KUR'AN'A GÖRE ALLAH NASIL YARATIR? (4)


16/9/2009 · Kategori: Dusunce

Kur’an’a Göre Allah Nasıl Yaratır? -4

Giriş yazımızdan bu yana başladığımız düşünce serüvenini İslam’ın temel kaynaklarının yaklaşımlarına ve son dönem İslam düşünürlerinin konuya yaklaşımlarını konu edineceğiz. Sonuç olarak ta tüm araştırma dizimizin kısa bir özetini vereceğiz. Ne yazık ki araştırmamız esnasında görülmüştür ki evrim konusu halen Müslümanlar arasında rahatlıkla tartışılabilen, “itikadi bir mevzu değil de kainat ayetlerini okumakla alakalı bir konu” olarak ele alınamıyor. Konuya böylesi bir gerilimde ve daha önceki önyargılar eşliğinde girilince de anlatılmak istenen değil anlaşılmak istenenler konunun ilmi bir şekilde konuşulmasına engel oluyor. Pek çok okuyucudan olumlu katkılar ve yorumlar gelse de bazı kardeşlerimiz halen konuyu “Allah’a bühtan/iftira” olarak nitelendirerek bizi de Allah’a iftira atan kişiler olarak itham edebiliyorlar. Oysa bir konunun eleştirisi o konunun tamamın önce dinlenerek konu içindeki delillerin ve değerlendirmelerin eleştiri konusu yapılmasına bağlıdır. Eğer bir makalenin tezlerine hiçbir eleştiri getirilmeyip “bu zaten böyledir!” gibi delilsiz, sebepsiz yargılar serdetmek aşılması gereken bir zaaf…

Evrim tartışmalarında sıklıkla müşahade edilmektedir ki evrim karşıtlığını kendilerine vazife olarak gören pek çok dindar aslında evrim kuramının ne dediğini bilmemektedir. Evrim karşıtlığını “insan maymundan gelmiş!” “herşeyi tesadüfle açıklayan bir teori” gibi popülist, yüzeysel ve çarpıtma zanlarla beslemektedir. Evrim’e neden karşı olduğunu ve nasıl bir antitez sahibi olduğunun dahi farkında olmayan pek çok dindar evrimi Allah’ı kurtarmak için reddetmektedir. Böylesi bir yüzeysellik ise konunun anlaşılmasını imkansızlaştırmaktadır. Kuramın 150 yıldır ortaya çıkan bulgular, deneyler ve keşiflerle desteklenmesine ve doğrulanmasına rağmen karşıt iddiaların bulgu, deney ya da keşiflere dayanmayan itirazları zannın ötesine geçememektedir.

Yazı dizimizin bu noktasına kadar özellikle sadece “evrim kuramının ne dediği”ni anlamaya çalıştık. Bu sebeple bulgu, fosil, gözlem ve deney sonuçları gibi akli bilgilerin dışına çıkmamaya özen gösterdik. Yazımızın bu bölümünde ise İslam’ın yaratılışa nasıl baktığını, Rabbimiz’in hangi kavramlarla yaratılışı tefsir ettiğini göreceğiz. Nasslar’ın açtığı anlam alanıyla ilk üç yazımızda ulaştığımız akli sonuçlar arasında bir karşılaştırma ve değerlendirme yapacağız. 

Kur’an’da Yaratılış ile ilgili kavramlar

Yazı dizimizin bu noktasına kadar öncelikle Evrim kuramını anlamaya evrimsel sürecin nasıl işlediğini bulgular, gözlemler ve deneysel sonuçlar gibi veriler eşliğinde konu edindik. Bu noktaya kadar herhangi nakli bir bilgiye başvurmamıştık. İşte yazımızın bu bölümünde şimdiye kadar ulaştığımız sonuçlarla Kur’an’ın söylemini karşılaştıracağız. Bu açıdan isterseniz Kur’an’daki yatartılışla ilgili kavramları inceleyelim.  Kavramların Arapçadaki anlam alanlarını Kur’an kelime ve kavram sözlüğü olarak artık bir klasik halini alan Rağıb el-İsfehani’nin Müfredat’ını (Dar’ul Kalem, Dimeşk) referans alarak inceleyeceğiz:

0- İBDÂ – ابداع  (-د-عب (: Yoktan eşsiz Yaratma

İbda yoktan örneksiz yaratma demektir. Daha önce tasavvur edilmemiş, varolmayan bir şey’in var edilmesi anlamına gelen bu fiil sadece Allah’a mahsustur. Eşsizlik anlamına gelen “bedi” bu sıfır noktasından var etme kudretidir.

بَديعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَنّٰى

“O semâları ve yeri yoktan var edendir…” En’am 6/101

بَديعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاِذَا قَضٰى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونَ

“Göklerin ve yerin yaratıcısı O'dur; bir şeyin olmasını istediğinde ona sadece "Ol" der -ve o (şey hemen) oluverir”. Bakara 2/117

1- FATARA- فطر : Potansiyel’i Yaratma

Fatara Allah’ın bir şeyi yaratması ve onu herhangi bir fiili yapmaya aday halde düzenlemesi demektir.

فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّينِ حَنيفًا فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّتى فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا

Böylece sen, batıl olan her şeyden uzaklaşarak yüzünü kararlı bir şekilde (hak olan) dine çevir ve Allah'ın insan bünyesine nakşettiği fıtrata uygun davran… Rum 30/30

Fatara ya da diğer ifadesiyle “Fıtrat” yaratılışın potansiyel durumudur.

2- FELAQ فلق : Potansiyelden açığa çıkartma

Felaq, zaten özünden yeni bir şeyin çıkmasına elverişli bir varlıktan yeni bir varlık çıkartmak anlamına gelir.

اِنَّ اللّٰهَ فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى يُخْرِجُ الْحَیَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَمُخْرِجُ الْمَيِّتِ مِنَ الْحَیِّ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ

“Kuşkusuz Allah, tohumu ve meyve çekirdeğini çatlatarak ölüden diriyi meydana getirendir ve diriden de ölüyü çıkaran. İşte budur Allah: ve akıllarınız hala nasıl da tersyüz oluyor!" En’am 6/95

3- KHALQ خلق : Birşeyden Başka bir şeyi ortaya çıkartmak

“Khalq” kavramı varolan bir şeyi başka bir şeye dönüştürerek yeni bir şeyi ortaya çıkartmak anlamına gelir. 

يَا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذى خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثيرًا وَنِسَاءً

Ey insanlar! Sizi bir tek can(lı)dan halden hale geçiren ve ondan da eşini üreten ve her ikisinden pek çok kadın ve erkek meydana getiren Rabbinize karşı sorumluluk bilincine sahip olun. Nisa 4/1

خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّ تَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ

خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَصيمٌ مُبينٌ

O (ki,) gökleri ve yeri (içsel) bir gerçeklik, (şaşmaz bir düzen) üzere halden hale geçirerek yaratmıştır. İnsanı nutfeden halden hale dönüştürerek yarattı. Böyle iken bakarsın ki o, Rabbine açık bir hasım kesilmiştir. Nahl 16/3-4

Hayatın çeşitliliği Allah’ın İşaretlerindendir:

اَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لَا يَخْلُقُ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ

وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَا اِنَّ اللّٰهَ لَغَفُورٌ رَحيمٌ

“Şu hâlde hiç halden hale geçirerek düzenli biçimde yaratan ile, bu işlemi yapamayan bir olur mu? Artık siz düşünmez misiniz?

Allah'ın nimetlerini (bu şekilde yarattıklarını/yaratışını) saymaya kalksanız, asla böyle bir işin altından kalkamazsınız! Gerçek şu ki, çok acıyan çok esirgeyen gerçek bağışlayıcı elbette Allah'tır…” Nahl 16/17-18

İsa (as) da Khalq etmişti:

Halk etme kavramı Hz. İsa’ya izafeten de kullanılmıştır. Bu kullanım da göstermektedir ki halden hale geçirerek oluşturabildiğini de göstermektedir:

وَاِذْ تَخْلُقُ مِنَ الطّينِ كَهَيْپَةِ الطَّيْرِ بِاِذْنى فَتَنْفُخُ فيهَا فَتَكُونُ طَيْرًا بِاِذْنى

“(Ey İsa)Nasıl Benim iznimle çamurdan, (sana uyanların) kaderini şekillendirdiğini ve sonra bunun Benim iznimle (onların) kaderi olabilmesi için ona üflediğini…” 5/110

4- ENŞEE انشأ ( ن-ش-ع) Varolan bir şeyden başka bir şeyin aşamalı olarak üretilmesi/inşa edilmesi

Enşee (İnşa) da bir şeyin aşama aşama geliştirilerek/dönüştürülerek var kılınmasıdır. İnşaa ederek yaratmak Kur’an’da doğadaki şeylerin yaratılması için kullanılmıştır. Örneğin Bulutların “yaratılışı” için şöyle denmektedir:

هُوَ الَّذى يُريكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنْشِئُ السَّحَابَ الثِّقَالَ

O, korku ve ümit vermek için size şimşeği gösterendir, yağmur yüklü bulutları inşa edendir. Ra’d 13/12

Enşee kavramı Kur’an’da ayrıca ceninin halden hale dönüşerek insanın vücuda gelmesi için de kullanılmıştır.  (23/31, 53/32)

İlginç olan nokta ise yeniden yaratılış için de bu kavram kullanılmaktadır:

نَحْنُ قَدَّرْنَا بَيْنَكُمُ الْمَوْتَ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقينَ عَلٰى اَنْ نُبَدِّلَ اَمْثَالَكُمْ وَنُنْشِئَكُمْ فى مَا لَا تَعْلَمُونَ

“Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi yeniden inşa etmek üzere aranızda ölümü biz takdir ettik. (Bu konuda) bizim önümüze geçilmez.” Vakıa 56/60-61

5- CEALE جعل  Eskisinin yerine yenisini oluşturmak

Ceale, bir şeyi uygun hale getirip uygun olmayan halini bertaraf etmek anlamına gelmektedir.

اِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْاٰنًا عَرَبِیًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ

Onu, düşünüp kavrayabilmeniz için Arapça bir hitabe yarattık. Zuhruf 43/3

Yukarıdaki 5 kavram da görüldüğü üzere Yaratma fiili sadece yoktan var etme anlamında kullanılmamıştır. Rabbimiz yoktan var ettikten sonra halden hale geçirerek te vardan da yeni varlar var etmektedir. “İlk yaratılış” olarak tanımlayabileceğimiz Varlığın özü yokluktan Allah’ın

İradesiyle yoktan yaratılmıştır. Ancak bu başlangıçtan sonraki süreç Fatara, Felaq, Khalq, İnşa ve Ceale kavramlarıyla ifade edilen halden hale geçiş, bir şeyden başka bir şeyin ortaya çıkması anlamında bir yaratılıştır. Halk arasındaki eksik yaratılış telakkisi yaratmanın sadece yoktan yaratma olduğu zannının devamını sağlamıştır. Oysa Allah’ın yaratıştaki sünneti bir şeyi yoktan yarattıktan sonra diğer şeyleri o özden türeterek, vardan başka bir var ederek yaratmasıdır.

“Kun fe yekun!” ne demektir?

Allah bir şeyin olmasını isterse "ol deyince , oluş sürecine girer”. Burada;

1. Allah’ın yoktan var etmesi.

2. Varlıkları kullanarak var etmesi 

3. Vardan var etme sürecinin devam etmesi…

Birincisi, Rabbimiz yoktan bir varlığı var etmektedir. Ayrıca dilerse de yok etmektedir. Varlıklara verilen özellik ve yeteneklerde ol emri ile yoktan verilebilmektedir.

 إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

“O, Tek'tir, Biricik'tir, öyle ki bir şeyin olmasını istediğinde ona sadece “Ol!” der -ve o (şey hemen) oluş süreci başlar.” (Yasin 36/82)

Prof. Dr. Cafer Sadık Yaran, “Understanding Islam” adlı eserinde Yasin Suresi 82. ayetten hareketle bahsettiğimiz gibi olma sürecini üç sınıfa ayırıyor. Evrimci yaratılışa “Kun fe yakun” ayetindeki feyekun filinin mudari (gelecek kipinde) oluşu ve süreci ifade ettiğini belirtiyor. “Be an it is” (Yasin 82)(ol der o da olur.) burada “olur” geniş zaman fili yani evrimdir. O halde ilgili ifadeyi Türkçe’ye Mustafa İslamoğlu’nun da yaptığı gibi şöyle çevirmeliyiz: “O, ol deyince oluş süreci başlar…”

İkincisi ise, Şefkatli olan Allah varlıklardan yeni varlıklar ortaya çıkarmaktadır. Bu konuda Rahman bazı kanunlar koymuştur. Bu kanunlar çerçevesinde olaylar gerçekleşir. Bazıları bu yaratmayı Allah’ın koyduğu kanunlarda ya da varlıklardaki gizli bir güçte aramaktadırlar. Oysa varlığın tanrısal yeteneği yerine bu yaratılma kanunlarından faydalanmak için araştırmalar yapılmalıdır. Fakat bazıları bu varlıklardaki Allah’ın ol emrine uydukları kısmı görememektedirler.

Kur’an’a göre kainat bir bütünlükten ayrıştırıldı ve tüm canlılar sudan yaratıldı. 

اَوَلَمْ يَرَ الَّذينَ كَفَرُوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَیْءٍ حَیٍّ اَفَلَا يُؤْمِنُونَ

O inkâr edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan oluşturmaya başladık (ceale). Yine de onlar inanmayacaklar mı? (Enbiya 21/30)

Kavramların öz anlamlarını koruyarak/semantik yöntem izlenerek aşağıdaki ayeti okuduğumuzda ufuk açıcı düşüncelere kapı aralıyor:

وَاللّٰهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِنْ مَاءٍ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشى عَلٰى بَطْنِه وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشى عَلٰى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشى عَلٰى اَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللّٰهُ مَا يَشَاءُ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَديرٌ

Ve bütün yaratıkları “hayret verici bir su”dan halden hale geçirerek yaratan Allah'tır; öyle ki, (canlılar) karnı üzerinde sürünürerek ve iki ayağı ile yürüyerek ve de dört ayağı üzerinde yürüyerek (yaşarlar). Allah dilediğini halden hale dönüştürerek yaratır; çünkü O, gerçekten de her şeye kadirdir. (Nur 24/45)

اَلَّذى اَحْسَنَ كُلَّ شَیْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَاَ خَلْقَ الْاِنْسَانِ مِنْ طينٍ

O ki, halden hale geçirerek yarattığı her şeyi en güzel şekilde ortaya çıkarttı. İnsanı halden hale dönüştürerek yaratmaya da çamurdan başladı. (Secde 32/7)

Kur’ân-ı Kerim'de insanın nasıl ve neden yaratıldığını açıklayan âyetlerin sayısı bir hayli kabarıktır ve bu âyetler çeşitli sûrelere serpiştirilmiştir.

Kur’ân'da ilk insanın yaratılış maddesi olarak iki şeyden söz edilir: biri toprak, diğeri "Allah'ın ruhu". Toprak ise, tek bir şekilde olmayıp, çeşitli isimler altında geçer. Bunlar (1) Turab (toprak), (2) Tîyn (çamur), (3) Tîn-i lâzib (şekil kabul eden çamur), (4) Salsal (kuru balçık), (5) Hame-i mesnun (şekillenmiş kara balçık) olup, insanın belli aşamalardan geçirilerek yaratıldığını belirten âyete de (Nuh, 71/14) dayanan Ragıp el-İsfahânî gibi bazı âlimlere göre bunlar, "Allah'ın ruhundan üflenme" ile birlikte ilk insanın altı yaratılış merhalesini ifade etmektedir (İsfahanî 1961).

Burada sormamız gereken şey şu: Bu ifadeler bilimsel birer bilgi midir? yoksa yaratılışa dair genel olarak verilen teşbihi kavramlar mıdır? Kur’an din dili kullanan bir hitabe olduğundan yukarıda verilen bilgileri bilimsel bilgi olarak değerlendirmemek gerekiyor.  İnsanın gözlemsel olarak toprak elementlerinden yapılmış olması ve Özellikle insan’ın varoluş sürecinin şaşılası bir sudan çamurlaşma olarak ifade edilmesi üzerinde araştırmalar gerektiren bir konu. Kur’an’da insanın yaratılışıyla ilgili şu ayetleri de okuruz:

“Sizi[n her birinizi] peşpeşe aşamalardan geçirerek yaratanın O olduğunu gördüğünüz halde?

Görmüyor musunuz Allah yedi göğü nasıl birbiriyle uyumlu yaratmıştır, ve onların içine ay'ı [yansıyan] bir ışık olarak yerleştirmiş ve güneşi [ışık saçan] bir lamba yapmıştır?

Ve Allah sizi yerden [tedricî bir şekilde] yeşertip büyütmüştür;  ve sonra sizi [öldükten sonra] ona geri döndürecektir.” (Nuh 71/14-17)

ADEM KİMİN HALEFİ?

