DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ 1

8/12/2007 · Kategori: Dusunce

Değerlerin Derece Düzeni (I) / Kurban Edilen Kurban

 

Geçen hafta, saygın bilinen televizyon kanallarından birisinde kurbanla ilgili bir program izledik. Konuşmacı, her mükellefin kurban kesmesini özellikle teşvik ediyor, hatta birden fazla kurban kesebileceklerini söylüyordu.

 

Kurban kesmeyi modern dünyaya yakıştıramayanlara karşı yapılmış bir konuşma değildi bu. Cızbız iştihasını tatmine dönüştüğü için artık kurban âdetini terk etmek gerektiğini öne sürenlere bir cevap da değildi. Aslında konuşma, marketten tavuk alıp yoksullara dağıtmanın kurban sayılabileceğini iddia edenleri de muhatap almayacak ciddiyette görünüyordu.

 

Ama ne gariptir ki konuşmacının meseleye bakışı, tavuk kurbancısının düşüncesiyle tam olarak örtüşüyordu. Çünkü o da, dini hükmünden, ubudiyet ve şiar mahiyetinden ziyade, kurbanı salt bir sadaka olarak öne çıkarıyordu. Sadakanın da çoğu makbul olacağından; ailenizin her ferdi için, hatta ölmüşleriniz için birer kurban kesebilirsiniz diyordu.

 

Din evrenseldir. Dini hükümler de o dine inanan herkes içindir.

 

Şimdi, bütün dünyada durumu yerinde olan mükelleflerin sayısını düşünelim. Onların her birinin kendisi için, aile fertlerinin her biri için, ardından da öteki hayata göçmüş yakınları için birer kurban kestiklerini düşünelim.

 

Müthiş bir manzara!

 

Ama konuşmacı maalesef burada da durmadı. “Sahabi efendilerimiz”in her birine kurban kesmeyi önererek sürdürdü sözlerini.
Yani gücü yeten her mükellef önce kendinse bir kurban kesecek, sonra kaç kişi ise aile fertlerine birer kurban daha kesecek, ardından aileden ölmüş babalara, dedelere, ninelere birer kurban daha kesecek, sonra da yüzlerce sahabi için birer kurban daha kesecek!

 

Din hakkında peşin hükümlü modern dünyaya müthiş ve garip bir din öğretisi bu.

 

Peki, modern dünyada, et dağıtmak gerçekten iyi bir sadaka yolu mudur? Uzak ülkelerdeki; barınmaya, sağlığa, işe, aşa muhtaç olan dindaşlarımızla yardımlaşmamızın en iyi yolu, hac mevsiminde et dağıtmak mıdır?

 

Kurban ibadetini, cemaat hizmetleri için iyi bir gelir kaynağı görerek sadakaya dönüştürmek, büyük dini gelenekten ve nebevi çizgiden bir sapma değil midir?

 

Acaba kurbanı sadakaya dönüştürmenin dinde yeri nedir? Son peygamberin denetiminde yaşanan dini hayatta kurban ibadetinin diğerleri arasında derecesi nedir? Ensar-Muhacir kardeşliği arasında; zekât, sadaka, infak, salih amel, öşür, humus, fidye, kefaret ve benzerlerinden daha önde ve hele hele bir yardımlaşma damarı mıdır kurban?

 

Kan akıtılması yönüyle mükellefin nefsini tecziye edici, örfi uygulamaları yönüyle aileyi terbiye edici, dini bir şiar olması yönüyle mahalleyi tahris edici, yoksullara ulaşması yönüyle ıslah edici, maldan fedakârlık olması yönüyle tezkiye edici, bütün bunlardan dolayı da ibadet olarak tecviz edilen kurbanın mahiyetini bu kadar zorlamak niçin?

 

Devam edecek

 

Ahmet BAYDAR

 

Kalici Baglanti Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : din, değer, düzen, kurban, ibadet, islam

DOĞRU KİTAP HANGİSİ?

5/12/2007 · Kategori: Dusunce

Doğru Kitap Hangisi?

 

ü        İslami metinler olarak sunduğu “nass”lar hem tarihen hem içtutarlılık olarak %100 kesinlikte, çelişkisizlikte ve sağlamlıkta olmalı.

