MUCİZELEŞTİRMELER 3


14/11/2009 · Kategori: Ahmet Baydar Yazilari

Deve, belirlenmiş bir ayetti ve kesildi (Mucizeleştirmeler III)


Semûd kavmi ve sonrakiler, elçilerin getirdikleri belgeler karşısında, “Bizi çağırdığınız şeyden kesin bir kuşku içindeyiz!” demişlerdi. Elçiler onlara: “Bu kuşku, gökleri ve yeri yaratan, sizi bağışlanmanız için çağıran ve belirli bir süreye kadar sizi erteleyen Allah hakkında mı?” deyince, toplumlar inkâr gerekçelerini şöyle dile getirmişlerdi: “Siz de bizim gibi birer beşersiniz. Öyleyse bize bir “sultan” getirin!”
 
Bunun üzerine elçilerin onlara cevabı şöyle olmuştu:
 
“Evet, biz de sizin gibi birer beşeriz ama Allah, kullarından dilediğine ihsanda bulunur. Allah’ın izni olmadan size bir “sultan” getirmemiz ise bize yaraşmaz.” (1)
 
Semûdlar, Kuzey Arabistan’da, eskiden Hicr denilen kente bağlı yerlerde yaşamış ve Arapça konuşmuş bir toplumdu. Rabiğ, Akabe, Medine, Hayber, Teyma ve Tebük topraklarında harabeleri bulunmaktadır.
 
Onlara Hz. Salih elçilik etmiş, kendisinden “sultan” istediklerinde ise; bir deveyi işaret etmiş, yayılmasına ve sulanmasına özen göstermelerini, ona kötü davranmamalarını, aksi takdirde kendilerine elemli bir azabın dokunacağını bildirmişti:
 
“Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, O’ndan başka bir tanrınız yok. İşte size Rabbinizden bir “beyine” geldi, bu, Allahın devesi, size bir ayet, bırakın onu Allah’ın Arzında otlasın, ona bir fenalıkla dokunmayın yoksa elemli bir azaba uğrarsınız.” (2)
 
Onun, erkek ve dişi birleşmesinden doğmamış, dağdaki cansız kayalıktan yetişkin bir deve olarak çıkmış harikulade bir deve olduğu anlatıla gelir. Oysa Kur’ân’ın gündeminde, mahiyet olarak kendi türünden hiç de farkı bulunmayan bir hayvan olarak yer alır.
 
Evet, ona Kur’ân’da “Allah’ın devesi” denmiştir. Ancak onun otlağına da “Allah’ın yeri” denmiştir. Bu deyim, o yerin harikulade özelliklere sahip bir mekân olduğunu değil, insanların ekip biçmediği, kamu malı bir yer olduğunu gösterir. Allah’ın devesi deyimi de, onun salıverilmiş, sahipsiz bir deve olduğuna işaret eder.
 
Kur’ân üslubunda; Allah’tan başka sahipleri bulunmadığından; salıverilmiş deveye “nâkatullah”, insanların ekip biçmediği meraya “ardullah”, babası bilinmeyen çocuğa “Abdullah”, dünyadan hiç kimseye ait olmayan saraya da “beytullah” denmiştir.
Kur’ân’da “Abdullah” tesmiye edilen Hz. İsa’nın babası Allahu Teâlâ değildir. Onun bedeni de bizimki gibi et, kemik ve kandandır. Kur’ân’da “beytullah” tesmiye edilen Kâbe’de Allah oturmamaktadır. Taş ve tuğla yapısı da kullandıklarımızdan farklı değildir. Hz. Salih’in işaret ettiği “nakatullah” da, üzerine insanların oturduğu diğer develerden farklı değildir.
 
Onun diğer develerden tek farkı vahiyle belirlenmiş bir ayet (sultan) olmasıdır. İsra Suresinin 59. ayetinde bu hususa şöyle temas edilmektedir:
 
“(Peygamberleri) ayetlerle göndermekten alıkoyan, öncekilerin onları yalanlamasıdır. Semud’a açıkça deveyi verdik de onunla zulmettiler, hâlbuki sadece korkutmak için ayetlerle göndeririz.”
 
Dikkat edilirse Kur’ân bu devenin, diğer bütün varlıklardaki gibi sadece ayet olma cihetine işaret etmiştir. Onun herhangi bir ikna edici harikuladeliği olduğunu belirtmemiştir. Aksine onu, evlat ve mal türünden (3) bir “fitne” olarak nitelemiştir. (4)
 
Nitekim Semud toplumu, bu deveyi kesmekten de aciz kalmamıştır. Yani devenin kendisinde onları acze düşüren bir harikuladelik tecelli etmemiştir. Fakat belirlenen bu ayeti hafife alarak peygamberi inkâr etmeleri üzerine ilahi ceza gelip onları bulmuştur:
 
“Fakat onu (peygamberi) yalanladılar, nitekim onu (deveyi) da devirdiler. Rableri de günahlarını başlarına geçirdi, o yeri düzleyiverdi!” (5)
 
-----------------------
1) Bkz. İbrahim 14/9-11
2)  A’râf 7/73.
3)  Enfâl 8/28.
4)  Kamer 54/27.
5)  Şems 91/14.
 
Ahmet BAYDAR

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : mucize,kuran

MUCİZELEŞTİRMELER 2


12/11/2009 · Kategori: Ahmet Baydar Yazilari

Konuşmak, Konuşmamak ve Konuşamamak (Mucizeleştirmeler II)


Bir olayın, bilinen sebeplere dayanması, o olayın kavranamaz olan ilahi bir planla gerçekleşmediğini göstermez. Çünkü Allah-u Teâlâ yaratmada ve yönetmede, ikramda ve ikapta, mazide ve istikbalde bütün işlerini vahiyle yürütmektedir. Ontolojilerine göre, varlıklara sürekli; oluşsal, eylemsel, sezgisel ve sözel ilahi uyarılar ulaştırmaktadır.
 
Evet, doğada cereyan eden hadiselerin esbabı kavranabilirdir. Çünkü bunları oluşturan vahyin icra düzeninde bir değişim yoktur. Ancak bu vahyin esbap ve mahiyeti kavranabilir değildir. Ayrıca hadiselerin seyrine, ilahi vahye farklı seviyelerde muhatap olan pek çok varlığın sebebiyet vermesi de söz konusudur.
 
Mesela yağmur, sebepleri bilinen bir hadisedir. Bu bilgi, onu bir ayet olmaktan çıkarmaz. Çünkü yağmurun maddi sebeplerinin bulunması, her hangi bir toplum için ibret yahut rahmet, bir başka toplum için de fitne yahut azap olarak belirlenmediğini göstermez.
 
Yine mesela, konuşmak, konuşmamak ve konuşamamak insanın esbabını bildiği olgulardır. Ancak, Kur’ân’ın değer atfına göre, yeri geldiğinde her biri birer ayet sayılır. Birisinin ilahi plan üzere konuşması yahut diğer birisinin konuşmaması “belirlenmiş bir ayet” olur.
 
Nitekim Zekeriya (a.s.) “Rabbim! Bana bir ayet belirle” deyince kendisine şu cevap gelmiştir:
 
“Senin ayetin, üç gün insanlara işaretle olan dışında konuşmamandır.”
 
Luka İncil’inde belirtildiğine göre, bu ilahi beyan üzerine Hz. Zekeriya’nın mucize olarak dili tutulmuş ve kimseyle konuşamaz olmuştur. Müfessirlerin çoğu, İncil’deki bu garip yorumu izlemişler ve yukarıdaki ayetten; “Zekeriya (a.s.) üç gün, mucize olarak insanlarla konuşamaz olmuştu” şeklinde bir anlam çıkarmışlardır.
 
Oysa Kur’ân-ı Kerîm, Zekeriya (a.s)ın “konuşamama” gibi olumsuz bir durumundan söz etmemiştir. Aksine, insanları ikna için uğraşacağına, yaşlı çağında kendisine bir çocuk bağışlanmasından dolayı, üç gün ibadete yönelmesinin emredildiğini bildirmiştir. 
 