Aşağıdaki ayetten insanlığın şimdikinden önce başka bir dönem geçirdiği yönünde bir izlenim edinilebilir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰئِكَةِ اِنّى جَاعِلٌ فِى الْاَرْضِ خَليفَةً قَالُوا اَتَجْعَلُ فيهَا مَنْ يُفْسِدُ فيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ اِنّى اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ

"Hani Rabbin, meleklere 'ben yeryüzünde bir halife atıyorum' demişti. Melekler 'Ya Rabbi, sen yeryüzünde kargaşa çıkarmakta olan, kan döken birini mi atıyorsun?..." (Bakara, 2/30)

Ayette Adem’in yaratılışı ile ilgili geçen kavram yukarıda da konu edindiğimiz “Ceale” جعل  kavramıyla anlatılmaktadır. “Eskisinin yerine yenisini oluşturmak/atamak” anlamına gelen ceale ile ifadelendirmiştir. Peki “Khalifa” (Halife) ne demek? Halife Arapça ardı sıra gelen, eskisinin yerine geçirilen, benzeriyle yer değiştiren anlamlarına gelmektedir. Dolayısıyla bir şeyin halife olabilmesi için selef’inin yani ardılının varolması gerekir. Selefsiz Halef olmaz.  Ceale ve Halife kelimelerinin kullanılmış olması Adem’den önce adem’e benzeyen varlıkların varolduğu anlamına gelir. Ayrıca ayette kullanılan zaman kipi hal sigasıyla (mudari/şimdiki zaman) ile gelmektedir. Bu şun anlama gelir: “Adem”’in halife atanması onun yaratılmasından sonra ortaya çıkan bir süreçle gerçekleşmiştir. 

 Ayette geçen Adem’in ortaya çıkarılış sürecini şöyle de anlamlandırabiliriz:

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰئِكَةِ اِنّى جَاعِلٌ فِى الْاَرْضِ خَليفَةً.

“Hani Rabbin, meleklere 'ben yeryüzünde benzerlerinin yerine geçireceğim bir varlık olarak eskisinin yerine yenisini var edeceğim' demişti.”

Bu hüküm karşısında doğal olarak Melekler soru sordular:

قَالُوا اَتَجْعَلُ فيهَا مَنْ يُفْسِدُ فيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ؟

'Ya Rabbi, sen yeryüzünde kargaşa çıkarmakta olan, kan döken birini mi atayacaksın?

Bu soru doğaldır, çünkü Adem’deki önceki “benzer”leri yeryüzünde kargaşa çıkarıp kan dökmüşlerdir.Bu sebeple ellerindeki bilgiye dayanarak Adem’in de böyle bir tür olacağını zannetmişlerdir. Oysa Allah onlara şu cevabı vermiştir:

قَالَ اِنّى اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ

“(Allah) "Sizin bilmediğiniz (çok şey var, onları) Ben bilirim!" diye cevapladı.” (2/30)

Adem’in Meleklerin bilmediği özelliği ise onun isimlendirebilme yeteneğidir:

وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِٶُنى بِاَسْمَاءِ هٰـؤُلَاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقينَ

Ve O, Adem'e her şeyin ismini belletti (eşyayı isimlendirebilme yeteneği verdi), sonra onları meleklerin önüne koydu ve "Dedikleriniz doğruysa haydi bu (şeylerin) isimlerini Bana söyleyin bakalım!"dedi. (2/32)

قَالَ يَا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَائِهِمْ فَلَمَّا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَائِهِمْ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّى اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ

تَكْتُمُونَ

O: "Ey Adem, bu (şeylerin) isimlerini onlara bildir!" buyurdu. (Adem) isimleri onlara bildirince (Allah): "Size, 'göklerin ve yerin gizli gerçeğini, açıkladıklarınızın ve gizlediklerinizin tümünü yalnız Ben bilirim' dememiş miydim?" dedi.

Adem’in selef/önceki benzerlerinden farklı olarak bilinçli bir beşer olması onun yeryüzündeki halifeliğinin de kilit noktasıdır.  Bilindiği üzere bu teşbihi diyalog sonrasında meleklerin Adem’in çnünde saygıyla eğilmeleri/onların Adem’in bilinci karşısında teslim olmaları istenmiştir.

Adem olarak karakterize edilen “bilinçli insan”’ın çoğul olduğu da Kur’an’da Adem’in çoğul zamirle de ifadelendirilmiş olduğununu öğrenmekteyiz:

“Biz sizi yarattık. Sonra size şekil verdik. Sonra da meleklere 'Âdem'e secde edin' dedik." (A'râf, 7/ 11)

İNSANLIK ENSEST İLİŞKİDEN Mİ TÜREDİ?

Bu açıklama yöntemi Adem’in öncesiz (selefsiz) şekilde yoktan yaratıldığı iddiasından çok daha tutarlıdır. Adem’in selefsiz biçimde yoktan var edildiğini iddia eden haliyle eşini de onun kaburga kemiğinden yaratıldığını iddia etmişlerdir. Daha sonra insanlar nasıl yaratıldı? Sorusuna ise Adem ve Havva’nın çocuklarının birbirleriyle evlendirildiği gibi bir izah yapmaktadırlar. Çağlar ve mekanlar üstü evrensel bir ahlakı öngören İslam’ın dünya görüşüyle ne kadar uyumludur? Ensest bir çoğalmayı meşru görebilen bir anlayış ne kadar tutarlı olabilir?

TEK BİR CANLIDAN YARATILDIK

يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثِيرًا وَنِسَاءً ۚ وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَسَاءَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحَامَ ۚ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا

“Ey İnsanlar! Sizi bir tek can(lı)dan yaratan, ondan eşini var eden  ve her ikisinden pek çok kadın ve erkek meydana getiren Rabbinize karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Kendisi adına birbirinizden [haklarınızı] talep ettiğiniz Allah'a karşı sorumluluk bilinci duyun ve bu akrabalık bağlarını gözetin. Şüphesiz Allah, üzerinizde daimî bir gözetleyicidir.” (Nisa 4/1)

Muhammed Esed ayetle ilgili şu yorumu yapar: “Klasik müfessirlerin çoğu, nefs terimine yüklenen pek çok anlam içerisinden -can, ruh, akıl, canlı varlık, canlı, insan, şahıs, kimlik (şahsî kimlik anlamında), insanlık, hayat özü, temel ilke ve diğerleri- “insan”ı tercih ederler ve bu terim ile burada Hz. Âdem'in kasdedildiğini kabul ederler. Ama Muhammed Abduh bu yorumu reddeder (Menâr IV, 323 ve diğerleri.) ve onun yerine, insan soyunun ortak kökenini ve kardeşliğini vurguladığı için (ki yukarıdaki ayetin amacı da budur) “insanlık” karşılığını tercih eder; ayrıca bunu Hz. Âdem ile Havva'nın yaratılması konusundaki Kitâb-ı Mukaddes'in tasvirlerine yersiz şekilde bağlamaz. Nefs'i bu bağlamda “canlı” olarak çevirmemin mantığı da aynıdır. Zevcehâ (“eşi”) ifadesine gelince, zevc (“bir çift”, “çiftten biri” veya “bir eş”) terimi, canlı varlıklarla ilgili olarak bir çiftin veya bir ikilinin hem erkek hem de dişi tarafı için kullanıldığından, insanlarla ilgili olarak da hem kadının eşini (kocasını), hem de kocanın eşini (karısını) ifade eder. Râzî'nin naklettiğine göre, Ebû Müslim “Ondan (minhâ) eşini yarattı” ibaresini, “Onun kendi cinsinden (min cinsihâ) eşini (karşı cinsini) yarattı” anlamında yorumlar ve böylece Muhammed Abduh'un yukarıda işaret edilen görüşünü destekler. Minhâ'nın lafzen, “ondan” şeklinde çevrilmesi, metin ile uyumlu olarak, her iki cinsin “bir tek canlıdan” türetildiği biyolojik gerçeğini yansıtır.”

İSA’NIN DURUMU NASIL ADEM GİBİDİR?

إِنَّ مَثَلَ عِيسَىٰ عِنْدَ اللَّهِ كَمَثَلِ آدَمَ ۖ خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

“Allah katında İsa'nın durumu Âdem'in durumu gibidir, ki Allah onu topraktan halden hale geçirerek yarattı ve sonra “Ol!” dedi; işte (insanoğlu böylece) olmaya başlar/olmaktadır.” (Al-i İmran 3/59)

Esed konuyla ilgili şunları söyler: “Lafzen, “İsa'nın misali, Âdem'in misali gibidir...” Mesel ifadesi (ki, yukarıda “durum” olarak çevrilmiştir), çoğunlukla, mecazî olarak bir şahsın veya şeyin içinde bulunduğu hali veya şartları göstermek için kullanılır ve bu anlamda -müfessirlerin işaret ettikleri gibi- sıfat (bir şeyin “mahiyet”i veya “tabiat”ı) kelimesi ile eş anlamlıdır. Metnin siyâk ve sibâkından açıkça anlaşılabileceği gibi, yukarıdaki pasaj, Hz. İsa'nın uluhiyetine dayanan Hristiyanî doktrine karşı itirazın bir parçasıdır. Kur’an burada, diğer birkaç yerde olduğu gibi, Hz. İsa'nın Hz. Âdem -ki, bu bağlamda bütün insan soyunu ifade etmektedir- gibi sadece “topraktan yaratılmış”, yani, toprağın üzerinde ve altında asal şekillerinde bulunan organik ve inorganik maddelerden yaratılmış bir ölümlü olduğu gerçeğini vurgular. Karş. ayrıca Kur’an'ın bütün insanlardan “topraktan yaratılmış” olarak söz ettiği 18:37, 22:5, 30:20, 35:11 ve 40:67. ayetler. “Âdem”in burada insan soyunu temsil etmiş olması, bu cümlenin son kelimesinde geniş zaman kipinin kullanılması ile vurgulanmıştır.”

BAZI SORULAR…

İnsanın ve doğanın en güzel biçimde yaratılmış olması ile evrim arasında bir çelişki yoktur. Aksine “Ahsen” bir şeyin tutarlı ve yolunda güzel biçimde işlemesi demektir. Güzellik uyumla alakalıdır. Değişen şartlara göre uyum sağlayabilen ve sistemli işleyen bir düzenek güzel bir yaratılıştır. Sebep-sonuç dizgesinde devam eden bir düzen güzeldir. Yoksa bugün bazı insanların anladığı tarzda kainatın ve insanın en güzel biçimde yaratılmış olması onların statik biçimde tek bir defada yaratılıp durağan biçimde bırakıldığı anlamına gelmez. Şayet bu anlama geliyorsa İnsanı en güzel biçimde yaratan Allah engelli insanları güzel biçimde yaratmamış mıdır?! Bu sorunun cevabında Allah (haşa) hatalı olmadığına gore demek ki bizim en güzel biçimde yaratma algımızda bir sorun var demektir.

كَانَ النَّاسُ أ

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : evrim, yaratılış

BEŞERDEN İNSANA (3)


16/9/2009 · Kategori: Dusunce

Beşerden “İnsan”a… -3

Kaldığımız yerden devam edelim…

Evrim Kuramı’nın Kilisenin dogmalarını tartışmaya açmasının ardında Hristiyan teolojisini ve insan algısını da tartışmaya açıyordu. Kilise’ye göre insan “Tanrı’nın sureti”nde yaratılmıştı ve Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisiydi. Dolayısıyla Kilise “İnsan’ın doğaya hükmettiği Tanrı adına Doğaya egemen olduğu insanın merkezde olduğu” bir tabiat anlayışı geliştirdi. Bu sebeple Kainatta merkez dünya Dünyada da merkez insandı. Oysa Bilimsel keşiflerle kainatta merkezin dünya olmadığı aksine dünyanın güneşin etrafında döndüğü kanıtlandı. Bu yüzden Kopernik ve Galileo zor zamanlar geçirdiler…

Kilise’nin “Yaratılış”ı: Statik, Bilim’in Keşifleri: Dinamik

Kilise’ye göre dünya statik biçimde bir anda yaratılmış ve hiçbir değişme geçirmeden bugüne kadar var olagelmiştir. Dünyadan başka bir yerde olan Cennet’te yaratılan Adem (Adam) ve onun kaburga kemiğinden yaratılan Havva (Eva) ise bir anda yaratılmış ve daha sonra bu metafizik cennetten dünyaya indirilmişlerdir. Bu anlatıya aykırı bilimsel keşiflerin yapılması Din’in geçersiz olduğu fikrini ortaya çıkarttı. Özellikle insanın biyolojik olarak doğanın merkezinde değil doğanın bir parçası olduğu sonucunun ortaya çıkması Hristiyanlık-Bilim çatışmasını zirveye çıkarttı.

Evrim Kuramı’na göre “İnsanın Evrimi”

Şuan keşfedilen en eski sanat eserleri yaklaşık 32.000 yıl önce çizilmiş olan Chauvet Mağarası resimleridir. Bu resimlerde insan’ın bilinçli ve kültür sahibi olduğunu, Buzul çağında yaşayan insanların sanatkar olduklarını tespit ediyoruz. Mağaradaki resimlerde buzul çağı hayvanları, insanın mecazi dünyasının da çeşitli imgelerle resmedildiğini gözlemleyebiliyoruz. Bu resimler ilerlemeci tarih anlayışının da geçersiz olduğunu göstermektedir. Çünkü resimler gerçekten de estetik açıdan çok ayrıntılı ve gelişmiştir.  

1. Aşama: Bilinçsiz Hominidler

Bugünkü İnsan (Homo Sapiens) biyolojik sınıflandırmada Memeliler sınıfının Hominidler türünün bir alt türüdür.  İlk iki bacaklı dik Hominid iskeleti 8-15 milyon öncesine dair bir bulgudur. Hominidler yani maymunların ve insanların ortak atalarının iskelet bulguları göstermektedir ki bu zaman aralığında ortak atalar Afrika, Asya ve Afrika ormanlarında yaşamışlardır.

2. Aşama: Ortak Ata

8-5 Milyon önce İnsanın ilk ataları ortaya çıktı. Bu ataların fosilleri özellikle Afrika’daki kazılarda ortaya çıkarılmıştır. 2001’de Kenya’da bulunan Orrorin fosilleri ve Çad’da bulunan 6-7 Milyon yıllık Miocen dönemine ait fosiller ortak atanın Afrika’da yaşadığını göstermektedir.  Ortak ata olarak adlandırılan Australopithecus’a ait bulgular 5-4 milyon yıl öncesine aittir.

3. Aşama: Homo Habilis

2.5 Milyon önceye ait bulgularda il alet yapımlarına rastlanmıştır. Etiyopya’da bulunan bu aletler ilk kez alet yapabilen bir hominidin ortaya çıktığını göstermektedir. Ayrıca adına Oldowa aletleri denen paleolitik dönemde kullanılan, taş yüzeyine sürtülerek yapılan, bir ya da iki yüzü kullanılabilen araçlar. Balta, çekiç, bıçak, kazıcı, orak vb. nesneler gibi et kesme, deri soyma, kemik kırma işleri için kullanırlardı. 200.000 yıllık bir süreç içerisinde Homo Habilis’in beyninin büyümesiyle değişim yaşamıştır. Arkeologlar Homo Habilis’e ait bulgularla bir çok kez karşılaşmaktadır.

4. Aşama: Homo Erectus

Homo Erectus, Buzul çağının başlamasıyla beraber değişen iklim değişikliklerine ve çetin koşullara uyum sağlayabilen ve karşılıklı yardımlaşma ile toplumsallaşan/medeniyet kuran yeni bir insan türüdür. Homo Erectus bugünkü bulgulara göre ilk bilinçli insan türüdür. Fosillerden yola çıkılarak Homo Erectus’un ilk kez Afrika’dan ayrılarak bugünkü Mekke üzerinden geçerek Asya’ya yayıldığı düşünülmektedir. İlk bulunan Homo Erectus fosili Kenya Turkana Gölü kıyısında bulunmuştur.  Homo erectus’un yeryüzünde geniş bir alana dağıldığı fosil buluntularından anlaşılmaktadır. İlk fosil Cava Adasında ortaya çıkarılmıştı. Daha sonra Pekin yakınlarında, Cezayir’de, Orta Afrika’da, Avrupa’da pek çok fosil bulundu. Bu fosillerin bazılarında Homo erectus ile Homo sapiens arasındaki ayrımın belirsiz hale geldiği görülür.

Fosil kalıntıları Homo erectus’un kafatası boşluğunun alçak, kemiklerinin kalın olduğunu gösterir. Ama kaş kemikleri yüksektir. Alın çökük, burun, çeneler ve damak geniştir. Öte yandan Homo erectus’un dişleri, başka hiçbir insan türünde rastlanmayan ölçüde iridir. Homo erectus, ateşi kullanan ve mağaralarda barınan ilk insan türüdür.

American Journal of Physical Anthropology dergisinde yayınlanan aşağıdaki makale Türkiyeden bir örneğe yer veriyor. Araştırmaya göre, Homo Erectus kafatası üzerinde tüberkülozun yol açtığı kemik deformasyonları açıkça görülüyor. Böyle kemik deformasyonlarının D vitamini eksikliğine bağlı iskelet ve bağışıklık sistemi zayıflığından kaynaklandığı tıp uzmanlarınca zaten biliniyor. Bilinenler ile fosil üzerindeki buluntular ortak değerlendirildiğinde Anadolu’daki ilk insanların ekvator bölgesinden geldikleri ve siyah derili oldukları sonucu çıkarılıyor. Ekvator bölgesinden kuzey enlemlere doğru göç eden siyah derili insanların, deri yapısından dolayı vücutlarında daha az D vitamini oluştuğu, bunun da iskelet ve bağışıklık sistemlerini zayıflattığı, böylece tüberküloz dahil hastalıklara kolay yakalandıkları tezinin jeolojik geçmiş için de doğru olduğu anlaşılıyor.

