Bir hayvanı kesmek yani kurban etmek (yaklaşma vesilesi kılmak) bizden istenen müstakil bir ritüel midir? Yoksa Hac farizasının bir parçası mıdır? Hacca gitmeyenler hayvan kesmek zorunda değilse insanlar niçin kendilerini zorunlu görüyorlar? Allah'a yakın olmak için hayvan kesmeye bu kadar önem veren insanlar niçin diğer konularda aynı duyarlılığı gösteremiyorlar?
Kevser suresi gerçekten hayvan boğazlamaktan mı bahsediyor?
Götür beni bu şehirden Yaralarım sızıyor irin irin birikiyorum içimdeki pişmanlıklara Meğer hep yanlış kurtuluşlardan açılmışım içimdeki firarlara Gece gündüz peşine takıldığım tayfunlar Mayınlanmış özgürlüklere bıraktılar beni Paramparça bıraktım ardımda yüreğimi Üzerine maviler çekilmiş tutsaklıklarda yitirdim on yedi yaşımın sesini
Götür beni bu şehirden Avuçlarımdan hep kan sızıyor Uzatamıyorum ellerimi gözyaşımın pervazına sığınan gök yorgunu hiç bir göçmen kuşa
Hangi sofraya otursam Yanımda diz çökmüş buluyorum dünyanın en mazlum güllerini Bir deri bir kemik simsiyah elleri
Paylaştıkça azığımı, azalıyor, insanlığa olan utancı yeryüzünün... Kendime arta kalan ancak iki zeytin Al biri senin olsun! Yeter ki götür beni bu şehirden
Sırtımdaki kabuklar kavlıyor bir bir yüklendikçe ezginliklerini dilini bilmediğim iklimlerin Bir bakıyorum:en dehşetli cezirleri,depremleri,felaketleri yüklenmişim Kaç bezirgan sahip çıkmış yüküme bir bilsen Kaç göçüm dağılmış kalmış Sina’da Kerbela’da Sahra’da bir bilsen
Götür beni bu şehirden Halkının elinden tutup Kızıldenizi geçiren Musa gibi Geçir beni batıl zalimlerin denizlerinden Kurtar beni yüzyılımın Firavunlarının elinden
Çocuklarını taş ocaklarında yitiren Toplama kamplarından topal bir kartal umuduyla kaçan Sığındığı hiçbir vatanda barındırılmayan Bir Çeçen mültecisi gibiyim Bak! Hep suratına tükürülmüş bir Azeri diliyle yalvarıyorum sana Götür Meni bu şeherden!
İnanan sabreden ve merhamet edenlerin ülkelerine götür beni " Üzerlerine ateşlerin kapıları kapatılmışlarla " bırakma beni " Umutsuz olmaz" diyorsun Oysa sana kanayan son umudumu da vermek isterdim ama " Sevdigiyin başi için abe " dedi diye Onu da usulca bir dilencinin titrek avuçlarına bıraktım
Yürüyeceğimiz yollar umutsuz da olsa Karanlık ta olsa Işıksız da olsa Yerlerin ve Göklerin barındırdığı tüm mazlum çığlıklardan Mustazaf bir çığlıkla sesleniyorum sana Ne olur Götür beni Bu Şehirden...
“Dört kitabın
manası bellidir bir Elif’te” demiş Yunus
Emre…
Ne güzel, ne
derin bir söz.
Dört kitabın
manası “bir”, hepsinin özü bir…
Yeryüzündeki “ilahî
bildiriler” bunlar; döner dolaşır aynı şeyi anlatırlar.
Onun için “Tevrat
ehli” yanlarındaki ile amel etsin, “İncil ehli” içinde
yazanlara uysun, “Furkan ehli” gereğini yerine getirsin der Kur’an…(Maide;
66, 68).
Bu ne demek?
Yani:
“Tevratçılık, İncilcilik, Kur’ancılık yapmayı bırakın. Hepsi de tek bir şeyi
söylüyor. Ezilenlerin, mazlumların, yoksulların, öksüzlerin feryadı var içinde.
Onların sesine kulak verin. Yahudicilik, Hristıyancılık, Müslümancılık; yani
dincilik yapmayı bırakın. Böyle yapmakla sesinizi yükseklere duyuramazsınız. Ey
yeryüzünün dindarları! “Bir milyar insan hangi suçundan dolayı aç?” bunu sorun
ve harekete geçin. Budur sizden asıl istediğim.” demek…
Kur’an el-Kitap
tabiriyle Allah indindeki ilmi ve vurgulanan ana temayı kasteder. El-Kitap,
yeryüzünün tozuna toprağına bulanınca Tevrat, Zebur, İncil, Kur’an olur…
Ete kemiğe bürününce İbrahim, Musa, Davut, İsa, Muhammed olur…
Eğer siz, bu
kitaplardan, yeryüzünün tozunu toprağını, insanda ete kemiğe bürünüşünü
çıkarsanız “sinir sistemini” almış olursunuz. Çünkü yeryüzünün toprağı
olaylar, savaşlar, devrimler, karşı-devrimler, imparatorluklar,
ekonomi-politikler, halklar, düzenler, sınıflar vs. demektir. İnsanda ete
kemiğe bürünüşü de insanoğlunun arayışı, dramı, acısı, umudu, feryadı, korkusu,
hırsı, hüznü, sevici vs. demektir.
Bunlar
kitapların sinir uçlarıdır. Bunları alırsanız kitabın sinirleri gitmiş olur.
Nasıl ki insanın sinir sistemi yok edilince duyguları, tepkileri, öfkeleri,
sevinçleri de yok edilmiş olur, geriye et ve kemik yığını kalır, aynen öyle bu
kitapların da sinirlerini yani hayata, dünyaya, mala, mülke, ekonomi-politiğe
dair söylediklerini yok eder veya tevil ederek yuvarlar, anlaşılmaz, bir şey
söylemez, suya sabuna dokunmaz hale getirirseniz sinirlerini almış, tepkisiz,
duyarsız, öfkesiz hale getirmiş olursunuz. O zaman kitap gerçek hayat kitabı
olmaktan çıkar ve bir tapınak kitabına dönüşerek ölü metin haline gelir ki dört
kitabın da başına gelen bundan başkası değildir.
Tevhid ve şirk
bunlarla ilgilidir. Sinirler alınınca, geriye içi boş bir teoloji ve din
tartışması kalır. Mesele Allah’ın varlığını veya yokluğunu ispat meselesi
değildir. “Allah” yeryüzünde neyin ifadesi, arayışı, öfkesi ve sevinci
olarak ele alınıyor onu görebilmektir…
***
Aşağıda dört
kitaptan (Tevrat, Zebur, İncil, Kur’an) derlediğim metinleri okuduğunuzda el-Kitab’ın
sinir sisteminin ne olduğunu göreceksiniz. Neyi istiyor, neyi arıyor, neye
öfkeleniyor, neye seviniyor hepsini çığlık çığlığa okuyacaksınız…
Tevrat ve
İncil’i tasdik edici olarak inen Kur’an, bu çığlığın Arap dil, tarih ve
coğrafya evrenindeki, daha geniş bir bakışla Mezopotamya-Akdeniz havzasındaki
yeniden dile gelişi…
Bu çığlık veya
yeniden dile geliş özde bir ve aynı olan mesajı sürdürmek, sinir sistemlerini
çalışır hale getirmek, onu yeniden canlandırmak değil mi? Bizim şu an
yaptığımız yeniden yorumlamalar bundan başka bir şey mi?
Sadece Tevrat ve İncil değil; yeryüzünde bu sesi yükselten ne kadar metin
varsa, bildiri, şiir, söz varsa hepsini tasdik edici olarak sürdüren Kur’an’dan
bahsediyoruz.
Çünkü Kur’an
mazlumların ve ezilenlerin şu gök kubbe altındaki son dinsel çığlığıdır.
Yeryüzünün dindarları bunu bırakıp neden dincilik yaparlar? ‘Benim kitabım
senin kitabını, benim dinim senin dinini döver’ kavgasının ne manası var?
Ebu Hanife,
kesin tesbit edilmesi halinde Tevrat ve İncil’den kimi ayetlerin namazda
okunabileceği görüşündeydi. ‘Çünkü’ demişti ‘Onlar da Allah’ın sözleridir.’
Kur’an onlarla çelişmez.
Kanımca
kastettiği ayetler aşağıdakiler ve benzerleri olmalı.
Bu temel
mesajların, Allah’ı, kitabı ve dini kendi tekeline almalarla, “seçilmiş ırk”
veya “kefareten vekalet” gibi tuhaf teolojilerle üzerinin örtüldüğünü,
sinirlerini alındığını, ana caddeden yan yollara kayıldığını görüyoruz. Oysa
ana yol hepsinde de birdi.
Okuyun bakalım,
size de tanıdık gelecek mi?
“Dört kitabın” manasının ve bir ve aynı olduğunu kendi gözlerinizle görün.
"Işk
derdiyle hoşem el çek ilâcumdan tabîb
Kılma dermân kim helâküm zehri dermânundadur"
Fuzuli
Yaklaşık Anlam: “Ey
tabib! Aşk derdinden memnunum; beni iyileştirmeye çalışma!... Senin
vereceğin derman asıl benim helakimi hazırlayan zehir olacaktır!..”
Yârdan mehcûr iken, düştük
diyâr-ı gurbete,
Dehr, gösterdi bize hicrân hicrân üstüne.
Hem mey içmez, hem de güzel sevmez demişler hakkımda,
Eylemişler Râsîh'e bühtân bühtân üstüne..
Geçen hafta içinde Habertürk TV’de Palçiçek Pamir’in Karşıt Görüş proğramına çıktım. Proğramda MUSİAD eski başkanlarından Erol Yarar ile İslam ve Burjuvazi konusunu tartıştık.
Tartışmadan her ne kadar entelektüel bir haz alamasam da, temel mesajları verme açısından fena olmadı. Aşırı yüklenme nedeniyle internet sitem az kalsın çöküyordu. Mail trafiği de cabası…
Bu yoğun ilgiden “İslam abdestli kapitalizm üretmek için var değildir” mesajının yerine ulaştığı anlaşılıyor.
Erol Yarar gibilerin “Sahabeye hakaret ediyor” veya “Komünistlik yapıyor” salvolarının bunu durdurması mümkün değil. Pandoranın kutusu açıldı. Bu tartışma daha da büyüyerek devam edecek ve zamanın ruhunun değiştiğini herkes görecek.
Bize eskiden “yeşil komünist” derlerdi. Şimdi yeşile de gerek kalmadan “komünist” diyerek ‘bahçelerine’ sarılıyorlar. Sırrı Sürreyya Önder dostumun telefondaki espirisi her zamanki gibi harikaydı: “Artık yeşile de yok, terfi etmişsin, hadi hayırlı olsun!”
12 Eylül’den hemen önce, o zaman Kırşehir’de lisede okuyordum, Akıncılar ve MTTB’ye gider gelirdik. Duvarlara “Sınırsız ve sınıfsız İslam toplumuna doğru” diye yazılar yazardık. O zaman yaftamız yeşil komunistti…
Sonra yeni yaftalarımız oldu: Radikal, İrancı, mezhepsiz, modernist, tarihselci, dinde reformcu…
Bunlar da hakkımda yazılan son iki eleştiri yazısından: Liberal-sosyalist, materyalist, naturalist, neo-mutezilî, batınî, ulusalcı…
Yaftalamadan edemiyor yurdum insanı.
Ha babam yafta vuruyorlar.
Ahmed Arif’in “33 Kurşun” şiiri aklıma geldi: “Vurun ulan, vurun, ben kolay ölmem!”
30 yıl önce (1980) Mamak Cezaevi kapısında başçavuşa verdiğim cevap, Balçiçek Pamir’in proğramındaki (2009)“Kendinizi ne olarak tanımlıyorsunuz?” sorusuna verdiğim cevap ile aynı: Müslüman.
Bu kadar.
***
Kur’an’ın “tarihe, hayata ve tabiata dönüşü” için esastan bir yeniden okuma yapıyoruz. Bu, Muhammed İkbal’in “İslam’da dinî düşüncenin yeniden inşası” dediği şeydir. Hz. İsa’nın dediği gibi “Karanlıklarda söylediklerinizi bir gün gelecek çatılardan haykıracaksınız.” Hiçbir güç buna engel olamaz. Hiçbir yaftalama bunu durduramaz ve saptıramaz.
Artık Ebuzer İslam’ı var. Solculuğa, komunistliğe gerek yok. Çağın vicdanı buradan çıkacak. Ebuzer, ıssız çölde yattığı o mezardan kalkarak çağımıza gelecek. Tıpkı İsa’nın mezarından kalkıp döneceği gibi dünyaya dönecek. Tabiî bu, Musa’nın, İsa’nın, Muhammed’in, Ali’nin, Ebuzer’in vb. getirdiği ve savunduğu İslam’ın ruhunun geri dönmesi; zihinlerde bilinç, yüreklerde heyecan olarak yeniden yeşermesi demek oluyor.