Bu, tıpkı benzer bir durumda insanların hücumuna uğrayan Hz. Meryem’in “susma ayeti” gibidir. Bu olay da Kur’ân’da şöyle ifade edilir:
 
“Ben Rahman’a oruç adadım, bu gün hiç bir inse konuşmayacağım!”
 
Hz. Meryem konuşmadığı için, oğlu İsa’yı işaret etmiş,  Yahudiler tahakküm edasıyla, “Şu beşikte olanla, sabiyle nasıl konuşuruz” demişlerse de o konuşmuştur. Böylece onun konuşması da belirlenmiş bir ayet olmuştur.
 
Bazı yorumcular, Hz. İsa’nın bu konuşmasıyla ilgili ayetteki “kâne” fiilinin “nâkıs” değil, “zaid” olduğunu söylerler. “Eğer nâkıs olduğu düşünülürse bu, “idi” anlamında zaman ifade eder. Bu durumda da İsa’nın konuşması bütün insanların ki gibi olacağından mucizelik kalmaz”  derler.
 
Yani metinden, Hz. İsa’nın, kundakta eli kolu sarılmış bir bebek (tıfl) iken, mucize olarak konuştuğunun anlaşılabilmesi için bazı kelimelere yeni görevler yüklenmesi gerektiği düşünülmektedir.
 
Oysa Kur’ân, doğumdan  itibaren buluğa erme yaşına kadar olan çocuğa “tıfl” demiştir.  Hz. İsa’nın konuşma çağını ise “sabi” ve “kehl” sözcükleriyle belirlemiştir.  Her ne kadar Arapçada sütten kesilmemiş çocuğa sabi de deniyorsa da kelimenin kökü, tecrübesiz olunan çocukluk ve gençlik çağını nitelemektedir.  Nitekim bu kelime Kur’ân’da Yahya peygamberin kendisine hikmet verilen yıllar için kullanılmıştır.  Bu da Müfessirlere göre en azından Kutsal kitabı okuyup anlayabilme yaşıdır. Bu çağın, Kur’ân’da mukabili olarak zikredilen “kehl” sözcüğü ile tanımlanan 28-30 yaşlarına kadar sürdüğü de söylenebilir.
 
Bu durumda, şu tespiti de yapmamız kaçınılmaz olur. Adet dışı olduğu düşünülen bir olayın, adet üzere cereyan etmiş bir olayla birlikte zikredilmesi, ona gölge düşürür. Eğer Hz. İsa, harikulade bir şekilde sabi iken konuşmuş olsaydı, bunun olgun iken konuşmasıyla birlikte zikredilmesinin bir anlamı kalmazdı.
 
O hâlde Kur’ân’da meseleye temas edilen bölümlerdeki beşiğin, Hz. İsa’nın çocukluk çağına,  beşikte konuşmasının ise ona küçük yaştan itibaren ilham kaynağı olan peygamberce bilgeliğe mecazî bir işaret olduğunu düşünmemiz gerekir. Bu durumda da, Hz. İsa, küçüklüğünde de olgunluk çağında da peygamber kelamıyla konuşmuştu demek olur.
 
Nitekim Hz. İsa’nın sabi iken söylediği sözler, “Ben Allah’ın kuluyum, bana kitap verdi ve peygamber olarak belirledi” olmuştur. 
 
Ahmet BAYDAR

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : mucize

MUCİZELEŞTİRMELER 1


5/11/2009 · Kategori: Ahmet Baydar Yazilari

Hurafe, İstidrac, Keramet ve Mucize (Mucizeleştirmeler I)


Hurafeler, gerçek olmadığı bilindiği hâlde, harikuladelik üzerine oturtularak dinileştirilen, bazen de dinin yerine ikame edilen aşırı inanç ve anlatımlardır.
 
Çoğu zaman çağdaşlıkla hurafenin bir arada barınamayacağı zannedilir. Oysa çağdaşlık hurafeyle doğru orantılıdır. İlkinin gelişme zamanı olan iletişim, ikincisinin çoğalma mevsimidir. Çünkü hurafeler, ancak "reklam"la büyütülebilecek yakıştırmalardır.
 
Toplumların hurafe menfezlerinden birisi cehalet ise de kuşkusuz bundan daha önemlisi, insanın sevmediğini inkâr etme, sevdiğini ise mucizeleştirme tabiatıdır.
 
Kur’ân-ı Kerîm, her türlü inanç ve eylemin “ayet” ve “beyyine” üzerine oturmasını ister ve bu nedenle hakla bağını koparan her türlü hurafeye savaş ilan eder.
 
Peki, o hâlde; peygamberliğin ispatı için “mucize” yi şart koşup da, ardından, mahiyet olarak ondan hiç de farkı bulunmayan “keramet” ve “istidrac”ın hak olduğunu kabul etmek, Kur’ânî çizginin neresinde kalır? Bir yandan enbiyanın diğerlerinden farkı ispat etmeye çalışılırken, öte yandan enbiya evliyayla, evliya da eşkıya ile eşitlenmiş olmaz mı?
 
Bugün pek yaygın olan istidrac ve keramet kabulü yanında, Hz. Peygamberin yüzlerce mucize göstermiş olduğunu anlatan dini eserler vardır. Ancak, meseleye kronolojik olarak bakıldığında, bu hususta izahı zor bir husus açığa çıkar.
 
Çünkü geriye doğru inildikçe mucize sayılan olayların sayısı ciddi ölçüde azalmaktadır. Bundan daha düşündürücü olanı ise, “mucize” kavramının Hicrî IV. asırda “ayet” kelimesiyle değişmesidir.
 
Çünkü harikulade olay anlamındaki mucize kelimesinin İslamî edebiyatta ilk kullanılışı bu tarihlerde başlamıştır. Mucize sözcüğünü ilk kullananlardan birisi, harikuladeyi, peygamberlerin doğruluğunu bilmenin ilk şartı gören Ebu’l-Hasen el-Eşarî’dir.
 
Dolayısıyla Hz. Peygambere ve hatta sahabeye isnat edilen hadislerde “mucize” aramak boş bir çaba olacaktır. Harikuladelik bildiren haberler ise, erken dönemde derlenen hadislerde sadece birkaç tanedir. Siyer arka planına inilince bunların da harikuladelik içeriği dağılmaktadır.
 
Kur`ân-ı Kerim’in ise, “mucize” sözcüğünü hiç kullanmaması yanında, inkârcıların harikuladelik içeren talepleri karşısında olumsuz tavır aldığı, hatta bu istenen şeylere bile “ayet” tabir ettiği bilinmektedir.
 
Yani bu yüce kitap, ilahi yaratış ile ilahi kelamı birbirinden ayırmamıştır.  Eşyaya da, onun işleyişine de, eşyayı ve olayları yönlendiren vahye de aynı adı vermiştir. Bütün bunları, kulları Allah’a kılavuzlaması yönüyle; “âyet”, “beyyine”, “burhân”, “sultân”, “furkân” ve “hakk” sözcükleriyle nitelemiştir.
 
Bu sözcüklerin hiç birisinin, sebeplere dayanmadan meydana gelmiş bir olayı nitelediğine dair bir delil de mevcut değildir. Hâl böyle iken Arapça olan bu altı kelimenin, yine Arapça olan “mucize” kelimesiyle eş anlamlı sayılması, isabetli bir tercüme değildir. Ayrıca altı ayrı anlamı bir sözcükte eşitlemenin, müthiş bir algı daralmasına sebep olacağı da açıktır.
 
Ahmet BAYDAR

Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : mucize

MUCİZELEŞTİRMELER 10


27/8/2007 · Kategori: Ahmet Baydar Yazilari

Kentin dayatmalarına karşı mağarayı tercih eden gençler (Mucizeleştirmeler X)
 
Sayıları tam olarak bilinmeyen gençlerin, bilinmeyen bir çağda, adresi bilinmeyen bir mağarada, bilinmeyen bir süre kalışlarının Kur’ân’daki anlatımı şöyle başlar:
 
"Yoksa Mağara ve Rakîm ehlini delillerimizden şaşılacak bir şey mi idiler sandın?” (1)
 
“Rakîm”, mağara ehlinin mesleklerinden doğmuş olan meşhur adlarıdır. Yazma eser demektir. Nitekim onların taş ve demir üzerine yazılar oydukları rivayet edilmiştir. (2) Bu adlandırma, onların mağarada Mukaddes kitabın istinsahı ile iştigal eden inanmış kimseler olabileceğine işaret etmektedir.
 
