına göre ilk 23 surede geçen 10 cehennem sahnesi okuyacaksınız. Bunlar arada atlama yapılmadan geldiği sıraya göre dizilmiş, aralardaki bağlantılar gösterilmeye çalışılmıştır.

Lütfen, herhangi bir önyargıya kapılmadan dikkatle okuyunuz. Yukarıdaki soruların cevabını, arada benim söylediklerimi dikkate almasanız bile bizzat cehennem sahnelerinin içeriğinden kendiniz bulabilirsiniz.

***

1-İlk sahne, ilk sure olan Alak suresinde;

“Hayır! Yaptıklarına son vermezse

Onu alnından tutup sürükleyeceğiz.

O yalancı ar damarı çatlamış alnından

O zaman çağırsın Nadiye’yesini

Biz de çağırıcağız Zebani’leri…”

(Alak; 15-18)

Bu ayetlerde kastedilen “O”, tefeci bezirganların o günkü elebaşlarından Ebu Cehil’di. “Nadiye” meclis, kurul demek, Mekke’nin mülk (mal ve iktidar) sahiplerinin toplandığı yer. “Zebani” ise intikam alan muhafızlar demek…

***

2-İkinci sahne hemen sonraki Müddessir suresinde;

“Bana bırak doğarken yapayalnız olan o adamı

Zenginliğine zenginlik kattığım

Etrafında dolanıp duran oğullarıyla

Önüne alabildiğine geniş imkânlar serdiğim o adamı…

Hala gözü doymuyor; verdiğimden daha fazlasını istiyor.

Hayır! O ayetlerimizi inadına inkâr etti

Ben onu dimdik bir yokuşa süreceğim

Düşündü, ölçtü, tartı

Kahrolasıca nasıl da ölçüp biçti

Canı çıkasıca boyuna hesap yapıp durdu

Çevresine bakındı, kaşlarını çatıp surat astı

Sonra sırtını döndü ve küstahça böbürlendi;

“Bunlar eskilerin masallarından başka bir şey değil” dedi

“Bu bir insan sözü, başkası değil” diye diretti

Onu ateşe sokacağım

Ateşin ne olduğunu bilir misin?

O öyle bir ateş ki geride bir şey koymaz

Derileri yakıp kavurur…”

(Müddesir; 11-29)

Burada anlatılan “O” ise Mekke’nin tek ve eşşiz mülk sahibi diye bilinen Velid bin Muğire idi. Bu nedenle kendisine Velid bin Muğire el-Vahid deniyordu. Ona nazire yapılarak “O doğarken tek (vahid) yarattığım adamı…” deniliyor. Bu Velid, Kabe’nin yapımında “Haram para getirmeyeceksiniz” diyecek kadar dindardı. Kabe’nin Rabbi’ne inanırdı, tavaf eder, cünup olunca gusül abdesti alır ve salat ederdi (Kendince namazı vardı).

Fakat o mamona (paraya) tapan bir tüccar, tefeci bezirgandı. Yoksulları hor görürdü. Peygamberimizin yanına yoksul ve kör biri gelince surat asmış ve öte tarafa dönerek “Yoksul ve kör birisiyle aynı mecliste oturamam” diyerek çetesiyle kalkıp gitmişti. Peygamberimiz buna rağmen ona tebliğ için “Dur neden surat asıp kalkıyorsun, otur, konuşalım” deyince gelen ayetlerde “Bırak, o umutsuz vak’a” dercesine uyarılmıştı. “Abese” (surat astı) suresi bunun için inmişti. İşte o Velid için burada da aynı kelime kullanılıyor: “Sonra surat astı ve bakındı” (summe abese ve besera)…

“Düşündü, ölçtü, tartı, nasıl da ölçüp biçti, boyuna hesap yapıp durdu, bakındı, kaşlarını çatıp surat astı, sonra sırtını döndü…” ifadeleri bize tefeci bezirgân karakterini resmeder. Bunları genellikle tüccarlar yapar. Peygamberimizin söylediklerini ölçüp biçiyor, “Bundan zarar mı ederim, kâr mı?” diye hesaplar yapıyor. Sonunda bu işten zarar edeceğini, mülkünün paylaşılacağını anlayınca basıyor yaftayı: “Bu eskilerin masalından başka bir şey değil…”

Ardından öfke patlıyor: “Onu ateşe sokacağım. Ateşin ne olduğunu bilir misin?

O öyle bir ateş ki geride bir şey koymaz. Derileri yakıp kavurur…”

Surenin sonuna doğru ise şu sahne var: “Sizi ateşe sokan nedir? diye sorulunca şöyle diyecekler; Biz salat etmezdik (yani) yoksulu doyurmazdık. Günahkarlarla günaha dalardık (yani) hesap gününe inanmazdık. Gerçeğin ta kendisi olan ölüm gelinceye kadar hep böyleydik…” (Müddesir; 43-47).