Bunun önüne geçmek mümkün değildir. Ben veya bir başkasının katkısı fark etmez, tarihin akışı bu yöndedir. Onun için ‘zamanın ruhu değişti’ diyorum.
***
Gerçi defalarca yazdım, bilen biliyor ama binlerce kişi yazılarımızla yeni karşılaştığı için iki konuya açıklık getirmek istiyorum.
Birincisi proğramda Hz. Osman’a hakaret ettiğim iddiasıdır.
“İslam’ın yenilikçileri” kitabımızın birinci cildindeki “Hz. Ömer”, “Hz. Ali”, “Ebuzer”, “Ammar b. Yasir” bölümlerini okuyanlar bilirler, biz dönemin ekenomi-politik analizini yapıyoruz. Eğer bunu yapmazsak mesafe katedemeyiz. Çünkü yeryüzünde İslam ümmeti diye bir şey varoldukça bu isimler de var olacaktır. Bunları silip atamayız, olayları görmemezlikten gelemeyiz. Çünkü istediğiniz kadar ayet hadis okuyun “Bahçe sahibi” dindar zihin hemen “Hz. Osman’a, Abdurrahman bin Avf’a, Saad bin Ebi Vakkas’a ne diyeceksin?” demekte ve ayeti hadisi tınlamamaktadır.
Dindar zihnin şunu bilmesi gerekiyor: Ebuzer (ve şu an biz) Hz. Osman’ın kişisel hayatını, hayasını, imanını, peygamberimize olan yakınlığını, İslam’a olan hizmetlerini eleştirmedik, eleştirmiyoruz. Böyle bir şey olamaz, olabilemez.
Fakat “kamu icraatı” eleştiriye açıktır.
Çünkü ülke (ümmet) hazinelerinin anahtarı kendisine teslim edilmiş olan, savaşa ve barışa karar verme yetkisi kendisinde olan, halkın mukadderatını etkileyecek kararlar verme makamında oturan yani kamu otoritesi yetkisi kullanan herkes, evet herkes eleştirilebilirdir.
İşte “herekse ait olan” bu alan (kamu) “herkesin” eleştirisine açıktır.
Kamu yetkisini kullandığı sürece hem hesap sorulabilir ve hem de eleştirilebilir olmak durumundadır. Aksi halde hesap sorulamaz ve eleştirilemez olursa diktatör ve hatta giderek tiran olur. Zaten diktatörlük ve tiranlık da bundan başka bir şey değildir.
Bu eleştiriyi yapacak olanlar da o ülkenin (ümmetin) aydınlarıdır. Aydın bu anlamda halkın vicdanıdır. Eleştirilemeyeni eleştirebilendir. Gelecek nesillerin ibret almasını ve bir daha o hataların tekrar edilmesini engelleyecek olan “eleştirel analizi” ortadan kaldıran “kutsallık perdesine bürünme” ve böylece “kamu icraatlarını sorgulamaz kılma” nın büyüsünü bozar. Böylece aydın ülkenin (devletin/ümmetin) donmuş dimağını açarak geleceğe yürümesini sağlar.
İşte Ebuzer bunu yapmıştır. Sahabenin çoğu da bunu yapmıştır. Hz. Osman da hiçbir zaman kamu icraatlarının eleştirilemez olduğunu söylememiştir. Bizzat hilafet makamında çatır çatır tartışmışlardır.
Eğer siz geçmişte hilafet makamında oturmuş birisini, kamu icraatları sebebiyle eleştirilemez görürseniz, bugün de, aynı/benzer makamda oturanları eleştirilemez görürsünüz. İslam toplumlarında eleştirilemez, sorgulanamaz, hesap sorulamaz liderlerin çıkıp durmasının kökleri buralara dayanmaktadır. Çünkü kamu bilinci yeterince gelişmemiştir. “Kamu icraatları sebebiyle eleştiri” ile “kişiliğe hakaret” birbirine karıştırılmaktadır.
Halbuki ilki meşru, ikincisi yasaktır.
Bu söylediğime değil Hz. Osman, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, eğer kamu yetkisi kullanmışsa Ebuzer, hatta Hz. Peygamber’in kendisi bile dahildir. Ona Allah’ın Resulü olarak tabiî ki itaat etmemiz gerekir, amennâ fakat “kamu icraatı” söz konusu olunca, ‘savaşı şöyle yapalım’, ‘barışı imzalamayalım’, ‘hurma ağaçlarını aşılamayalım’ vs. diyebilirsiniz. Eğer bunlardan kaynaklanan bir zarar ortaya çıkarsa ‘bu yanlıştı, yapmamalıydık’ deme hakkınız vardır. Bunların hepsi olmuştur.
Bugün dahi “kamu yetkisini” kim kullanıyorsa “kamudaki tüm icraatları” eleştiriye açık olmak durumundadır. Çünkü kamu “herkese ait olan” demektir ve herkese ait olan hakkında karar verenler eleştiriyi göze almak durumundadırlar. Aksi halde tabiatları kaldırmıyorsa istifa etmeli, yerlerini tahammüllü olanlara bırakmalıdırlar. “Kamu” adı üzerinde kimsenin özel alanı, malı, mülkü ve çiftliği değildir. Nihayetinde ölmek, istifa etmek veya emekli olup gitmek suretiyle kamu görevi bitecek ve fakat milletin/ümmetin örgütlü gücü, ortak hazinesi veya toplumsal tini (ruhu) demek olan “kamu” devam edecektir.
İşte buna kamu bilinci diyoruz. (bkz. “En büyük kamu” başlıklı makale)
Bu nedenle başta Hz. Osman olmak üzere sahabeler “kamu icraatları” sebebiyle eleştirilemez ve sorgulanamaz değildir. “Burada yanıldı” demek sanıldığının aksine gayet ilerletici ve ders çıkarıcıdır. Üstelik günümüze yönelik son derece öğretici tarafları var. Öyle ki “Adalet Devleti” adlı kitabımdaki kimi kamu felsefesi teorileri, Hz. Osman döneminin yanlış icraatlarından çıkardığım sonuçlardan çıkarılmıştır. Yani bana gayet öğretici olmuştur.
“Kur’an’dan kapitalizm hele abdestli kapitalizm hiç çıkmaz. Eğer bir ekonomi-politik çıkarılacaksa, Kur’an kavramlarını kullanmadan, bugünün kavramları ile söyleyecek olursak sosyalizme eğilimlidir…”
“İslam’ın politik duruşu sol bir duruştur.”
Bu sözlerden benim komunistlik yaptığım nasıl çıkıyor?
Şunu da söyleyeyim: Kelime anlamıyla komunist (communist) sözcüğünden rahatsız olmam. Çünkü İslam’daki cum’a, cem, cemaat, cumhur sözcüğü ile aynı köktendir: topluluk, toplu, ortaklaşa olan demektir. Fakat bir ideoloji olarak komunizm ile herhangi bir alakam yoktur. Kendimi solcu, sosyalist veya komunist diye tanımladığım hiç görülmemiştir. Kur’an’dan çıkardığım kimi ekonomi-politik yorumların bunları çağrıştırır olması, bir ideoloji olarak komunizmi savunduğum anlamına gelmez. Nitekim “devlet kapitalizmi” tabirini kullanmıştım.
Daha önce Gerçek Hayat Dergisi’nde “Biz de ikisi de var” başlıklı makalede ve “Mülk Yazıları” kitabıma aldığım “Kur’an’dan kapitalizm mi çıkar sosyalizm mi?” başlıklı makalede bu konuları etraflıca anlatmıştım.
Bu kavramları kullanarak meseleyi anlatmaktan kastım “çağın idraki” içinde konuşabilmektir. Aksi halde “İslam o değildir bu değildir” dediğiniz zaman çağın idraki içine giremiyor ve o dili kullananlarla iletişim kuramıyorsunuz.
Buradan bakılınca asıl söylemek istediğim şu: İslam’ın politik duruşu sol ise metafizik duruşu sağ olur. Çünkü “Evreni yaratan ‘Allah’ var, yerin göğün ‘sahibi’ O’dur, Allah’ın ‘yasa’ları ile oynamamalıyız, yarattığı tabiat ‘düzen’ine uymalıyız, gönderdiği peygamberlere ‘itaat’ etmeliyiz…” dediğinizde bunlar çağın idrakinde gayet ‘sağ’ vurgulardır. Bu açıdan metafizik duruşu sağ olur.
Öte yandan “Zulme karşı direnmeliyiz, kula kulluğa son vermeliyiz, açları, yoksulları doyurmalıyız, malımızı onlarla bölüşmeliyiz, zengin ile yoksul eşit hale gelinceye kadar yardımlaşmalıyız, faize son vermeliyiz, insana emeğinden başkası yoktur, zulmedenler yakında nasıl bir inkılab ile devrileceklerini göreceklerdir, ezilenler yeryüzünün varisi olacaktır..” dediğinizde bunlar da çağın idrakinde gayet ‘sol’ vurgulardır.
Demek ki ‘çağın idraki içinden’ konuşursak, İslam’ın metafizik duruşu tabiattaki ‘yaratıcının koyduğu düzeni koruma’ gibi sağ temalar içerirken, politik duruşu insanlıktaki ‘bozuk düzeni değiştirme’ gibi de sol temalar içeriyor.
Bu nedenle Gerçek Hayat Dergisi’ndeki o yazıda (8 ay önce) anlattığım gibi, 30 yıl önce Mamak Cezaevi’nin kapısında başçavuşun “Sağcı mısınız, Solcu musunuz ulan!” sorusuna Balçiçek Pamir’in proğramındaki gibi “Müslümanım” demiştim. Başçavuş kızıp “Ne demek lan o, biz gavur muyuz? Birileri çıkmış adalet, eşitlik, özgürlük, yoksulluk, açlık, emek, devrim mevrim diyor, birileri de Allah, kitap, vatan, millet, din, iman diyor. Siz hangisini diyorsunuz?” deyince “Biz de ikisi de var” demiştim.
Aynı yaftalar, aynı kalıplar, aynı önyargılar….
Artık bunları kırmanın zamanı geldi de geçmedi mi?
Kim Pejmurde / Islak Saçlarımdan Öpebilirsin Azizim
1)
Ne zaman ağlasam, yüzümün göç ettiği boynunun kenarı.. Allah'ın göndermediği bir Peygamber'di yüzün:Çocukluğumun tutunduğu,Urfa'da... Bana söylediğin kutsal söze tutundum yıllarca: "SAMİMİ OL!" Rabıta akşamlarından bu yana çok büyüdüm. Unuttum herşeyi,yüzün hâr- iç-kim pejmurde?...
Zamanı ve sabrı emziren bir tapınağa dönen kalbime adadım kendimi Karnında taşıdım annemi onca zaman Kayda geçmeyen ruhumu tekmeledim hep. Herkes beni oğul zannedince Ellerimi çırpa çırpa ayrıldım yanmış parmak uçlarımla memelerinden oysa ben bir kayıptım eteğine gömdüğüm mezarımı silince yüzüme. Kalbim kesildi dedim Bekle gelir dedi Anne!!! diye haykırdım,sular değil, kalbim kesildi!
Beni sensizlikle karıştırdılar İtikaflar çaldım ,olmadı/m Yatsıları üfledim mumlara,bitmedi yalanlar. Bunalıma girdik kalbimle, kurbanlık Yedi fakir olduk payına razı gelmedi bayram bize hiç.sus'tuk!
Kesik kalbimi aldım ateşle Yu'dum,l/adım:kîn 'e bulandı... (*) bundan kelli bizim kalan:ander'dir. (*) (*) yaşarken susacağımız... Dilimin üstündeki kapoçi:müjdemdir çöllere (*)
2)
Ben her okunan duada ya'sin. her kardeşte kuyu'su. Her gidişin geride kalan masum sözlüsü. ki bütün denizleri tülbentine saram saçların yerine.kaldır başını, Gökten çektim ellerimi Rabbim artık yerden seslendi
Bahçeme bir hoyrat girdi Gülümü dermeden dalımı kırdı şu sevmeye kıyamadığın bir kötünün koluna girdi bu senin bakmaya kıyamadığın ölem ölem kıyamadığın...
şimdi elem olsun bana kıtlığın seni yakınların da sevsin deme bana bırak beni yakınlarım yaksın,ki düşsün yolum uzaklara
Diktim kulağımı toprağa ey kuzey'lim,sesleri onların olsun! Ben bir tespihim artık ,Kaybedenlerin çektiği!...
Batsın bu sofralar, suyu bile hain şehrimin. ekmeğimi bölüştüğümü söyleyenler bile yalan söylemiş ben böldüysem kendimi bölmüştüm ellerine...
Bir elim,ülkemin güneyinde babaannemin eli diğer elim ülkemin kuzeyinde senin... yaralarıma sürdüm melhem diye merhametinizi... ırsî bir ağıt kapladı ruhumu..ben bozlaktan başka birşey değilmişim!