Bulunmasından sonra Pamukkale Üniversitesi’ndeki ön incelemenin ardından Homo Erectus’, ’Ankara’daki Jeolojik Mirası Koruma Derneği’ne gönderildi. Burada, yerli ve yabancı uzmanlar tarafından 6 yıl boyunca incelenen fosilin 500 bin yaşında olduğu, 20-40 yaşlarında, siyah tenli bir erkeğe ait olduğu saptandı. Fosille ilgili çalışmalar tamamlanarak, sergilenmek üzere Denizli Müze Müdürlüğü’ne teslim edildi. Pamukkale Üniversitesi öğretim üyesi, Yrd. Doç. Dr. Mehmet Cihat Alçiçek, "Fosil, dünyadaki bütün insanların Afrika kökenli olduğu tezini doğruluyor. Fosile ait kafatasının Afrikalı’ya ait olduğunu söyleyebiliriz. Bu kişide D vitamini eksikliği olduğu tespiti var. Ekvator bölgesinden kuzeye doğru göç eden siyah derili insanların, vücutlarında daha az D vitamini oluştuğu, bunun da iskelet ve bağışıklık istemini zayıflattığı tespit edildi. ’Homo Erectus’ üzerinde tüberküloz bulunması, bu hastalığın insanlık tarihi kadar eski olduğunu da kanıtlıyor" dedi.

(Kappelman J. Alçiçek M.C. Kazancı N. Schultz M. Özkul M. Şen Ş. 2008. First Homo erectus from Turkey and implications for migrations into temperate Eurasia. American Journal of Physical Anthropology 135, 110-116.)

5. Aşama: Homo Sapiens ve Homo Neanderthalensis

Neandertal adamı ya da kısaca Neandertal, günümüzden yaklaşık 200 bin ila 28 bin yıl önce yaşamış insan türü. Biominal adı Homo neanderthalensisdir. Fosilleri muhafaza etmeye müsait kireçtaşı mağaralarda yaşadıkları için haklarında en fazla bilgi sahibi olunan insan türüdür.

Neandertaller Homo Sapiens olarak isimlendirilen günümüz insanıyla aynı zaman sürecinde günümüzden yaklaşık 200 ila 100 bin yıl önce ortaya çıkmışlardır. Atlantik kıyılarından Orta Asya'ya, en kuzeyde Belçika'dan, güneyde Akdeniz ve güneybatı Asya'ya kadar olan bölgede yaşamışlardır. Neandertaller homo sapiens türleriyle kaynaşarak insan popülasyonu içinde yaşamlarını devam ettirmektedirler.

Evrim İlerlemeci Tarih Tezini mi doğruluyor? İlk İnsan İlkel miydi?

Evrimsel sürecin ilkelden gelişmişe bir “tekamül” olduğu yorumu ile evrim özdeş midir? Bu yorumun Avrupa-merkezli ve ideolojik olduğunu söyleyebiliriz. Sosyal Darwinizm’in Evrim kuramı üzerinden yapılan bir yorum olduğunu daha önceki yazımızda işlemiştik. Gerçekten de evrim ilkelden gelişmişe bir dönüşüm müdür? Yine evrim beyaz adamın üstte olduğu insanlar arasında da ırkçı bir hiyerarşiyi mi kanıtlar? Elbette bu gibi yorumlar evrim gerekçe gösterilerek tarihte yapılmış ve bilim olmayan bu bilim-yorumları. Bu anlayışa sahip olan bilim adamları evrimsel dönüşümleri resmederken karanlık dönem olarak adlandırdıkları Homo Erectus ve Neanderthal insanlarını ilkel, kaba saba, hayvanımsı  ve medeniyetten yoksun şekilde resmetmişlerdir. Oysa Evrim kuramı “ilkelden gelişmişe bir ilerleme”yi ifade etmez. Evrim koşullara göre yol alan ve bu yolda değişimi ortaya çıkartan bir yasadır. Bu yasa koşulların sonucu geliştiren, gerileten ya da nötr bırakan bir uyum sağlama düzeneğidir. Bu sebeple insan’ın bilinçli bir varlık olması onun bilincinin “ilerlediği” onun diğer akrabalarından üstünleştiği anlamına gelmez. Bilincin uyanması bu potansiyel öz’ün koşullar sayesinde açığa çıkması ve uyum sayesinde filizlenmesini ortaya çıkartıyor. Şayet bir varlıkta bilinç varsa bu bilinç doğal olarak kültür ve medeniyeti doğurur. Bu sebeple medeniyet ilkelden gelişmişe ilerlemez. Bilincin var olduğu her zaman diliminde aynı sonuçları ortaya çıkarır. Bu sebeple “ilkel mağara adamı kurgusu” gerçeği yansıtmamaktadır hele ki binlerce yıl boyunca insan türlerinin aynı şekilde ilkellikte yaşadıklarını düşünmek te yanlıştır. Bugünün bilinen 4.000 yıllık medeniyet tarihi ile 32.000 yıl önce Chauvet Mağarasındaki resimler arasında bağ kurarsak ilk bilinçli insanın hiç te “ilkel”olmadığını göstermektedir. Ayrıca atalarımız Homo Erectus’ların yaşadığı dönemin Buzul Çağı olduğunu söylemiştik. Arkeolojik bulgular göstermektedir ki Buzul döneminde bugün denizlerle kaplı pek çok yer kara parçasıydı ve insanların bu bölgelerde yaşamaları muhtemeldir. Buzul devrinin sona ermesiyle bu kara bölgeleri sularla kaplandı.

Tarihçilerin bir kısmı Buzul döneminde kurulan medeniyetlerin travmatik iklim değişiklikleri sırasında ortadan kaybolduklarını düşünmektedir. “Yaban” insanının doğayla uyumlu teknolojiler geliştirmeleri de karanlık döneme ait ilkel olmayan tarihsel bulgular geçmişin hiç te “geri” olmadığını göstermektedir.

Peki bu arada yani binlerce yıllık bilinçli insanın karanlık döneminde ne oldu? Tarihçiler, ve antropologlar için bakir bir araştırma sahası…

 “İlkel”in icadı Batı medeniyetinin “son aşama” zamansal olarak geride kalanların da “gerici/ilkel” olduğu ideolojisini haklı çıkartmak için ortaya konmuştur. Oysa evrim şartlara uyumla alakalı olan ama ilerleme-gerileme ve gelişmeyle alakalı olmayan bir süreçtir. Yani döngüsel bir süreç…

Farklı şartlar var olduğunda farklı dönüşümlerin gerçekleşebileceği bir süreç, daima ilerlemeyen bir uyum yolculuğu… Bazen ileriyle bazen geriye bazen sağa bazen sola giden bir labirent yolculuğu…

Konuyla ilgili antropolojik çalışmalar için ipucu kitapları: “Yaban Aklın Evcilleştirilmesi” Jack Goody, Dost Yay. “İlkel Toplumun İcadı” Adam Kuper, İnsan Yay. “Gelecekteki İlkel”, John Zerzan, Kaos Yay.

İnsanın Evrimi ve Irk Kavramı:

Irk, alt tür anlamına gelir bir ırkı belirlemek için insan genlerinde bariz bir farklılığın olması gerekir. Oysa böylesi bir farklılığı belirlemek olanaksızdır. Irkın biyolojik tanımına göre bir ırkın belirli bir gen ya da gen grubuna sahip olması ya da olmaması gibi bir durum söz konusu değildir. Popülasyonlar genetik açıdan “açıktır”, gen alışverişi yapılabilir. İnsan popülasyonları genetik açıdan açık oldukları için türümüz içinde sabit özelliklere sahip bir ırk grubu yoktur. (Sosyal Antropoloji, Kaknüs Yay. Sf. 197) Bu açıdan baktığımızda “ırk” kavramı kurgusaldır. Ayrıca Batı Merkezli sosyal Darwinistlerin “üstün beyaz ırk” düşüncesinin de yine evrimsel süreç açısından yanlış olduğu kanıtlanmıştır. Çünkü bugünkü bulgular ve DNA araştırmaları ilk insan türlerinin Afrika Merkezli ve siyah derili olduğunu ortaya koymuştur. Deri rengi de doğal seçilimin ve uyarlanmanın örneğidir. İnsan derisinde melanin denen madde onu koyu ya da açık yapar. Melanin güneşin zararlı ışınlarına karşı insanı korur. Güneş ışınlarının yoğun olarak hissedildiği bölgelerde doğal seçilim sonucu insan derisindeki melanin yoğunluğu fazla olanlar baskın olmuştur. Kuzeye doğru yayılan insanlar ise D vitamini daha çok özümsemek için melanin yapıları zamanla azalmış ve beyazlamışlardır. Tüm insanlarda siyahıyla beyazıyla potansiyel olarak yoğun melanin bulunmaktadır. Bu sebeple beyazlar güneşlendiklerinde derileri kararmaktadır. Sonuç olarak evrimsel süreç göstermektedir ki deri farklılıkları hiçbir şekilde bir üstünlük ya da toplumsal bir farklılık belirtisi değildir. Deri rengi tamamen işlevseldir. 

Evrimsel süreç içinde insan bilinçlenmiş ve bugünkü Kenya bölgesinden Arap Yarımadasını geçti ve tüm dünyaya yayıldı. Gary Stix,  Scientific American dergisinde yazdığı makalede şu ifadelere yer veriyor: Elli veya altmış bin yıl önce, Afrikalı küçük bir topluluk – birkaç yüz, en fazla birkaç bin kişi – aynı boğazı küçük kayıklarla geçti, hem de hiç dönmemek üzere.

Doğu Afrika’daki vatanlarını terk etmelerinin sebebi tam olarak anlaşılamamıştır. Belki iklim değişti, veya bir zamanlar bol olan su kabukluları stokları tükendi. Fakat bazı şeyler gayet belirgin. Afrika’dan ilk çıkanlar, tam anlamıyla modern insanları tanımlayan fiziksel ve davranışsal özellikleri de – büyük beyinler ve dil yeteneği gibi – kendileriyle birlikte getirdiler. Asya kıtasında şimdi Yemen olan yerdeki çadırlarından, kıtalara yayılan ve köprüler kuran ve onca yolu aşıp Güney Amerika’nın en ucundaki Tierra del Fuego’ya kadar ulaşan on binlerce yıllık bir yolculuğa çıktılar. Bilim insanları, elbette, bu gezilere, fosilleşmiş kemikler veya koleksiyonlarda zahmetlice saklanan ve gizlenen mızrak uçları sayesinde bir hayli nüfus ettiler. Fakat antik-elden düşmeler, genelde bu uzak tarihin tam bir resmini veremeyecek kadar azdır. Geçen 20 yıl içinde, toplum genetikçiler, modern insanların ilk göçlerinden kalma bir genetik galeta unu izini şekillendirerek paleoantropolojik kayıtlardaki boşlukları doldurmaya başladılar. DNA’mızın neredeyse tamamı – insan genomunu oluşturan üç milyar kodun veya nükleotidin yüzde 99.9u – her insanda aynıdır. Yukarıda sıraladığımız bulgu ve gözlemler de göstermektedir ki ne evrimsel süreç bahanesiyle bir ırkçılık meşrulaştırılabilir ne de evrimsellik İlerlemeci Tarih anlayışını haklı çıkartır! İnsanlık ilkelden gelişmişe doğru ilerlememekte aksine insan bilincinin ortaya çıkışı/üflenişi ile birlikte insan medeniyeti ortaya çıkmaktadır. Evrimi buna argüman kılmak isteyenlerle evrim karşıtlığını haklı çıkartmak için evrim ırkçılıktır ilerlemeciliktir modernistliktir demek açık bir tutarsızlıktır.

Evet. Evrim konusunu araştırdıkça daha da ilgi çekici daha da ayrıntılı bir hal alıyor.

İnşallah sonraki yazımızı bu noktaya kadar edindiğimiz bilgilerle karşılaştırıp Kur’an’daki yaratılış ile ilgili kavramları ve Adem kıssasını konu edinelim. Ayrıca son dönem Müslüman düşünürlerin konuya yaklaşımlarını masaya yatıralım. “Her an Yaratan”’a emanet olunuz…

Bülent Şahin ERDEĞER
Haksöz Haber
www.haksozhaber.net

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : evrim

EVRİM KURAMI NE ANLATIYOR? (2)


16/9/2009 · Kategori: Dusunce

Evrim Kuramı ne anlatıyor? -2

“Evrim Kuramı”na Gerçekçi Bir Bakış-1 başlıklı konuyla ilgili ilk yazımızda İslam’ın algısı ile Batıda gelişen algının kısa serüvenini konu edinmiştik. İslami bilgi birikiminde ortaya konan evrimci yaratılış teorilerini, Kilise’nin dogmatizmini ve bu dogmatizme savaş açan aydınlanmacıların İslami mirastan yararlanmalarını konu edinmiştik. Özgün Müslüman düşünüşün ya kırk katır ya kırk satır misali dayatılan “ya evrimci materyalizm ya evrim düşmanı dindarlık” kısır döngüsünden farklı, başka bir okuma yapabileceklerini düşünüyoruz.

Zaman Yazarı Ali Ünal “Evrimin, hem kaynağı hem neticeleri itibarıyla dünya görüşünden tarih görüşüne, ekonomiden siyasete, felsefeden dine ve metafiziğe, oradan ahlâka kadar pek çok tesirleri, yankıları ve yönlendirmeleri söz konusu” olduğunu yazıyor. Oysa Evrim kuramının sahibinin materyalistler olmadığını, Bir kuramın yanlış yorumlara alet edilmesinin o kuramın yanlış olduğu anlamına gelmeyeceğini bilmesi gerekirdi. Ancak kendisi Evrim karşıtlığını Dini bir vecibe olarak telakki eden cemaatin yazarı olduğundan bu haklı tespitini evrim karşıtlığını haklı çıkartmak için durağan evren ve statik yaratılış anlayışını da paylaşıyor. Oysa Evrimin yaratılış planındaki yeri doğru anlaşılırsa Allah’ın her dem hayata yasalarıyla müdahalesi ve “yaratış” halinde olduğu gerçeği daha net anlaşılır.

Afgani, Abduh, Beheşti, Mutahhari, Şeriati…

Darwin, Türlerin Kökeni'nde, "Başlangıçta bir veya birkaç biçime (Yaratıcı tarafından üflenmiş) hayata dair bu görüşte bir ululuk var" der. Cemaleddin Afgani, Yaşamın tümüne yayılan bu yaratıcı ruhu reddetmedikçe evrime olumlu yaklaşılabileceğini, evrimle değil materyalizmle mücadele edilmesi gerektiğini söyler. Hatta Evrim kuramının yaratılışı daha iyi anlamamıza yardımcı olacağını söyler. (C. Afgani’nin Hatıraları, Mahzumi Paşa, Klasik Yay.) Bu yaklaşımın tezahürlerini Afgani’nin öğrencileri Muhammed Abduh ve Reşid Rıza’ya ait olan el-Menar Tefsiri’nde de okumaktayız. Evrim konusunda özgün duruş sergileyen ilim adamları arasında Şehid Ayetullah Beheşti, Şehid Ayetullah Bahoner, Şehid Ayetullah Mutahhari, Şehid Dr. Ali Şeriati evrimsel yaratılışı anlamaya ve bu planı değerlendirmeye çalışan İslam alimlerinden sadece birkaçıdır…  (Afgani, Beheşti, Bahoner, Mutahhari ve Şeriati’nin yaklaşımlarını 3. Yazımızda konu edineceğiz.)

Kilise’den bağımsız şekilde düşünebilen ender isimlere de rastlayabiliyoruz. Örneğin Türkçe’ye İnsanın Tabiattaki Yeri” (İst. İşaret Yay.)başlığıyla çevrilen kitabıyla Din-Evrim ilişkisini inceleyen arkeolog rahip Teilhard de Chardin’i görüyoruz.

Yorum ve Kuramı Ayrıştırmak

Evrimsel yaratılış düzeneğinin işleyişi konusunda Charles Darwin’in ortaya koyduğu bilimsel kuram konusunda popüler ve yüzeysel bilgilerin ötesinde maalesef bugün Müslümanların fazla bilgisi bulunmamaktadır. Çoğu zaman evrim kuramıyla ilgisiz kimi iddialar ya da evrim kuramı etrafında üretilmiş şehir efsaneleri tekrarlanmaktadır. Oysa ifade edilen şeyin ne olduğu tam anlaşılmadan yapılan reddiyeler de dini bir vecibe aşkıyla ortaya konmaktadır. Oysa Kuram ve o kuramın yorumlanması ayrı şeylerdir. Kuram (Teori), Edinilen bulgulara ve kanıtlara dayanılarak ortaya konan bir düzenek tezi, değerlendirme iken Kuramın yorumu bu kuramdan yola çıkarak dini, felsefi ve sosyolojik çıkarımlarda bulunmak kuramdan hareketle öznel yorumlarda bulunmaktır. Bu açıdan baktığımızda Evrim bir kuram, Materyalist yorumun neticesi olan Sosyal Darwinizm, Faşist Darwinizm, Marksist ya da Anarşist Darwinizm ise bu kuramın yorumlanma biçimidir. Aynı kuramı Müslümanlar ve de Chardin gibi Hristiyanlar ise kendi paradigmalarına göre değerlendirmektedirler.