Burada da salat (namaz) kılmalarının onları yoksula götürmediği, hesap gününe inanmalarının da günaha dalmayı engellemediği anlatılmak istenir. Çünkü Maun suresine göre bunlar namaz kılmaktaydılar fakat bu içinde yoksul ve yetim derdi olmayan bir namazdı. Onun için de boşunaydı, ritüelistik bir din gösterisiydi. Ahiret inançları da boşunaydı çünkü günaha dalmaktan çekinmiyorlardı. “İnandıktan sonra bir şey olmaz” diyorlardı ve “Büyükler (azizler, ulu kişiler, önceki salih zatlar, onların heykelleşmiş putları) şefaat eder” diye düşünüyorlardı. Bunun için günaha dalmakta hiç bir beis görmemekteydiler…

***

3-Üçüncü cehennem sahnesi de Leheb suresinde gelir:

“Kahrolsun Ebu Leheb İktidarı, kahrolsun!

Malı ve kazancı (zenginliği) onu kurtaramayacak!

O alev alev yanan ateşe atılacak!

Karısı da odun taşıyacak

Boynundan bağlanmış bir iple” (dişi köpek gibi)

Öfkeyi görüyorsunuz değil mi?

Bunlar Kur’an’ın ilk surelerindeki cehennem sahneleri…

Önce Ebu Cehil’e, sonra Velid bin Muğire’ye, şimdi de Ebu Leheb’e…

Hepsinde de zenginlik (mal, iktidar, mülk) ile beraber yoksul ve yetim vurgusu var. Birinciler ikincilere bigane kaldıkları için cehennem ile tehdit ediliyor. Kim, kime karşı savunuluyor, kim ne ile tehdit ediliyor, düşüne düşüne (tertil ile) okuyunuz…

***

4- Dördüncü sahnede cehenneme kimin gireceğinin yanında cennet de müjdeleniyor. Yine aynı tema;

“Kim sakınır, malından harcar

Güzel olanı (vermeyi) tasdik ederse

Biz ona cenneti kolaylaştıracağız.

Kim de cimrilik eder ve zenginliğini kendine yeterli görürse (istiğna)

Ve güzel olana yalan derse

Ona da zor olanı (cehennemi) kolaylaştıracağız.

Mezara yuvarlandığı zaman malı onu kurtaramayacak.

Bize düşen doğru yolu göstermek,

Dünya ve ahiretin bize ait olduğunu haber vermekten ibarettir

Sizi kaynayıp köpürene karşı uyarıyorum

Ona ancak günaha batmış azgın (şaki) girecek

Yalan diyen, burun kıvıran o azgın…

Ondan ancak şunlar kurtulacak; sakınan,

Arınıp temizlenmek için malından veren,

Hiç kimseden bir beklentisi olmadan

Sırf Yüce Rabbi’ne özlem duyarak veren…”

(Leyl; 5-20)

Kime cehennem, kime cennet vaadediliyor görüyorsunuz değil mi?

Lütfen tekrar tekrar okuyun. İnanamıyorsanız başka meallere de bakın. (Ki birisi bana şöyle dedi; “İnanılır gibi değil; başka meallere de bakmam lazım!).

***

5- Ve beşince sahne: (Atlamıyorum, nuzül sırasına göre sırayla cehennem sahnelerini getiriyorum önünüze).

“Hayır! Bilakis öksüze vermiyorsunuz

Birbirinizi yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz.

Her şeye açgözlülükle saldırıyorsunuz.

Mala mülke gözünüz doymuyor; yığdıkça seviyorsunuz…

Hayır! Yeryüzü peş peşe sarsılıp paramparça olduğu zaman,

Rabbin ve güçleri bütün görkemiyle geldiği zaman,

İşte o gün cehennem orta yere konacak.

İnsan anlayacak her şeyi ama iş işten geçmiş olacak.

Diyecek ki “Keşke ömrümü boşa harcamasaydım.”

Artık o gün Allah’ın ettiği azabı kimse edemez.

O’nun kıskıvrak bağladığı gibi kimse bağlayamaz…

Ama ey vicdanı rahat olan kişi, sen!

Sen dön Rabbine, sen O’ndan, O senden razı olarak.

Gir kullarımın içine.

Gir cennetime!”

(Fecr; 17-30)

Cehennemin ve cennetin yolunun öksüz ve yoksullardan geçtiği, bunlarla arası iyi olanın vicdanen müsterih olabileceği, aksi halde yaman bir hesabın ve korkunç bir azabın bizi beklediği bundan daha iyi nasıl anlatılır? Peygamberimiz boşuna dememiş; “Öksüzün ağlamasından arş titrer.”

***

6- Altıncı sahne İncil’de Hz. İsa’nın “İki efendiye birden kulluk edemezsiniz, ya Allah’a ya Mamona (para/mal hırsı) tapacaksınız” dediği çelişik durumun Allah’a karşı nankörlük olduğu dile getiriliyor ve “mezar” hatırlatılıyor.

“İnsanoğlu Rabbi’ne karşı nankördür.

Ele geçirme/mal hırsı gözünü bürümüştür.