3)
ellerim de kor var onların gözlerinde tor! ben yazarsam yakarım onlar bakarsa sapar! uzanılamamış tüm ciğerlerin ithamıyım. gariban kedileri nankör sanan entel nan'körlerin!
ayırdım yollarımı herkesten ateş ve suyla Onlarla yanmaya gittiydim amma! döndüm kendimle yunmaya...
Çimdim ziyan olmuş iyi niyetlerimde (*) ki: ıslak saçlarımdan öpebilirsin azizim...
Allah'ın Göndermediği Peygamber: Ki
Allah gönderseydi bir Paygamberin söyleyeceklerini söyleyen bir
sevdiğim insandı Baran.Çocuktum,Urfa'ya tutunarak büyümeye çalışan bir
hırçınlık zamanları ellerimin tutanıydı.Bana kürtçe öğrettiği
akşamlarda.
Rabıta Akşamları Ki süleymancıların
yurdunda zorunlu olarak katıldığımız perşembe akşamları
Rabıtaları.Hocalar ihlası şerif" derken, biz birbirimizin ayaklarını
gıdıklar,çimdikler,azarlanırdık.Boynunun kenarı ki ders çalışırken
buram buram samimiyet kokardı.Hafızamdan çok şey silinmiş.Yüzünü
hatırlayabiliyorum sadece.Gerisi:Onun bir şiirinin sözleriydi:yazıpta
sakladığı:"Pejmurde!"
Karnında taşıdım annemi: Annem
beni doğurdu:evlad oldum.Ben onu dokuz ay karnında taşıdım:anne
oldu!Ben ona evlad'lığımı, o bana Anne'liğini borçlu!Hiçbir zaman da
ödeşemeyeceğiz.Cennet ikimizin de ayaklarının altında.En az anne kadar
kutsaldır evlatlık!
Beni Unuttun ya, neyle unuttun Unutulmak
? ‘Unutulmak’ bir nesnenin tozlanmasına benzer. Belki kayıtlardan
silinmez ama, belirli bir zaman altında kalır. Önemli olan unutulan bir
şeyin neyle örtüldüğüdür; unutulmaktan çok, neyle unutulduğunuz
önemli...(K.İskender)
Bahçeme bir hoyrat girdi Gülümü dermeden dalımı kırdı şu sevmeye kıyamadığın bir kötünün koluna girdi bu senin bakmaya kıyamadığın ölem ölem kıyamadığın Sadık Gürbüz'ün söylediği:Nedendir Suna Boylum Nedendir adlı türküsüne bir gönderme!
"seni yakınların da sevsin Biraz
da evladı olduğum bir dostum'un intizarı!Yılanlaşan zannlara
binaen,sarfettiği!Yılanlar ancak yakından sokar!Her yakın o yüzden hayr değildir!
Ben bozlaktan başka birşey değilmişim:
İhsan
Eliaçık'ın "zamanın ruhu değişti" adlı makalesinin bitişinde yer
alan:"bozlak" sözüne binaen,Nedenini sorduğum zaman İhsan abi:"Eğer
Hz.Muhammed Türk olsaydı:Uzun Hava'sı,Bozlak'ı ezan olacaktı
toplumda.Bu topraklarda insanlar bozlakla ,ağıtla haykırmış
birbirlerine seslenmiş ve birşeyler anlatmışlardır" sözleri
dikkatimi çekmişti.Ezandaki yanık sesleniş o toprakların insanlarının
kültüründe var olan bir uygulama, bizde ise Kürdistan dolaylarında
dengbejlerin(ozan):stran'ları,Yörüklerin Koçerlerin,yaylacıların ise
bozlakları,uzun havaları..."Bunlar Bitmez" demişti makalesinin sonunda:
" Her şey biz yaşarken oldu’ Madem zamanın ruhu değişti. Şimdi artık yeni türküler söylemin zamanıdır. Çünkü bir tek onlar bitmez; bozlak, uzun hava, acı, feryat, arayış, umut bitmez!" sözüne binaen.Bir bitmeyişin derin vurgusu!
"gariban kedileri nankör sanan entel nan'körlerin! ": Ali
Şeriati'nin İslam Bilim kitabında da belirttiği ALİNASYON/yabancılaşma
kavramı üzerinden: Bilgi komasına giren, entelleşen, çok iyi konuşan
ama iyi karalayan, çamurcu, tüm yapıcı söylemleriyle yıkıcılığa hizmet
eden, mahallemizin entelijans adaylarına...
"ıslak saçlarımdan öpebilirsin azizim":Kirlenmek kirletilmektir.Tüm kirliler birilerinin de aynı zamanda kirlettikleridir.ıslak saçlar: tevbeye açılan bir kapıdır!Yeterki temizlenme bilincini kaybetmesin insan!
Deve, belirlenmiş bir ayetti ve kesildi (Mucizeleştirmeler III)
Semûd
kavmi ve sonrakiler, elçilerin getirdikleri belgeler karşısında, “Bizi
çağırdığınız şeyden kesin bir kuşku içindeyiz!” demişlerdi. Elçiler
onlara: “Bu kuşku, gökleri ve yeri yaratan, sizi bağışlanmanız için
çağıran ve belirli bir süreye kadar sizi erteleyen Allah hakkında mı?”
deyince, toplumlar inkâr gerekçelerini şöyle dile getirmişlerdi: “Siz
de bizim gibi birer beşersiniz. Öyleyse bize bir “sultan” getirin!”
Bunun üzerine elçilerin onlara cevabı şöyle olmuştu:
“Evet,
biz de sizin gibi birer beşeriz ama Allah, kullarından dilediğine
ihsanda bulunur. Allah’ın izni olmadan size bir “sultan” getirmemiz ise
bize yaraşmaz.” (1)
Semûdlar,
Kuzey Arabistan’da, eskiden Hicr denilen kente bağlı yerlerde yaşamış
ve Arapça konuşmuş bir toplumdu. Rabiğ, Akabe, Medine, Hayber, Teyma ve
Tebük topraklarında harabeleri bulunmaktadır.
Onlara
Hz. Salih elçilik etmiş, kendisinden “sultan” istediklerinde ise; bir
deveyi işaret etmiş, yayılmasına ve sulanmasına özen göstermelerini,
ona kötü davranmamalarını, aksi takdirde kendilerine elemli bir azabın
dokunacağını bildirmişti:
“Ey
kavmim! Allah’a kulluk edin, O’ndan başka bir tanrınız yok. İşte size
Rabbinizden bir “beyine” geldi, bu, Allahın devesi, size bir ayet,
bırakın onu Allah’ın Arzında otlasın, ona bir fenalıkla dokunmayın
yoksa elemli bir azaba uğrarsınız.” (2)
Onun,
erkek ve dişi birleşmesinden doğmamış, dağdaki cansız kayalıktan
yetişkin bir deve olarak çıkmış harikulade bir deve olduğu anlatıla
gelir. Oysa Kur’ân’ın gündeminde, mahiyet olarak kendi türünden hiç de
farkı bulunmayan bir hayvan olarak yer alır.
Evet,
ona Kur’ân’da “Allah’ın devesi” denmiştir. Ancak onun otlağına da
“Allah’ın yeri” denmiştir. Bu deyim, o yerin harikulade özelliklere
sahip bir mekân olduğunu değil, insanların ekip biçmediği, kamu malı
bir yer olduğunu gösterir. Allah’ın devesi deyimi de, onun
salıverilmiş, sahipsiz bir deve olduğuna işaret eder.
Kur’ân
üslubunda; Allah’tan başka sahipleri bulunmadığından; salıverilmiş
deveye “nâkatullah”, insanların ekip biçmediği meraya “ardullah”,
babası bilinmeyen çocuğa “Abdullah”, dünyadan hiç kimseye ait olmayan
saraya da “beytullah” denmiştir. Kur’ân’da “Abdullah” tesmiye
edilen Hz. İsa’nın babası Allahu Teâlâ değildir. Onun bedeni de bizimki
gibi et, kemik ve kandandır. Kur’ân’da “beytullah” tesmiye edilen
Kâbe’de Allah oturmamaktadır. Taş ve tuğla yapısı da
kullandıklarımızdan farklı değildir. Hz. Salih’in işaret ettiği
“nakatullah” da, üzerine insanların oturduğu diğer develerden farklı
değildir.
Onun
diğer develerden tek farkı vahiyle belirlenmiş bir ayet (sultan)
olmasıdır. İsra Suresinin 59. ayetinde bu hususa şöyle temas
edilmektedir:
“(Peygamberleri)
ayetlerle göndermekten alıkoyan, öncekilerin onları yalanlamasıdır.
Semud’a açıkça deveyi verdik de onunla zulmettiler, hâlbuki sadece
korkutmak için ayetlerle göndeririz.”
Dikkat
edilirse Kur’ân bu devenin, diğer bütün varlıklardaki gibi sadece ayet
olma cihetine işaret etmiştir. Onun herhangi bir ikna edici
harikuladeliği olduğunu belirtmemiştir. Aksine onu, evlat ve mal
türünden (3) bir “fitne” olarak nitelemiştir. (4)
Nitekim
Semud toplumu, bu deveyi kesmekten de aciz kalmamıştır. Yani devenin
kendisinde onları acze düşüren bir harikuladelik tecelli etmemiştir.
Fakat belirlenen bu ayeti hafife alarak peygamberi inkâr etmeleri
üzerine ilahi ceza gelip onları bulmuştur:
“Fakat
onu (peygamberi) yalanladılar, nitekim onu (deveyi) da devirdiler.
Rableri de günahlarını başlarına geçirdi, o yeri düzleyiverdi!” (5)
Konuşmak, Konuşmamak ve Konuşamamak (Mucizeleştirmeler II)
Bir olayın, bilinen sebeplere dayanması, o olayın kavranamaz olan ilahi bir planla gerçekleşmediğini göstermez. Çünkü Allah-u Teâlâ yaratmada ve yönetmede, ikramda ve ikapta, mazide ve istikbalde bütün işlerini vahiyle yürütmektedir. Ontolojilerine göre, varlıklara sürekli; oluşsal, eylemsel, sezgisel ve sözel ilahi uyarılar ulaştırmaktadır.
Evet, doğada cereyan eden hadiselerin esbabı kavranabilirdir. Çünkü bunları oluşturan vahyin icra düzeninde bir değişim yoktur. Ancak bu vahyin esbap ve mahiyeti kavranabilir değildir. Ayrıca hadiselerin seyrine, ilahi vahye farklı seviyelerde muhatap olan pek çok varlığın sebebiyet vermesi de söz konusudur.
Mesela yağmur, sebepleri bilinen bir hadisedir. Bu bilgi, onu bir ayet olmaktan çıkarmaz. Çünkü yağmurun maddi sebeplerinin bulunması, her hangi bir toplum için ibret yahut rahmet, bir başka toplum için de fitne yahut azap olarak belirlenmediğini göstermez.
Yine mesela, konuşmak, konuşmamak ve konuşamamak insanın esbabını bildiği olgulardır. Ancak, Kur’ân’ın değer atfına göre, yeri geldiğinde her biri birer ayet sayılır. Birisinin ilahi plan üzere konuşması yahut diğer birisinin konuşmaması “belirlenmiş bir ayet” olur.
Nitekim Zekeriya (a.s.) “Rabbim! Bana bir ayet belirle” deyince kendisine şu cevap gelmiştir:
“Senin ayetin, üç gün insanlara işaretle olan dışında konuşmamandır.”
Luka İncil’inde belirtildiğine göre, bu ilahi beyan üzerine Hz. Zekeriya’nın mucize olarak dili tutulmuş ve kimseyle konuşamaz olmuştur. Müfessirlerin çoğu, İncil’deki bu garip yorumu izlemişler ve yukarıdaki ayetten; “Zekeriya (a.s.) üç gün, mucize olarak insanlarla konuşamaz olmuştu” şeklinde bir anlam çıkarmışlardır.
Oysa Kur’ân-ı Kerîm, Zekeriya (a.s)ın “konuşamama” gibi olumsuz bir durumundan söz etmemiştir. Aksine, insanları ikna için uğraşacağına, yaşlı çağında kendisine bir çocuk bağışlanmasından dolayı, üç gün ibadete yönelmesinin emredildiğini bildirmiştir.
Bu, tıpkı benzer bir durumda insanların hücumuna uğrayan Hz. Meryem’in “susma ayeti” gibidir. Bu olay da Kur’ân’da şöyle ifade edilir:
“Ben Rahman’a oruç adadım, bu gün hiç bir inse konuşmayacağım!”
Hz. Meryem konuşmadığı için, oğlu İsa’yı işaret etmiş, Yahudiler tahakküm edasıyla, “Şu beşikte olanla, sabiyle nasıl konuşuruz” demişlerse de o konuşmuştur. Böylece onun konuşması da belirlenmiş bir ayet olmuştur.