Bu ayete söz akışındaki bütünlüğünde bakılırsa, başka önemli bir hususun da anlaşılacağı görülecektir. Bu husus, iman damarları kurumuş bir kentten imanla süslenmiş gençlerin çıkarılmasının, ölü topraktan yeşil bitkilerin çıkarılması gibi olduğu, bu nedenle anlatılacak olan kıssanın; kuru topraktan hayrete değer süsler çıkaran ilahi adete uygun olarak algılanması gerektiği, şaşkınlık veren (aceb) bir delil olarak algılanmaması gerektiğidir.
 
Aslında bu ifade, kıssanın efsaneleştirilmesine Kur’ân’ın olumsuz baktığına da gizli bir göndermede bulunmaktadır. Ne gariptir ki Müslüman toplumlar zamanla kıssayı tashih eden bu çarpıcı yargıyı unutmuşlar ve yeniden eski mitolojik hüviyetine bürümüşlerdir.
 
Bundan daha önemli bir husus ise, kıssanın özü kabul edilmesi gereken bu ayetten sonra Kur’ân’ın olayı; “giriş”, “bildiri”, “kıssanın aslı” ve “efsaneler” diyebileceğimiz dört bölüme ayırmasıdır. Burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir husus ise, bu bölümlerin her birinin (iz) edatıyla ayrılmış olmasıdır.
 
İnançlı ve sabırlı gençlerin mağaraya sığındıklarına özet olarak temas eden giriş bölümü (iz) edatıyla şöyle başlar:
 
“Hani, Gençler mağaraya sığınmışlar ve demişlerdi: “Rabb'ımız! Katından bize bir rahmet ver, işimizde bize bir muvaffakiyet hazırla.”
 
Bu ayetten, gençlerin mağaraya uyumak için değil bir amaç için gittiklerini, muvaffakiyet istedikleri bir işleri bulunduğunu öğreniyoruz. Kur’ân şöyle devam ediyor:
 
"Böylece, Mağarada, nice yıllar kulaklarını kapattık.”
 
“Kulaklarını kapattık” terkibi, işitmelerini engelledik, (3) sağırlaştırdık anlamına bir deyimdir. Uyutma anlamında kullanılması ise, Kur’ân’ın nüzulünden sonra olmuştur. (4) Bu nedenle, akış içerisinde mağaranın mukabili olan şehre karşı kulaklarını kapattık, sosyal hayatta olup bitenlerle alakalarını kestik (5) şeklinde anlamak gerekir. Sözün sonrası da bu anlamı doğrulamaktadır:
 
“Sonra, iki gruptan bekledikleri gayeyi hangisinin daha iyi anlayacağını bilelim diye onları gönderdik.”
 
Ayette iki gruptan söz edilmektedir. Birisi mağara ehli, diğeri zalim toplumdur. Her iki grubun da birer gayesi (6) vardır. Biri öteki hayatı, diğeri ise şimdiki hayatı amaç edinmiştir. Biraz sonra değinileceği üzere; birinin gayesi tevhid, diğerinin gayesi ise putperestliktir.
 
Peki, gayeleri olan ve muvaffakiyet aradıkları işleri bulunan inanmış gençler mağarada niçin uyutulmuş olsunlar?
Ayette, genelde “uyandırdık” kimi zaman da “dirilttik” anlamı verilen “Be’asnâ” fiili, Kur’ân’da, daha çok peygamberlerin toplumlarına elçi olarak gönderilmelerini anlamlandırmaktadır. (7) Nitekim kıssanın tam olarak anlatılacağı bölümde de gençlerin kente gönderilmeleri için tekrar edilecektir. Buradaki kullanım ise o gelecek bölümün özetidir. Gençlerin vahyin elçileri olarak toplumlarına gönderilmelerini ifade eder. Yani onlar, ölüm benzeri bir uykudan değil, şehrin rahmi olan mağaradan sosyal hayat için uyandırılmışlardır. İşin aslı şudur:
 
“Biz onların haberini sana doğru olarak anlatıyoruz: Onlar, Rablerine inanmış yiğitlerdi, hidayetlerini artırdık, kalplerini pekiştirdik.”
 
“Kalplerini pekiştirdik” deyimi, Allah’ın onlara sabır ve sebat vermesinden mecazdır. Kur’ân’da başka yerlerde de aynı anlamda kullanılmıştır. (8) Burada inanmış gençlerin hidayetlerinin artırılmasının ve dirençlerinin güçlendirilmesinin dile getirilmesiyle onların gayelerine tekrar vurgu yapılmaktadır.
 
Şimdi; gayeleri bulunan, hidayetleri artırılan ve kalpleri pekiştirilen bu yiğitlerin, toplumun dayatmalarına karşı bir mağaraya çekilmeleri bir kaçış olabilir mi? Bu sorunun cevabı eğer hayır ise, Allah tarafından da desteklenen bu insanlar niçin orada sürekli uyutulmuş olsunlar?
 
Ayette dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise, onların haberlerinin doğru şekliyle anlatılacağının söylenmiş olmasıdır. Böylece, kıssa hakkında biline gelen destanımsı şeylere itibar edilmemesi gerektiği yeniden hatırlatılmış olmaktadır.
Mağara hayatını tercih eden gençlerin Kur’ân’daki kıssalarının bu icaz ile hülasasından sonra (İz) edatıyla başlayan ikinci bölümü gelir. Bu bölümde ise onların şu bildirileri yer almaktadır: 
 
“Hani, kalktıklarında dediler: “Rabb'ımız, göklerin ve yerin Rabb'ıdır, O’nun dışında bir tanrıya yalvarmayacağız, yoksa kesinlikle, saçma söylemiş oluruz. Şu bizim toplumumuz, O’nun dışında tanrılar edindiler. Onlar için açık bir kanıt getirmeleri gerekmez mi? Artık Allah için yalan uydurandan daha zalim kimdir?”
 
Putperestliklerini dayatan bir toplumda inanan gençlerin ayağa kalkması, elbette bir ayaklanmadır. Nitekim bu ayaklanmada bildirilerini ilan etmişler ve onlarla yollarını ayırmışlardır. Bu olay üzerine, muhtemelen akrabalarından birisi, daha doğrusu onlarla mağaraya gidemeyecek olan inanmışlardan birisi şu teklifi yapmıştır:
 
“Madem onlardan ve Allah’tan başka taptıklarından ayrıldınız, o halde mağaraya sığının ki Rabb'ınız size rahmetinden yaysın ve size işinizde kolaylık hazırlasın.”
 
“Rahmetinden yaysın ve işinizde kolaylık hazırlasın” şeklindeki dua, gençlerin amacını yeniden vurgulamaktadır. Rahmet özlü bu dua, herhalde Mukaddes Kitabın çoğaltılması, tedrisi ve tebliğinde muvaffakiyet içindir.
 
İşte bu sahneden sonra inanmış yiğitlerin mağaranın yolunu tuttukları anlaşılıyor. Kıssanın aslının tafsil edileceği bu üçüncü bölüm yine (İz) edatıyla ve şöyle başlamaktadır:
 
“Hani, Güneşi görürsün ki doğduğunda – onlar bir boşluğunda iken- mağaralarından sağa meyleder. Battığında ise onları sola makaslar. Bu, Allah’ın delillerindendir. Allah her kimi doğru yola eriştirirse, işte o doğru yoldadır. Ve kimi de saptırırsa, artık ona hiçbir rehber koruyucu bulamazsın.”
 