Bilmez mi ki mezarlar deşildiği zaman

Göğüsler açıldığı zaman

İşte o gün her hallerinden

Haberdar olduğunu Rableri onlara gösterecektir.”

(Adiyat; 7-11)

Aynı uyarı hemen sonraki Tekâsür suresinde de “o gün her nimetten tek tek hesap sorulacağı” ilavesiyle yinelenir.

***

7- Yedinci cehennem sahnesi ise Kabe çetesi elebaşlarından tefeci bezirgan Umeyye bin Halef hakkındadır. Bu kısa ayetlerden oluşan fragmana “Humeze” suresi denilmiştir.

“Kaş göz işaretleri yaparak alay edenin vay haline!

Vay haline o boyuna mal istif ederek sayıp durana!

Sanır ki malı kendisini ebedileştirecek

Hayır! O yalayıp yutan bir vakuma atılacak

Bilir misin nedir yalayıp yutan vakum?

Allah’ın cayır cayır yanan ateşidir

Öyle ki alevleri yürekleri dağlayacak

Cehennem üzerlerine kilitlenecek

Yüksek kapılar üzerlerine kapanacak.”

(Humeze; 1-9)

Sure bütünlüğünden de anlaşılacağı gibi burada alay etmek, kaş göz işareti yapmak, malına mülküne güvenerek yoksullarla, zayıflarla, çaresizlerle yapılan alay oluyor. Mal biriktirmekten ve bunu dönüp dönüp tekrar saymaktan (ellezî cemea mâlen ve addedehu) yani altın ve gümüş “şıngırtısı” veya para “hışırtısı”ndan tapınırcasına zevk alan zavallı ve fakat küstah zenginin alaycı kibri resmediliyor.

***

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : cehennem,kuran

CEHENNEM TEHDİTLERİ KİME YÖNELİK

5/12/2009 · Kategori: Ihsan Elia_ik Yazilari

devamı:

8- Sekizinci cehennem sahnesi, öyle bir şeyin (cehennemin) olacağına inanmayan, böyle bolluk ve refah içinde, zevk-u sefa sürerek ebediyen yaşayacaklarını sanan küstah zengin kodamanları tokat gibi çarpmakta;

“Kaçacağınız, sığınacağınız bir yer yok

Alev alev yanan çalı çırpı gibi,

Her yana kıvılcımlar saçılacak,

Nar gibi kıpkırmızı kesilecek (cehennem).

O gün yalan diyenlerin vay haline!

İşte o gün dilleri tutulacak,

Özür dilemelerine bile izin verilmeyecek,

O gün yalan diyenlerin vay haline!

İşte bu sizi ve öncekileri toplayacağımız ayırma günüdür,

Varsa bir son hamleniz, haydi gösterin de beni atlatın,

Patlayıncaya kadar yiyin; sefa sürün biraz, siz günaha batmışlar!

O gün yalan diyenlerin vay haline!”

(Mürselât; 31-40, 40-47)

***

9- Dokuzuncu cehennem sahnesinde, Kalem suresinde Bahçe sahipleri kıssasından hemen önce vasıfları hayra/vermeye engel olan (mennâin lil’l-hayr), saldırgan/zorba (mu’tedin) olarak betimlenen tefeci bezirgan Velid bin Muğire tekrar ve fakat bu kez yaptığının Allah’a şirk koşmak olduğu söylenerek cehennemle tehdit edilir. Oradaki tabirin aynısı (hayra/vermeye engel olan) burada da kullanılır. (“Hayr” kelimesi Türkçe’de de kullanılır ve “öteki” için bir şey yapmayı/vermeyi ifade eder; “Hayrını gör”, “Hayırsız evlat”, “Hayırda yarışmak”, “Hayır işleri”, “Kendine hayrı yok” vb.)

“Allah ‘Atın, atın cehenneme her inatçı nankörü,

Hayra/vermeye engel olan, şüphe yayan saldırgan zorbaları,

Öyle ki (böyle yapmakla) Allah ile beraber

Başka bir tanrı edinmiş olanları

Atın şiddetli azap içine!’ der.

Arkadaşı ‘Ey Rabbimiz onu azdıran ben değildim,

Fakat o sapıklığa düştü” der.

Allah ‘Huzurumda çekişmeyin

Ben, size önceden uyarı göndermiştim

Benim katımda söz değiştirilmez

Ben kullara zulmedici değilim’ der.

O gün cehenneme ‘Doldun mu?’ deriz.

O da ‘Daha var mı?’ der.”

(Kâf; 24-30)

***

10- Bir kaç sure sonraki Hakka suresindeki bölüm de, “Malım beni kurtaramadı” (ma ağna anhu malihi) diyerek Leheb suresindeki Ebu Leheb’e, “Yoksulu doyurmaya teşvik etmiyordu” (ve layehuzzu ala ta’ami’l-miskîn) diyerek de Maun suresindeki salat (namaz) kıldığı söylenen Ebu Cehil’e göndermede bulunur. Dahası bunları Allah’a inanmamakla eş tutar. Böylelerini iğrenç yiyeceklerden başka bir şeyin olmadığı cehennem ile tehdit eder;

“Sicili bozuk çıkana gelince;

‘Eyvah, ben bittim,

Keşke sicilimi hiç görmeseydim,

Hesabımın ne olduğunu öğrenmeseydim,

Ne olurdu o ölümle iş bitseydi,

Malım beni kurtaramadı,

Saltanatım yer ile yeksan oldu,

Mahvoldum ben’ diyecek.