Bazı yorumcular, Hz. İsa’nın bu konuşmasıyla ilgili ayetteki “kâne” fiilinin “nâkıs” değil, “zaid” olduğunu söylerler. “Eğer nâkıs olduğu düşünülürse bu, “idi” anlamında zaman ifade eder. Bu durumda da İsa’nın konuşması bütün insanların ki gibi olacağından mucizelik kalmaz” derler.
Yani metinden, Hz. İsa’nın, kundakta eli kolu sarılmış bir bebek (tıfl) iken, mucize olarak konuştuğunun anlaşılabilmesi için bazı kelimelere yeni görevler yüklenmesi gerektiği düşünülmektedir.
Oysa Kur’ân, doğumdan itibaren buluğa erme yaşına kadar olan çocuğa “tıfl” demiştir. Hz. İsa’nın konuşma çağını ise “sabi” ve “kehl” sözcükleriyle belirlemiştir. Her ne kadar Arapçada sütten kesilmemiş çocuğa sabi de deniyorsa da kelimenin kökü, tecrübesiz olunan çocukluk ve gençlik çağını nitelemektedir. Nitekim bu kelime Kur’ân’da Yahya peygamberin kendisine hikmet verilen yıllar için kullanılmıştır. Bu da Müfessirlere göre en azından Kutsal kitabı okuyup anlayabilme yaşıdır. Bu çağın, Kur’ân’da mukabili olarak zikredilen “kehl” sözcüğü ile tanımlanan 28-30 yaşlarına kadar sürdüğü de söylenebilir.
Bu durumda, şu tespiti de yapmamız kaçınılmaz olur. Adet dışı olduğu düşünülen bir olayın, adet üzere cereyan etmiş bir olayla birlikte zikredilmesi, ona gölge düşürür. Eğer Hz. İsa, harikulade bir şekilde sabi iken konuşmuş olsaydı, bunun olgun iken konuşmasıyla birlikte zikredilmesinin bir anlamı kalmazdı.
O hâlde Kur’ân’da meseleye temas edilen bölümlerdeki beşiğin, Hz. İsa’nın çocukluk çağına, beşikte konuşmasının ise ona küçük yaştan itibaren ilham kaynağı olan peygamberce bilgeliğe mecazî bir işaret olduğunu düşünmemiz gerekir. Bu durumda da, Hz. İsa, küçüklüğünde de olgunluk çağında da peygamber kelamıyla konuşmuştu demek olur.
Nitekim Hz. İsa’nın sabi iken söylediği sözler, “Ben Allah’ın kuluyum, bana kitap verdi ve peygamber olarak belirledi” olmuştur.
“Birleşmiş Milletler (BM) dünyada açlık sorunu yaşayan insan sayısının 1 milyarı geçtiğini açıkladı. BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ile Dünya Gıda Programı’na (WFP) yayınladıkları ortak raporda, dünyada açlıkla mücadele eden insan sayısının, 2009 yılında 100 milyon artarak, 1 milyar 20 milyona ulaştığını bildirdi. Raporda, bu sayının son 40 yıldaki en yüksek aç sayısı olduğu ifade edildi. FAO Genel Sekreteri Jacques Diouf rapor açıklanırken, ‘Aç insanların sayısındaki artış tahammül edilemez noktada’ dedi. Diouf, ‘Açlık sorunun yok edilmesi için ekonomik ve teknik olanaklarımız var, ancak açlığı sonsuza kadar yok etmek için eksik olan siyasi iradedir’ diye konuştu…”
Görüldüğü gibi 1 milyar 20 milyon insan “yeryüzünün” sokaklarında aç dolaşıyor.
Oysa kıssaların anasında ne deniyordu: “Orada (yeryüzünde) aç kalmazsınız, çıplak olmazsınız, susuzluk çekmezsiniz, güneşin sıcağında yanmazsınız.” (Taha; 118-119)
Bunlar olmadığı takdirde yeryüzü sizin için “cennet” aksi halde “cehennem” olur…
Yeryüzünün cennete veya cehenneme çevrilmesi bizim kendi ellerimizle yaptıklarımızdan dolayıdır…
Her kim her sabah üzerine güneşin yeniden doğduğu, çiçeklerin açtığı, nehirlerin aktığı, kuzuların melediği, kuşların uçuştuğu, insanların cıvıldadığı bu yeryüzü cennetini “yasak ağaçlara” dokunarak “cehenneme” çevirirse ettiğini bulacaktır. Her kim de cehenneme çevrilmiş yeryüzünü tekrar cennete dönüştürmek için çalışırsa karşılığını eksiksiz bulacaktır…
***
İşte dünyaya böylesi bir bakışa Ali Şeriati “Tevhidî Dünya Görüşü” diyor.
Yani kozmosu bir ve bütün halinde kavrama, yeryüzünü bir ve bütün halinde kavrama, insanlığın bir ve bütün olduğuna; renk, ırk, kavmiyet, milliyet, cinsiyet, mülkiyet bakımından Allah’ın önünde eşit ve özgür olduğuna inanma…
Tüm insanlığı Ehlullah (Allah’ın ailesi) gibi görme…
Buradan bakılınca tevhid ve şirk bu birlik ve bütünlükle ilgili olur.
İnsanları renk, ırk, kavmiyet, milliyet, cinsiyet ve mülkiyet bakımından ayıran ve parçalayanlar Allah’a (bire/bütüne) şirk koşmuş olurlar.
Burada “Allah” teolojik bir kavram değil; bilakis sosyolojik ve antropolojik bir kavrayıştır. Hasan Hanefi’nin dediği gibi Kur’an’a baktığımızda Allah’ın kendisini teorik değil; “pratik” bir düzeye yerleştirdiğini görürüz. Allah bir logos değil; fakat daima bir fiil halindedir. Allah, akılla kavranabilen bir obje, bir fikir, bir kategori değil; fakat bir “davranış” ve “vaziyet alış”tır. Allah, tanımlamadan uzak fakat varlığın yanında olup epistemolojiye değil ontolojiye dahildir.
Bu durumda diyebiliriz ki “Allah” insanların dünyasında ihtiyaç, umut ve arayışlarda ortaya çıkmaktadır. Muhammed’in Allah’tan aldığı okyanustan kabına dolan kadardır. İhtiyacınız, umudunuz ve arayışınız oranında kabınızı doldurabilmektesiniz. Siz ihtiyaç hissetmez, umut bağlamaz ve aramazsanız kabınız bomboş olacaktır. Yani dışınızda değil; içinizde Allah yok demektir. Kör açısından güneş neyse ihtiyaçsız, dertsiz, umutsuz ve arayışsız biri için de Allah odur…
Madem Allah ihtiyaç, dert, umut ve arayış oranında insanların dünyasında tecelli ediyor, şu halde, Allah insanın en temel ihtiyacı neyse onun arayışında görünür (müzahir) oluyor. Bu ise, kıssaların anasında değinilen açın, çıplağın, susuzun ve yanan adamın arayışında ortaya çıkıyor. Demek ki Allah açın, çıplağın, (maddi ve manevi) susuzun ve yanan adamın ruhu ve umudu olarak inkışaf ediyor; yani keşf ve müşahade olunuyor. (‘Fakirin neyi var Allah’tan başka’ veya ‘Umut fakirin ekmeğidir’)…
Kanımca bunun böyle olmasını Allah istemiş görünmektedir. Sanki insanların dünyasında dipten gelen bir arayış dalgası halinde müzahir (kural, ilke ve değerleriyle görünür hale gelen) olmak istemektedir…
Bu nedenle tarih boyunca peygamberlerin hep yoksulun, “açın, çıplağın, susuzun ve güneşin sıcağında yanan” adamın sesi ve soluğu olarak ortaya çıktığını görüyoruz.
Ne garip bir cilvedir ki yoksulların ve açların sesi olmak tarihte ilk defa modern çağda materyalist ve ‘Allah’sız’ bir ideolojiye kalmıştır. Bu nedenle de tutmuyor. Çünkü eşitlik söylemi biraz “irrasyonel’ ve fakat imkansız değildir. İnsanoğlunu, dünyanın acımasız dönen çarkı karşısında, ancak bitmek tükenmek bilmeyen derin bir maneviyatla beslenen adalet özlemi ve eşitlik arayışı ayakta tutabilir. Aksi halde teker teker yıkılır ve teslim olur. Kuşaklar boyu süremez. ‘Mümkün gerçekten daha fazla gerçektir.’
***
Bu nedenlerledir ki “yeryüzünde 1 milyar aç” meselesi her şeyden önce “Allah” davası ile ilgilidir. Kur’an perspektifinden bakarsak bu tevhid-şirk konusuna girer. Çünkü Kur’an’da şirk kavramının geçtiği ilk yer “Bahçe sahipleri” kıssasıdır. “Keşke Rabbime şirk koşmasıydım” diyen Bahçe sahibi zengin dindarlık iddiasında ve fakat bahçesine (sermayesine/tarlasına/parasına/mülküne) tapmaktaydı.
Demek ki bugün peygamber gelse, 14 asır önce “Bu kız çocukları hangi suçudan dolayı öldürüldü?” diye çağa seslendiği gibi, bugün olsa “1 milyar insan hangi suçundan dolayı aç?” diye soracaktı. Gelen ilk ayetler buradan başlayacaktı. Allah ilk buradan çağa seslenecek, yoksulların ve açların lehine, mülk sahiplerinin ise aleyhine olarak tarihin akışına müdahil olacaktı.
İlk 23 surede o günün 9 büyük mülk sahibi kabile ağasını; Velidbin Muğire, Umeyye bin Halef, Ebu Cehil, Ebu Süfyan, Ebu Leheb, Utbe bin Rabia, Ebu Amr es-Sakafi vb. eleştirerek işe başladığı gibi başlayacaktı. Çünkü bunlar bir tanrıya inanan, namazında niyazında insanlardı. Kabe’nin yeniden yapımında Velid bin Muğire ‘haram para getirilmemesini’ istemişti… Ebu Cehil beş vakit (evet beş vakit) namaz kılıyordu. ‘Vay o namaz kılanların haline’ ayetinin yer aldığı Maun suresi onun hakkında nazil olmuştu…Bunların çoğu Kabe’yi yedi defa tavaf eder, cünüp olunca boy abdesti alır, Ramazan ayında oruç tutarlardı… (İbn Habib’in el-Muhabber adlı eseri cahile dönemi Araplarının dini hayatına dair çok kıymetli bilgilerle doludur. Oradan anlaşılıyor ki İslam’da dini ibadetlerin (nusuk) hiç birisi yeni değildi; hepsini başta yukarıdaki elebaşılar olmak üzere cahiliye Arapları yapıyordu.)
Demek ki bugün olsa, örneğin, Türkiye’nin en zengin 9 büyük ailesini; Koç ailesi (6 milyar dolar üzeri), Sabancı ailesi (6 milyar dolar üzeri), Şahenk ailesi (5-6 milyar dolar), Ülker ailesi (5-6 milyar dolar), Doğan ailesi (4-5 milyar dolar), Tara ailesi (4-5 milyar dolar), Eczacıbaşı ailesi (3-4 milyar dolar), Yazıcı ailesi (3-4 milyar dolar), Dinçkök ailesi (3-4 milyar dolar) gibi büyük mülk sahiplerini aynı onları eleştirdiği gibi eleştirerek “ilk mesajlar” başlayacaktı…
Aynı şekilde yeryüzünün 9 büyük mülk sahibini; Warren Buffett (Yatırımcı/62 milyar dolar), Carlos Slim Helu (Telekom/ 60 milyar dolar), Bill Gates (Microsoft/58 milyar dolar), Lakshmi Mittal (Çelik/ 45 milyar dolar), Ingvar Kamprad (Ikea/31 milyar dolar), KP Singh (Gayrimenkul/ 30 milyar dolar), Oleg Deripaska (Aluminyum/28 milyar dolar) eleştirerek küresel çapta “ilk mesajlar” başlayacaktı…
Çünkü çağımızın yerel ve küresel çapta “Bahçe sahipleri” bunlar ve bunların “zuhruf”una (altına, paraya, lükse, şatafata) özenen daha yüzlercesidir…
Bunlara sorsan önceki çağlarda olduğu gibi “Mallarımız üzerinde dilediğimiz gibi hareket edemeyeceğimizi sana namazın mı emrediyor ey Şuayb?” (Hud; 87) diyecekler, “İsterse Allah’ın doyuracağı kimseleri mi biz mi doyuracağız?” (Yasin; 47) diye mustağnileşecekler, “Yanlarındaki ile eşit hale gelmekten” (Nahl;71) ödleri kopacak ve “Zenginliği kendi aralarında dönüp dolanan bir devlete” (Haşr; 4) dönüştürdükleri için onu korumak için her yola başvuracaklardır.
Bunun böyle olacağını görmemek için Kur’an’ı teberrürken ve ölülerin arkasından okuyup durmak lazımdır (!).