Şimdi isterseniz Evrim Kuramının ve bu kuramın yorumlarının ne dediğine bakalım:

Evrimin mekanizmasınının anlaşılmasında ve açıklanmasında bugün geçerli olan bilimsel sentez, İngiliz doğabilimci Charles Darwin tarafından 1859'da ortaya atılmış olan evrim kuramı üstüne kuruludur. Darwin, organizmaların evrim sonucu ortaya çıktığını ve organizmaların göz, kanat, böbrek gibi belirli bir amaca hizmet eden organlara sahip olmalarının yine evrimin bir sonucu olduğunu ileri sürdü. Bu iddiası temelde doğru olmakla birlikte eksikti. Darwin, kuramını doğal seçilim adını verdiği sürece dayandırıyordu. Ona göre türdeşlerine göre daha çok işe yarar özelliklere sahip olan canlılar (örneğin daha keskin görüşe sahip olanlar ya da daha hızlı koşanlar) hayatta kalma yarışında avantajlı duruma geçiyor, bu nedenle soyunu devam ettirme şansını artırıyordu. Darwin 1831-1836 yılları arasını, işi gereği, dünyanın farklı bölgelerine seyahat ederek geçirmişdi. Bu yıllarda aklında bir tür evrim kuramı şekillenmeye başladı. Beagle Gemisiyle farklı bölgelerde geçen 3 yıl sonunda, evrim teorisine en çok katkıda bulunacak yer olan Galapagos Adalarına vardı. Bu adalardaki doğal yaşamı ve canlıları, Güney Amerika'dakiler (anakara) ile kıyasladı ve o dönem için şaşırtıcı bazı bağlantıları keşfetti.

Darwin burada, "başarılı nesiller sonunda, yeni bir türün, hali hazırdaki bir türden yavaşça farklılaşarak oluştuğu" kanısına vardı. Doğal seçilim adını verdiği bir işlem sonucunda bu değişimlerin ortaya çıktığına inanıyordu:

Darwin'in bu teorisi 3 ana temel üzerine oturmuştur:

  1. Bir canlı popülasyonunda çeşitli karakteristikler mevcuttur ve bu değişken karakteristikler popülasyondaki bireyler tarafından yeni doğanlara aktarılır.
  2. Canlılar ölenlerin yerine geçecek sayıdan daha fazla yavrularlar.
  3. Ortalamada popülasyon rakamları genelde sabit kalır, hiçbir popülasyon sonsuza kadar büyüme göstermez.

Canlılar gezegende oluşan değişimlere göre kendi yapıları da değişiyordu. Bu değişimde hayatta kalma mücadelesi doğal seleksiyon(seçilim) ve karşılıklı yardımlaşma gibi faktörlere göre devam ediyor. Bu durum Darwin’in elde ettiği bulgular ve gözlemleri düzenli biçimde açıklamasıydı. Ortaya konan bu açıklama tarzı Kilisenin durağan yaratılış dogmasını sarsıyordu. Evrimi sürdüren üç temel süreç vardır; Doğal seçilim ve genetik değişim ve karşılıklı yardımlaşma. Bu süreçlerin ilki olan doğal seçilim, bulunduğu ortama en iyi uyum sağlayan bireylerin hayatta kalmasını ve kendi genlerini yavrularına aktarmasını, diğer bireylerin ise üreme şansı bulamayıp genlerinin ortadan kalkması sonucunu doğurur. Doğal seçilim ile hayatta kalmaya yardımcı olan yeni özellikler sağlayan mutasyonlara sahip bireyler hayatta kalarak popülasyonda baskın hale gelir, hayatta kalma şansını azaltan mutasyonlara sahip bireyle ise yok olur. Bu sayede sonraki nesildeki bireyler, atalarından aldıkları genler sayesinde ortama daha iyi uyum sağlar ve hayatta kalmakta daha başarılı olurlar. Hayatta kalmada başarılı olmanın yani seçilimde kazanmanın en temel unsuru da karşılıklı yardımlaşma/dayanışmadır. Canlılar bu uyum süreci ile yaşamakta ve çeşitlenmektedir. Rus anaşist teorisyen ve doğabilimci Kropotkin, canlılar arasındaki karşılıklı dayanışmanın özellikle sosyal darwinistlerce gözardı edilerek kainattaki sistemin güçlü-zayıf çatışmasındaki bir gladyatörler arenası gibi algılandığını oysa evrimsel sürecin karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma faktörünün de var olduğunu anlatır. Yaptığı gözlemleri paylaşarak Sosyal Darwinizm‘in ve ilerlemeci tarih anlayışının yorumlarının yanlış olduğunu ortaya koyar. Bkz.Karşılıklı Yardımlaşma” (Mutual Aid: A Factor of Evolution) Çev. Dominik Pamir İst. Kaos Yay. )

Prof. Dr. Cemal Yıldırım’ın ifadesine göre  “Normal olarak evrim uyum sağlayıcı bir süreçtir. Evrimle oluşan organizmaların çevrelerine ve yaşam koşullarına, çoğu kez inanılmaz bir incelik ve beceriyle uyum sağladıklarını biliyoruz. Görünüre bakılırsa, uyum kurma amaçlı bir davranıştır.”

“Biyolojik evrimin en basit tanımı, değişerek türemedir. Bu tanım hem küçük ölçekte evrimi (yani bir popülasyonun içinde gen sıklıklarının nesilden nesile değişmesini) hem de büyük ölçekte evrimi (yani aradan bir çok nesilin geçmesiyle ortak bir atadan farklı türlerin türemesini) kapsar. Evrim yaşamın tarihini anlamamızı sağlar. Biyolojik evrimde temel fikir, Dünya üzerindeki bütün yaşamın ortak bir atası olduğudur. Tıpkı sizin büyükannenizin kuzenlerinizin de büyükannesi olması gibi...  Canlı varlıklar dış şartlara göre üç ana dala ayrılmıştır.  Yaşam ağacı denilen bu üst gruplandırma:

1-Bakteriler,

2-Ökaryotlar

3-Arkeler olarak isimlendirilir.

Bakteriler tek hücreli mikroorganizma grubudur. Ökaryotlar ise (Latince: Eukaryota), hücrelerinin yapısından dolayı beraber gruplandırılmış bir canlılar grubudur. Bitki, Hayvan ve Mantar hücreleri ökaryotturlar. Bakteriler gibi arkaeler de çekirdeği olmayan tek hücreli canlılardır, yani prokaryotlardır. İlk tanımlanan arkaeler aşırı ortamlarda bulunmuş olmalarına rağmen sonradan hemen her habitatta raslanmışlardır.

Bulunan tarihsel bulguların karşılaştırılması ve bu bulgulardan alınan DNA/RNAların üzerinde yapılan araştırmalara göre Dünyadaki çok sayıdaki yaşam biçimi, evrimsel sürecin bir sonucudur. Tarihin Kambriyen döneminde hayatın oluşmasını sağlayan elverişli ortamda ilk yaşam suda/denizlerde oluşmaya başlamıştır. Prof. Dr. Ali Demirsoy  “Kalıtım ve Evrim” isimli eserinde yaşamın başlangıcına dair şu bilgileri vermektedir: “Dört milyar yıl önceki koşullar, bir sürü basit molekülün yanı sıra büyük bir olasılıkla ilk olarak 16; daha sonra 20 amino asitle, sitozin (S), guanin (G), adenin (A) ve urasil (U) adı verilen bazların sentezlenmesini gerçekleştirmiş olabilir. İlkel atmosfer taklit edilerek gerçekleştirilen laboratuvar deneylerinin çoğunda, bu amino asitler ve bazlar, inorganik maddelerden kendiliğinden sentezlenerek elde edilebilmiştir. Koşulların değişimiyle ortaya çıkan ürünler de değiştiğinden, farklı birçok amino asitin sentezi aynı yolla gerçekleşmiştir.”

Tüm canlılar, ortak atalardan geldikleri için akrabadırlar. İnsan ve diğer tüm memeliler, yaklaşık 150 milyon yıl önce yaşamış sivrifaremsi bir canlıdan evrimleşmişlerdir. Memeliler, kuşlar, sürüngenler, iki yaşamlılar ve balıkların ortak atası 600 milyon yıl önce yaşamış su solucanlarıdır. Tüm hayvanlar ve bitkiler, yaklaşık 3 milyar yıl önce yaşamış bakterimsi mikroorganizmalardan türemişlerdir. Biyolojik evrim, canlı nesillerinin ortak atadan değişerek türeme sürecidir. Yeni nesiller, eski nesillere göre farklılıklar taşırlar ve ortak atadan uzaklaştıkça çeşitlilik artar.

Evrimsel Çeşitlenme: Bilinçli Bir Süreç

Evrimsel süreç bu noktada tesadüfi değildir. Materyalistler ise bu sürecin tesadüfi/kendiliğinden olduğun şeklinde yorumlarlar. “Yaratıcı Evrim” adlı kitabında Materyalist Darwinciliğin mekanik yorumsamasına karşı çıkan filozof Henri Bergson’dur:

“Nasıl olur da sonsuz denecek kadar çok birtakım küçük varyasyonlar, eğer bu varyasyonlar salt raslantı ise, evrimin birbirinden bağımsız iki kolu üzerinde aynı planı izlesin? Evet, nasıl olur da tek tek alındığında hiçbir işe yaramayan birtakım varyasyonlar iki kolda da doğal seleksiyonla aynı sıra veya düzende korunarak biriktirilmiş olsun?”

Bergson’un bıraktığı yerden biz devam edelim, Doğal seleksiyonla aynı düzende korunarak biriktirilen şey bilinçli bir planın tasarlanan bir düzeneğin işlemesinin sonucudur. Darwin’in  “yaratıcı tarafından üflenen ruh” dediği şey işte budur. Ayrıca Murat Belge’nin de haklı olarak ifade ettiği üzere “Varlıkta, “Herkes değişecek” diye bir kural yok, böyle bir emir verilmemiş. Değişim, varoluşun toplam koşullarından birinde, sözgelişi iklimde, bir şeylerin değişmenin yeni koşullar üretmesi sonucu bir zorunluluk olarak çıkar. Karınca gibi bir tür, çevresindeki koşullarla uyum sağlamışsa –ki belli, sağlamış- bir “mutasyon” geçirmesine de gerek olmaz…. “Felsefi” boyutu da olan bir nokta. Hayat ve dış koşulların beni değişmeye zorladığı anda, benim belirlenmiş bir yapım var; dolayısıyla, nasıl bir değişimden geçeceksem, bu benim varolan yapımın bir bölümünün uğrayacağı bir değişimdir ve bünyemde bunu gerçekleştirecek bir potansiyel olmalıdır. Örneğin koşullar beni havada uçmaya zorluyorsa, bunu yaptıracak şekilde kullanacak, kullanmaya yatkın organlarım olmalı. Zaten ancak böyle organlarım varsa (ya da, bedenim, bu eylemi yapacak kadar hafifleyebiliyorsa), bunlar kanata dönüşebilir vb.

Şimdi, felsefî-epistemolojik soru şu: Evrilmek için gerekli potansiyel zaten evrilen canlının evrim öncesi yapısında varsa, evrim onun kendini gerçekleştirmesi olarak mı anlaşılmalıdır? Yani, evrimin sonucu diye gördüğümüz şey, aslında öngörülmüş bir amaç mıdır? Böyleyse, bu da bir teoloji (amaçlılık) anlayışı getirir. (23.09.2008, Taraf)

Evrim’in Kanıtları: Dün ve Bugün

Peki bu çeşitlenme kuramı neden bilim insanları arasında bu denli güçlü bir kuram olarak kabul görmüştür? Çünkü Darwin’in Galapagos seyahatinin ardından geçen yıllar boyunca bulunan her yeni bulgu Darwin’in içinde yaşadığı kültürel ortamdan ve bilgi düzeyinden çok daha farklı olmasına rağmen onun kuramını destekler biçimde kanıtlar ortaya koymuştur.

Evrim kuramını güçlendiren bulgular tarihten günümüze ulaşan fosillerde kendini göstermektedir. Ayrıca bu fosiller üzerinde yapılan DNA araştırmaları ve DNAlar arasındaki karşılaştırmalar da önemli veriler sağlamaktadır. Evrim bugün de devam etmektedir. Bu sürecin günümüzde bizzat yapay müdahalelerle de oluştuğunu gözlemleme imkanına sahibiz.  Örneğin Yapay seçilim…

Darwin ve Wallace'tan uzun zaman önce çiftçi ve yetiştiriciler, bitki ve hayvanlarının özelliklerinde yıllar içinde önemli değişiklikler yapmak için seçilim fikrini kullanıyorlardı. Çiftçi ve yetiştiriciler sadece istenen karakterlere sahip bitki ve hayvanların üremesine izin vererek çiftlik hayvanlarının ve tarım bitkilerinin evrimine neden oldular. Bu sürece yapay seçilim denir çünkü hangi organizmanın üreyeceğine doğa yerine insanlar karar verir. Çiftçiler, yaban hardalının belirli özelliklerini yapay olarak (kendileri) seçerek bugün bildiğimiz birçok tarım ürününü geliştirmişlerdir. Oysa bu tarım ürünleri daha önce “yaratılmamışlardı”… Brokoli, Karnabahar, Lahana ve Kıvırcık Lahana türleri bu evrimin sonucudur… Hepsi ortak ataları olan Yaban Hardalı bitkisinin çifçilerin müdahaleleri sonucu ortaya çıktılar. Yine bugüne dair bir kanıt köpeklerin ve kedilerin evrimidir. Köpekler özel eğitimlerden/evcilleştirmeden geçirilerek Kurtlardan evrimleştirilmiştir. Binlerce yıl önce köpekler yoktu. Fino ya da terrier köpekleri ise hiç yoktu… Oysa insanların evrimsel sürece katkılarıyla Kurtlardan köpekler köpek türü içinde de özel çiftleştirmelerle farklı alt köpek türleri evrimleşti… Aynı durum kedi türleri için de geçerlidir.

Wisconsin Üniversitesi’nden Jeffrey McKinnon, 2004 yılında dikenli balıklarla (Gasterosteus aculeatus) gerçekleştirdiği deneyler sonucunda, reprodüktif izolasyonun beden boyu üzerinde etkili olduğunu gösterdi. Araştırma Alaska, British Columbia, İzlanda, İngiltere, Norveç ve Japonya sularındaki balıkların çiftleşmelerine dayanıyor. Moleküler analizlerle denizlerde yaşayan öncülerinden gelişen akarsu balıkları veya okyanusta yaşayan ama yumurtlamak için tatlı sulara geçen balıklar incelenmiş. Bu tür göçer balıkların bedenleri akarsularda yaşayanlardan daha büyük. Balıklar aynı boyda balıklarla çiftleşmeyi tercih ediyorlar. Bu da farklı akarsu tipleri ve bunları yakınları arasındaki reprodüktif izolasyon üzerinde olumlu etki yapmakta. Biliadamı Losos ve arkadaşları deneylerini altı küçük Bahama adasında gerçekleştirirken ilk önce küçük Anolis kertenkelelerini (Anolis sagrei) toplamış ve ölçüp işaretledikten sonra serbest bırakmışlar. Daha sonra ise yırtıcı Leiocephalus carinatus kertenkelelerini de bu adalara bırakmışlar. Altı ila on iki ay sonra kaç tane Anolis kertenkelesinin hayatta kaldığı araştırılmış. Bu şekilde av durumundaki kertenkelelerin ilk önce uzun bacaklara sahip oldukları ancak daha sonraları bacakların kısaldığı görülmüş. Sonuçlar davranışların çevreye uyum esnasında evrimsel değişimi göstermesi açısından önem taşıyor.

 Charles Darwin Galapagos adalarına geldiğinde birbirlerine çok benzeyen ama gagaları farklı olan ispinozlarla karşılaşmıştı. Yer ispinozlarının gagaları derin ve geniş, kaktüs ispinozlarınki uzun ve sivri, ötücü ispinozlarınki ise ince ve sivriydi ki bunlar farklı beslenme alışkanlıklarını yansıtıyordu. Darwin tüm ispinozların kökenin adaya göçen ortak bir ataya uzandığını düşünüyordu. Sonuçta Galapagos adasındaki ispinozlar Amerika kıtasının güneyinden biliniyordu. Darwin’in ispinozları bu açıdan, doğal ayıklanmanın ortak bir atadan, çeşitli ekolojik nişlerde ne şekilde farklı biçimler yarattığını gösteren klasik bir örnektir.

Gaga biçimindeki değişimde hangi genetik mekanizmaların işlediğini bulmak isteyen Harvard Üniversitesi araştırmacısı Arhat Abzhanov, 2006 yılında yayımlanan araştırmasında çeşitli türlerde gaga biçimiyle ilişkili olan çok değişken olan genleri aramış. Abzhanov ve ekibi bu arayış sonucunda kalsiyum dengesinde de önemli bir rol oynayan kalmodulin (calmodulin) proteinini bulmuşlar. Bu protein farklı biçimlerin ve boyutların gelişmesinden sorumludur. Araştırmacılar sonuçlarını kanıtlamak için yavru ispinozları genetik değişimden geçirerek kalmodulin seviyesini yükseltmişler. Bu şekilde yavruların gagaları uzamış. Bu deneylerle aynı zamanda gaganın genişliği ve derinliği gibi çeşitli özelliklerin genetik düzlemde ayrı ayrı işlendiği de anlaşılmış. Sonuçlar Darwin’in ispinozlarındaki farklı gaga biçimlerinin, kalmodulin etkinliğindeki değişimlere bağlı olduğunu göstermekte. (Abzhanov, A. et al. Nature 442, 563–567 (2006).)