İslam çelişkisiz, tutarlı bir bütünselliğe sahip olduğundan diğerlerinden farklı bir konuma sahip. Eğer İslam adına ortaya konan söylemler İslam’ın kendi öz tutarlılığının aksine  bu bütünsellikten kopuk bir dizi doğruları savunuyorlarsa çelişik ve parçalanmış bir düşünceyi İslam adına ifade ediyorlar demektir ki bu durum İslam’ın kendisini değil bu söylemlerin İslamliğini sorgulamamıza sebep olur. Tevhid ve Adalet tasavvurları problemli olanların “delil” tasavvurlarının da sağlıklı olması beklenemez. O halde Tevhid ve Adalet’te mutlak tenzihi savunmayan, Allah ile yarattıkları arasındaki mutlak zıtlığı/ontolojik ayrışmayı çiğneyen her türlü iddia Allah’tan bize sunulan “hucciyet” (delillendirme) konusunda da çelişkiye düşer. Hatırlanacak olursa Mesihiler ve Yahudiler de sadece Allaha iman etme iddiasındaydılar bu anlamda müslümandılar ilah anlayışları deforme olduğundan kulların yorumları ve anlayışlarıyla Allah’ın sözleri arasında “mutlak bir tenzih” gerçekleştiremediler. Birbirini besleyen bir döngü olarak bu karışımla oluşturdukları “kitap/kaynak”lar da onların sorunlu tasavvurlarını yaşatır oldu. Böylece yola müslüman olarak başlayanlar bu kimliklerine o kadar yabancılaştılar ki Musacı ya da İsacı oldular ama bu durumlarıyla Musa ve İsa’nın yolundan ayrılmış, kraldan çok kralcı olmuş oldular. Bugün onları başkalaşımlarının sonucu olarak Yahudi ve Mesihi olarak adlandırıyoruz.

  Aynı süreci onlardan sonra gelen müslümanlar da yaşadılar, çünkü sünnetullah kimseye has muamele yapmaz, kim onu olumlu yönde işletirse aynı sonucu alır, durum olumsuz sonuçlar için de geçerli... İslamoğlu hoca’nın “Yahudileşme ve Hristiyanlaşma temayülleri” olarak tanımladığı zaaf noktası İslam’ın kriteri, ölçüsü olarak insanlara Allah’ın kitabıyla birlikte kulların yorumlarının sunulmasına yol açtı. Allah’ın dini ile kulların bu dinden anladıklarını eşit seviyede değerlendirme yanılgısı bununla durmadı iş netlikten bulanıklığa sürüklenen bir kaynak kargaşasına, ölçülerin çatışmasından ölçüsüzlüğe yol açtı.

 Ölçü dediğimiz şey ekseni oluşturur, siz bu eksen sayesinde kıblenizi bulur, doğruyla yanlışı ayırt edebilirsiniz. Eğer ölçünüzü karıştırırsanız hakka batıl, batıla hakk deme karmaşasına düşersiniz. Bu anlamda ölçünün kesinlik taşıması gerekir. Bir bilginin ölçüt, belirleyen olması için onun sağlıklı kanallardan %100 kesinlikte bize ulaşması gerekir. Buna ulema “Subut-i Kat’i”lik demektedir. İkinci husus ise “Delalet-i Kat’i”lik olarak tanımlanan anlamın iç tutarlılığıdır. Bu şartlar objektif tarihçilerin şahitliğiyle ve mütevatir biçimde aktarımıyla Subut-i Kat’ilik şartlarını taşıyan tek ölçüt “Kur’an”dır. Bununla birlikte içtutarlılık yani Delalet-i Kat’ilik şartlarını da yine Kur’an taşımaktadır. Bu sebeple İslam düşüncesindeki tek ölçüt/furkan Kur’an’dır. Bu tespitimiz Kur’an dışındaki diğer kaynakları toptan reddetmemizi gerektirmez. Aksine diğer tüm kaynakları bu tek ölçüt dairesinde değerlendirmemizi, ölçüye uyanlardan faydalanmamızı uymayanlardan uzaklaşmamızı gerektirir.

·         Kaynağı İlahi olan Din’in ölçütü de ilahi olmalıdır.

·         İlahi olan bu bilgi tarihsel olarak kesin bir biçimde bize ulaşmalıdır ki biz onun gerçekten ilahi olduğunu bilebilelim.

·         İçtutarlılığa sahip olmalı, çelişkiden beri olmalıdır ki ilahi bir metin böyle olmak zorundadır.