***
İşte çağın peygamberâne misyonu bunların karşısına dikilip “Lehu’l-mülk” diyen söylemdir.Yani Mülk Allah’ın (herkesin/kamunun) dur. Allah’ın toprağı, suyu, merası, otlağı, bağı, bahçesi, doğalgazı, petrolü, alimunyumu insanlığın ortak mülküdür. Bunlar üzerinde tekel oluşturulamaz, adilce paylaşılmalıdır. Hiç kimse tek başına bunların baronu ve ağası olamamalıdır.
BM raporlarına göre Afrika kıtasındaki açlık sorununu çözmek için 40 milyar dolara ihtiyaç var. Yukarıdaki listeye bakın, örneğin ilk sıradaki Warren Buffett’in tek başına serveti 62 milyar dolar!
Ee mesele gayet açık değil mi?
Yeryüzünde 1 milyar insan aç dolaşıyor, öte yandan bir adam tek başına bir kıtanın açlık sorununu çözecek servete sahip!
Bugün peygamber olsa işe “1 milyar insan hangi suçundan dolayı aç?” diye sorarak başlardı ne demek anlaşılıyor olmalı…
Çünkü Kur’an’dan okuduğuma göre söylüyorum, Allah’ı en çok rahatsız eden şey kendi yarattığı dünyası üzerinde “aç, çıplak, susuz ve güneşin sıcağında yanan” insanların bulunmasıdır. Tevhid açısından birinci ve ilk mesele budur. Yeryüzünde dikili putlar bile sonraki meseledir. Çünkü “put” dediğiniz açların ve yoksulların emeği ve alınteri üzerine dikilen şeydir.
Allah’ı en çok hoşnut eden şey ise, zenginler ve yoksullar arasındaki uçurumun giderildiğinin görülmesidir. Yeryüzünün bütün tapınaklarından yükselen ayinler, okunan dualar, kesilen kurbanlar bile bundan daha önemli değildir.
Madem Allah insanların ihtiyacı, umudu ve arayışında müzahir oluyor, kurtarıcı beklemeye ne gerek var? Umudu ve arayışı diri tutmak, canlandırmak, yaymak ve örgütlemek Allah’ın gören gözü, işiten kulağı ve yürüyen ayağa olmak demek değil mi?
Ve bu hemen yanı başımızdan başlamalı değil mi?
“1 milyar insan hangi suçundan dolayı aç?” sorusu, bu nedenle çağın insanî ve ilahî sorusudur. “Bu kız çocukları hangi suçundan dolayı diri diri gömüldü?” sorusunun çağa tercümesidir.
“Yaşayan Kur’an” çağa bu soruyu sorar, peşine düşer, dava eder.
Ta ki son aç doyuruluna, son çıplak giydirilene, son susuz suya kavuşana, son yangın söndürülene kadar… Ve bunlara neden olanlar alaşağı edilene kadar…
Hurafe, İstidrac, Keramet ve Mucize (Mucizeleştirmeler I)
Hurafeler, gerçek olmadığı bilindiği hâlde, harikuladelik üzerine oturtularak dinileştirilen, bazen de dinin yerine ikame edilen aşırı inanç ve anlatımlardır.
Çoğu zaman çağdaşlıkla hurafenin bir arada barınamayacağı zannedilir. Oysa çağdaşlık hurafeyle doğru orantılıdır. İlkinin gelişme zamanı olan iletişim, ikincisinin çoğalma mevsimidir. Çünkü hurafeler, ancak "reklam"la büyütülebilecek yakıştırmalardır.
Toplumların hurafe menfezlerinden birisi cehalet ise de kuşkusuz bundan daha önemlisi, insanın sevmediğini inkâr etme, sevdiğini ise mucizeleştirme tabiatıdır.
Kur’ân-ı Kerîm, her türlü inanç ve eylemin “ayet” ve “beyyine” üzerine oturmasını ister ve bu nedenle hakla bağını koparan her türlü hurafeye savaş ilan eder.
Peki, o hâlde; peygamberliğin ispatı için “mucize” yi şart koşup da, ardından, mahiyet olarak ondan hiç de farkı bulunmayan “keramet” ve “istidrac”ın hak olduğunu kabul etmek, Kur’ânî çizginin neresinde kalır? Bir yandan enbiyanın diğerlerinden farkı ispat etmeye çalışılırken, öte yandan enbiya evliyayla, evliya da eşkıya ile eşitlenmiş olmaz mı?
Bugün pek yaygın olan istidrac ve keramet kabulü yanında, Hz. Peygamberin yüzlerce mucize göstermiş olduğunu anlatan dini eserler vardır. Ancak, meseleye kronolojik olarak bakıldığında, bu hususta izahı zor bir husus açığa çıkar.
Çünkü geriye doğru inildikçe mucize sayılan olayların sayısı ciddi ölçüde azalmaktadır. Bundan daha düşündürücü olanı ise, “mucize” kavramının Hicrî IV. asırda “ayet” kelimesiyle değişmesidir.
Çünkü harikulade olay anlamındaki mucize kelimesinin İslamî edebiyatta ilk kullanılışı bu tarihlerde başlamıştır. Mucize sözcüğünü ilk kullananlardan birisi, harikuladeyi, peygamberlerin doğruluğunu bilmenin ilk şartı gören Ebu’l-Hasen el-Eşarî’dir.
Dolayısıyla Hz. Peygambere ve hatta sahabeye isnat edilen hadislerde “mucize” aramak boş bir çaba olacaktır. Harikuladelik bildiren haberler ise, erken dönemde derlenen hadislerde sadece birkaç tanedir. Siyer arka planına inilince bunların da harikuladelik içeriği dağılmaktadır.
Kur`ân-ı Kerim’in ise, “mucize” sözcüğünü hiç kullanmaması yanında, inkârcıların harikuladelik içeren talepleri karşısında olumsuz tavır aldığı, hatta bu istenen şeylere bile “ayet” tabir ettiği bilinmektedir.
Yani bu yüce kitap, ilahi yaratış ile ilahi kelamı birbirinden ayırmamıştır. Eşyaya da, onun işleyişine de, eşyayı ve olayları yönlendiren vahye de aynı adı vermiştir. Bütün bunları, kulları Allah’a kılavuzlaması yönüyle; “âyet”, “beyyine”, “burhân”, “sultân”, “furkân” ve “hakk” sözcükleriyle nitelemiştir.
Bu sözcüklerin hiç birisinin, sebeplere dayanmadan meydana gelmiş bir olayı nitelediğine dair bir delil de mevcut değildir. Hâl böyle iken Arapça olan bu altı kelimenin, yine Arapça olan “mucize” kelimesiyle eş anlamlı sayılması, isabetli bir tercüme değildir. Ayrıca altı ayrı anlamı bir sözcükte eşitlemenin, müthiş bir algı daralmasına sebep olacağı da açıktır.
Sen bana “hayir” demenin dinini vermissin ey anam babam! Ben senin kizinim. Bana gösterdigin yol, önerdiklerin, beni onlarla donattigin deger, ahlak ve yasam biçimi sudur: Gitme, yapma, görme, söyleme, kavrama, hissetme, yazma, okuma!.. Hayir hayir, hayir!.. Böylece senin tüm söylediklerin “Hayir”dan ibaret! Ben “Evet” dininin izindeyim ki, bana ne yapmam, ne okumam ve ne kavramam gerektigini gösterip ögretsin.
Bir yazarin deyimiyle; “Hayir’i, evetinden fazla olan dine yaziklar olsun!” Ve ben senden bir tek “Evet” isitmemisim!
“Okumak” için Olan Bir Kitap!
Anam Babam, büyügüm!..
Senin inandigin Kur’an ne için geldi? Ben hem Kur’an’da ne oldugunu bilmiyor, hem de içeriginden habersizim. Hem sen de habersizsin. Iste bu nedenle kafir ile ben ve sen ders arkadasiyiz! Sonuçta benim onunla bir isim yok! Çünkü, okunmak için gelmeyen bir kitap neye yarayacak? Oysa sen Kur’an’i; gözüne sinene sürüyor, çocugunun kundagina, onun bunun koluna ilistiriyor, hastanin yastiginin ucuna koyuyorsun.
Gördügüm kadariyla sen bu kitabi söyle kulaniyorsun: Evinden çiktiginda ondan birkaç ayet okuyor ve kilidine üflüyorsun! Ben güçlü ve ileri teknigin ürünü bir kilidi alir, kapima takarak kapimi kapatarim ve üfürüge ihtiyaç duymam! Sen korunman ve selametin için ondan bir nüshayi ceketinin astarina diktiriyorsun. Veya kendi boynuna asiyorsun. Ben gider parami bastirir uzman bir doktora muayene olur, ilacimi alirim. Bu nedenle “senin” Kur’an’ina ihtiyacim yok!
Sen “seçme” “kararlilik” “amel” “yargi” “kavrama” ve “düsünme” yerine Kur’an’dan bunlari edinme yerine onunla “istihare” ediyorsun! Oysa bu saydiklarim insanin isi, insanin deger ve ayricaligidir. Oysa sen Kitaba; bir kelime oyunbazligi, bir çikar araci, bir piyango kitabi türünden bakiyorsun!
Ben, zihinsel egitim, bilgi ve arastirmayla uzmanlara dahilere ilim adamlarina danismayla aklimi kullaniyorum. Mantigimla düsünüyorum. Ben Kur’an’i hidayet ve yol gösterici olarakonda yazilanlari düsünüp algilamak için, hayattaki iyiyi kötüyü ve düzgün yolu ayirdetmek için okurum.
Bunu istihareyle yapmam! Gözlerimi açar, metnine bakar ve konuyu arastiririm. (s.33-34) ----------
Kur’an Okunan Kitaptir
Demek istiyorum ki:
Evet, Sen Kur’an diyorsun, ama hangi Kur’an? Cehaletin elinde teberrük edilip kutsanan bir nesne olan Kur’an mi?
Cinayetin mizraklarinin ucundaki Kur’an mi?
Yoksa çeyrek yüzyildan daha az bir sürede çölün daginik ve düsman kabilelerini birlestirerek dünyanin egemen güçlerini -Bizans,Pers- çökerten, insanligin kaderini ele geçire, devrimci yapisiyla insanlik tarihinde yepyeni bir medeniyet ve kültür meydana getiren bir kitap olarak Kur’an mi?
Kur’an, Allah’in adiyla baslayip “nas” (halk)’in adiyla sona eren bir Kitap!
Asumani bir kitaptir ama, bugünkü bir çok müminin inandiginin, imansizlarin kiyas edisinin aksine daha çok dogaya-yere- yönelik bir kitaptir. Daha çok hayata, bilgiye, izzet, güç, ilerleme, kemal ve cihad’a yönelik! Yaklasik yetmis suresinin adinin insani ilgilendiren konulardan alan bir kitap! Yaklasik otuz suresinin adini maddi fenomenlerden alirken yalnizca iki suresinin adini ibadetlerden alan bir kitap!
Tebligcisi ümmi olan bir kitap! Bizzat Kur’an’in kendi deyimiyle ne kitabi ne de din imani bilmeyen bir peygamber; mürekkebe; kalem ve yazdiklarina and içti. Cihad ayetleri ibadet ayetlerinden fazla olan bir kitap! Ilk mesaji okumak olan ve Allah’in ögretmekle iftihar ettigi bir kitap! Insan’a kalemle ögretilmistir! Okuma ve yazmanin yaygin olmadigi bedevi bir toplumda kalem okuma ve yazma...
Bu kitap “dostunun cehaleti” ve “düsmanin hilesiyle” yapraklari açildigi günden beri, yapraklari masrafli olmayta basladi. “Metni” terkedilip “cildi” revaç buldugundan beri adi “okumak” anlamina gelen bu kitap “okunmaz” oldu. Kutsama, teberrük ve mal kazanma isleri gördü. Toplumsal, ruhsal ve düsünsel konu ve dertlerin cevabi bu kitapta aranmadigindan beri; onda soguk alginligi, romatizma türünden bedensel hastaliklarin sifasi aranir oldu. Uyanikken terkedip, yatarken baslarinin üzerine asarak uyuduklarindan beri görüyorsun ki ölülerin hizmetine sunulmakta, ölüp gitmislerin ruhlarina ithaf edilmekte ve sesi yalnizca mezarliklarda duyulmaktadir.
Aydin baci ve kardesim! Onu hayattan uzaklastirmak; etkisini toplumdan silmek, sedasini “cihad” sahnesinden ve “içtihad” çevresinden unutturmak için ne kadar çaba harcadiklarini bilemezsin!
Derler ki; Bismillah’in “be” harfine gizli olan hikmetleri tefsir etmeye ömür yetmez. Derler ki; Kur’an’in yetmis “özü” vardir. Her “özün” yetmis “ö”zü” vardir. Bu böyle sürer gider! “Kur’an’a yaklasimaz!” “Kur’an Anlasilmaz!” anlamini yüklemislerdir. Yani Kur’an’i açip, okuyup düsünerek ondan bir seyler kavrayan mahkumdur. Kur’an’dan kavradiklarini açiklayan kimseler kuskuyla karsilanir. Onlarin söyledikleri hemen rededilir.