Burada ilk anda mağaranın adresinin verildiği zannedilebilir. Fakat Kur’ân’ın kıssa tahkiyelerinde böyle bir adeti yoktur. Aslında muhtevaya dikkat edilirse, bu bölümün önceki ayetteki duanın cevabı olduğu anlaşılır. Güneş hayat için elzem olduğu gibi, bir mağarada uzun müddet yaşayabilmek için daha da elzemdir. Bu nedenle doğarken sağ taraftan, batarken de sol taraftan mağaraya eğilmesi gençler için büyük bir nimet olmaktadır. Kur’ân bu dış tasvirden sonra şimdi mağaranın içine giriyor:
 
“Uyurlarken onları uyanık sanırsın. Onları sağa ve sola döndürürüz. Köpekleri girişte kollarını uzatmıştır. Görseydin onları, elbette dönüp kaçardın ve elbette onlardan korkuyla dolardın.”
 
Müfessirlerin çoğu, bu bölümden, gençler uzun bir uykuda iken etlerinin çürümemesi için sağa sola döndürüldüklerini anlarlar. Oysa sürekli uyuyan bir bedenin çürümeye yüz tutması, yiyecek ve içeceğe olan ihtiyacından daha çabuk değildir. Kaldı ki uyuyanın sağa-sola döndürülmesi, mağara zararlılarından korumak için de yeterli olmayacaktır. Dahası, kendileri gibi canlı olan köpekleri bu döndürülmenin dışında tutulmuştur. Bu durumda, gençlerle birlikte olduğu ve sağa sola döndürülmediği halde köpeğin etinin çürümemiş olması başka bir izah tarzını gerekli kılacaktır.
 
Aslında gençlerle köpeklerinin arasını ayıran bu üslup, hayvansal bedenleri değil, insani cihetleri öncelemektedir. Nitekim bu “dönme” fiili, Kur’ân’da birden fazla yerde “dönüp dolaşma ve seyahat etme” anlamında kullanılmıştır. (9) Bu durumda “onları sağa ve sola döndürürüz” deyişinden, gençlerin “tasrifi umur” için sağa sola dolaştırıldıklarını anlamak daha doğru olacaktır.
Ayrıca burada fiilin Allah’a isnat edilmesi; gençlerin kendilerini ilahi iradeye teslim ettiklerine, (10) şefkatle yetiştirildiklerine; (11) bir alemden başka bir aleme geçirildiklerine, (12) ruhen yüceltilip dengeli yapıldıklarına, her türlü pozisyonlarının ilahi muhafaza altına alındığına da işaret etmektedir.
 
Köpeğin mağaranın eşiğinde ve ön ayaklarını açmış vaziyette durur şekilde tavsif edilmesi ise, ona hayvan severler noktasından bakılmasına, hele hele cennet ehli arasında gösterilmesine mani bir üsluptur. Hatırlatılan şey, köpeğin yabancıyı ürküten asli ve vahşi tabiatıdır.
 
Kısaca bu bölüm; gençlerin her an tetikte oldukları için yatarlarken bile uyanık gibi göründüklerine, sosyal hayattan tamamen kopmayıp sağa sola gidip geldiklerine, köpeklerinin de mağaranın eşiğinde emniyet için hazır vaziyette beklediğine temas ederek gençlerin; dikkat, gayret ve tedbirlerini dile getirmektedir.
 
“İşte böyle, aralarında soruştursunlar diye onları gönderdik.”
 
Yani toplumlarına elçilik etsinler, vahiy putperestlerin gündemine girsin, toplum öteki hayatı soruşturup konuşsun diye Yiğitleri ruhani hayattan beşeri hayata, uzletten cemiyete uyandırdık.
 
“Onlardan bir sözcü dedi: “Ne kadar beklediniz?” Dediler: “Bir gün bekledik veya günün bir parçası kadar.”
 
Diyalogdaki onlar-siz ikiliği, bu sözcünün, mağara dışından, ama gençlerden yana olan birisi (13) olduğunu göstermektedir. Nitekim gençlerin mağaraya sığınmasını teşvik edenler de onlar olmuşlardır. Sözcünün sorusu, mağara hayatının uzun sürdüğünü ima ettiği gibi, gençlerin “Günün bir parçası kadar” şeklindeki cevabı ise, bu hayatlarının kendilerine zamanın akışını unutturduğunu simgelemektedir.
 
Dışarıdaki yakınları Mağaradaki gençlere rehberliğe devam ediyorlar:
 
“Dediler: “Ne kadar beklediğinizi Rabb'ınız daha iyi bilir. Şimdi birinizi şehre gönderin, şu paranızla hangi yiyeceğin daha temiz olduğuna baksın, ondan size yiyecek getirsin. Ayrıca nezaketle davransın ve sakın sizi kimsenin bilincine vardırmasın. Eğer onlar size hakim olursa, sizi kovarlar veya kendi dinlerine döndürürler, o durumda artık asla kurtulamazsınız.”
 
Buradaki “Şehir, para, yiyecek ve nezaket” unsurları, onların cemaat hayatından, cemiyet hayatına attıkları ilk adımın simgeleridir. Ayrıca burada inananların, helal ve haram yiyecekler konusundaki bilinçlerine ve tebliğde ancak iyi muamele ile mesafe alınabileceği hassasiyetlerine işaret edilmektedir.
 
“İşte böyle, onları buldurduk, Allah’ın vadinin gerçek olduğunu ve Saat konusunda kuşku olmadığını bilmeleri için.”
 
“Buldurduk”, yani gafil oldukları şeyi onlara öğrettik. (14) Mağarada kalanlar, Allah’ın vadinin gerçek olduğunu zaten bilmektedir. Bunu öğrenecek olanlar putperestlerdir. O zaman, “Allah’ın vadinin gerçek olduğunu bilmeleri için onları o topluma haber verdik” demek olur. Kıssanın Kur’ân’daki “gerçek anlatım”ı işte bu buluşma ile son bulmuştur.
 
Bu tafsilden sonra yine (İz) edatıyla başlayan yeni ve son bölüm gelir. Burada sadece kıssanın efsane şekline işaret edilmiş; sonraki zamanlarda yaşayan kimselerin, o gençlerin sayıları, mağarada kalış süreleri ve onlar anısına yapmak istedikleri şeyler üzerine tartışmışları konu edilmiştir.
 
Burada dikkat çeken en önemli husus ise, Kur’ân’ın bu tür amaçsız yakıştırmaları sadece naklettiği, fakat asla tasdik etmediğidir.
 
O zaman bu son noktada şu tespiti yapmamız kaçınılmaz olur. Üçüncü bölümde gençlerin gerçek olarak tafsil edilen kıssalarının satır araları, çoğu zaman mucizeleştirme gayretleriyle, dördüncü bölümden çalınan efsanevi unsurlarla doldurulmaktadır. Bu, elbette Kur’ân’ın hidayetini ters yüz etmeye yönelik bir alışkanlıktır. Bu yazının asıl amacı da, işte bu alışkanlığı sorgulamaktır.
 
Son yüzyılda, Filistin’de Ölü Deniz yakınlarındaki Kurman köyünün harabelerinde 1947 yılından itibaren yapılan kazılar, bir mağarayı gün ışığına çıkarmıştır. (Nitekim sahabe ve sonraki nesle dayanan rivayetler de Kur’ân’da anlatılan bu olayın meydana geldiği yerin Akabe ve Filistin arasında olduğunu göstermektedir.)  Mağarada bir mutfak, toplantı odaları, derslikler ve bazı yazmaların saklandığı bir kitaplık olduğu tespit edilmiştir. Birisi “Bakır Tomar” olarak bulunan yazmalar, Mukaddes Kitap nüshaları ve tefsirleridir. (Kur’ân’ın bu inançlı gençlere verdiği Rakîm ehli/Yazıcılar adı, tam da bu manzarayı resmediyor gibidir.) Kalıntılar bunların sahiplerinin M.Ö. III. ile I. asır arasında orada yaşayan “Essen” tarikatı mensupları olduğunu göstermektedir. Onların el sanatlarıyla uğraştıkları, mağara önündeki vadiyi ekip biçtikleri, tek aile gibi yaşadıkları için büyük bir hazine biriktirdikleri bilinmektedir. (15) Esseniler'in öteki hayata inançlarının çok kuvvetli olduğu, yiyecekler konusunda çok titiz davrandıkları, yemeklerinde ve ibadetlerinde özel elbiseler giydikleri de bilinenler arasındadır.
 