Tüm bu gözlemlere bir de olumlu mutasyon örneklerini de ekleyebiliriz. Bilindiği üzere Mutasyon üçe ayrılıyor. Olumlu, Olumsuz ve Nötr. Evrim karşıtları sadece olumsuz mutasyon örneklerini göstermektedirler. Oysa Bakterilerdeki antibiyotik direnci bir mutasyon örneğidir. Yakın çağda antibiyotikler, yani bakterilerin belli karakteristiklerini hedef alan ilaçlar, çok popüler oldular. Bakteriler hızla evrildikleri için antibiyotiklere karşı direnç geliştirdiler. Böcekler ve böcek ilaçları arasındaki durum bakterilerle antibiyotikler arasındaki duruma benzer. Böcek ilaçları, böcekleri öldürmek için yaygınlıkla kullanılır. Buna karşılık, böcekler de böcek ilacına karşı bağışıklık kazanmak için hızla evrilirler. Labaratuvarda Naylon yiyen bakteriler geliştirilmiştir.  Damar tıkanıklığı, modern besinler ve yaşam biçimleri tarafından üretilmiş yakın çağın başlıca hastalıklarından birisidir. İtalya’da Milano yakınlarında, atalarından birinin talihli bir mutasyon mirası sayesinde damar sertliğine yakalanmayan bireyleri olan bir topluluk vardır. Ayrıca Aids virüsü olan HIV virüsü evrimleşerek güçlenmekte ve direnci kuvvetlenmektedir.

Günümüze ait diğer kanıtları Tavukların uçamadıkları kanatlarında, insanların kuyruk sokumlarında ve erkeklerin işlevsizleşmiş memelerinde de gözlemleyebilmekteyiz…

Ne, ne zaman oldu? nasıl bilebiliriz?

Berkeley Üniversitesi’nin hazırladığı “Evrimi Anlamak” metninde bu konuda şu bilgiler yer almaktadır: “Yaşam 3,8 milyar yıl önce başladı, böcekler 290 milyon yıl önce çeşitlendi, insan ve şempanze soyları ise birbirlerinden yalnızca 5 milyon yıl önce ayrıldılar. Peki bilim insanları bütün bu olayların ne zaman olduğunu nasıl ortaya çıkardı? Böyle önemli evrimsel olayların tarihlerini belirlemek için bilim insanlarının kullandığı birçok yöntem vardır. Bu yöntemlerden bazılarını şunlardır: Radyometrik tarihleme: Bilim insanları kayalar ve diğer maddeleri, içerdikleri doğal radyoaktif maddelerin zamanla bozunmalarından yola çıkarak tarihlendirirler. Katmanbilim: Bu bilimdalı, yeryüzündeki katmanların üstüste dizilişlerinden yola çıkılarak olayların kronolojik bir sıraya koyulmasına yardımcı olur. Moleküler saatler: Bilim insanları canlıların günümüzdeki genetik farklılıklarından yola çıkarak iki soyun birbirinden ne zaman ayrıldığına ilişkin öngörülerde bulunabilirler.

Özetlersek Evrim kuramı, tüm canlıların suda canlandığını ve türediğini, değişen şartlara uyum sağlayan canlıların zamansal süreç içinde çeşitlenmeler yaşandığını bulgulara ve canlılar arasındaki yapısal ilişkilere dayanarak düzenli bir işleyişin olduğunu ifade etmektedir. Makro evrim Büyük patlama ile başlayan ve tüm kainatta devam edegelen sürekli dönüşümdür. Bu dönüşümün dünya tarihi özelindeki gelişimi Kambriyen döneminde “öz-canlılar”dan tıpkı bir tohumun yeşermesi gibi canlıların çeşitlenmesi ve bu çeşitlenen üst türlerin dış ve iç faktörlere binaen değişim geçrierek çeşitlenmeyi devam ettirmesidir.  Bu çeşitlenme mutasyon ve seçilim yoluyla yeni alt türlerin oluşmasına sebep olmaktadır.

Konu uzun ve ayrıntılı olduğundan İnsanın Evrimi ve İslam’ın konuya bakışı konusunun diğer yazımıza bırakalım.

Selam ve Dua ile…

Bülent Şahin ERDEĞER
Haksoz Haber
www.haksozhaber.net

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : evrim, yaratılış

EVRİM KURAMINA GERÇEKÇİ BİR BAKIŞ (1)


16/9/2009 · Kategori: Dusunce

“Evrim Kuramı”na Gerçekçi bir Bakış" -1

Pek çok konu, tarihsel bağlamından koparılarak polemik konusu yapılmış durumda. Bunlardan en popüler olanı da kuşkusuz Bilim-Din, İman-Ateizm çatışmasının argümanına dönüştürülen Evrim kuramı ve çevresinde oluşan tartışmalar ve polemiklerdir.

Oysa Kur’an’ın inşa ettiği Müslümanın bu gibi konulardaki tavrı kendi dışında gelişen polemiklerde bir taraf olmak değil öncelikle delillere ve bulgulara bakarak kendi özgün ve adil tavrını ortaya koymaktır.

Kur’an akıl ve vahiy arasındaki dengeyi kurup kainat’ın okunması, araştırılması ve üzerinde derin düşüncelere dalınması gereken bir kitap olduğunu vaaz etmektedir. Kur’an’ın inşa ettiği epistemoloji de bu sebeple inanç-bilim, iman ve akıl tam bir bütünlük oluşturur. Akletmenin özünün ilahi oluşu, iman etmeninin de özünün akletmeye dayalı olduğu bu denge Tanrı, doğa ve insan ilişkisini ait olduğu yere oturtur. Bu ahenk, gezegenin korunmasına, insanın yaşatılmasına/anlamlandırılmasına ve Tanrı’nın doğru anlaşılmasına sebep olur.    

İşte bu bütünsel zihinle düşünen Müslümanlar “İlim” dediklerinde Fıkıhtan, Zoolojiye, Hadisten botaniğe, tefsirden arkeolojiye kadar tüm araştırmaları anlıyorlardı. İslami düşüncedeki bu bütünlük İslam alimlerini aynı zamanda iyi bir doktor, fizikçi, coğrafyacı vb. uzman da yapıyordu.

Cabir b. Hayyan Uranyumun çekirdeğinin parçalanabileceği fikrinin sahibidir. Hayyan bin yıl önce şu tespitlerde bulunmuştu: “Maddenin en küçük parçası olan "el-cüz'ü la yetecezza" da yoğun bir enerji vardır. Yunan bilginlerinin söylediği gibi bunun parçalanamayacağı söylenemez. Atom parçalanabilir. Parçalanınca da öyle büyük bir güç oluşur ki bir anda Bağdat'ın altını üstüne getirebilir. Bu , Allahü tealanın kudret nişanıdır."

 Özellikle Abbasiler döneminde kurulan “Dar’ul Hikme” kurumu Müslüman alimlerin özgür tartışma ve araştırma zemini olmuştu.  Modern kimyanın kurucusu, tıp ve mantık üstadı Cabir bin Hayyan canlıların ve insanın üreme sistemine gerek kalmadan kendiliğinden meydana geldiği fikrini öne sürdü. Benzeri teroiler İbn-i Sina, Fahreddin Razi, , el-Harisi, İbn Ebi’l-Hadid, er-Ruhavi, İbn’un Nefis gibi ilim adamları ile İhvanu’s Safa gibi ekolleri ve ‘Evrimci bir Yaratılış’ öngören meşhur ‘Hayy Bin Yakzan’ kitabının yazarı İbn Tufeyl gibi düşünürleri de etkiler. 

Nazzam ve Cahız’ın “Evrim” Kuramı

 Bir kelamcı olan Nazzam (9.yy)  ise kozmolojik bir evrimci yaratılış teorisi ileri sürer. Ona göre evren ve türlerin ilk tohumu mahiyetinde yaratılan ilk varlık kendisinden sonra ortaya çıkacak tüm varlıklara kaynaklık etmiştir, bütün canlı türleri bir tek çekirdek varlıktan gelişerek meydana gelmiştir. Nazzam canlı türlerinin sürekli olarak bir halden başka hale geçtiği fikrini ortaya attı.

Biyolojik Evrim Teorisi’nin esas kurucusu ise 8 ve 9. yüzyıllarda Basra’da yaşamış olan Nazzam’ın talebesi Cahız’dır. ‘Kitab’ul Hayevan’ adlı eseriyle bildiğimiz anlamda biyolojik evrim teorisi’nin temelini ortaya atar. Buna göre, ilk çekirdek varlığın evrimiyle bir yandan kainat meydana gelmiş, buna paralel olarak ilk basit canlı türleri meydana gelmiş, onların evriminden de silsilevi bir şekilde basitten komplekse doğru mertebe mertebe canlı türleri oluşmuştur. Bu evrimin son halkasında da insan ortaya çıkmıştır.

Cahız’a Göre “Mutasyon” ve “Doğal Seçilim”

Cahız günümüz evrimcilerinin kilit nokta olarak gördükleri mutasyon ve transformasyonu’da kabul eder. Ona göre türler sabit değil, değişkendirler, dönüşürler. Cahız evrimin kilit taşlarından dönüşümü ya da günümüz tabiriyle mutasyonu uzun uzun açıklar, ve çeşitli örneklerden yola çıkarak gerekçelendirir. Cahız’a göre kainatı yaratan Allah, onu ve canlıları sürekli evrimleşici mahiyette yaratmıştır.

XI. yüzyılda Gazne’de yaşayan ünlü Müslüman alim Biruni’de hem kozmolojik hem biyolojik evrimi savunur. O’da canlıların ortay çıkışı ve evrim süreciyle çeşitlenip gelişmelerini Allah’ın iradesi ve yaratışının bir neticesi olarak görür. Biruni bu teoiye katkı olarak sun’i seçim ve tabiat ekonomisi fikirlerini ileri sürer. Ona göre doğada her şeyin üreyip çoğalması ve evrimi ölçülü bir denge üzere olmakta bu da doğada tesadüfilik, başıboşluk ve israf olmayıp bir iktisatın olduğunu göstermektedir.

İslam’da evrimci yaratılış teorilerinin ayrıntılar için Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar’ın kaleme aldığı “İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi” isimli eseri tetkik edilebilir. (Kitabiyat Yay. Ankara 2001) 

Bu süreçte Avrupa’ya hakim düşünce ise skolastik dogmatik düşünceydi. Katolik Kilisesi iman’ı aklın tam karşısına koymuş ve iman adına akılla savaşan bir yobazlığın bayraktarı olmuştu. Özgür düşünce ve akletme çabasını baskı ve sindirme yöntemleriyle ortadan kaldırmaya çalışan Kilise, Kitab-ı Mukaddes’i literal olarak algılamakta ve bu zahiri okuyuşunu “sorgulatmamak” üzere dogmalar üretmekteydi. Komşuları olan Müslüman ilim adamlarının yazdıkları eserlerin batı dillerine çevrilmesiyle birlikte Dogmaya, Kiliseye ve bu üçünün ifadesi olan “Din”e karşı gelişen ve Kilisenin Tanrısına karşı “İnsan”ı merkeze alan Aydınlanmacılar İslam medeniyetinin birikiminden faydalandılar. İslam’ın bütüncül dengesine sahip olamadıklarından başka bir aşırılığa kaymaktan kendilerini kurtaramadılar.

Maalesef İslam düşüncesinin altın dönemini oluşturan Beyt’ul Hikme dönemi, Vahiy ve aklın birbirine rakipmiş gibi görülüp birbirinden ayrıştırılmasıyla birlikte kapandı ve İslami düşünce de içe kapanma ve çökme devresine girdi…

Batı’nın İslami bilgi mirasını kullanıp Kainatı okuması onun güçlenmesine ve egemen hale gelmesine yol açtı. Buna karşılık İslam dünyası zindeliğini yitirdi, Ali Şeriati’nin kavramsallaştırmasıyla “Kitap, Mizan ve Demir”de yani Kitab’ı Kur’ani rehberliği Mizanı dengeyi ve adaleti ve demiri yani yeryüzü egemenliğini-gücü de gittikçe yitirmeye başladı. Müslümanlar hristiyanlaşma eğilimine girdiklerinde hayatla dini, akıl ile vahyi birbirinden ayrıştırdılar. Akıl ve naklin ayrıştırılması Tevhidi bütünlüğün parçalanarak Bilim ve İlim’in birbirine yabancılaşmasını doğurdu. Bu sebeple dindarlar kainat üzerine yapılan araştırmalara çekinceyle yaklaşmaya, bu araştırmaları yapanlar da dinselliğe soğuk davranmaya başladılar. İşte bu süreç yukarıda örneklerini verdiğimiz araştırma ufkunu ve rahatlığını öldürdü. Bu “hristiyanlaşma” Yaratılış olgusunu da diğer müteşabihlerde /alegorik anlatımlarda olduğu gibi hristiyanlar gibi “lafzi/zahiri” olarak algılamaya başladılar, durağan bir evren algısının kabullenildiği bu tasavvur doğal olarak Allah’ı sebepsizce iş yapan hikmetinden sual olunmayan bir tanrıya dönüştürmüştü. Sebep-sonuç ilişkisinin önemsizleştiği bu algıda kainatı araştırma, neden ve nasıl diye sormak ta gereksizdi. Yapılması gereken şey nassları zahiren anlamak ve itaat etmekti. Araştırma, sorma, yasaların işleyişini sorgulama gibi şeylere artık gerek yoktu. Bu sebeple Müslümanların yeni bir Dar’ul Hikme’si olamadı.

Avrupa’nın kendi özelinde tekrar dönelim. Batı’da Kilise’ye ve durağan-dogmatizme yani “Din”’e karşı verilen savaşım başarıya ulaştıktan sonra “Bilimcilik” ideolojisi Din karşıtlığı/sekülarizm üzerine inşa edildi. Bu sebepledir ki muhatap alınan Din Kilise olduğundan Müslüman birikiminden alınan evrim kuramı kainatı anlama ve anlamlandırmada Kilise’nin tasavvurunu yıkan bir düzeneği ortaya çıkarıyordu.  İşte bu noktada Evrim Tanrının yokluğunun ve yaratılış diye bir şey olmadığının ilanı olarak kabullenildi. Evrim karşıtlığı da Kilisenin savunduğu durağan kainat ve zahiri kitab-ı mukaddes yorumunun doğruluğunun ifadesi olmuştu.  Bu çatışma paradigma olarak şu düzleme oturdu:

“Evrim Var o halde Tanrı yok / Tanrı var o halde Evrim yok”

Bugün Batı dünyasında “Yaratılışçılık” ve “Akıllı Tasarımcılık” akımları Kiliseler tarafından finanse edilmekte ve bu genel ön-yargılar üzerinden işlemektedir. Özellikle ABD’de yükselen “Evangelism” ve “Yeni Muhafazakarlık” Protestan, Presbiteryen, Mormon Kilisesi, Katolik ve Yehova Şahitleri gibi farklı Hristiyan grupların yayınlarıyla ve politik lobi faaliyetleriyle evrim tartışmasını bir “Tanrı savunusu” olarak devam ettirmektedir. Türkiye’de konuyu gündemleştiren iki büyük grup ta genellikle Batı’daki hristiyan yayınlarını yeşil bir versiyonla tercüme etmektedir.

 Durum karşı tarafta da çok farklı değildir. Batı’da ve Batının Türkiye’deki bayraktarlarında Evrim kuramı materyalizmin ideolojik argümanı olarak kullanılmaktadır. Sosyalist ve Kapitalist kanatlarıyla materyalistler Evrimi “ateizme kanıt” olarak yorumlamaktadırlar. Oysa Evrim’in varoluşu ya da yokluğu tartışması ile Tanrının varlığı tartışması iki ayrı kategori de iki ayrı paradigmada yapılması gereken tartışmalardır. Bilimsel araştırma kainat’ın “nasıl” işlediğine cevap ararken Kainatın “kim” tarafından var edildiği ve o varlığın kim olduğu? Sorularına bilim cevaplar aramaz. Bu soruları sorma ve cevaplama işi Dindarların ve Filozoflarındır. Dindar bir bilim adamı nasıl sorusuna vereceği bilimsel cevabı Dinsel kimliğine göre “yorumlar” işte bu durum dindarın bağ kurma çabasıdır. Materyalistler de bir “din/dünya görüşü” sahibi olduklarından kendi “materyalist imanları”yla yorumlamaktadırlar.   Örneğin Müslüman, Yağmuru Allah’ın yağdırdığına iman eder. Bu imanı ise onu nasıl sorusunu sormaktan alıkoymaz. Yağmur bulutların Yağmurun ilk habercisi bulutlardır. Atmosferdeki su buharı yoğunlaşarak bulutları oluşturur. Yoğunlaşma ve buharlaşma. Güneş ışığının etkisi ile her gün yüz binlerce metreküp su buharlaşarak atmosfere doğru yükseliyor. Ve yükseldikçe soğumaya başlıyor. Öyle biran geliyor ki su buharı ısının çok düşük olduğu bir bölgeye geliyor. Ve su sıvılaşarak yere düşüyor. Allah’ın yağdırdığı yağmurun nasıl/hangi sünnete/yasaya bağlı olarak yağdığını bilmek yağmurun Allah tarafından yağdırılmadığını ya da yağmurun sebepsiz biçin Allahın emriyle yağdığı anlamına gelmemektedir. Müslümanlar Doğadaki tüm süreçler, döngüler ve evrimsel dönüşümler için de bu açıdan bakarlar… Allah neden pat diye insan yaratmıyor da sperm-yumurta buluşması ve ardından 9 aylık bir iç-evrimleşmeyi yasa olarak koymuş? Allah neden bu denli canlı çeşitliliği ve uzay genişliğini yaratmış? Bu sorular çoğaltılabilir. Müslüman’ın görevi Allah yarattı işte! Deyip cevap vermemek değil ilk asırlardaki bütünselliği kurup Allah’ın nasıl yarattığını da incelemek olmalıdır…

Peki Charles Darwin’in son olarak ifade ettiği ve etrafında kıyametler kopartılan “Evrim Kuramı” nedir? Müslümanlar lehte ya da aleyhte konuyla ilgili fikir beyan ederken bu kuramı, işleyişi ne kadar bilmektedirler? Ne kadar Hristiyan tepkileri dillendirmektedirler? Bunları ikinci yazımızda konu edinelim…

Bülent Şahin ERDEĞER
Haksöz Haber
www.haksozhaber.net

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : evrim, darwin, yaratılış

NASIRLAŞMIŞ SECDE İZLERİ/MİZ!