Derler ki; “Kur’an’in gerçek ve nesnel anlami imamlarin (ve evliyalarin) nezdindindedir. Bu da özel ve gizli kitaplarda oldugundan kimse ondan haberdar degildir. Bu sir Peygamber (s) ailesindeydi. Sonra elden ele geçti ve en son seyyidlere geçti. Bundan hareketle Kur’an bir muamma ve gizem kitabi oldugu, beserin onu kavramasinin mümkün olmadigi kanisina varilmis!
...
Benim aydin dostum! Bütün bunlar su anlama geliyor: “Düsman, Kur’an’dan korkuyor.” Ama nasil? Düsmanin bu korkusu; senin hayat, kurtulus, uyaniklik, bilinç ve yaraticilik konusunda bu kitaptan mutmain olmandan ve onu kavramandandir!
Aydin Dostum bu kitap; Okumanin, Düsünmenin, aydinlanmanin, kavramanin, bilnçlenmenin, yol bulmanin (hidayet),ayaga kalkmanin (kiyam), amel etmenin kitabi olan Kur’an’dir!
Kur’an izleyicilerine insani sorumlulugu adina önerdigi yükümlülügü ve seçebilirliligi Furkan’i verir.
---
Kur’an kutsal rafindan egitim, ögretim ve düsünme saikiyle inince, onlara; Ahiret’teki kurtulusun bu dünyadaki kurtulusa bagli oldugunu, cennet yolunun, özgürlük, izzet, uyaniklik, bilgi ve bilinçten geçtigini, bu dünyada zillet üzre ölenin orada zillet üzere kalkacagini, burda akli kör olanin orada kör kalkacagini ögretti. Ve Islam’da Allah’a yaklasmanin yolu “Akletmekten” geçer. (sf.87)
Ali Şeriati
Anne Baba Biz Suçluyuz adı ile türkçeye çevrilen kitaptan alıntıdır.
Kaldırdım gözlerimi Sarı ışıklardan… Sen de kaldır..
Bağışla ve unut beni Bağışla Ve Unut Ben öyle yaptım çünkü Unuttum hepimizi
Saçlarımı sildiğim bir gar kenarı Nereye gidiyor olabilirimki?
Elleri cebinde bir ağıt Dudak kenarlarına asılmış bir hüzün
Biliyorum nerden çıktı diyeceksin Ama ne olur bir şey söyle bana Kalbimize(Kudûs) ne oldu?
Bana git dediğinde ayaklarımı kesip vermiştim sana Bunu da yaz bir köşeye Bana uzunmektuplar yaz demiştin Parmaklarımı yollamıştım sana bir zarfın içinde
Nasılsın? demek ha? Eserini görmüyor musun? Şükür ki yaşıyorum öyle mi? Sen buna yaşamak mı diyorsun?
bir leyleğin kanatlarını örüyorum gözbebeklerimden bir karıncanın ayaklarını diledim elemime üşüştü melekler kaldıramadım yaşadıklarımı bağışla ve unut beni bağışla ve unut ben öyle yaptım çünkü unuttum hepimizi..
kalbimde bir adam/kadın var dedim sana yedi tane kapı kapattı üzerine kalbimden yedi kere yüzümdeki ölüleri topladım bıraktım kapısına biliyordu parmaksız olduğumu ve ayaksız olduğumu her şeyimin sende kaldığını benimde sensiz olduğumu biliyordu dur demedi unut demedi gel demedi çökdizimin dibine demedi
bağışladım onu seni beni diğerlerini sonra da unuttum hepimizi sen de unut yaşarken ölmek istemiyorsan unut beni ben yaşarken öldüm hep hatırlamaktan seni unut beni…
artık kuşları görmek istemiyorum esad onlar uçarken yere düşmezken insan ayakları yerde doğrulamıyor, biliyorsun
esad..yaşadığımız şehir gürültüyle saçlarını uzatıyor içime annem evin en uzak odasını bana verdi geceleri üç yerimden karanlıklarla gözlerimi aralıyorum uyandığımda yere çakılıyorum...
duvarlar çok ince! yan dairenin çocuğu geç saatlere kadar ağlıyor kadın çocuktan çok sonraları uyuyor ben o saatlerde sevdiklerime ağlıyorum esad kimse bilmiyor herkes geceleri bir sevdiğine ağlıyor Apartmanımızın site yönetimi toplantısında odaları birleştirelim desem evet odaları birleştirelim ve sevdiklerimize beraber ağlayalım desem annem dahil kimse kabul etmeyecek
esad bizim okuduğumuz şairleri kim anlayabilir bizim kadar müslüm yücel ve ibrahim halil hani senin abin şiir müsveddelerini tandır alevine atmıştı yüzünün yarısında bu yüzden mi yaktın dünyanın yarısını esad?
esad gitmem lazım çok uzaklara çok uzaklara esad... çok uzaklara hangi terminalden kalkar otobüsler? insanın içi mi uzak?dünyanın diğer ucu mu? dünyanın bir ucuna gidiveren insanlar yanlarındaki insanın içine neden bir türlü gidemez?
Esad sakın insanların anlayacağı şiirler yazma unutma! anlamak gizli kefendir kin divanında
seni anlıyorum demek seni biraz daha kullanabilir miyim demektir yaşadığımız şehirlerde
kabir azabı falan yok seni kandırmasınlar esad hepimiz kabirlere azab veriyoruz aslında
esad bitmiyor hiçbirşey.. müslüm de yorumlayamıyor kuyuyu... her sevdiğim gözlerime bir kuyu bıraktı hayır esad ben şiir yazmıyorum ben dünyayı bir kenara itiyorum .... esad beni bırak ma! ....YAŞASIIIIIIN: YAŞASINYAŞASINYAŞASINYAŞASIN!
yaş asın beni esad...
K.Kentli...Mersin...uzun zaman önce..ilk çırpınışlar
çığlıklarımdan aşağı düşersem belki bulurum seni ıslandığım yangınlarda kayboldum yaşadığım şehirlerde..
kendimi her bulduğumda bir başkasıyla karşılaştım.. kendimi her kaybettiğimde bir daha bulamadım..
sorma: böyle bize neler oldu! şimdi ellerimde avaz avaz bir yetim.. ellerim dökülüyor saçlarımdan..
bütün nehirler bana akmak zorunda mı?... daha nereye kadar s/aklayacağım? daha nereye kadar taşıyacağım? daha ne kadar kaçıracağım göğüslerimi emzirdiğim bu çölü?
bu kaçıncı dönüşüm terkettiğin halka? herkes sana benzemek zorunda mı?... herkes mi ihanet eder senin gibi? herkes mi düşer dizlerinin üzerine bin pişman?...
tırnaklarımı yırtıp astığım gecelerde duvarlara çakılıp kaldığım gecelerde sesimi tutuşturup boğulduğum gecelerde bu yürek en çok seni ağladı en çok seni sildi ellerine en çok seni unuttu en çok sana küstü en çok seni bağışladı
böyle mi olacaktı(k)? kırık... dökük...
bütün hüzünleri bana bırakıp ...
hoşçakalamam ki? artık!!
bütün sevinçler senin olsun...
bu dağlar çürür artık...baharlar gelse nolur..gelmese ne olur?
diktiğim iğneler...ektiğim topraklar..okşadığım çiçekler artık meyve verir mi sanıyorsun?
...
bekleme anne akşamları evine dönen oğlun değilim ben... beni otur yeniden doğur sen....
bekleme anne sabahları camdan bakan kızın değilim ben.. beni otur yeniden büyüt sen....
............
dilimde zehirden bir şarkı... kaç yüzyıldır kendimi kapattığım odamda... bütün komşulara yüzümü dağıttım... tanımıyorum artık kimseyi... beni unutun... ...........
bir kaç yüzyıl daha ağlasam belki dirilir ben de belki tek bir ...bir tek çiçek!!
Kapatmışım yüzümü üç okyanusla Yırtılmış bir ömürle eylül'ü bekliyormuşum... Yüzümden kum almış yağmurlar Çamur yağmış hep gözlerime...
Bütün denizler yüzüme çıkmış Sulara yanlış adresler verip Evime dönüyormuşum İçeride yokmuşum Hiç açmamışım kendime kapımı Ne zaman döneceğimi bilmediğimi söylemişim Kapıda ağlamış ağlamış gitmişim
Bütün komşular beni anlatıyor bana Ellerim kanıyormuş.. Avuçlarımı saklıyormuşum yüzümle Kurumuş bir ağacın annem olduğunu söylüyormuşum Saçlarımı ve parmaklarımı tutuşturmaya çalışmışım Kül kusmuşum tüm kapı önlerine..
Bütün evlerde seni aramışım Ayakkabımın tekini asmışım pencereme Ses tellerimi yırtıp başımı bağlamışım Üç gün tutmuş başım
Su vermişler ; suları okumuşum.. Baktığım bütün sularda tufanlar gördüğümü söylüyormuşum İnsanların tek tek avuçlarına bakıp bakıp susmuşum Komşu kadınlardan eski etekler istemişim ağlayarak
Halime acımış kadınlar Günlerce kazan kaynatmışlar Helva dağıtmışlar Bir kız doğmuş mahallede Adını bağırmışım yedi defa annesine Gözleri düşmüş kadının Bütün elbiselerimi ters giymişim Ha bire taş veriyormuşum kadınlara "taş atın bana...taş atın bana"...diye yalvarıyormuşum bana böyle ne olduğunu soruyormuş kadınlar
bir adam tutmuş ellerimden "hadi gidelim" demiş "bırak beni" demişim,tekmelemişim adamı ellerimi koymuşum yere günlerce yeri dinlemişim
"kuzeye bakın" diyormuşum insanlara bir gök taşından bahsediyormuşum yüzümün eridiğini söylüyormuş kadınlar ben saç tellerimi biriktiriyormuşum gömlek ceplerimde
acayip bir dil konuşmaya başlamışım göz yuvalarımı oymaya çalışmışım; tutmuşlar beni zorla gözlerimi vermeye kalkmışım dilencilere seni göremediğim bu gözlerim batıyormuş bana
yaşlı bir adam "kahrolmuş bu" demiş çevresindekilere "kahrolmuş bu" kahrolmuşum...
"gitmem lazım" diyormuşum bütün evlerden sofralarını istemişim kaç sabah telaşla yerlere dökülen yaprakları toplamışım bir sabah erkenden bütün komşuların kapılarını kırarcasına çalmışım "bana beddua edin,bana beddua edin,bana beddua edin" demişim sokakta küçük bir çocuğun başını okşamışım son kez eylül gelmiş şehre o kadar da kalmam için yalvarmışlar hâlbukî kararmış yüzümle ...çekip gitmişim KAYIPKENTLİ 21.08.2006 03:30
İSTANBULUN KALBİNE DÖN (Tüm İstanbulda Yaşadığını Sananlara)
Bir insan olsun ellerinde Herşeyiyle senden ...
Bağışlanmamış olsun Yenilmiş olsun Kırılmış olsun
Ona nerden başlayacağını öğret hayata ilk, sen gururu mu kırık...gurur ol ona
sesi mi kısık... çığlık ol ona dön İstanbul'un kalbine dön kaldırımları kalabalık akşamlarda yerde çırpınan saralı bir dilenci olabilir uzattığın ellerinden sana açılan insan....
bir insan olsun ellerinde... gençliğinden aceleciliğinden ve hatalarından kaybetmiş olsun kaybolmuş olsun,
Ona nerde ağlayacağını öğret ilk, sen yüzü mü yok...yüz ol ona...
elleri mi titriyor önüne uzatılmış bir seccade ol dön İstanbul'un kalbine dön sabahları telaşlı duraklarda gözlerini önüne düşürdüğün bir delikanlı dalgınlığı olsun tefekkürün
bir insan olsun ellerinde tüm kalbiyle senden kendisinden utanmadığın cahillikleri olsun, çiğlikleri ve keskinliği...
Ona nerden bakması gerektiğini öğret derinliği mi yok...kuyu ol ona dön İstanbul'un kalbine dön yorgun argın akşamların bekar odalarında saç tellerini düşürdüğü mektupları olsun yollamadığı...
kaybettik...belki de kazandık siyah bir yorgunluk ellerimizdeki ama herkes utanıyor kendisinden herkes bir başkasında, görmüyor musun?
biz öyle bir tarihin çocuğuyuz ki al insanını... al kalbini ve dualarını muharref tarihinin müceddit dostlarına dön..
beyan'ın adımlarıyla in köklerine irfanın elleriyle onar anlamını parçalamadan dağıtmadan kapıştırmadan tarihi al hikmeti al edebi
Dön İstanbul'un kalbine dön
dağılmış ailelere dön affedememiş eşlere dön kaybetmiş dostlara dön ayrılmış sevgililere dön ardından uzun uzun ağlanmış aşklara dön sofraya oturmamış huzura dön serçelerden habersiz kentin insanına dön
Allah için dön... vicdanına kürtaj yapmış şu İstanbul'a...