Bütün bu unsurlar, kıssanın Kur’ân’daki muhtevasına uygun düşmektedir. Bu nedenle çağdaş âlimlerimizden M. Esed ile M. Hamidullah, Kur’ân’da kıssaları anlatılan Mağara ehlinin Essen tarikatı üyeleri olabileceğini söylerler.
 
Bilen Allah’tır.
 
Ahmet BAYDAR
 
____________________
 
1) Kehf 18/9.
2) Taberî, Tefsîr. Ayrıca bkz. Ekrabu’l-Mevârid. Kelimenin anlamı için bkz. İnşikak 83/9,20.
3) Zemahşerî, Keşşâf. El-Fîrûzâbâdî, el-Kâmûs.
4) İbn Aşûr, et-Tahrîr.
5) Bkz. Muhammed Esed.
6) Halîl, Kitâbu’l-Ayn. Ayrıca bkz. E. Hamdi Yazır.
7) Âl-i İmrân 3/164. Furkân 25/51.
8) Kasas 28/10. Enfâl 8/11. Zemahşerî, Esâsu’l-Belâga. İbrâhim el-Yazıcı, Nec’atu’r-Râid.
9) Gâfir 40/4. Bkz. Hadislerde “Taklîbu’l-Hasâ”.
10) En-Nîsâbûrî, Tefsîr.
11) El-Kuşeyrî, Tefsîr.
12) El-Âlûsî, Ruhu’l-Meânî.
13) Ferrâ’nın yorumu için bkz. Râzî, Tefsîr.
14) İbn Âdil, Tefsîru’l-Lübâb.
15) Robert Chaney, Antik Çağdan Günümüze Kadar Esseniler

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, akıl, mucize, mağara, kehf, ashab

MUCİZELEŞTİRMELER 9


19/8/2007 · Kategori: Ahmet Baydar Yazilari

Kral-Kraliçe Hikâyesi mi, Hak-Batıl Mücadelesi mi? (Mucizeleştirmeler IX)
 
Bir müzik klipindeki görüntüler gibi süratle değişiveren dört sahnelik bir kral-kraliçe kıssası izlediğinizi düşünün.
 
Birinci sahnede; uluslardan seçme büyük bir ordu yoldadır. Ordu bir vadiden geçerken komutan Kral telaşlı bir karıncayı dinler. Karınca hemcinslerine seslenmektedir: “Karıncalar! Yuvalarınıza girin. Kral ve askerleri sizi ezmesinler!” Kral gülümser ve yoluna devam eder. Teftiş zamanıdır. Birisini görevi başında bulamaz. “Geçerli bir mazeret sunamazsa onu keseceğim” diye söylenir. Görevli kısa sürede gelip Güneşe tapan bir toplum bulduğunu söyleyince Kral seslenir: “Bakacağız! Doğru musun, yoksa yalancılardan mı? Şu mektubu onlara ulaştır.”
 
İkinci sahnede, Kraliçe danışmanlarını toplar ve bir kraldan mektup aldığını, kendilerine “Teslim olun!” dendiğini duyurur. Yetkililerin tam desteğini alsa da yine de tedirgindir. Bir heyetle Kral’a hediyeler göndermeye karar verir. Sonraki adımını gelişmelere göre atacaktır. Ne var ki hediyeleri geri çevrilmiştir.
 
Üçüncü sahnede, Kral, göz açılıp kapanacak kadar kısa bir sürede Kraliçe’nin arşını getirtir. Ardından da onu tanınmaz hale sokar. Sonra da Kraliçe gelir ve ona bu değişimi fark edip etmediğini sorar. Cevabı “sanki o odur” şeklinde tereddüt ifade etmektedir.
 
Dördüncü sahnede Kraliçe devasa bir kuleye buyur edilir. Onu görünce dalgalı bir su zanneder ve dehşete kapılır. Kral onun billurdan bir kule olduğunu açıklayınca Kraliçe derhal Müslüman olur.
 
Yukarıdaki sahneler, Hz. Süleyman ile Sebe Melikesinin ilişkilerinin Kur’ân-ı Kerîm’deki resmidir. Kur’ân’daki çoğu kıssaların anlatımı, işte böyle süratle değişiveren saniyelik görüntülerden oluşmaktadır. Bu durumda; yaşınıza, ilginize, dikkatinize, bilginize ve hikmet sevginize göre anlamlandırarak kıssa bütünlüğündeki boş kareleri doldurmak durumunda kalacaksınız demektir.
 
Karıncaya bile değer verip tebessüm ederken kendi görevlisini bile keserek cezalandırabilecek bir komutan! Teslim olması için mektup gönderdiği hasmının hediyelerini iade eden bir asker! Gözü düşmanının arşında iken onu elde edince hemen tanınmaz hale getiren bir savaşçı!
 
Bütün bunlar ne anlama gelir? Melike, niçin arşı tanıyıp tanımamakla imtihan edilmektedir? Hele, Hz. Süleyman’ın Melike’yi kuleye buyur etmesinin özel bir anlamı mı vardır ki kadın orayı görünce; Allah’a teslimiyetini dile getirmiştir?
 
Evet, bu soruların cevapları ilk bakışta bu sahnelerde açık değildir. Ama okuyucunun onları birbirine bağlarken, satır aralarından bu sorulara cevap bulması da elbette gerekli ve mümkündür.
 
Bizce, Kur’ân, bu sahneleri Hz. Süleyman'ın doğru duruşlarına işaret etmesi için resmetmektedir. Nitekim bu duruşlar, Melike’nin tedricen hidayet bulmasına vesile olmuştur.
 
Hz. Süleyman’ın birinci duruşu disiplinidir. O, görevini yapanları asla incitmezken, vazifesini terk edenlere karşı oldukça tavizsiz bir askerdir. Bunun simgesi; karıncaya tebessüm ederken, teftiş esansında mevcut olmayan Hüdhüdü tehdit etmesidir.
 
Hz. Süleyman’ın ikinci duruşu tebliğidir. Bunun simgesi, savaştan önce, Güneşe tapan bir topluma, gönderdiği mektuptaki “Rahmân ve Rahîm” lafızlarıdır. Melike’nin hediyelerini reddetmesi de, hediyelerin tebliğ için ücret telakki edilmesine engel olmak içindir.
 
Hz. Süleyman’ın üçüncü duruşu barışseverliğidir. Zaten adı da bu anlama gelmektedir. Bunun Kur’ân’daki simgesi ise, savaş yapmadan arşın getirilip tanınmaz hale getirilişidir. (Arşın getirilişini ayrıca konu edineceğiz.) Arş, ülkenin gidişatını belirleyen esaslardır. Onu, ülke halkıyla savaşıp onları mağlup duruma düşürmeden (teslim olmalarından) önce getirtmiş, sonra da üzerinde değişikler yaptırmıştır. Melike’ye, arşını tanıyıp tanımadığının sorulması, eski ve yeni gidişat hakkında kanaatinin alınmasıdır. Kur’ân’ın seçtiği kelimeyle "ihtida" edip etmediğinin denenmesidir. Nitekim Melike, bu sahnede, diplomatik bir üslup kullanmış ve toplum olarak “teslim olduklarını” ifade etmiştir. Bu üslup, Mekke fethinden sonraki Bedevilerin toplumsal teslimiyetlerini hatırlatmaktadır. İman açısından bir tereddüt ifadesidir. Teslim olunan şey inançlar değil, yönetim biçimidir.
 