Ve bir ses; “Tutun onu, bağlayın, atın cehenneme

Sıkı sıkıya zincirleyin, atın gitsin” diyecek.

Çünkü o yüce Allah’a inanmıyordu,

Yoksulu doyurmaya teşvik etmiyordu.

Bugün de burada ona sahip çıkacak kimse olmayacak.

İğrenç yiyeceklerden başka bir şey de verilmeyecek

Ki onu günahkârlardan başka kimse yemez.”

(Hakka; 25-37)

Hz. Peygamber’in şu sözü de yukarıda geçen “Yoksulu doyurmaya teşvik etmiyordu. Bugün de burada ona sahip çıkan kimse olmayacak” ayetinin ne olduğunu tefsir eder; “Ey Âişe! Yoksullara sahip çık ve onları meclisine yaklaştır, tâ ki Kıyâmet günü Allah da sana sahip çıksın.” (Tirmizî, Zühd (2353).

***

İşte bunlar Kur’an’ın ilk 23 suresindeki cehennem sahneleridir.

Nuzül seyrini izlediğimizde aşağı yukarı böyle devam ediyor.

İlk 23 surede (Necm suresine kadar) böyle putların ismi hiç anılmadan, sürekli yoksulu doyurma, yetimi kayırma çağrıları yapılarak büyük mülk (mal ve iktidar) sahiplerine yönelik cehennem tehditleri var.

Medine döneminde ise aynı tehditler infak kaçkını münafıklara yöneliyor.

***

Yukarıdaki bölümlere baktığımızda hepsinin de Mekke’nin zengin tefeci bezirgan mülk (mal ve iktidar) sahiplerine yönelik olduğunu görüyoruz.

Kanımca böylesi cehennem sahneleri mal ve iktidar sahiplerine yönelik “sokağın öfkesini” yansıtmaktadır.

Bu öfke ezilenlerin, zulme uğrayanların, çaresizlerin, açların, yoksulların, öksüzlerin, diri diri gömülen çocukların, boyunduruk altında inleyenlerin, kendisi de bir öksüz olan peygamberimizin yüreğinden patlayan öfkesidir. Öyle görünüyor ki Allah bu yüreği evrensel mesajı için merkez seçmiştir.

Kimsesizlere, çaresizlere, zayıf bırakılmışlara ellerindeki mülke güvenerek ve yaslanarak zulmedenlere, onlara cehennem hayatı yaşatanlara, ilahî öfke, buradan dile gelip konuşuyor.

Korkunç cehennem sahneleri işte bu öfkeyi yansıtıyor. Bunu görmemek veya yuvarlayıp başka şeyler için tehdit yapılıyormuş havası vermek hem ayetlerin lafzına hem de ruhuna aykırıdır. Bu, Kur’an’ın sinirlerini almak demektir.

Şiddetli cehennem tasviri varsa bilin ki şiddetli bir zulüm, baskı, zorbalık, aç bırakma, yoksullaştırma, öksüzleştirme yani birilerinin hayatını cehenneme çevirme vardır. “İnkar etmek, şirk koşmak, Allah’a savaş açmak” vs. hep bunlarla ilgilidir. Yoksa kuru kuruya bir inanç (teoloji) tartışması yapılıyor değildir. Dava inandın-inanmadın davası yani “iman kurtarma” davası değildir. Bilakis bahçe sahiplerinin mülklerini kurtarma davasıdır! İnanıp inanmamak bununla ilgilidir.

Lütfen cehennem sahnelerini bir de bu gözle okuyun.

Baktığınız yeri değiştirin.

Çok şeyin değiştiğini göreceksiniz.

Sanki başka bir Kur’an okuyor gibi olacaksınız.

Recep İhsan ELİAÇIK

recepihsan@gmail.com

http://ihsaneliacik.net

http://ihsaneliacik.wordpress.com

 

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : cehennem,kuran

GECE YÜRÜYÜŞÜ VE AKLIMIN RAHMİNDEKİ NUTFE

3/12/2009 · Kategori: Dusunce

Gece Yürüyüşü ve Aklımın Rahmindeki Nutfe



Ninovalılara...

Ey!

Akleden kalbimin rahmine yapışıp kalan umut nutfesi, hayatım!

Ey, doğduğundan beri başkalarının ve belki de benim başarısız, hoyrat kürtajlarına maruz kalıp sakatlandığı halde varlığımın bağrına yapışmaktan vazgeçmeyen; umut!