Gözlerimi sana bırakıyorum İstasyonlar boşalıyor bakışlarıma Gördüklerim kirli ve bulanık kalbinin hicabında yırtık dünyamı
sen ört…
yüreğimi sana bırakıyorum saçlarımı sana bırakıyorum yılları sana bırakıyorum cenazeler çağının bu yaşam telaşında tüm mavilerimin alnından
sen öp…
kavgamı sana bırakıyorum en çok da sana sana beni bırakıyorum dünyanın en ağır ayrılığı İnananların ki yine de bağlandım sana bin dört yüz yılın her mevsimi içim Filistin bakışlarım KAFKASYA ruhumdaki tüm eziyetleri al da yetim bulup büyüttüğüm bu çocuk kalbim sende kalsın
şu dört direkli köprünün altında açmışım gözlerimi sahipsiz rüzgar sarmış kundağımı yağmurla beslenmişim
adımı insanlar koymuş benden habersiz benimsemişim serseri derler, hırsız derler .... derler, anlamam da alınmam da
hiç fiyakalı dolaşmadım sokaklarda marka satmadım gökyüzü yorganım oldu hep dirseğim yastık alışkınım; kara, yağmura, soğuğa üşümem sıcak dokunur bana
özlemem, hiç tanımadığım hisleri istemem varlığını bilmediğim şeyleri kıskanmam hiç kimseyi özenmem
halbuki bilmez kimse kendilerinden şanslı olduğumu daha özgür ve daha zengin
şu deniz herkesten çok benimdir arkasındaki orman da bütün sokaklar benimdir herkesten çok her simitçi biraz bana çalışır
aslında her çocuktan daha çocuğum canım hiç sıkılmaz buralarda en sevdiğim oyundur köşe kapmaca
yalnız da değilimdir yüzlerce kardeşim var benim gibi, bana benzer kimse ayırt edemez bizi birbirimizden
geceleri toplanmaya başlarız el ayak çekildikten sonra konuşuruz, güleriz, dertleşiriz biraz farklı olsa da herkes kadar biz de umut besleriz hayallerimiz de vardır ayın dolaştığı yerlerde
herkes kadar okumuşluğum da vardır her tip insandan bir harf öğrendim insanları en iyi ben tanırım okuldan, öğretmenden anlamam ama bu sokakların mektebini bitirdim bana lazım olanı öğrendim
herkes kadar insanım da galiba herkes kadar ben de bazen ağlarım
kafam da var, kalbim de severim de, düşünürüm de yalnız ben sokak çocuğuyum sokaklarda yaşamak tek suçum
bir gün ben de gideceğim buralardan herkes gibi yalnız biraz sessizce kimseler anlamadan
cenazem omuzlar üzerinde gitmeyecek belki belediye kaldıracak gürültüsüzce ağlayanlar olmayacak başucumda bir hayırsever uğramazsa geçerken mezarım da çorak kalacak sonunda benim gibi
içimizden kimin gittiği fark edilmeden biri alacaktır yerimi vakit geçmeden
evet, ben sokak çocuğuyum bu sokaklarda ne ilk ne de sonuncuyum Reşide Sarıkavak
“İhtiyaçtan fazla mal haramdır, hırsıklıktır... Açlar, yoksullar dururken villalar alınıyor, ciplere biniliyor... Altın ve gümüş yoksullar üzerinde hegomanya kurmak için kullanılıyor... İnfak edilmiyor… Mülkte şirk koşuluyor... Bahçe sahipleri kıssası ölülerin ardından okunup duruyor… Kırkta bir diye bir şey tutturulmuş gidiyor… Komşusu açken tok yatmamak için zengin mahallelere taşınanlar var… Sokaktaki açtan, yoksuldan haberiniz var mı? Bu din yeryüzünün sokaklarında aç gezen 1 milyar insan için ne diyor hocam? Bu din fekku ragabe (kölelere özgürlük!) diyerek başlamadı mı hocam?...”
Çevresinde tefsir sohbetleri, fıkıh dersleri yapmasıyla ünlü hocaefendi, yanına gelen gencin bu türden heyacanlı konuşmaları karşısında once yutkundu, sonra ensesini kaşıdı, vereceği cevabı düşündükten sonra söyle dedi: “Tamam seni anlıyorum, gençsin heyecanlısın. Şimdi namaz vakti, namaza kalkalım inşallah…”
Namazdan sonra çıkarken kapıda gencin kulağına eğilerek kafa konforu rahat o esaslı nasihatını verdi: “Ebuzerleşmeyelim inşallah!”
***
“Ebuzerleşmeyelim…”
Bu söz uyuşmuş, asude “dindar zihnin” klasik repliğidir.
İslam tarihinin bütün imparatorluk fıkhını özetler.
Bu kafaya gore Ebuzer aşırılığın adıdır.
Bu tür refleksif tepkilerle dindar zihin kendi kendine kafa konforunu iade etmek ister.
***
Buna benzer bir kaç refleks daha var. Bizzat şahit olmuşumdur.
Kur’an’ın ilk 23 suresinden örnekler vererek anlatıyorum mesela.
Yanıma yaklaşıyor ve şöyle diyor: “Bunlar senin şahsi fikirlerin Kur’an öyle demiyor değil mi?
Ben de diyorum ki: “Öyle desem rahatlayacak mısın? İyi o zaman... he bunlar benim şahsi fikirlerim. Kur’an öyle demiyor. Alak suresi zenginlikle tuğyan arasında ilişki kurarak başlamıyor. Kalem suresinde ilk bahçe sahipleri kıssasını anlatmıyor. Mülk sahiplerini ısrarla eleştirmiyor... Bunlar tamamen ındi görüşlerim. Kur’an’ın ilk meselesi mülk değil; havadan sudan bahsediyor. Bahçe sahiplerini ölülerinizin arkasından okuyasınız veya geceleri uykudan önce iyi gelir diye anlatıyor. Bankadaki paracıklarına, yengenin kollarındaki altın ve bileziklere bir şey olmayacak, merak etme...” (!).
Böyle deyince “Oh be!” diyor ve gayet rahatlamış ve kafa konforu iade edilmiş bir halde gidiyor.
Veya aynı tornadan çıkmış gibi başka bir refleks; “Bunlar solculuk, İslam’da böyle şeyler yok. Sen solculardan etkilenmişsin...”
Ona da “Ya evet, 30 yıl önce Mamak’ta solcularla yatmıştım, oradan kalmış, Kurtulamadım gitti yani” diyorum.
Dindar zihin kendi Kitabı ile yüzyüze gelmekten kaçıyor!
Bunun için, zihni, refleksif olarak rahatlayacağı bir bahane arıyor. Kendisini rahatlatacak, gerçekle yüzleşmekten kurtaracak bir argüman buldu mu ona sarılıyor ve kafa konforunu bozacak ‘tehlikeli fikri’ dışına atıyor...
“Ebuzerleşmeyelim inşallah” bunun tipik örneği.
Ebuzerleşince ne olacaksa?
Aç ve açıkta kalacağını, elinde avucunda ne varsa infak edeceğini, Hind fakirleri gibi olacağını, çoluk çoçuğunun sersefil olacağını sanıyor.
Sanki biz bunu söylüyoruz.
Tam tersi Ebuzerleşmeyelim dediği şey bunlar olmasın diyedir. Ama kendi celladına gülümsersen böyle oluyor.
***
1- “ (Ortalamasından) bir ev, bir binek (araba) saliha bir eş, yıllık 4 bin dirhem (aylık 3-5 bin TL) gelir. Ve bunları alabilecek, evirip çevirebilecek bir iş, ticaret, ortaklık vs.”her yetişkine farzdır. (Bunlar sahih rivayetlerden hesaplanarak çıkarılmıştır).
2- “ Bunlar temel ihtiyaçtır, mülkiyet değil. İhtiyaçtan fazlası mülkiyet olup kanımca Müslümana haramdır, hatta hırsızlıktır. Mülk Allah’ındır!”
3- “Bundan fazlasını biriktirmeyecek, infak edecek, paylaşacak, bölüşeceğiz. Bireysel kurtuluş ve köşe dönmeyi değil; toplumsal kurtuluş ve dayanışmayı esas alacağız. Badireleri ancak böyle aşabiliriz. Peygamberimiz böyle yaparak zulüm çemberinini kırmadı mı? ”
3- “Dinimizin atar damarı buradadır. Bunu yapmayan kendini baştan aşağı gözden geçirmelidir...”
İşte bu aktüelleştirerek çağa taşıdığımız söylemlere “Ebuzerleşme” diyorlar.
“Ne sırıtıyorsun, anlattığım senin hikayen” diyen Ebuzer söylemine “Ebuzerleşmeyelim” demek...
‘Hep kahır, hep kahırr...’
***
‘Hep kahır, hep kahırr’ dedirtecek başka bir örnek daha;
Yalova’da konferans vermiş İstanbul’a evine dönüyordu... Oturduğu koltukta cep telefonunu unuttuğunu otobüsten inince anladı. Telefonunu almak için bir hamleyle otobüse doğru koştu. Tam o esnada geriden gelen bir otobüsün çarpmasıyla otagarın yağmurdan ıslak parkeleri üzerine serileverdi...
Üzerine gazete kağıtları örttüler.
“Şurada bir adama otobüs çarptı, ölmüş galiba” sesleri duyuldu. “Profesörmüş, İbrahimCanan yazıyor” dediler...
Gazeteler “Profesör cep telefonu uğruna öldü” diye yazdığında o defnediliyordu.
***
Ah benim güzel hocam!
Böyle yalnız ve gariban ölümlere dayananam.
Nitekim haberi duyduğumda dayanamadım.
Otogarları bilirim, çok gelip giderim öyle.
Yalnız biner, yalnız inerim.
Yalnızlık bana hep ümmetin o görkemli yalnızını hatırlatır.
Issız çölde yalnız yatan Ebuzer...
Bu ismi duyunca elektrikleniyorum. İçimin derinlikleinden bir heyecan dalgası yükseliyor. Titriyorum ve haykırasım geliyor.
Ah benim güzel hocam!
Sen öyle yalnız ve gariban otogar köşelerinde ölmeyesin diye meydanlara atılan, sarayların duvarlarını inleten Ebuzer hakkında aşağıdaki sözleri söyleyen sen mi olmalıydın?
Senin ölümüne mi yanayım, İstanbullu Ebuzer’in Ğifarlı Ebuzer’ için söylediklerine mi yanayım, klasik ‘dindar zihnin’ aşağıdaki sözlerinde kendini ele veren hal-i pür melâline mi yanayım, neye yanayım...
Bakın otogar köşelerinde ölüp üzerine gazete kağıtları örtülen İstanbullu Ebuzer Canan hoca, Ğifarlı Ebuzer hakkında neler yazmış;
“Zamanımızda solcu fikirlere bulaşanlar, sermaye düşmanlığınaEbu Zerr’i örnek vererek İslam’ın da zenginlere, ferdi zenginliğe karşı olduğunu söylemektedirler. Burada hataya düşülmektedir. Evet, Ebu Zerr, ashabdandır, hemde büyüklerinden. Ve Rasulullah ashabının hepsinin doğru yolda olduklarını söylemiştir, bu da doğrudur. Ancak gözden kaçan bir husus var.Hz. Muaviyede ashabdan,Hz. Osmanda,Ebu Hureyrer. da. Hz. Osman devrinde hayatta olan veEbu Zerr’e katılmayan büyük çoğunluk niye görmemezlikten geliniyor. İslam’ın bir başka dusturu da ihtilaflı hususlarda çoğunluğun iltizam edilmesidir. Ümmet-i Muhammed de sıratı mustakim olacak. Geniş cadde “Hz. Osman ve Hizbi”nin yoludur. Ebu Zerr Hazretleri’nin görüşü ferdi kalmaktadır. Cadde-yi Kübra olamamaktadır. Her isteyen o ferdi, o dar yolda gidebilir, kimse İslam adına o yolda gideni itham edemez, mani olamaz. Ama o yolu beğenip tercih edenler de öbür yolu, çoğunluğun yolunu itham edemez, buna hakları yoktur. Ve ümmet ferdi patikalara değil, büyük çoğunluğun cadde-i kübrasına sevkedilir. Dinimiz zekat, sadaka gibi emirler yerine getirildiği taktirde servete karşı değildir…” (Prof. Dr. İbrahim Canan/Kütübü Sitte Muhtasarı c.3 s.540).