Hz. Süleyman’ın dördüncü duruşu derin tevazuudur. Kur’ân’da bunu simgeleyen şey ise kuledir. Kule, Mukaddes kitaplarda ün ve kudret simgesidir. Melike, tek başına göklere yükseltilmiş devasa bir sanat eserine girdiğinde dehşet ve hayrete düşmüştür. Kulenin dışının devasa, ama içinin engin oluşu, tıpkı Melik-Peygamber olan Hz. Süleyman gibidir. Nitekim o kule ile övünerek misafirinin hayretini kendi gücüne bağlamamış, kesme camların doğal görüntüsüne tahvil etmiştir. Bu elbette engin bir tevazu gösterisidir.
 
Bu nedenle Melike, Süleyman’ın; disiplininden, tebliğinden, barışseverliğinden ve derin tevazuundan etkilenerek kendi nefsini saran zulmü görebilmiş ve bu son sahnede artık ona değil, onunla birlikte kulelerin de Rabbı’na teslimiyetini dile getirmiştir.
 
Ahmet BAYDAR

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, kuran, mucize, akıl, islam

MUCİZELEŞTİRMELER 8


14/8/2007 · Kategori: Ahmet Baydar Yazilari

“Derin bir su sandı ve iki baldırını açıverdi” (Mucizeleştirmeler VIII)

 

Yazımızın başlığı, Ö. N. Bilmen’in, Neml Suresinin 44. ayetine verdiği anlamdan alınmıştır.

 

Merhum Hamdi Yazır, Hz. Süleyman’la Sebe melikesinin diyaloglarını ihtiva eden ayete şu anlamı vermiştir:

 

“Ona denildi: “Köşke gir!” Derken onu görünce derin bir su sandı ve paçalarından çemrendi. Süleyman dedi: “o mücellâ bir köşk, sırçadan.” Kadın dedi: “Ey Rabbim, gerçekten ben önce nefsime zulmetmişim, şimdi Süleyman'ın maiyyetinde, alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum.”

 

Ayetteki “köşk” kelimesi, Ö. N. Bilmen’in mealinde saray, D. İ. Başkanlığının mealinde ise salon olur. “Paça” sözcüğü ise, Ö. N. Bilmen’in mealinde baldıra D. İ. Başkanlığının melainde eteğe dönüşür. S. Ateş ise mealinde paça yerine bacak demeyi tercih eder.

 

Çelişkili rivayetlerin ve hurafe olduğu besbelli olan uydurmaların detaylarına girmeden şunu söylemek istiyoruz. Biz bu farklılıkların temelinde mucizeleştirme gayretlerinin bulunduğunu düşünüyoruz.

 

Oysa, köşk olarak tercüme edilen kelime, ayet metninde “Sarh” tır. Bu da köşk demek değil, ağaç gibi tek başına yükseltilmiş, uzaklardan görülebilen up uzun bina demektir. (1) Nitekim Firavun’un yaptırdığı yüksek kuleye Kur’ân “sarh” demiştir. (2) Ancak Melikenin ziyaret ettiği bu yer, sabit bir kule midir? Yoksa devasa ve hareketli bir zafer anıtı mıdır? Yahut Tevrat’ta anlıtıldığı gibi; görkemli mabette Hz. Süleyman’ın misafirlerini kabul ettiği bir bölüm müdür? Ya da onun kararlarını verdiği havuzlu bir saray mıdır? (3) Bu açık değildir.

 

“Sarh”ın yüksek bir bina olduğunu, ayette onu niteleyen “Mümerred” kelimesi de doğrulamaktadır. Mücellâ ve şeffaf gibi manalar verilen bu kelime, aslında dağ gibi devasa görünümlü yüksek bina için kullanılır. (4) Üzerinde durduğumuz ayette ise, kulenin billurlarla yükseltilmişliğini nitelemiştir.

 

Ayette “Derin bir su” diye tercüme edilen “Lücce” kelimesinin manası, bağlamına göre değişse de temelde “tereddüt” anlamı içerir. Gecenin karanlığının ve denizin suyunun gidip gelmesi, gözün engin siyahı, tabiatın sonsuz yeşili ve gümüşün derin parlaklığı birer “lücce”dir. (5) Aynı kökten olan “Lüciyy” kelimesi, Kur’ân’da, denizin dalgalı hâli (6) için kullanılmştır. (7) Bu anlamların bileşkesi ise; renkte, parlaklıkta, görüntüde ve hatta konuşmada hudutları tam olarak seçilemeyen, tereddüt ifade eden gayri muayyenliktir.

 

Kelimeye anlam seçmeden önce, burada önemli bir hususa işaret etmemiz gerekir. “Lücce” her ne ise de, Melike onu görememiş, ama gördüğü kuleyi ona benzetmiştir. Yani onun asıl gördüğü, tek başına dikilmiş olan yüksek bir binadır. Hatta muhatabı bu yanılgıya karşı onu uyarmış ve “o billurlardan dikilmiş bir kule” demiştir. Bu durumda; kesme camlarla yükseltilmiş hayret verici bir bina; derin bir suya değil, olsa olsa hareketli bir dalgaya, yahut serap gibi görüntüsü gidip gelen gayrı muayyen bir enginliğe benzetilmiş olabilir.

 

Ayette “Paçalarından çemrendi” şeklinde tercüme edilen bölüme gelince. Bu deyimin kelime kelime anlamı; “İnciklerini açtı” demektir. İnsan birşeyden korkar ve kaçmak için paçalarını toplarsa böylece incikleri açılmış olur. Bu nedenle söz; insanın çetin bir olay karşısındaki dehşet durumunu anlatmaya mesel olmuştur. (8) Nitekim Kur’ân’da başka bir ayette de bu anlamda kullanılmıştır. (9) Kısaca bu deyim, derin su korkusunu değil, hayret ve dehşet durumunu bildiren bir istiaredir.

Bu durumda ayete şu anlamı vermek uygun olacaktır:

 

“Ona dendi: “Kuleye gir!” Onu görünce, bir “lücce” sandı ve dehşete kapıldı. Dedi: “Bu, billurdan yükseltilmiş bir kuledir.” Dedi: “Rabb'ım! Ben kendime zulmetmişim; Süleyman’la beraber, ulusların Rabb'ı Allah’a teslim oldum.”

 

Peki kuleye girmek ile Allah’a teslim olmak arasındaki nasıl bir ilişki bulunmaktadır?

 

Ahmet BAYDAR

www.fikritakip.com

 

___________

 

1)  Halîl, Kitabu’l-Ayn. Kurtubî, Tefsîr. Şevkânî, Tefsîr. Zemahşerî, Tefsîr.

2) Gâfir 40/36. 3) Bu sahnenin Tevrat'taki hülasası şöyledir: Melike, kalabalık bir heyetle Hz. süleyman’a gelir ve önceden tasarladığı herşeyi sorar. Onun bilgeliğinin derinliğini, yaptırdığı sarayı, maiyyetindekilerin saygısını, Rabbe sunduğu sunuları, nihayet mabedin ve sarayın merdivenlerini görünce hayranlığını gizleyemez. II. Tarihler 9/1-12, I. Krallar 10/1-13.

4) Nitekim Kur’ân’da şeytanı niteleyen “mârid” ve “merîd” kelimeleri de, büyüklenme, diklenme ve ısyankar durumu ifade etmektedir. Bkz. Sâffât 37/7. Hacc 22/3. 5) Es-Sahib, el-Muhît Fi’l-Lüga. 6) Kurtubî.

7) Halîl, Kitabu’l-Ayn. (Bkz. Bahr Luciyyin, Nûr suresinde.)

8) el-Ezherî, Tehzîbu’l-Luga. ez-Zebîdî, Tâcu’l-Arûs. İbn Munzir, Lisân. İbn Esîr, en-Nihâye Fî Garîbi’l-Eser.

9) Bkz. Kalem 68/42. Zemahşerî, Keşşâf. Şevkâni ( İbn Kuteybe’den nakil) Fethu’l-Kadîr.

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, akıl, kuran, mucize

ELİNİ KOYNUNA SOK (MUCİZE 7)


10/8/2007 · Kategori: Ahmet Baydar Yazilari

Hz. Musa’ya verilmiş olan değnek bir ayettir. Bir de elini koynuna sokması ona büyük bir ayet olarak verilmiştir:
 
"Bir de elini koynuna sok, bembeyaz çıksın." 
 