13/5/2009 · Kategori: Dusunce

Nasırlaşmış Secde İzleri/miz!

MUHAMMED Allah'ın Elçisi'dir; ve [sadakatle] o'nun yanında olanlar, bütün hakikat inkarcılarına karşı kararlı ve tavizsiz, [ama] birbirlerine karşı merhamet doludurlar. Onların [namazda] eğilerek (ve) yere kapanarak Allah'ın lütuf ve rızasını aradıklarını görürsün: onların işaretleri, yüzlerindeki secde izleridir. Şu, onların hem Tevrat'taki ve hem de İncil'deki temsîlleridir: [onlar] filiz veren bir tohum gibi[dirler], sonra Allah o (filizi) güçlendirir ki sağlam şekilde büyüsün ve [sonunda] kökü üzerinde dimdik dursun ve üreticileri sevindirsin… [Allah böylece müminleri sağlam ve dayanıklı/dirençli kılar] ki onlar aracılığıyla hakikat inkarcılarını şaşırtsın. [Ama] onlardan inanıp doğru ve yararlı işler yapanlara Allah mağfiret ve büyük bir mükafat vaad etmiştir. Fetih 29/Medeni

Sucûd (“secde etme/yere kapanma”) masdar-ismi, burada, inancın kalben ifasını temsil ederken, secde “izleri”, imanın inananların hayat tarzındaki ve hatta dış görünüşündeki yansımasını gösterir. “Yüz” insan kişiliğinin en anlamlı parçası olduğundan, Kur’an'da çoğu kez kişinin “tüm benliği” anlamında kullanılmıştır.


...


Hayatımızda olması gereken pek çok erdem, nasıl ki yaşantımıza renk verme, yön verme gibi pek çok açıdan sönük bir hal almışsa, zaaflarımızın baskın gölgeleri altında imanımız gereği yaşantımıza geçirmemiz gereken ilahi kaideler de bu durumdan nasiplerini almaktalar.

Yukarıda paylaştığım ayet de secde izlerinden bahsediyor. Bu izlere dair tefekkür etmeden evvel belki de ''secde''nin ''ne''liği üzerine akıl teri dökmeliyiz. Müminler için secde Rabbe, dolayısıya, O'nun kaidelerine boyun eğmeye, sakındırdıklarından uzak durmaya ve hayırla ilerlemeye çalıştığımız bu yoldan bizi men etmeye azmeden iç ve dış unsurlara karşı kıyam etmeyi gerektiriyor. Secde, aynı zamanda bir tavır alıştır. Secde ettiğimizden gayrı, O'nun emirleriyle çelişen tüm davetkar yahut tehditkar dayatmalara karşı eş zamanlı bir kıyamı da içinde barındırır.

Tıpkı; ''Allah'tan başka ilah yoktur!'' şahitliğimizde olduğu gibi O'dan başka var sayılan ilahları/güçleri reddetmemiz, boyun eğmememiz gibi, tüm secdelerimiz de bu boyun eğişle beraber bir kıyamı bünyesinde barındırır. Secdelerimizin hakkını vermemize basamak olan bu kıyam/lar; bazen kullara ve sistemlere bazen de kendi nefsimize olabilmektedir. Bu hali hakkıyla yaşantımıza taşıyamadığımızda; açıktan Allah'a secde ederken bir başka açıdan, aslında kıyamlarımızı da Rabbe karşı yaparken bulabiliyoruz kendimizi.

Hayat sergüzeştimiz, yani imtihan sürecimizde Allah'a secde ediyor olmamız; halimizde, yaşantımızda, tercihlerimizde, haliyle bazı izler, farkındalıklar ve fedakarlıklar gerektiriyor. Lakin insanoğlu bunu göze alamadığında, secdelerinin izlerini, hayatını sarıp sarmalayan iman dallarını, filizlerini budamaya başlıyor. İnanların pek çoğu bedel ödemekten geri durdukları için, sosyal yaşamda secde izlerini saklayıp azınlık psikolojisini aratmaz bir ezikliğe bürünüyorlar.

Oysa Allah, ''müminler'' diye tasvir ettiği güruhun; secde izlerinden tanındığına vurgu yapıyor. Bu durumda; bizler de hayatta gerçekten bu secde izlerimizle tanınanlardan mıyız, diye sormalıyız kendimize. Çocukken, ayette geçen ''secde izleri''nin gerçekten namazda yaptığımız secdelerden mütevellit bir iz/nasır olduğunu zannetmekteydim. Namazın çehremize ve ahvalimize kattığı bereketini yadsımamakla birlikte acizane tefekkürüm bu ifadenin daha çok Allah'a boynu eğişimizin hayatımıza yansıması ve kimliğimizin bu secdelerimiz üzerinden tanınmasına dalalet ettiğidir. Tesettür de bu secde izlerinden biri. Ve bu izin sorumluluğunu üzerinde taşımaya çalışanlardan pek çoğu bunun bedellerini ödüyor sosyal yaşamda. Tüm bu şahit olunanlara rağmen kalplerimizi evirip çeviren Allah'a hamd olsun ki bu fikirhane vesilesiyle tanıştığım kıymetli arkadaşım Mine B. bu secde izini bundan böyle üzerinde taşımaya karar vermiş durumda. Kendisine bu yazı vesilesiyle tebriklerimi ve dualarımı gönderiyorum. Hiç şüphesiz ki bu izler sadece tesettürle sınırlı değil. Bu izi taşımayan lakin çok erdemli secde izlerini benliğinde barındıran kardeşlerimiz de vardır. Lakin hep daha güzeline talip olmaya çalışanlar olarak, duamız; bu izler arasında tercih yapmak durumunda kalmamamızdır.

İçinde yaşadığımız sistemlerin de ayrı ayrı dinleri ve dinlerine göre ritüelleri, şeriatları var. Ve tıpkı Firavun'un, büyücülerin iman etmesine verdiği, ''Benden izin almadan iman edersiniz, ha!'' tepkisini kendi kural/şeriatlarından farklı düşenlere vermekteler. Zira her farklılık, dikatatör bir zihniyet için kendi gücüne karşı bir tehdit mahiyetini taşımakta. Dindar olabilirsiniz lakin yine de onların izni ve müsadeleri çerçevesinde! Allah bile bizi tek tipleştirmemişken ve bunu bizden de istemiyorken, sistemler kendi zaafları ve rant hırsları, gücü tekellerine alma tutkuları yüzden insanları tek tipleştirmeye azmediyorlar.

İslam tasavvurumuz öyle zedelenmiş ki; secde izlerimizi İslam'ın 5 şartıyla sınırlandırır olmuşuz. Bu yüzden secdelerimizin niteliğini Kur'ani bir sağlamaya tabi tutmamız gerekiyor. Oysa anne babaya üf bile dememek, zalimin karşısında durmak, hak yememek de, adaletle hükmetmek de Kuran'da yer alan tüm ilahi kaideler gibi İslam'ın şartıdır. Ahlak bu secde izlerinin belki de en büyüğü. Bu kadiler iman edip ilahi sorumluluk dairesine giren herkesi bağlar niteliktedir.

Aksi şekilde hareket eden çarpık tasavvur; inananlar taklitten öte tahkiki bir imana sahip olana dek düzelmeyecektir. Ne zaman ki müslümanlar Ehl-i Kitabın yaptığı gibi din adamlarına iman etmek yerine; secde ettikleri Rab'in her inananı biricik olarak muhatap alıp indirdiği Kuran'a eğilir tefekkürlerini derinleştirirlerse, o vakit kavramlarımız hak ettikleri anlamlara hicret edeceklerdir ve secdelerimizin de kıyamlarımızın da hakkını vermemiz kolaylaşacaktır.

''...sonra Allah o (filizi) güçlendirir ki sağlam şekilde büyüsün ve [sonunda] kökü üzerinde dimdik dursun ve üreticileri sevindirsin… [Allah böylece müminleri sağlam ve dayanıklı/dirençli kılar] ki onlar aracılığıyla hakikat inkarcılarını şaşırtsın. [Ama] onlardan inanıp doğru ve yararlı işler yapanlara Allah mağfiret ve büyük bir mükafat vaad etmiştir.'' Fetih 29


Meryem Rabia Taşbilek
www.dilsizmutercim.blogcu.com

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : secde

SEVGİ


7/5/2009 · Kategori: Dusunce

SEVGi

 
Sevgi ozgurluktur...
Ozgurluk, daglarin zirvesinde acan kardelen cicegidir...


Sevgi baristir...
Baris olum kusan mermilerin acimasizliginda parcalanan
cocuk bedenlerinin kan golunden gul yatagina donusmesidir...


Sevgi sefkattir...
Sefkat cinnet geciren bir cagin bilincleri barisla yikanmis anne elinin sicakligidir...


Sevgi gozyasidir...
Gozyasi, gecenin ayazinda kopru altinda buzulerek uyuyan tinerci
ve evsiz cocuklarin, gokyuzunden alinlarina dusen yagmur taneleridir...


Sevgi ozveridir...
Ozveri, insanligi kurtaracak degerlerin, egemenlerin zorbaliklarina
karsin sIkilmis yumruktur...


Sevgi ozlemektir...
Ozlemek Israil sinirinda, gozu donmus bir subayin sIktigi kursunlarla
bedeni parcalanan kucuk kiz cocugu Iman'in annesinin cigligidir...


Sevgi onurdur...
Onur yuzyillardir somurulen emekci halkin egilmeyen baslarinin,
direncle gokyuzune kaldirdiklarinda, duruslarindaki o muhtesem gorkemdir...


Sevgi kahkahadir...
Derin acilar yasayan bir halkin, gelecek guzel gunlerinin sonucudur...


Sevgi siirdir...
Yasam o kural tanimazligiyla ne zaman canimizi yakarsa Nazim'in
'Yasamaya Dair' siirini okudugumuzda bilincimize suzulen umuttur…
Insan olma kavgamizda… Topraga, suya, ve yeni dogmus bir bebek
cigligina duydugumuz saygiyi bir kez daha icsellestirmek icin...


Sevgi sicakliktir...
Sicaklik, hilesiz, yalansiz bir sevgilinin elinden, dostlugundan,
korkmadan basimizi omzuna yasladigimizda duydugumuz guvendir...


Sevgi guctur...
Guc, bilincin isimasi, zalimin ofkesine direnen kaledir...


Sevgi insan olmaktir...


Sevgi inanctir...


Sevgi bazen bir ozgurluk turkusu,
bazen dizelerde can bulan umut siiridir...


Bu gun bir kez daha yasamin,
direncin, umudun siirini okuyalim...


Basimi gokyuzune kaldirdim...
O sonsuz maviliklerde nazli nazli ucan turna surulerini saygiyla izledim...
Yuregim umutla doldu...


Bir kez daha inancla fisildadim;
'Sevgi kusun kanadinda'...

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : sevgi

PUTLAR MI ZARARLIDIR YOKSA PUTLARIN ZARAR VEREBİLECEĞİNE İNANMAK


29/4/2009 · Kategori: Dusunce

PUTLAR MI ZARARLIDIR YOKSA PUTLARIN ZARAR VEREBİLECEĞİNE İNANMAK MI?


Putlar mı kötüdür, taşlar mı diye soracak olsak ezberci çoğunluk “Putlar kötüdür” deyiverir.

Ezberci yapımızın bizi sürüklediği çıkmaz sokaklar da böylece önümüzde belirir. Çünkü, “Putlar kötüdür, zararlıdır” diyen, putları kırmak yahut onlardan uzaklaşmakla kötülük ve zarardan kaçındığını düşünür. Hatta o kişi, putları kırmak ve/veya onları engellemek suretiyle kendisinden başka insanlar için de hayırlı bir iş yaptığına inanır. Kötülüğün merkezi olan şey artık yoktur. İnsanlar da onun şerrinden kurtulmuştur.

Putları kırmasıyla meşhur bir Peygamberimiz var… Önce O’nun kıssasını okuyalım.

İbrahim’in kavmine seslenişi ve putlar hakkındaki sözleri:

Şuara Surasi

69.
İbrahim’in haberini de oku onlara.

70.
Hani babasına ve toplumuna şöyle demişti: “Siz neye ibadet ediyorsunuz?”

71.
Dediler: “Birtakım putlara tapıyoruz. Onların önünde toplanıp tapınmaya devam edeceğiz.”

72.
Dedi: “Yalvarıp yakardığınızda sizi duyuyorlar mı?”

73.
“Size yarar sağlıyor yahut ZARAR VERİYORLAR MI?”

74.
Dediler: “HAYIR! Ancak atalarımızı böyle yapar halde bulduk.”

75.
Dedi: “Gördünüz mü neye ibadet ediyormuşsunuz!”

76.
“SİZ VE O ESKİ ATALARINIZ!”

77.
“Şüphesiz ONLAR benim düşmanım. Ama âlemlerin Rabbi dostum.”

78.
“O yarattı beni, O yol gösteriyor bana.”

79.
“O’dur beni doyuran, suvaran.”

80.
“Hastalandığımda O’dur bana şifa ulaştıran.”

81.
“Beni öldürecek, sonra diriltecek O’dur.”

82.
“Din gününde hatalarımı affetmesini umup durduğum da O’dur.”

Bu kıssada görüleceği üzere, İbrahim peygamber putların insanlara ne bir zarar ne de bir fayda veremeyeceğini beyan etmekte, kavmini bu suretle uyarmaktadır. Kavmini, her şeyi yoktan var eden ve her şeye güç yetiren Alemlerin Rabbi’ne çağırmaktadır.

Daha sonra İbrahim Peygamber, kavmine bu durumu daha iyi anlatabilmek için bir “eylem” yapar:

Enbiya Suresi

51.
Yemin olsun, İbrahim’e daha önceden, doğruyu bulma gücünü vermiştik. Onu bilmekteydik biz.

52.
Babasına ve toplumuna şöyle demişti: “Şu başına toplanıp durduğunuz heykeller de ne?”

53.
Dediler: “Atalarımızı onlara kulluk/ibadet eder bulduk.”

54.
Dedi: “Vallahi, siz de atalarınız da açık bir sapıklık içine düşmüşsünüz.”

55.
Dediler: “Sen gerçeği mi getirdin yoksa oynayıp eğlenenlerden biri misin?”

56.
Dedi: “Hiç de değil! Sizin Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbidir ki, onları yaratmıştır. Ben de bunlara tanıklık edenlerdenim.”

57.
“Allah’a yemin ederim, sırtınızı dönüp gidişinizden sonra, putlarınıza bir oyun çevireceğim.”

58.
Sonunda onları parça parça etti. Yalnız EN BÜYÜKLERİNİ BIRAKTI ki, dönüp ona başvurabilsinler.

59.
Dediler: “Tanrılarımıza bunu yapan kesinlikle zalimlerdendir.”

60.
Dediler: “Onları diline dolayan bir genç duymuştuk. Kendisine ‘İbrahim’ deniyor.”

61.
Dediler: “Halkın gözleri önüne getirin onu ki, açıkça görebilsinler.”

62.
Dediler: “Tanrılarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?”

63.
Dedi: “Hayır, ben değil. Şu büyükleri yapmıştır onu. Hadi, sorun onlara eğer konuşabiliyorlarsa!”

64.
Bunun üzerine kendi benliklerine döndüler de şöyle dediler: “Siz, zalimlerin ta kendilerisiniz.”

65.
Sonra, yine kendi kafalarına döndürüldüler: “Vallahi, sen de bilirsin ki, bunlar konuşamazlar.”

66.
İbrahim dedi: “Siz, Allah’ın berisinden, size hiçbir şekilde yarar sağlamayan, ZARAR VEREMEYEN şeylere mi tapıyorsunuz?”

67.
“Yazıklar olsun size ve Allah’ın berisinden taptıklarınıza! Siz hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”

İbrahim peygamberin puthanedeki putların en büyüğünü yıkmayıp olduğu gibi bırakması çok ilginçtir. Eğer, putların kendilerinde bir kötülük olacak olsaydı İbrahim Peygamberin bu putu bırakması caiz olmazdı.

Bir de Hz. Musa’nın Yahudilerce ortaya çıkarılan “Buzağı Putu”nu kırması vardır. Ne var ki, bu kıssayı anlatan ayetlerde de bu buzağı heykelinin ne bir zarar ne de bir fayda verici olmadığı özenle vurgulanır. (Bkz. 7/148, 20/89)

Görünen o ki, Hz. İbrahim’in put kırma eylemi, putların kötülüğünden yahut zararlı şeyler olmalarından değil, “putperest” kavmine yaptıklarının ne kadar saçma bir iş olduğunu, tapındıkları ve çekindikleri şeylerin ne bir fayda ne de bir zarar verme kudretine malik olmadığını, kendilerini bile koruma gücünden aciz bulunduklarını göstermek içindir.