Çocukluğumu kurban ettim sana. Parça parça pay edip sundum. Sonra sonra yürüdüğüm engebeli yollarda anı, yorulmadan kurtarabileceğim takatim ve canımla besledim seni. Yorulmayı göze aldım, yoruldum. Yokuşlarda, senin kendi varlığının hakkını vereceğin, gelecek bir güne dek hassas ve kırılgan varlığını beslemekten bitap düşüp, nefesim kesildi. Dostlarım rahimlerinde meyvaya durduğunda bile ben elimi kalbimin üzerine bastırıp seni sevdim, ey umut. Kalbimi her tekmeleyişinde ve geceleri sancınla uykumu kaçırıp, nefesimi her kesişinde varlığına şükrettim tüm burkulmalarımdan öte. Çünkü; sana doğru giderek artan bir meyille yaratılmış/t/ım. Hiç gocunmadım, gocunmamaktayım.

Ey varlığına şükrettiğim sancımın sahibi! Şimdi, çocukluğumdan beri bağrında saklanıp, sarılıp, ağladığım, güldüğüm, düşündüğüm, içine düştüğüm, okuduğum, unuttuğum, unutayazdıklarımı hatırlamaya çalıştığım ağaç kovuğumdayım. Meryem'in sancısından bir payla geldim. Bazen neyin sancısını çektiğimi bilmez bir haldeyim, en bereketli anlamı giydir bu sancıya Rabbim! Bu sancı ki beni erkenden çocukluğumdan eden. Severek çektiğim, çektikçe sevdiğim beni ben kılan, çok kıymıklar batırıyor aklımın sinir uçlarına. İşte, büyüdükçe, ayakta kalabilmek için, içini boşaltıp hafifleten çınarlardan bir çınarın gölgesindeyim. Bu ayetini görmek bile ruhumun yırtılmışlıklarına inşirahı sarıyor. İçimdeki hüznü yıka, hafiflet, inşirah ver Rabbim! Toprağın sarıp sarmalayamadığı, açıkta kalan köklerinin kavislerine oturup, yaslanıp yakarıyorum işte Rabb. Biliyorum bana lutfunla yardım edeceksin ama yine biliyorum ki varlığımı kıvrandıran lütfunun ve keremimin açlığına, tüm bitap düşmüşlüğüme rağmen, uzattığım dalları silkele diyeceksin.


Yorgunum Rabbim, yorgun. Nicedir, nice umutlarımı ölü doğurup vakitsiz sancılarla, gömüyorum yüreğime, benden iyi biliyorsun. Aczimi kabul edişimle beni güçlü kılmanı diliyorum. Sana dayandım hakkını veremesem de. Kendimi, en çok da kendimi, sana şikayet ediyorum. Varlığıma merhametinle gülümse Rabbim. Aralıksız, esirgemeden lutfettiğin merhametini görebilmem için akleden kalbimin gözlerini daha derinlere ve daha derince aç/tır!

Yorgunum Rabbim, evladını yitirmiş analar gibi gömmekteyim kalbimin rahminden düşlenleri. Meryem'in yaptığı gibi dallarını silkeleyemiyorum, köklerine tutundum. Hep kapılar açmaktasın, hiç kapatmadığın kapılarının açık olduğunu göstermektesin belki de nasibimizce. Ama bir iteklemelik takatim kalmadı içeri girmek için. Tokmağına tutundum kaldım. Bunca kapıyı açan Sen, zahmetsizce içeri de alabilensin, bilirim. Bunu bana bildiren de sensin!


İbrahim Güney Bursa Çarşamba Pazarında 98 yaşında limon satıyor/du.

Yorgunum Rabbim, yorgun! Sana yaslanıp kendimi şikayete geldim. Ben İbrahim değilim, bir İsmail'im de olmadı hiç, sana kurban edecek. Ama kalbimin rahminden gelen, öpüp kokladığım, yeni terlemiş saçlarını severek, toprağa verdiğim, adı konulmuş, konulmamış nice gürbüz umutlarım oldu. Hepsini yeni bir tohum olmaklıkları niyetine varlığımın bağrına gömdüm. Belki de tökezleyişim buradan. Sadece kurban etmeliy/d/im. Yine de niyazımdır, bu hüzümnbazlığımdan gürbüz filizler yeşertmen. Hangi tür ve renkte açacağını bilmeden emek verdiğimiz sabır tohumlarımıza, bu teslimiyetimiz hürmetine yedi veren gücü kat, bereketlendir hasatımızı ey Rabb!.. Onları kendi ellerimle soldurmama müsade etme artık. Uzattığın dallar yerine, kendi benliğimi silkeliyorum önün/d/e. Dökülen bir hayır meyvesi var da ben mi göremiyorum!?. Sade yolunda hayırlı bir kul eyle beni başka sancı sahiplerine inşirah vesilesi. Öyleyse varlığımın sancıdan ibaret olmasına da razıyım.