Kıssanın farklı surelerdeki anlatımlarına bakılırsa, Hz. Musa’nın elini koynuna sokmasının, yılanın eylemleriyle bir alakası olmadığı görülür. Zaten bunun sebebinin, elin çıkarıldığında beyaz görünmesi için olduğu, yukarıdaki ayette sarahaten belirtilmektedir.
 
Kıssa yorumcuları, öncekilerde olduğu gibi, bu olayda da hep “nasıl” sorularına cevap aramışlar; Hz. Musa’nın teninin esmerken elinin beyazlaştığını söylemişler ve bu işin defalarca tekrar edildiğini de eklemişlerdir. Oysa cevap bekleyen “niçin” merkezli başka sorular vardır:
 
Değnek zaten ejderha olmuş, sihirbazların bütün uydurmalarını yutmuşken acaba elin beyazlaşması hangi amaca matuftur? Firavun taraftarlarının hangi talepleri bu ikinci “ayet”e zemin oluşturmuştur? Olayın “niçin”liğini kavramamıza yardımcı olacak bir soru da şudur. Elin koyuna sokuluşu ve orada bekletiş süresi ne kadardır? Elin çıkarılışı, değneğin üç inkılâbının neresinde ve kaç kez gerçekleşmiştir?
 
Anlam katılmamış, hikmet yüklenmemiş, sarmal anlamlar üretmeyen çıplak bir anlatımla yersiz tekrarlara Kur’ân’ın tenezzül etmeyeceğini fark eden okuyucu; beş altı kez tekrarlanan bir kıssa üzerine serdedilen bu soruların yerinde olduğunu elbette fark edecektir.
 
Bu son bölümde; kitabın üslubundan uzaklaşmadan, dilin kurallarını zorlamadan, sözcüklerin deyimleşen anlamlarından ayrılmadan ve daha önemlisi kıssanın bütünlüğünü bozmadan, bu soruların cevaplarına işaret etmek istiyoruz.
 
Tebliğ sırasında Hz. Musa’ya elini koynuna sokması (dhl), bürokratlarla ilgili sahnede elini koyuna sokmaya devam etmesi (slk), ayrıca korkudan (rahbet) yanını kendine eklemesi, Firavundan randevu alma sahnesinde ise elini yana eklemesi emredilir.
 
El, güç ve kuvvettir. Halk katında eli olan, kıymet ve mevki olandır.  Birisinin elini koynuna sokması da; kuvvet, kıymet ve mevkiini saklaması olur. “Yanın eklenmesi” de insanlara rıfkla muamele etmek, onlara iyi davranmak anlamına gelir. 
 
Daha işin başında Hz. Musa’nın, Firavun`a karşı tebliğini yumuşak söz (kavlen leyyinen) ile iletmesi tembih edildiği  hatırlanırsa, elin koyuna sokulmasının da özgürleştirmede sona ulaşılması için, kazanımların gizlenmesi manasına geldiği anlaşılır.
 
Ellerini üst üste koyanlar ittifak etmiş olurlar. "Ellerim senin" diyen kimse, bu sözüyle kendisini teslim etmiş olur. Sonra elini çekerse onun mülkü olmaktan ve ona itaatten çıkar. 
 
Kıssanın sonu, tebliğin son sahnesini resmeder. Kur’ân burada Hz. Musa`nın elini çıkarışını anlatırken, bu işi talim için kullanılan "ahrece" fiilini değil, "neze`a" fiilini seçer. Bu kelime, kılıç gibi çekişi, sıyrılışı anlamlandırır. Eli rehin olan kimsenin elini çekmesi, itaatten çıkarması demektir.  Hz. Musa bu hareketiyle, kölelik ahdini bozmuştur. Bundan sonra onun eli, kendisine bakanlar için beyazdır.
 
Beyazlık ise Kur`ân üslubunda, aklık, aydınlık ve temizlik simgesidir; inananların yüzleri ahirette beyaz olacaktır. Kelime, hakikatte siyahın, mecazda ise karanlığın karşıtıdır. Küfür karanlık, hidayet ise aydınlıktır. Beyaz el, büyük nimet, beyaz huccet ise açık ve kuvvetli delildir. Karanlık zulmeti nitelediği gibi onun aksi olan aydınlık (Beyza) da rehberliği  ve sünneti  nitelemektedir. Çünkü insanlar dalâlet ve bidat karanlığında yol bulamazlar, fakat hidayet ve sünnet onlara aydınlık yolu gösterir. Bu nedenle hadiste şöyle denmiştir:
 
“Gecesi bile gündüz gibi olan aydınlık hanifliği (el-hanifiyyetül beyda) getirdim size.”
 
Bütün bunların temsildeki karşılığı ise şudur: Hz. Musa, tebliği süresince yumuşak bir üslup kullanmıştır. İnananların ruhunda meydana gelen inkılâplar sırasında, Firavun’a karşı bir isyana öncülük etmemiştir. Toplum bir ejderha gibi olduğunda ise, elini onun ahdinden çekmiş ve isyanı başlatmıştır. Artık rehber, fıtri özgürlüğü simgeleyen Hz. Musa’nın beyaz elidir. Emir ve komuta ona geçmiştir.
 
Nitekim bundan sonra dini geleneğin "çıkış" dediği hicret başlayacaktır.
 
Ahmet BAYDAR

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, akıl, mucize, islam

YILAN (MUCİZE 6)


10/8/2007 · Kategori: Ahmet Baydar Yazilari

Hz. Musa, kendisine iletilen vahyi tebliğ etmiş, böylece ilahi yasalar toplumla bütünleşmiştir. Değnek temsili ile devam edilecek olursa: Değnek bırakılmış ve o yılana dönüşmüştür.
 
Yılan, gizli hayatı nedeniyle; sinsilik ve düşmanlık seciyesinin, deri değiştirmesi nedeniyle de yeniden doğuşun simgesi olarak biline gelmiştir. Nitekim Tevrat`ta "Aranıza yılanlar, büyüden etkilenmeyen engerekler göndereceğim sizi sokacaklar" denmiştir.
Bu çerçeveden bakıldığında Kur`ân`ın, Hz. Musa`nın değneğinin yılana dönüşmesini üç farklı sözcükle ifade etmesi, özgürleşmenin üç farklı evresine işaret eder ki bunlardan birincisi "cann"dır. 
 
“Cann”, ince, beyaz ve öldürmesinden sakınılan intikamcı bir yılandır. Kur`ân`ın anlatımında Hz. Musa`nın değneği bir “cann” olmamış ama "onun gibi" olmuştur.  Kıssada yılanın bu durumunu, dalgalanma anlamındaki "tehtezzü" kelimesi niteler. Bu kök, insan kalabalığında fitne çıkarıcı bir dalgalanmayı da ifade eder. Yani esir toplum, ilahi yasalara kavuşunca; düşmanlık edici, fitne çıkarıcı ve kan dökücü sinsi bir tür gibi görünmüştür. İnsan teki bazında söylenecek olursa, henüz "cann"dır. Hilafeti üstlenmeye ve "âdem" olmaya hazır değildir.
 
Hz. Musa`nın değneği, büyük buluşma için Firavundan randevu alma zamanında  "hayye" ye dönüşmüştür. Kelime, aslında canlı demektir ve yılanın her türüne hayye denir. Değneğin bu durumunu, koşmak anlamı verilen "tes`â" kelimesi nitelemektedir. Bu kökün türevleri Kur`ân üslubunda koşma anlamında değil, çalışmak, iş yapmak,  uğraşmak,  gayret, şevk ve heyecanla bir şeyin ardına düşmek  anlamlarındadır. Bunların hepsini birleştiren temel ise; bir işin peşinde koşuşturmaktır.
 
Bu kelimenin, kıssanın doğru anlaşılmasına kazandırdığı boyut ise; ilahi tebliğle uyanan bir toplumun, Firavun`a düşmanlıkta daha da istekli, gayretli ve hırslı bir hâle gelmiş olduğunu ifade etmesindedir.
 