“Ashab arasında ihtilaflı meselelerde ümmete rehber olacak esas ekseriyetin görüşüdür. Ferdi anlayışlarda ısrar etmek, İslami espiriye uymaz. Ebu Zerr’in görüşüne saygı duyulur ama İslam budur denemez. Belki “İslam'a aykırı değil, dileyen tatbik edebilir, onu tatbik etmeyen itham edilemez” denebilir. Zira ashab olsun, tabiîn olsun, zekatı vermek kaydıyla para biriktirmenin caiz olduğunda ittifak ederler. Ashabdan büyük zenginler bile çıkmıştır…” (Prof. Dr. İbrahim Canan/Kütübü Sitte Muhtasarı c.7. s.337).
Ah benim güzel hocam, ah!
İşte bizim hâl-i pür melâlimiz bu.
“Aç sabahlayıp da kılıcını çekmeyene şaşarım” diyen Ebuzer, sen böyle olmayasın diye savaşmıştı. Şimdi o çölde yatıyor, bak onun yerine söylüyorum: “Otogar köşelerinde ölen yoksul bir ilahiyat profesörünün, zenginleri savunan birisi olduğuna şaşarım.”
Ne hazin bir durum!
***
İşte bunlar İslam’ın yaman çelişkisidir.
Yoksulların, ezilenlerin, açların, alınıp satılanların, kölelerin tarihteki son dinî çığlığı olarak, “fekku ragabe” (kölelere özgürlük!) diyerek doğmuş, ilk 23 surede mülk sahiplerini bombardımana tutarak başlamış, okurlarına ilk bahçe sahipleri kıssasını anlatarak başlamış, “Lehu’l-mülk” sesleriyle servet kalelerini, “Lailahe illallah’ nidalarıyla imparatorluk duvarlarını yıkmış bir dinin sonraki hocaefendileri, profesörleri, şehyleri, mollaları, tutar o yıkılan kalelerin ve duvarların savunucu ve hatta koruyucusu haline gelirler.
Kendisi de bir Ebuzer’dir ama Ebuzer’i açlıktan öldürenlere övgüler düzer.
‘Kendi celladına gülümser.’
Yaşadığı hayata bakmaz, ilhamını hayatın içinden almaz. ‘700 yıllık eserlerlerle averelik eder’. Sırf “Böyle gördük dedemizden” kör gelenekçiliği yüzünden Seyyid Kutup’un tabiri ile “haraketu’l-fıkıh” üretmez; “varakatu’l-fıkıh”ı tekrar eder durur.
O fıkıhtan bir şey çıkmaz. Zenginlerin, kodamanların, cariye ve köle sahibi olma peşine düşmüşlerin, “fekku ragabe”yi tersine çevirenlerin fıkhıdır.
O fıkıhtan bir şey çıkmaz. Sultanların, saray ahundlarının, harem ağalarının, zindandan İmam-ı Azam’ın kırbaçtan morarmış cesedini çıkaranların, hile-i şer’iyecilerin, kırkta bircilerin fıkhıdır.
O fıkıhtan bir şey çıkmaz. Çünkü maharref bir Ehl-i Kitap fıkhı haline gelmiş durumda. Defteri dürülmeli, tarihe intikal etmeli ve ‘Müslüman Ehl-i Kitap fıkhı’ muamelesine tabi tutulmalıdır.
Çağa “hareketu’l-fıkıh” lazımdır. Yani ilhamını doğrudan doğuya Kur’an’dan alan, sokağın tozuna toprağına bulanmış, hayatın atardamarlarından fışkırıp gelen, suyu ilk kaynağından içen; Peygamberin, Ömer’in, Ali’nin, Ebuzer’in düştüğü yerden kalkan, daima yoksulu, ezileni, mazlumu, dışlanmışı, yalnızı, garibi, azınlıkta kalanı koruyan ve kollayan yaşayan fıkıh...
Yaşayan Kur’an fıkhı bu olmak icap eder.
***
Yazılarındaki bu zenginlik antipatisi nedir böyle diyeceksiniz...
Okuduğum Kur’an’da zengini öven ve zenginliği teşvik eden bir tek ayet görmedim. Varsa bilen meydan okuyorum, göstersin. Övülen ve teşvik edilen sürekli olarak paylaşma, verme ve bölüşmedir.
İslam’ı yıkan üç şeyden (3m) ilki kesinlikle mülk meselesidir.
Hz. Peygamber ümmetin şirke düşeceğinden korkmamış ama mal mülk sevgisinden korkmuştur. Hasan-ı Basri bu ümetin putunun mal tutkusu olduğunu söylemiştir.
“Vermek için zengin olmalıyım” lafı içi boş bir avuntudur. Böyle olanlar nedense sonra hep “Ebuzerleşmeyelim” demeye başlıyorlar.
Kanımca kişinin kendisine “Ben zenginim” demesi bile Kur’an’ın hem lafzına hem ruhuna aykırıdır: “Siz yoksulsunuz, Allah’tır zengin olan.” (Muhammed; 47/38).
Allah’ın sürekli olarak ‘mülk O’nundur, zengin O’dur, aziz O’dur, büyük O’dur, kibriya O’dur’ vb. şekilde kendini yüceltmesi, tabiri caizse ‘kibirli’ konuşması, aslında, bizdeki kibri kırmak içindir. “Birbirinize tanrılar gibi davranmayın, oturun oturduğunuz yerde, ne olduğunuzu sanıyorsunuz siz? Sonunda ölünce üç gün sonra leşiniz kokacak, dâhi sandığınız o beyninizi mezarda kurtlar böcekler yiyecek...” dedirtmek içindir...
Bu halk bunları öğrenmeli. Hocalar, şeyhler, mollalar uyanmalı. Otogarlarda ölüp giden yoksul profösörler, ölmeden önce geçmişe eleştirel bakmalı, yaşayan fıkıh üretmeli. İslam kalkarsa buradan ayaga kalkacak...
Aksi halde ‘Ebuzerleşmeleyim inşallah’ sözü ile daha çok uyutulacağız...
Not: Aşağıdaki linkte Kayseri’den kadim dostum Kemal Ersözlü tarafından kaleme alınan “Bir adalet savaşcısı Ğıfarlı Ebuzer” başlıklı kitapçık çapında enfes bir makale var. Lütfen okuyunuz, okutunuz, dağıtınız...
1-2 Bundan sonra İsa halka ve öğrencilerine şöyle seslendi: “Din bilginleri* ve Ferisiler* Musa`nın kürsüsünde otururlar.
3 Bu nedenle size söylediklerinin tümünü yapın ve yerine getirin, ama onların yaptıklarını yapmayın. Çünkü söyledikleri şeyleri kendileri yapmazlar.
4 Ağır ve taşınması güç yükleri bağlayıp başkalarının sırtına yüklerler, kendileriyse bu yükleri taşımak için parmaklarını bile oynatmak istemezler.
5 Yaptıklarının tümünü gösteriş için yaparlar. Örneğin, hamaillerini büyük, giysilerinin püsküllerini uzun yaparlar.
6 Şölenlerde başköşeye, havralarda en seçkin yerlere kurulmaya bayılırlar.
7 Meydanlarda selamlanmaktan ve insanların kendilerini `Rabbî*` diye çağırmalarından zevk duyarlar.
...
11 Aranızda en üstün olan, ötekilerin hizmetkârı olsun.
...
23 Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Siz nanenin, dereotunun ve kimyonun ondalığını verirsiniz de, Kutsal Yasa`nın daha önemli konularını -adaleti, merhameti, sadakati- ihmal edersiniz. Ondalık vermeyi ihmal etmeden asıl bunları yerine getirmeniz gerekirdi.
24 Ey kör kılavuzlar! Küçük sineği süzer ayırır, ama deveyi yutarsınız!
25 Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Bardağın ve çanağın dışını temizlersiniz, oysa bunların içi açgözlülük ve taşkınlıkla doludur.
26 Ey kör Ferisi! Sen önce bardağın ve çanağın içini temizle ki, dıştan da temiz olsunlar.
...
28 Dıştan insanlara doğru görünürsünüz, ama içte ikiyüzlülük ve kötülükle dolusunuz.
...
37 Ey Yeruşalim! Peygamberleri öldüren, kendisine gönderilenleri taşlayan Yeruşalim! Tavuğun civcivlerini kanatları altına topladığı gibi ben de kaç kez senin çocuklarını toplamak istedim, ama siz istemediniz.
seni gördüm ihanetini gördüm acını gördüm yetmiş millet gördüm...
Ülkemin dağlarında kavga oldum İki tarafa elçi gönderdim Ölü döndüm...
Annem Kürtçe ağladı; gözyaşı bir avucuma düştü Diğer annem Türkçe ağladı; gözyaşı diğer avucuma düştü Gözyaşlarına baktım tatları aynı ...renkleri aynıydı!
Bizi ağlatanların kızı mı olacaktın? Annen gözlerimizin önünde rahmini yaktı ...külü oldum..savruldum!
üç parçaya bölündüm Halkıma "elif "oldum dağlara "lam" aşkıma "mim"...
-Alın rahimlerinizi gözlerimden EY Kadınlar! Alın ve yeniden doğurun ...evlatlarınızı!
Sen ..yanlış şarkıların gelini! Ey sevdiğim! Kimselerin bilmediği bir kahır ülkesine mi gittin?
Dünya döner iyi insanlar atlarına biner, döner halkım gözyaşını birbirinin saçlarıyla siler Kalbim döner... Ama sen sakın dönme!!!
Kanımı dikerken nefesimle Kaç kişilik hayatlar yaşadığımı Aramaya gidiyorum
Beni esir pazarlarında satacak Kafileler bekliyorum nicedir
Ola ki yolum düşer Züleyha ya Ola ki zindanlar düşer yürek sarayıma
Bu hikaye Tüm yalanlara sırtını dönüp gitmenin hikayesi, Bünyamin!
Ayakların altındaki çöle değil Yüreklerde taşınan çöle kızgınım Cayır cayır üşüyorum Ellerimde buzdan yangınlar... D/üşüyorum.
Bu şarkı burada bitmeli Ve ben gitmeliyim Acı Acıdan Daha acı, Bünyamin! ırak Irak tan daha ırak İnsan insandan daha n/isyan..
Sırrımı kimseyle paylaşmadın; değil mi Bünyamin? Yara bende Mühür bende Sır bende...
Bu aşka sırtımı döndüm Dünya durdu Kalbim durdu Gölgem durdu, Bünyamin!
bak şarkımız ağzımızda zehir oldu Bize zehirden şarkılar söylemek mi kaldı, Bünyamin?
Azığımız keder, bineğimiz gam... Yaramızdan güneşler de sağdık, he mi Bünyamin?
Çoğaldıklarımızla ne kadar azaldık Azaldıkça avuç avuç çoğaldık
Sabır yiğidin harcı Korkaklar taşıyamaz aşkı; satar, unutur bir köşede bir gün Zehri damıtmak,dost yolunda nöbet tutmak zemheride ayazda Aşığın işi... Ama aşıklarda gider, Bazen gitmekten başka çare de kalmaz, Bünyamin
Bu şarkı burada bitmeli Ve ben gitmeliyim
Babalar baba olsaydı Evlatlar şaşar mıydı? Beklerse bir evladı yine babası bekler Babama söyle yeni oğullar büyütsün Babama selam söyle oğullardan yüreği tam adam öğütsün
Yüreğimize gül suyudur diye kim kireç döktüyse Bu sevdayı sırtından kim vurup gittiyse Allah ından bulsun! Bünyamin
Bu şarkı burada bitmeli Ve ben gitmeliyim
Buralarda artık güneş doğmaz Doğsa da bizim yaramıza ışığı vurmaz
Bize ışık değil karanlıklarda yanan aşık lazım Yara bende mühür bende sır bende Bir ben var benden öte; ötesi bilmediğim bir ülke
Aşığa yol yakışır. Vakit tamamdır O na ruhumun yaralı olduğunu söyle...
Belki bağışlamayı seçeceksin belki de ölmeyi Geri dönemedim sana
Önce ellerimi aldılar olsun, ceplerime martı sesleri doldurmuştum sana gelen yollar vardı bilirdim hangisine yürüdüysem kendime çıktım kalbimi yırttım yüzümü bıraktım vapur banklarında ayakuçlarıma gömdüm kendimi sana peygamber sesi bulup getireceğim demiştim ya belki bağışlamayı seçeceksin beni, belki de ölmeyi geri dönemedim sana...
ezanlar ne zaman aynı anda okunsa başımı kaldırıp adını fısıldarım kalabalıklar omuzlarımı döver vebalin dibek taşında bilmezsin halbuki o çok sevdiğin kitaplarımızı, saçlarımı ve neşemi çıkardım pazarlara gençliğimi sattıysam da belki bağışlamayı seçeceksin beni, belki de ölmeyi geri dönemedim sana...
gözlerimden hayata, hayatın en zalim sayfalarına iyiliğin adına seni adaletin adına sevgimizi kazıdım kelimeler ayırdım kendime kitap,kalem,sükut,elem, şiir,ruh,çığlık,nefes iman,rab,tevbe,dua sen ben hicret ve salâ belki bağışlamayı seçeceksin beni, belki de ölmeyi geri dönemedim sana...