Mum tahtaya dayandığında, dedi çilekeşliğini sana basamak kılmış bir kadın. Mum tahtaya dayandığında... Beklerim Rabbim, beklerim. Ama beni, bizi onar ve hayrına layık bir hale hazırla. Dayanma gücü ver. Katından gelecek her hayra muhtacım/z. Tüm suni dayanaklardan bizar ve azade, katıksızca sana dayanma gücü ver. Bizi güvensiz, ahlaksız imandan koru! Sabrımızı eyleme çevir. Madem geceyle karıldı çağımızın kaderi, menzili Senin rızan olan bir gece yürüyüşü kıl bizi!

Ey, aklımın rahmine tutunan nutfe, ey umut! Ey varloluş sancım! Yokluk içinde seni var kılan ve varlık içinde seni yoklara karıştıranın kudertini elinde tutanın hakkı için, sevdim seni ve parçalanmış uzuvlarınla büyümekte olduğun rahmimden elbet bir gün tüm sancılarıma kefaret olmaklığına doğuracağım seni. Yoktan var eden varlığını tamir etmeye de kadirdir! Ve yine bilirim, doğduğunda Rahim olandan, yeni bir sancı düşecek aksak varlığımın rahmine. Ey akleden kalbimin rahmindeki sancının sahibi Rabb, uzattığın dallar yerine kendi varlığımı silkeliyorum önünde, aczimle. Bizi istikameti ve nihayeti Senin rızan olan bir gece yürüyüşü kıl!

Dilsizmütercim

http://dilsizmutercim.blogcu.com/


Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : dua,yakarış

ALLAHIM SANA BİRŞEY SÖYLEYECEĞİM!!!

2/12/2009 · Kategori: Siir

Allahım Sana Birşey Söyleyeceğim!!!

Bir taşın cebinde t/aşıyorum kendimi
Kıyısı olmayan denizler sağıyorum gözlerime

Annelerimi nereye gömdüklerini soruyorum anneme.
bütün mezarlar yüzüme çıkıyor diyorum!

avuçlarıma gömdüğüm bir kadın

"male mın, dileymın xarabe..loo de bese lo!bese ey Xudâ mın" diyerek bağırıyor susarak içime durup durup kustuğum duru bir çölü!

Gözlerimin karasına aşık olan tuz yüzlü kızlar rengini soruyorlar

"Xalepçe" diyorum!:bütün renklere küs olmanın rengi!

Yüzümü kasırgaların yırttığına inanıyor annem.
ben tufanlardan yalnızca kız kardeşimi kurtarabiliyorum...

Raviler oyalansın ve bari onlar uyusun elem'siz diye..
Kendime ulaştırmadım hala ölüm haberimi..
herkes rahvan atlarla çıktı yola..
bana ılgar bir at kaldı yokuş aşağı tırmandığım...

Kimseyi inleyemiyorum artık..
kimseyi dinleyemiyorum..

akrabalarım geliyor uzak şehirlerden..
herkesin hatıraları birbirinden ayrılan yollara dönüyor!
aynı çatı altında toplanmak yetmiyor diyorum!,
kimse duymuyor!

Aynı evladı doğurmaya çalışan kadınların komşusuyum ,mahallemde...

Kitleler kapalı ne zamandır!kimseyi bulamıyorum aynı dili sustuğum!

(annemden rahmini istedim ödünç..annem vermedi!)

bu saatleri kaçıncı geri alarak yaşayışım?
dün salıydı...bugün pazartesi!

Su'larla diktiğim gözlerim akıyor parmak izlerimden ..

Geceleri uyanıp yazıyorum sabahları sildiklerimi!
mersin saçlarını uzatıyor gürültüyle içime..
sevdiklerimden saçlarını istiyorum.
kimse bana ne olduğunu sormuyor!

Ateş ve su birbirinin kölesi..ve annesi..

Ancak su'lara tutunarak kurtuluyorum boğulmaktan!
al işte!..al..yine saç diplerimde okyanuslarla uyandım!

Bir çölle bölüyormuşum uykularımı...

-"Allah'ım bana yeryüzünün bütün dillerini öğretirsen   

sana bir şey söyleyeceğim
"!


2006...Mersin....Kayıpkentli

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : kayıpkentli,şiir

HİÇ BİR GECE MASALLARI

2/12/2009 · Kategori: Siir

Hiç Bir Gece Masalları

Her masal, adamı büyütmez
Kimisiyle sade'ce  küçülürsün...

Bir varmış
Bin yokmuş

Tembel bir efe varmış
O kadar tembelmiş ki!
Kurşunları tüfeğine koyup ateş edene kadar
Evini sarıp kurşunlarlarmış!
efe tembellikten iki kurşun anca sıkarmış..
Masal bu ya!!!


Bense ciğerlerimi üflüyorum
Soluk dünyanın pas tutmuş nefeslerine

Yırtıla yırtıla dikiyorum yüreğimi..
Sadece Pazar günleri açık değilim

Yakışıklı bir yorulmamışlık taklidi
Taşıyorum omuzlarımda

Hangi kavim ulusların hafızalarında
Bir yerleri yıkmış..ama sadece yıkmış
Olarak kalmak isterki?
Edige Mirza, Timur'un saflarında olsaydı mesela
Yine bir Edige Destanı kalır mıydı kitaplarda?