Hz. Musa sonuçtan korkar. Ona korkmaması vahyedilir ve yılanın eski "sireti"ne döndürüleceği bildirilir.  Sîret ise bir toplumun bir beldeden başka bir beldeye gitmesidir,  gidişat ve sünnet demektir.  Yılanın ilk sîretine döndürülmesi, Firavun`un esaretindeki itaatkar hâllerinden çıkarıldıktan sonra, Allah`a itaatkar olma hâline döndürüleceklerine işarettir.
 
Hz. Musa`nın değneği, Firavunla buluşma sahnesinde "Su`bân"a dönüşmüştür.  Sü`bân, vadiyi dolduran sel gibi uzunluğu ve yayılmışlığı ifade eden bir kökten; uzun ve iri yılan, ejderha anlamına gelir. Ejderha, çeşitli hayvanların özelliklerini bünyesinde toplar ve onların niteliklerini topluca sembolize eder. Kadim kültürde tabiat ötesi güçlerin cesaretin ve korkusuzluğun sembolüdür.
 
Değnek sihirbazların “yaptıklarını” ve “çarpıtmalarını” yutan bir ejderha olmuştur. Kıssada, değneğin ejderha durumunu niteleyen bir kelime yoktur. Çünkü ejderhanın iriliği, özgürlüğünü ifade etmesi için yeterlidir. Temsil göz önüne alınarak söylenecek olursa; esir toplum, iki elçinin tebliği ile diklenmiş ve kendilerine söylenen büyülü sözleri reddederek özgür hareket edecek duruma gelmiştir.
 
Ahmet BAYDAR

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, akıl, mucize

KOYUNLAR (MUCİZE 5)


10/8/2007 · Kategori: Ahmet Baydar Yazilari

"Şu sağındaki ne!" sorusuna Hz. Musa`nın verdiği cevabın ilk şıkkı, "ona dayanırım" dır.  Dayanırım sözcüğünün kökü ise, bağlamak anlamı da veren "v-k-e"dir. Kıssada geçen çekimli hâli de, "bağlanırım" demek olur. Değneğe bağlanmak ona dayanmak demek olduğu gibi, yasalara dayanmak ise onlara bağlanmak olur.
 
Hz. Musa`nın cevabının ikinci sözcüğü "koyun", temsilin öğesi olarak çok daha anlamlıdır. Koyunun dişisi-erkeği ve büyüğü- küçüğü için farklı sözcükler bulunur. Kıssada kullanılan "ganem" ise sürüyü anlamlandırır. Bu kelime, zorba birisinin elinden zorla alınacak olan ganimet ile aynı köktendir.  
 
Bu koyunlar, kıssadaki bağlamında, zorba Firavun`un elinde uysallaştırılmış olan toplumdur. Nitekim Tevrat ve İncil üslubunda da sürgün, esir ve rehbersiz kalan toplumlara koyun denmiştir. Tevrat`ta şöyle denir: "O kişi topluluğun önünde yürüsün ve topluluğu yönetsin. Öyle ki, Rab’bin topluluğu çobansız koyunlar gibi kalmasın."
 
Kıssadaki "Yaprak çırparım" diye tercüme edile gelen "Ehuşşu" sözcüğü de, cömertlik etmek, iyilik yapmak, sevindirmek, yüz güldürmek anlamları veren bir köktendir. Gerçek bir koyun sürüsüne yapılan iyilik yaprak çırpmak olsa da, esir bir topluma yapılacak olan iyilik, onlara uyandıracak ve ruhen doyuracak olan mesajı ulaştırmak olur.
 
Hz. Musa`nın cevabındaki "ihtiyaçlar" kelimesi de temsili anlam akışını güçlendirmektedir. "İhtiyaçlar" kimi zaman da "işler" şeklinde tercüme edilen kelimenin kökü; akıl ve akit anlamları da veren "e-r-b" dir.  Nitekim "el-İrb" dehâ demektir.  Akıl ve akit de herhâlde esir bir toplumun özgürleştirilmesi için gerekli olan ihtiyaçlardır.
 
Bu durumda, Hz. Musa`nın, bu fonksiyonlara sahip olan değneğini bırakınca yılan olmasının ne anlama geleceğini düşünmemiz gerekecektir.
 
Ahmet BAYDAR

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, akıl, mucize

DEĞNEĞİN FONKSİYONLARI (MUCİZE 4)


9/8/2007 · Kategori: Ahmet Baydar Yazilari

Değneğin fonksiyonları (Mucize IV)


Değnek kıssasındaki anlatımın temsili olduğunu söyleyebiliriz. Ancak temsili olan kıssa değil, anlatımdır. Kur`ân-ı Kerim, Hz. Musa`nın peygamberlikte bulunduğu dönemin bir kısmını, farklı bakışlara anlam verebilen ve birbirini tamamlayan bir değnek temsiliyle ve çok güçlü bir dille anlatmıştır. Kıssada değneğin fonksiyonlarını dile getiren üslup da vardığımız bu sonucu desteklemektedir:
 
- Şu sağındaki ne!
- Değneğim! Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak çırparım, benim onda başka ihtiyaçlarım da var." 
 
Bu anlatımın temsili olduğuna işaret eden en büyük gösterge; "Şu sağındaki ne!" seslenişinin, Allah`a isnat edilmiş olmasıdır. Her şeyi bilen ve kullarına şah damarından daha yakın olan Allah, Musa`nın sağındakini de bildiği hâlde, yine de ne olduğunu sormaktadır.
 
Dikkat edilmesi gereken ikinci husus ise sorudaki "şu" sözcüğüdür. Metindeki karşılığı olan "tilke" kelimesi dişildir. Bu isim, Kur`ân üslubunda ondan fazla yerde ilahi mesajın bölümlerine işaret eder. Yani soran özne, sorulan nesnenin "ne" liğini sorunun içinde zaten tayin etmiştir. Demek ki bu salt bir soru değildir. Amaç başka bir şeye dikkat çekmektir. Amaç, önündeki kalemi göremediği için aranıp duran birisine, "Önündeki ne!" demek gibi bir hatırlatmadır.
 
Bu durum, anlatımın temsili oluşundan da öte, sorunun, o şeyin "niçin" liğini muhataba hatırlatıp ikrar ettirdiğine de işaret eder. Zaten bu nedenle Musa (a.s.) tek kelimelik bir cevapla yetinmemiş ve değneğin fonksiyonlarını sıralamıştır. Yoksa klasik dönem yorumcularının dediği gibi, ilahi huzurda daha fazla bulunmak için sözü uzatmış değildir.
 
Değnek kıssasındaki anlatımın temsili olduğuna işaret eden öğelerden bir diğeri ise, sorunun, "Elindeki ne!" yerine "Sağındaki ne!" şeklinde sorulmuş olmasıdır.
 
Gerçi değnek sağda tutulur. Bu nedenle sağ el yerine, sadece sağ da denebilir. Ancak bu anlamı karşılayan "yemîn" sözcüğünün Kur`ân üslubunda hemen geçilemeyecek derin çağrışımları bulunmaktadır.
 
İnsan, sağdan ve soldan iki "telakki"ye açıktır.  Müminler "sağ", inkarcılar "sol" ashabıdır.  Çünkü sol şerrin, sağ ise hayrın kapısıdır. Sağ, kuvvetin  ve hakkın geliş yönü,  ayrıca kitap yazma cihetidir.  Hz. Musa`ya gelen vahyin cihetini simgeleyen ağaç da mukaddes vadinin sağ kıyısındadır.  Kur`ân, peygamberlerden birisi, Allah`a iftira edecek olsaydı "sağından" yakalanırdı der. 
 
Bütün bu anlamlar ise, Hz. Musa`nın sağındaki iman, hayır, hak, kitap ve vahye ait şeyleri çağrıştırmaktadır.
 
Artık üzerinde düşünülmesi gereken şey, bütün bunların koyunlarla ilişkisinin ne olabileceğidir?
 
Ahmet BAYDAR

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, akıl, mucize, kuran

« Önceki ::