Çünkü şu bir gerçektir ki, “putperestliğe” sebep olan şey putlar değil, insanlardır.

İnsan; atalar, çoğunluk ve otorite tanrılarına teslim olduktan sonra, her manasız şeyi din edinebilir ve en olunmadık cürümleri hem de “din” adı altında icra edebilir.

İşte bu nedenledir ki, İslam putların, heykellerin düşmanı değil, “putperestliğin” düşmanıdır.

Ya değilse, insanların bir kısmı ateşe tapıyor diye ateşin, güneşe tapıyorlar diye güneşin düşmanı olunmaz.

Bunların hepsini yaratan Allah’tır ve dinsel anlamda bunların hiç biri bir kimseye ne bir fayda verebilir ne de bir zarar.

Mesela, Süleyman peygamberin kendisi için heykeller yaptırdığını biliyor muydunuz ?

“Onlar Süleyman için, mihraplardan/kalelerden, heykellerden, havuzlar gibi çanaklardan, yerinden kaldırılamaz kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Davûd ailesi, şükür olarak iş yapın! Kullarım içinden şükredenler o kadar az ki!” (Sebe,13)

Ezberci, hurafeci kimselere sorarsanız Süleyman Peygamber heykel yaptırmakla cidden şaşırtıcı, acayip bir iş yapmıştır !

Kavrambaz, kimlikci yaklaşımımız nesnelere de sirayet etmiştir. Putları kötü bilip sanki onlar kendisine veya bir başkasına bir zarar verebilecekmiş gibi ondan kaçınanlar, “Atalar, Çoğunluk ve Otorite Putları / Tanrıları” önünde el pençe divan durmaktan, farkında olarak veya olmayarak onlar her ne derse ona itaat etmekten hiç kocunmazlar.

Allah’ın yarattığı bir nesneden kaçarken, öbür tarafta şirkin tam göbeğinde olduklarını görmezler !

İlginçtir ki, bunlar aynı yaklaşımı “Kuran” için de sergilerler…

Onlara göre Kuran, bir hidayet rehberidir. Böyle inanırlar. Doğrudur, Kuran elbette alemler için bir hidayettir. Ama hangi Kuran ?

Mushaflar içerisinde raflarda tozlanmaya terkedilmiş Kuran mı?

Mümkünse mezar ziyaretlerinde, “dirilerin uyarılması için indirildiği halde” (Bkz.Yasin,70) Allah ile dalga geçer gibi sadece ÖLÜLERE OKUNAN Kuran mı?

Öğüt alınması için kolaylaştırılmış (Bkz. Kamer,17) ve insanlar ayetleri hususunda iyiden iyiye düşünsünler diye indirildiği (Bkz. 47/24, 38/29) halde, bilmediğimiz bir dilde inadına anlamamak için okunan ve okutulan Kuran mı?

İçinde şifreler, tılsımlar, büyüler, gaibden haberler ve ve sanki o bir bilim kitabı imiş gibi bilimsel buluşlar aranan Kuran mı?

Dinde hiçbir yeri bulunmayan mevlüt ayinlerinde, ilahiler arasına bilmediğimiz bir dilde meze yapılan Kuran mı?

Hangi Kuran alemler için bir hidayet ve öğüttür ?

Nasıl ki, putlaştırılan nesneler insanlara ne bir fayda ne de bir zarar veremezse, putlaştırılan bir Kuran da insanlara bir hidayet kaynağı olmaz.

Kuran, ancak kendisine iman ile iyiden iyiye düşünerek ayetlerine secde / itaat edildiğinde bir hidayet rehberi ve hakiki bir şifadır.

Yahudiler lanetli bir ırktır diyenler de aynı hataya düşmüşlerdir. Yaratan nasıl olur da yarattığı bir ırkı lanetler ? Lanetlenen o ırk mıdır, yoksa onların yapmakta ısrarcı oldukları kınanmış eylemleri yapanlar mı ?

Buna inanan, bu gün ana ve babasından doğmuş bütün Yahudilerin lanetli olduğuna mı inanıyor ?

Böyle düşünen hemen sokaklara insin de, Yahudileşmiş / Yahudilerin din hususundaki eylemlerini şiar edinmiş kalabalıklara baksın.

Ve şunu bir daha sorsun !

Sahi biz neden böyleyiz ?

Ali Aksoy

http://www.aliaksoy.net/

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : put

PEYGAMBERİN RÜYASI


20/3/2009 · Kategori: Dusunce

Peygamberin Rüyası

Acaba bir peygamberin gördüğü rüya, gelecekten (ğayb) haber verme midir?

Örneğin Peygamberimizin gelecekten bahsettiği doğru, ama bunlar ğaybtan haber vermek olarak mı anlaşılmalı?

Malum, böyle şeylere kehanet deniyor.

Oysa peygamberimiz “kahin” değil, söyledikleri de “kehanet” değil.

Peki, ne o zaman?

Kanımca peygamberimizin rüyalarının her biri birer “hedef gösterme”dir

Gerçekleşmesini istediği büyük ülküleri, gelecek tasavvurları ve yarınlara dair umutlarıdır…

Tabiri caizse her biri insanlığın geleceğine dair “büyük hayallerdir”

Zira önce hayaller kurulur. Sonra rüya (görüm, vizyon, hayal) dışa doğru kelime (söz) olarak yansır. Ve bu söz dünyasının içinde alem yeniden kurulur…

Hayalleri gerçekleştirmeye bazen ömürler vefa etmez, çağlar boyu sürebilir.

İşte peygamber rüyaları, peşinden koşacağımız bu hayaller, ülküler, umutlardır.

Aşağıda görüleceği gibi Peygamberimiz bunları “gördüm, görüyorum, göreceksin” vs. şeklinde ifade ediyor.

***

Mekke’de Peygamberimiz işte böyle “gelecekten” bahsetmeye başlayınca alayla karşılandı;

“Hayır, dediler, bunlar saçma sapan rüyalardır. Onu kendisi uydurmuştur. O bir şair (hezeyanları) dır.” (Enbiya; 21/5).

Mekke’ye egemen “Kabe çetesinin” ayette geçen bir takım karışık, saçma sapan rüyalar/hayaller (edğâsu ahlâm) dediği şey neydi?

Tefeci bezirganlar Peygamberimize neden büyücü (sâhir) diyordu?

“Şair” insanları kelimelerin büyülü dünyasında dolandıran demek olduğuna göre Kur’an ayetlerine neden şair hezeyanları diyorlardı?

Dahası bütün önceki peygamberler neden büyücü olmakla itham edildiler? (Zariyat; 52).

Şapkanın içinden tavşan çıkardıkları için mi?

Yoksa umutsuz insanlara umut, çaresizlere çare, ezilenlere gelecek vadeden “büyülü sözler” söyledikleri için mi?

Tabi ki büyük rüyalar gördükleri, statükoları aşarak yeni bir dünya hayal edebildikleri ve bu muhayyile içinde dünyayı yeniden kurmak istedikleri için…

Gerçek anlamda “devrimci” de budur zaten.

Onun için onları “şâir” (hayal aleminde dolanan), “mecnun” (gizli güçlerce kullanılan), “muallem” (öğretilmiş, beyni yıkanmış) ve “sâhir” (büyüleyici sözlerle insanların kandıran) diye itham etmekteydiler…

Çünkü Peygamberler insanları bu sözlerle cesaretlendiriyor, “Kaderiniz kendi elinizdedir”, “Bu düzene mahkum ve mecbur değilsiniz” diyerek, “ölüler dirilecek, zalimler hesap verecek, cennette iyiler mutlu olacak, orada zengin-yoksul, ezen-ezilen ayrımı olmayacak, dünyayı böylesi bir cennete çevirmek mümkün, bunun için çalışın, başaramazsanız bile ahirette size ödül olarak gerçeği verilecek…” gibi vaatlerle çaresizlere umut oluyorlardı.

Onun için “büyüleyici sözlerle ayak takımını cesaretlendirmek ve zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri olmayanları ayaklanmaya tahrik etmekle” suçlanıyorlardı.

***

“Dinin afyon yüzünde” ölülerin arkasından okunan Yasin suresinde, “dinin devrimci yüzünden” bakınca bununla ilgili bakın neler deniyor;

“Onlar ‘Siz bizim bahtımızı kararttınız. Eğer bu işe bir son vermezseniz sizi taşa tutarız ve çok fena yaparız, kesinlikle!’ dediler.” (Yasin; 36/18).

Yani: Siz bizim kaderimizi değiştirmeye, bahtımızı karartmaya, talihimizi geri çevirmeye çalışıyorsunuz. Bir rüyanın ve hayalin peşinden gidiyorsunuz. Sizin yüzünüzden kader, baht ve talih tanrıları gazaba geldi. Üzerimize taş yağacak. Söyledikleriniz ölüm, doğum, baht, talih, bereket, verimlilik tanrılarını çok kızdıracak şeyler…

Yasin suresinde “O şehir halkı” hiçbir isim, yer, zaman, tarih adı verilmeksizin anlatıldığına göre bu ayetler çağlar üstü mesajlar vermeyi amaçlıyor. Ne mesaj verilmek istendiğini anlamak için ayette geçen “tâir” (kader, baht, talih kuşu) tabirinin Sami/Arap muhayyilesinde ne anlama geldiğini bilmek icap eder.

Öyle görünüyor ki bu eski dünya dinlerince öngörülen “Tanrısal yazgı” düzeninin sarsılması endişesini yansıtmaktadır. Çünkü “tek Allah” inancını getiren peygamberler o günkü dünyada kurulu “Tanrılar düzenini” tehdit ediyorlardı. Çünkü yer, gök, kader, baht, ölüm, doğum, rüzgâr, su, ay, güneş vs. hepsi bir takım tanrılar ve onların temsilcisi, oğlu, kızı, karısı, ailesi, hanedanı, ruhbanı olduğunu iddia eden kişilerce aralarında pay edilmişti. Sadece paylaştırılmakla kalmamış bunların kurumları kurulmuş, arkasına ordu ve donanmalar almıştı. Bir toplumsal düzen ve imparatorluk şekline bürünmüştü.

Şimdi düşünelim, böylesi bir dünyada kimi peygamberlerin çıkıp “tek bir Allah”tan bahsetmesi ve onun temsilcisinin, vekilinin, oğlunun, kızının, hanedanının, ruhbanının vs. olmadığını, sadece “elçilerinin” olduğunu, onların da “hiç bir şey talep etmeden, sadece uyanışa çağrı için” bu elçiliği yaptıklarının söylenmesi pratikte ne anlama gelir?

Bu, bugünkü tabirle o günkü “dünya sistemine” başkaldırmak, hayal kurmak, olmayacak duaya amin demek, çaresizleri bir maceranın peşine düşürmek demekti. Bunun sonucu ise dünya lordlarının (tanrılarının) gazaba gelmesi ve “borsayı çökertip dövizi fırlatarak” ekonomiyi altüst etmesi, halkı aç bırakması, ülkeleri çökertmesi, geleceklerini mahvetmesi demekti. Yani bahtımızı karartması, dolar lordlarınca (verimlilik, başarı ve güç tanrılarınca) kurulan ve değiştirilmesi mümkün olmayan uluslararası düzeni (Tanrılarca tayin edilen kaderi) başımıza yıkması, geleceğimizle oynaması, durmuş oturmuş düzenimizi bozması demekti…

“Peygamberler ise ‘Bahtınız kendi elinizdedir. Aklınızı başınıza toplamanız istense de, öyle mi? Tam tersi siz kendi kendinizi bitiriyorsunuz’ dediler.” (Yasin; 36/19).

Yani: Bu uğursuzluk getirmek, bahtı karartmak vs. dediğiniz şey kendi yaptıklarınızla ortaya çıkan bir şeydir. Siz o sahte tanrılara (lordlara) inanır, onların gerçek tanrı gibi güçlü ve yıkılmaz olduğuna dair içinizde kölece bir itaat taşırsanız, dünya size o tanrıların dünyasıymış gibi görünür. Hâlbuki kendi eylemlerinizle kendi bahtınızı ve geleceğinizi yaratırsınız. Kaderiniz elinize verilmiş olup kendi kaderinizi kendiniz yazarsınız. Çünkü “herkesin geleceği ve ne olacağı (kaderi/bahtı/tâiri) kendi boynuna dolanmıştır.” (İsra; 17/13).

İşte eski çağ egemenlerinin peygamberlere “büyüleyici sözlerle” (Zariyat; 39), “saçma sapan rüyalar anlatarak” (Enbiya; 5) “ayaklanma çıkarmak ve kurulu düzeni değiştirmek ” (Mu’min; 26) ithamında bulunmaları bu yüzdendi…

Keza Yusuf’un rüyası da bununla ilgiliydi. O dönemde dünyaya egemen olan bir süper gücün hazinelerinin yoksullara ve ezilenlere dağıtılması rüyasıydı. Hz. Peygamber de zaman zaman “Kisra’nın ve Kayzer’in hazineleri sizin olacak” demişti…

***

Lütfen okuyun, bir peygamberin neyin rüyalarını gördüğüne bir bakın;

“Ben Resulullah’ın yanında iken bir adam geldi ve fakirlikten şikayet etti. Derken biri daha gelip, o da yol kesilmesinden şikayet etti. “Ey Adiyy” dedi, “Sen Hire şehrini gördün mü?” “Hayır görmedim, ancak işittim!” dedim. Bunun üzerine: “Eğer ömrün biraz uzarsa, devesine binen bir kadının Hire`den (tek başına) kalkıp Ka`be`yi tavaf edeceğini mutlaka göreceksin. O bu seyahatini yaparken Allah`tan başka hiçbir şeyden korkmayacak!” Adiyy der ki: “İçimden, kendi kendime, “Memlekete dehşet saçan Tayy eşkiyaları nereye gidecek?” dedim. Resulullah sözlerine devam etti; “Eğer ömrün olursa Kisra`nın hazinelerinin de fethedildiğini göreceksin!” Kisra İbnu Hürmüz mü? diye araya girdim. “Evet İbnu Hürmüz olan Kisra!” buyurdu ve devam etti: “Eğer hayatın uzarsa mutlaka göreceksin: Kişi eli altın veya gümüş parayla dolu olduğu halde bunu tasadduk etmek üzere fakir arayacak fakat kendinden onu kabul edecek bir tek adam bulamayacak… Her biriniz, mutlaka bir gün gelecek aranızda herhangi bir perde, bir tercüman olmaksızın Allah`la karşılaşacaksınız. O zaman Allah: “Sana tebliğ getiren bir peygamber göndermedim mi?” diye soracak. Muhatabı: “Evet gönderdin!” diyecek. Allah: “Ben sana mal vermedim mi, ikram etmedim mi?” diye soracak, kul: “Evet! Ey Rabbim verdin” deyip sağına bakacak, cehennemden başka bir şey görmeyecek, soluna bakacak cehennemden başka bir şey görmeyecek. Adiyy der ki: “Resulullah’ın şöyle söylediğini işittim: “Bir hurmanın yarısı da olsa onu tasadduk ederek ateşten korunun! Kim yarım hurma bulamazsa güzel bir sözle korunsun!” Yine Adiyy dedi ki: “Ben Hire`den kalkıp, Beytullah`ı tavaf eden ve Allah`tan başka kimseden korkmayan yaşlı kadını gördüm. Kisra İbnu Hürmüz`ün hazinelerini fethedenler arasında ben bizzat bulundum. Eğer sizlerin ömrü uzun olursa mutlaka, Ebu`l-Kasım’ın şu söylediğini de göreceksiniz: “Kişi, eli altın veya gümüşle dolu olarak çıkacak, onu kendinden (sadaka olarak) kabul edecek adam bulamayacak!” (Kütüb-i Sitte; Hadis No : 5573).

***

Evet, “Ebu’l-Kasım’ın” rüyası neymiş görüyorsunuz değil mi?

- Bir kadın San’a’dan Hadremevt’e kadar (Bütün Arabistan’ı kastediyor-Edirne’den Kars’a kadar- der gibi) tek başına yürüyecek ve Allah’tan başka kimseden korkulmadığını görecek!

- Bir adam eli altın ve gümüşle dolu olduğu halde şehirde dolaşacak, infak/zekat/sadaka verecek kimse bulamayacak!

- Ömrün olursa göreceksin; Kisra’nın (Amerika’nın sömürerek yığdığı) hazinelerin yoksullara açıldığını (fethedildiğini) göreceksin! Şu zencinin oğlunun mu? Evet, zencinin oğlunun!

- Ey Adiy! Buhara neresi bilir misin? Bir kadın Buhara’dan, Kırım’dan, Fas’tan, Bosna’dan tek başına kalkacak, Kabe’ye gelecek ve Allah’tan başka kimseden korkulmadığını görecek! ‘Irak’tan, İsrail’den geçip gelecek yine de bir şey olmayacak mı?’ Evet, olmayacak!

- Bir gün gelecek Allah ile aranızda perde olmadan karşılacaksınız! (Allah’ın sevgi, merhamet, adalet gibi isimlerinin apaçık tecelli ettiğini, yeryüzüne/ülkelere/şehirlere/mahallelere/evlere hakim olduğunu kendi gözlerinizle göreceksiniz!) Bir hurmanın yarısı ile de olsa bu “rüyanın” gerçekleşmesi için çalışın. Rüyaların kahramanları sizlersiniz!

Bunlara “saçma sapan rüyalar”, “büyüleyici sözler” diyenler haklı mı acaba?

Öyle ya olacak iş mi diyesi geliyor insanın.

Hayır!