Sonu acıyla biten bir masal olsam
Herkes benden utanacak

Oysa kimi acılar vardır
Sorumlusu o acının üstüne mutluluğunu kuranlarındır!

Başı enginlerde olanın
Biraz da ayaklarına bakmak lazım

Omzu yükseklerde olanın
Biraz da bastığı omuzlara sormak lazım

Bu masal yukarıda rengarenk de
Ya aşağıda neden ateşten bir gömlek?


Kime "unutma" dediysek
Önce o, sildi hatıralardan bizi
Sonu mutlulukla biten masallara giden tek yoldu, bu!
 
Bir varmış
Bin yokmuş

Bir efe varmış
Kimseyi unutmamış

Annesi ve babası kahvaltıda
" uğraşmıyorsun çok tembelsin" demişler
Oğul ölmüş acısından

Fonda Mahsun-i Şerif'ten
"Giderim" çalıyormuş..
Masalımız burada bitmiş

Gökten bir çift ayak düşmüş sofraya
Kimsenin yüreğine basmamış bir çift ayak!...
 ....bunu anne ve baba görmemiş!...

KayıpKentli....12.02.06...10:30 güneykent mersin

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şiir,kayıpkentli

SÜKUTA MAHKUM BİR MÜNZEVİ

2/12/2009 · Kategori: Siir

Sükuta Mahkum Bir Münzevi

 

Taş taş değil bağrındır taş senin

Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin

Bir katılıktır dinamit söker mi yürekleri

Başın bir kez bu kalbe çarpmasın ey taş senin!

 

“Söz namusunu yitirmiş, hukuk, dağıtanın elinde can vermiş ve akıl terazisi bozulmuşsa gün sükût günüdür” diyeceksin.

 

Eğer böyle bir günü yaşıyorsan;

Konuşmayacaksın!

Hakikati söylemeyeceksin!

Hak, hukuk, özgürlük demeyeceksin!

Sükut edeceksin!

“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” denmiş olsa da, susacaksın!

Dahası inzivaya çekilecek ve mahkûmiyetini yaşayacaksın!

“Zarurete binaen” sükût edecek ve inzivaya mahkûm bir münzevî olacaksın!

 Sükut ettiğin için ızdırap da çekmeyeceksin! “Zira konuşsan da, söylesen de bir şeyin değişeceği yok!” diyeceksin kendi kendine! Kendini böyle avutacaksın! “Sözün bittiği yerdeyiz” diyerek ızdırapsız bir sükut içinde olacaksın!

Yaşadığın “çaresizlik” olsa da sen ona “zaruret” diyeceksin. Çaresizlikten susacak, çaresizlikten inzivaya çekileceksin!

İki cihan güneşi, "Allah'a ve ahiret gününe imanı olan, hayır söylesin veya sükût etsin" diyecek. Ama sen hayrı söyleme cesaretini kendinde bulamadığın için sükût edeceksin!

İki cihan güneşinin bu sözünün gereğini yerine getiremediğin için diğer sözüne sığınacaksın: "Allah o kula rahmet etsin ki, konuştuğu vakit sözünden faydalanılır veyahut sükut eder de selamet bulur"

Sükût edecek ve selamet bulmayı bekleyeceksin!

Susmayı bilmeyen akılsızın cezasını sen çekeceksin!

Cezanın adı sükût olacak!

Cezanın adı ızdırap olacak!

Cezanın adı inziva olacak!

Bir yiğit Musa, ve bir Asa ve bir Yed-i Beyza bekleyeceksin!

Sadece bekleyeceksin!

Hiçbir zaman Musa olmayı düşünmeyeceksin ve asla bir asan olmayacak!

Bu nedenle sihirbazların gösterisi devam edecek ve sen kendini sükûta mahkûm edeceksin!

Sadece “bir yiğit Musa” bekleyeceksin!

Bir altın buzağın bile olmayacak ve inancını yitireceksin!

Hayatının geri kalanını, Tih çölünde,  çaresiz, ızdırap içinde  ve aciz bir şekilde “sükûta mahkûm bir münzevî” olarak geçireceksin!

Konuşamayacaksın!

Söyleyemeyeceksin!

Çığlık atamayacak

Haykıramayacaksın!

Çünkü sen

Bir örtünün altına gizlenip

Sükûta mahkûm bir münzevî olarak

Tih çölünde yalnız yaşayacaksın!

Vedat ÖZCAN

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : sükut,münzevi

TANRI ZATEN ŞEHİRDE İMİŞ!

1/12/2009 · Kategori: Guncel

29 Kasım 2009 Pazar tarihli Yeni Şafak gazetesinde neşredilen yazının son kısmı:

...

Tanrı zâten şehirde. Beden mülkünde. Bize bizden daha yakında.

Oysa sen, O'na yakınlaşmak için kurban kesiyorsun ey tâlib! Aklın sıra kurbiyeti ette ve kanda arıyorsun. Hayvanda. Hayvanlıkta.

Tanrın çok uzakta mı ki O'na yaklaşmak/yakınlaşmak için çırpınıyorsun?

Ey talib, Tanrı'ya yakınlaşmak için şehirden her taşraya çıkışında O'ndan uzaklaştığını anlayamıyor musun?

Kendimiz taşradayken Tanrı'yı niçin şehre çağıralım?

Çıkma bir yere, gel, Tanrı'yı bu sefer şehirde çağıralım. Ancak avazımız çıktığınca bağırarak değil, gözyaşlarımızla...

Taşrada kan akıtmaktansa şehirde gözyaşı akıtalım; hatta elimizdeki sükkeri (şekeri) başkalarına sunup ağuyu (zehri) biz kendimiz yutalım!

Bari bir defalığına olsun, kûşemizde, O'nun bizi çağırmasını bekleyelim.

Dücane Cündioğlu

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : kurban,yaklaşmak

GAM

29/11/2009 · Kategori: Siir

"Dilde gam var şimdilik lutfeyle gelme ey sürur
Olamaz bir hanede mihman mihman üstine" Rasih

Yaklaşık Anlamı: Ey sevinç, bana bir iyilik yap da şimdilik gelme, gönlümde
gam var. (Biliyorsun) Bir evde misafir misafir üstüne olamaz.

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : rasih,gam

GÜNÜN SORULARI

25/11/2009 · Kategori: Guncel

Soru

Bir hayvanı kesmek yani kurban etmek (yaklaşma vesilesi kılmak) bizden istenen müstakil bir ritüel midir? Yoksa Hac farizasının bir parçası mıdır? Hacca gitmeyenler hayvan kesmek zorunda değilse insanlar niçin kendilerini zorunlu görüyorlar? Allah'a yakın olmak için hayvan kesmeye bu kadar önem veren insanlar niçin diğer konularda aynı duyarlılığı gösteremiyorlar?

Kevser suresi gerçekten hayvan boğazlamaktan mı bahsediyor?

 

Kalici Baglanti Yorum (5) Yorum yaz! Etiketler : kurban,soru

GÖTÜR MENİ BU ŞEHERDEN

25/11/2009 · Kategori: Siir

Götür Beni Bu Şehirden/Beklenene

Götür beni bu şehirden
Yaralarım sızıyor
irin irin birikiyorum içimdeki pişmanlıklara
Meğer hep yanlış kurtuluşlardan açılmışım içimdeki firarlara
Gece gündüz peşine takıldığım tayfunlar
Mayınlanmış özgürlüklere bıraktılar beni
Paramparça bıraktım ardımda yüreğimi
Üzerine maviler çekilmiş tutsaklıklarda yitirdim on yedi yaşımın sesini

Götür beni bu şehirden
Avuçlarımdan hep kan sızıyor
Uzatamıyorum ellerimi
gözyaşımın pervazına sığınan
gök yorgunu hiç bir göçmen kuşa

Hangi sofraya otursam
Yanımda diz çökmüş buluyorum dünyanın en mazlum güllerini
Bir deri bir kemik simsiyah elleri

Paylaştıkça azığımı, azalıyor, insanlığa olan utancı yeryüzünün...
Kendime arta kalan ancak iki zeytin
Al biri senin olsun!
Yeter ki götür beni bu şehirden


Sırtımdaki kabuklar kavlıyor bir bir
yüklendikçe ezginliklerini dilini bilmediğim iklimlerin
Bir bakıyorum:en dehşetli cezirleri,depremleri,felaketleri yüklenmişim
Kaç bezirgan sahip çıkmış yüküme bir bilsen
Kaç göçüm dağılmış kalmış Sina’da Kerbela’da Sahra’da bir bilsen

Götür beni bu şehirden
Halkının elinden tutup Kızıldenizi geçiren Musa gibi
Geçir beni batıl zalimlerin denizlerinden
Kurtar beni yüzyılımın Firavunlarının elinden

Çocuklarını taş ocaklarında yitiren
Toplama kamplarından topal bir kartal umuduyla kaçan
Sığındığı hiçbir vatanda barındırılmayan
Bir Çeçen mültecisi gibiyim
Bak!
Hep suratına tükürülmüş bir Azeri diliyle yalvarıyorum sana
Götür Meni bu şeherden!

İnanan sabreden ve merhamet edenlerin ülkelerine götür beni
" Üzerlerine ateşlerin kapıları kapatılmışlarla " bırakma beni
" Umutsuz olmaz" diyorsun
Oysa sana kanayan son umudumu da vermek isterdim ama
" Sevdigiyin başi için abe " dedi diye
Onu da usulca bir dilencinin titrek avuçlarına bıraktım

Yürüyeceğimiz yollar umutsuz da olsa
Karanlık ta olsa
Işıksız da olsa
Yerlerin ve Göklerin barındırdığı tüm mazlum çığlıklardan
Mustazaf bir çığlıkla sesleniyorum sana
Ne olur Götür beni Bu Şehirden...

25.09.2003 PERŞEMBE 04:20 Mersin/ KayıpKentli

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : kayıpkentli,şiir

« Önceki ::