Allah, elçisinin (ve onun rüyasına/hayaline adanmışların) rüyasını/hayalini doğru çıkardı/çıkarır. Bundan hiç şüpheniz olmasın” (Fetih; 27).

Bir ülkeden, bir şehirden, bir mahalleden, bir sokaktan hatta 2+1 bir evden bile başlayarak rüyaları hayata geçirmek, böylesi cennetler yaratmak mümkün.

Yeter ki peygamberin rüyası gibi rüyalar görün, cennete inanın ve davranın.

Recep İhsan ELİAÇIK

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : peygamber

GELİN KUR'AN'I YENİDEN OKUYALIM


19/1/2009 · Kategori: Dusunce

Gelin Kur'an'ı Yeniden Okuyalım

19 Aralık 2000… Devrimci tutsaklara yönelik Hayata dönüş operasyonları …Yani 20 Hapishane…8 jandarma komanda taburu…37 bölük…8335 askeri personel…Binlerce gardiyan ve çevik kuvvet….Sonucunda 28 ölü

Ölüm oruçları ve sonucunda 122 ölü….

Artık aramızda olmadıkları için bu sefere katılamayan kalbimin gerçek Müslüman’larına ithaf olunur…

Ey sevgili devrimci arkadaşlar, sosyalist arkadaşlar, devrimci-solcu arkadaşlar…

Hatırlıyor musunuz; Günler yürüyordu, takvim yaprakları birer birer ölüyordu ve Berdan son nefesinde yani ölüm orucunun 65.gününde; Bizler insanlık ailesinin fertleri olarak” diye sözlerine başlıyor ve şöyle devam ediyordu;

“Bizler çok büyük bir insanlık ailesinin fertleri olarak, kendimizi hep başlarda hissedeceğiz. Çünkü bu insanlık ailesinin fertlerinin önü çok açık. Bunu biliyoruz, buna inanıyoruz….”

Mersin’liydi Berdan ve İzmir’li Müjdat’a söylemişti türküsünü…Müjdat, İstanbul’lu İlginç’e göz kırpmıştı…İlginç’in insanca yaşamak dışında bir hayata tahammülü yoktu, bütün insanlar mutlu olsun istiyordu ve sevdasını Dersim’li Yemliha’ya fısıldamıştı…Yemliha hemen doğruluvermişti yerinden, uzatmıştı bakışlarını Merzifon’lu Serdar’a…

Serdar o esnada son nefesini veriyordu…

Oysa istedikleri sadece insanca bir yaşam idi…Tek dilekleri insanın insana köleliğini ortadan kaldırmaktı.

Ve hatırlıyor musunuz; Ramazan’dı ve bizim şafak böyle sökmüştü, bizim iftar topu da böyle patlamıştı işte…

Değil sahurdan iftara, 65 gün…70 gün…85 gün…90 gün bile kafi gelmemişti dünyanın tüm açlarının, mahrum bırakılmışlarının çehresinde gezinmeye…

Evet ağlamak ayıp değildi fakat hatırlıyor musunuz, herkes nasıl gözlerini kaçırarak gizlice ağlıyordu, herkes nasıl da gözyaşlarını gizlemeye çalışıyordu birbirinden? Hani gözler dolar dolardı da dökülmezdi bir türlü yüzümüze.. Ağlamak ayıp değildi ancak bir sürü arkadaşınızın önünüzde yavaş yavaş ölüyor olması ve acaba hangimiz daha önce ipi göğüsleyecek diye düşünmek, sabah uyandığınızda acaba hangilerimiz henüz hayatta diye tek tek herkesi kontrol etmek, o esnada yanınızda soluk alıp veren bir arkadaşınızın az sonra nefesinin kesilecek olduğunu bilmek nasıl bir acıydı hatırlıyor musunuz ?

Gözyaşına sığacak kadar küçülen bedenleri görmek…

O görkemli meydan okumaya şahit olmak…

Ancak umursanmamak…Önemsenmemek…Koca İslamcı camiada ancak 30-40 kişinin harekete geçtiğini bilmek…

İsimleri kıyamete kadar zihinlerimizde kalacak olan bir avuç dost dışında kalanların mazeretleri üzerine varsayımlarda bulunmak…

Örneğin tam da Serdar’ın son nefesini verdiği zamanlar denk gelen bir 3.eş imam nikahı merasimi…Ya da Berdan hayatını kaybederken çıkılan bir Umre seyahati…İlginç hayatını kaybederken kotarılan bir ihale işi…Ya da tam da Müjdat ölürken, 5 yıldızlı otellerden birinde başına oturulan iftar sofrası…

Hele de bazı insanların arkadaşlarımız hakkındaki saçma sapan düşüncelerini işitmek zorunda kalmak…Bu nasıl bir öfkeydi hatırlıyor musunuz?

Onlar ateistti, onlar solcuydu, onlar kendilerinden başkasına önem vermezdi diye ortaya savrulan bazı cümleleri duymak zorunda kalmak…Bunun gerçeği yansıtmadığını, onların halkın içinden gelmiş yüreği insan sevgisiyle dolu insanlar olduğunu izah etmek durumunda kalmak…Kaçıp uzaklaşmak, kendini kaybedip önce Allah kahretsin onlar sizin için öldü diye ağız dolusu küfretmek ve yalnız kalarak doyasıya ağlamak istemek, ancak bunların hiçbirisini yapamamak ne tuhaftı, öyle değil mi ?

Herkes bir biçimde ayakta kalmak zorundaydı. Ve kayıpların ardından, bir yandan onların yasını tutarak bir yandan da hayatla yüzleşmeye çalışmak zordu ancak İçimizde büyüttüğümüz tüm o öfkeye rağmen mecburduk buna, öyle değil mi ? Ancak intikam öyle bir his ki, hani insanın hayatında tek bir şey önemlidir bazen. Ne iş, ne eş, ne de başka bir şey…Tek bir soyut hal üzerinden devam eder yürümeye…Ben, der… Ben bu arkadaşlarımın intikamını öyle esaslı bir biçimde alacağım ki, yüreğim ancak o zaman biraz soğuyacak…Dalından çiçeği koparır gibi hayatını soldurdukları , haykırışları ve erimiş bedenleri yüreklerimizi delip geçen arkadaşlarım için öyle esaslı bir kazık atacağım ki bunlara…Acılarını tarih yazacak…

Bunun ne olduğunu bulmak kolay değildi elbette…

Günler geceler boyunca iz sürdüm….

Mevlana okudum…Yunus okudum…Hayyam okudum…İkbal okudum…Biraz ferahladım…Biraz yüreğim soğumaya başlar gibi oldu ancak heyhat öfkem geçmedi.

Sonra, Ali Şeriati’ye tesadüf ettim ve sesi ılık bir nefes oluşturdu içimde…Bir görkemli “Of” çektiğimde dibimde bitivermiş olan bir dost oluvermişti sanki Şeriati…Ardından, sevgili dostumun da meğerse İslam’ın yalnızlarından birisi olduğunu öğrendim…Hani arzuhal eylesem deftere sığmaz derler ya, ben Şeriati’yi çok sevdim ve etrafımız onun gibi Müslümanlardan oluşsaydı, arkadaşlarımız da şuanda hayatta olurlardı, gibilerinden tuhaf düşünceler belirdi zihnimde…

Sevgili dostum bir ışık yakıvermişti işte…

Demek onun gibileri de vardı…Bizimle aynı şeyleri söylemiş olan Müslüman’lar da vardı…Ve bunlar kaynaklarını Kuran’dan alıyorlardı.

Pekala siz İslam dininin, namaz, oruç ya da hac gibi, sadece sahibini alakadar eden ve düzen üzerinde hiç bir sarsıcı etkisi olmayan bir takım ritüelleşmiş ibadetlerden ibaret olduğunu düşünüyorsunuz, değil mi ?

Öyle düşünüyorsunuz biliyorum zira ben de öyle düşünüyordum…

Veyahut Müslüman olmanın, insanı haksızlıklar karşısında basiretsiz kılan bir hal olduğunu sanıyorsunuz, biliyorum…

En fazla zekat verirler, diye geçiriyorsunuz içinizden…

İyi de insan; “Yahu ben bu zekatı niye veriyorum, bu insanlar neden aç, neden zekata muhtaç” diye sormaz mı kendine, öyle değil mi ?

Ah ama Müslüman’ların kaza ve kader inancı var. Hatta bu İslam’ın iman esaslarından bir tanesiymiş…Öyle öğretilmiş onlara…Yüzlerce senedir, bir yalana iman ediyorlarmış…Bir yalan iman esaslarından sayıyorlarmış, diye düşünüyorsunuz öyle değil mi?

Bu ne saçmalık diye geçiriyorsunuz içinizden biliyorum…

Vallahi de, billahi de ben de böyle düşünüyordum. Ancak bir dost edinmiştim işte kendime. Ve dostum bana; Şirk dininin ana unsurlarının, cehalet, korku, ayrımcılık, sermayedarlık ve bir sınıfın insanlarını diğer insanlara karşı üstün tutmak, olduğunu söylüyordu. Ve bizim din üzerine yaptığımız bu değerlendirmelerin, hak din için değil, şirk dini için doğru olduğunu vurguluyordu. Bizim din sandığımız şeyin; Çaresizlik ve cehalet içinde yüzen halkları, içinde bulundukları durumun kendileri için ilahî bir takdir olduğuna inandıran ve buna teslim olmaya çağıran bir uyuşturucu görevi gören uydurulmuş bir inanç olduğunu haykırıyordu.

Sevgili dostum bana; Mücadele ettiğimiz şeyin aslında, kendilerinin ve toplumlarının mevcut durumunun, olması gereken bir durumda olduğuna ve bu durumun, ilahî takdirin bir tecellisi olduğuna inandırmaya çalışan şirk dini temsilcileri olduğunu söylüyordu.

Varın yaşadığım şoku siz düşünün…

Hani sokaklarda çok kaldığımız gecelerde, sıcak bir ev özlüyorduk ya bazen…Duvarları arasında çocuklaşabileceğimiz, devrimci hayaller kurabileceğimiz, kurduğumuz sofraya dünyanın bütün mahrum bırakılanlarını davet edebileceğimiz sıcacık evler hayal ediyorduk…

O ev uzaktan görünmeye başlamıştı işte…Sevgili dostum işaret etmişti bunu bana…Ve hemen bir Kuran-ı Kerim edindim…

Sarsıldım zira “Oku” diye haykırıyordu vicdanım….

Yaratan Rabbinin adıyla Oku! O, insanı sevgiden/ilgiden/alâkadan yarattı! diye fısıldıyordu. Oku! Senin Rabbin çok cömerttir! Kalemi kullanmayı öğretti! diye yükseltiyordu sesini…Ve insana bilmediği şeyleri öğretti!” diye haykırıyordu…

Ve “Oku” diye haykıran vicdanım, al bu kitabı oku-sonra namaz kıl-hacca git-kurban kes ardından da yan gel yat , demiyordu bana…

“Oku” demek kafanı kaldır da, eleştirel gözle bir etrafına bak demekti. Batıl olarak gördüğün şeyleri kaldırmak için üzerinde sorumluluk hisset, zulmün yerine adaleti tesis edebilmek için azıcık gayret et demekti.

“Oku” demek yan gelip yatma, biraz çaba göster be adam demekti.

“Oku” demek; Git kabirlerde dua ya da arkadaş sohbetlerinde mevlit oku demek değildi. “Oku” demek, aynı bizim Serdar’ımızın gibi, zulme-haksızlığa karşı bir sevda edin ve bunun peşi sıra git demekti.

“Oku” demek; Yahu hadi hiçbir şey anlamadıysan bari en azından Peygamber’leri anla demekti. Onlara bak; Hangisi, ilk çıkışlarında önce düzeni yerle yeksan ederek, ilk iş olarak mevcut yapıyla savaşmamış ?, demekti.

“Oku” demek; ta ilk insan Hz. Âdem’den en son Peygambere kadar olan tüm Peygamber’ler ne tür düşüncelere ve hangi sosyal yapıya karşı çıkmışlardır, bunu gör demekti.

“Oku” demek; Genç İsa’nın kavgasını anla, Musa’nın Firavunla olan mücadelesini gör ve Muhammed’in sevdasına şahitlik et demekti…

Bizim Berdan’ımız son nefesinde, bizler insanlık ailesinin fertleri olarak, diye söze başlamıştı ya hani…

“Oku” demek bu insanlık ailesinin manifestosu idi işte.

Sayfalarda ilerledikçe, hayatımda yediğim en büyük kazık bu olsa gerek diye düşündüm…

Hayatımızda yediğimiz en büyük kazık buymuş meğer…

Zira bizim dinimizi öldürmüşler…

Kuran-ı Kerim’i öldürmüşler. Onu bir tapınak ve sermaye dini kitabı haline getirerek, bizleri başka mecralarda hak aramaya mahkum bırakmışlar…

Önce kitabımızı öldürmüşler, sonra da ardından oluşan mahşer yerinin atıvermişler bizi.

Ah intikam demiştim ya hani…Bu öyle bir his ki, geri kalan her şeyi önemsiz kılıyor bazen. Ne iş, ne eş, ne de başka bir şey…Tek bir soyut hale bağlıyorsunuz hayatınızı…Ben bu arkadaşlarımın intikamını öyle esaslı bir biçimde alacağım ki, yüreğim ancak o zaman biraz soğuyacak, diyorsunuz içinizden sürekli…

Yanı başımızdan hoyratça kopardıkları arkadaşlarım için öyle esaslı bir kazık atacağım ki bunlara…Acılarını tarih yazacak, diyorsunuz kendi kendinize…

Allah’ım sana şükürler olsun…Bana bir yol gösterdin…Yaşama gücü verdin…

Ey sevgili devrimci arkadaşlar, sosyalist arkadaşlar, devrimci-solcu arkadaşlar…

Buymuş işte o daima hayallerini kurduğumuz sıcak yuva. Kitabın sayfalarında gizliymiş hayatın tüm akışkanlığı.

Kalbimizin her odasında bir arkadaşımızın cansız bedeni yatarken, “Oku” diyen sese yanıt vermekmiş acılarımızı dindirecek olan şey….

Öldürdükleri, soldurdukları dinimizi geri alacağız, o sıcak yuvaya tekrar kavuşacağız….Zira bu din bizimmiş ve en esaslı intikam, eskisini bunların suratına çarpıp, yaşayan Kuran’ı yeniden okumakmış meğerse.

Peren BİRSAYGILI

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, kuran, okumak

KURBAN ETMEK / KURBAN OLMAK


3/12/2008 · Kategori: Dusunce

Kurban Etmek / Kurban Olmak

Kurban Bayramının yaklaştığı şu günlerde herkeste bir telaş, bir koşuşturmaca. Kurbanlık arayışları günler öncesinden başladı. Herkes “kurban etmek” peşinde.

“Kurban olmak” sözünün ise bayramlarla pek bir alakası yok. Daha çok, çocuklarını bağırlarına basan ana-babaların kullandığı iki kelime bu. Gayri ihtiyari dökülür ağızlarından “Kurban olurum yavrum!”  cümlesi.

Aslında hayat, kurban edebildiklerimizi, kurban etmek; kurban edemediklerimize de kurban olmaktır.

İsterseniz konuyu biraz daha açalım...

 Kurban denince akla ilk gelen şahıslara, baba ve oğula yani İbrahim ve İsmail’e gidelim.

İbrahim; birçok mücadeleden, imtihandan başarıyla çıkmış, büyük insan Allah yolunda babasından ayrılmayı, kavmiyle ters düşmeyi, canını kurban etmeyi göze almış örnek peygamber.

İsmail; İbrahim’in yıllar sonra olmuş, kendisiyle aynı dini paylaşan itaatkâr oğlu. Yani her ana-babanın “sana kurban olurum” diyeceği bir evlat. Yaşlı İbrahim’in gözbebeği.

İbrahim için yine bir sınav. Ya İsmail’i Allah’a kurban edecek ( Yani İsmail’in sevgisini, Allah’ın önüne geçirmeyecek, İsmail’ini bile Allah yolunda feda edebilecek ) ya da kendisi İsmail’e kurban olacak ( İsmail’in sevgisi ağır basıp, Allah’ın emrini yerine getirmeyecek )

İbrahim’i İbrahim yapan en değerli varlığı olan oğlunu Allah’a kurban etmesiydi.  Allah’ın rızasını kazanmak için oğlundan ayrılmayı göze almasıydı.

O biliyordu ki, kurban olacaksa sadece Allah’a olmalıydı. Evlada, eşe, ana-babaya, paraya, makama kısacası dünyaya kurban olmak ateş demekti.

Ateşten kurtulmak için bunların hepsinin fidye olarak verilmek isteneceği, büyük günden korkuyordu İbrahim.  Hiçbir şeyin sevgisi Allah’a olan kulluğunun önüne geçmemeliydi.

Rasulullah ve beraberindekiler de neyi kurban etmeleri, neye kurban olmaları gerektiğini biliyorlardı. İşlerini, evlerini, akrabalarını, mallarını hatta canlarını feda ettiler Allah’a kurban olmak için.

300-500 YTL verip bir hayvanı boğazlamak işin kolay tarafı. Bizim en değerli şeylerimiz neler? Bizim İsmail’imiz kim? Oğlumuz, kızımız, işimiz, evimiz, arabamız, paramız, makamımız, canımız… Hangisi? Kimler ve neler Allah yolunda bize ayak bağı oluyor? 

Kurbanlığınızı seçtiniz mi?

Serdar EFE
www.islamvehayat.com

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, yaşam, kurban, kuran

« Önceki ::