 Bu ilkeleri dünyadaki tüm kutsal metinlere uygulayabiliriz. Hangisi bu sınavdan gerçek anlamda geçebiliyorsa o metin iman edilecek, furkan yapılacak metindir. Bugün itibariyle bu sınavdan sadece Kur’an geçebilmektedir. Kur’an’ın Eski Ahid ( Hz. Musa’ya verilen 5 Kitap ve İsrailoğulları nebilerine verilen vahiyler) ve Yeni Ahid (İnciller ve Havarilere atfedilen metinler)’i nesh etmesindeki mantık ta burada yatmaktadır. Çünkü içlerinde Tanrısal mesajdan izler taşısalar da güvenilirlikleri hem tarihsel hem de içmetin tutarlılığı açısından sağlıksızlaştığından furkan/kriter olma özelliğini kaybettiklerinden %100 kesinlikte bir İlahi mesajla nesh edilmişlerdir. Nesh’in varoluş amacı, çelişkili iki metinden daha sağlamının zayıf olanı ortadan kaldırmasıdır. “Dinde netliğin ve kesinliğin olması için net ve kesin olanın bulanık olanın belirleyiciliğini iptal etmesi” anlamına gelen “Nesh” bu sebeple Kur’an’ın içinde değil dışında anlamlıdır. Aslında Kur’an’ın nesh edici bu özelliği “koruma”  devam etmektedir (ki bizler onun Kıyamete kadar süreceğine aklen ve naklen inanıyoruz.) Çünkü korunmamış bir metin furkan olamaz ve bu yeni bir mesajı gerekli kılar. 

EHL-İ KİTAPLAŞMA’YA KARŞI NESH DEVAM EDİYOR

Aslında Kur’an’ın nesh edici bu özelliği “koruma”  devam ettiği sürece (ki bizler onun Kıyamete kadar süreceğine inanıyoruz.) kendisinden sonra ilahi/kutsal olduğu iddia edilen metinleri de tıpkı geçmiştekiler gibi nesh etmeye devam etmektedir. Bu anlamda nesh “tarihsel bir durum” değil aktif, işlevsel bir Kur’an özelliğidir. Bu özelliği biraz açalım;

Örneğin Bahaullah isimli şahıs “Kitab‘ul Akdes” isminde bir eseri insanlığa Kitabullah olarak takdim etti. Ancak onun bu takdimi yukarıdaki iki akli ilkeyle çeliştiğinden aklı başında olan, taassub sahibi olmayan bir muhatap bu kitabın otomatik olarak Kur’an’ın nitelikleriyle (tarihsel kesinlik ve içtutarlılık çelişmezliği ile) çeliştiğini görür. İşte bu çelişme Kur’an’ın o metni nesh (iptal) etmesidir. Kuşkusuz Bahaullah’ın sözlerinde, eserlerinde İslam’a, akla uygun şeyler de vardır ama bu onu kutsal kıl(a)maz.

Kur’an’ın güncel nesh işlevini benzeri diğerleri için de uygulayabiliriz: Kadıyani’nin vahiyleri için de geçerli. Onlarınkiler çok açıktan ifade edildikleri için Müslümanlar’ın geneli tarafından kolaylıkla reddedilmişlerdir. Müslümanlar hem kriter hem de bilgi kaynağı olarak bahsini ettiğimiz iki şahsın mesajlarını reddetmişlerdir. Ama asıl sorun alttan alta Müslümanların bilinçlerine yerleştirilen sağlıksız ilahilik iddiasındaki metinlerdir.

Kur’an’ın neshi başka hangi bilgi kaynakları için geçerlidir? Örneğin bugün itibariyle “gayri metluv vahiy” olarak adlandırlan bir bilgi türü hem Sünni hem de Şii ekollerde “Kur’an gibi” ilahi bir kriter/kaynak olarak kabul edilmekte/iman edilmektedir.  Bu bilgi türünün varlığı başka bir tartışma alanı olmakla birlikte Allah’tan Kur’an dışında başka vahiylerin(?) bize Kur’an gibi hem isnad hem de anlam açısından %100 kesinlikte ulaşmamış olması bu bilgi türünün bağlayıclığını ve ilahiliğini de tartışmalı kılar. Sünni külliyatımızda önce “kudsi hadis” olarak tanımlanan bu ilahi(?) metinlerin yanı sıra daha sonra tüm hadis rivayetlerinin Kur’an’ın yanında bir misli olarak Resulullah’a “verildiği” iddia edilir olmuştur. Bu bir iddiadır çünkü yazının başında belirttiğimiz ilkelerin sınavından geçememektedir. Kur’an gibi hem ulaşma yolları açısından hem de çelişkisizlik açısından %100 değildir. Ki bu gerçeği hadis ulemasının da ekseriyeti ifade etmektedir. Başkalaşmış müslümanlar olan Yahudiler ve Mesihilerin kendi ilahi metinlerine yaptıkları gibi Muhammed (sav) ümmetinin geneli de kendi metinlerini ilahi metinleriyle eşit seviyeye çıkartmış İlahi olanla beşeri olan birbirine karıştırılmıştır. Eğer bu kapıyı açarsak ne olur? Şii müslümanlar da çıkarlar kendi gayri metluv vahiyleriyle başka kutsal metinlere “iman” ederler. Sonuçta korunmamış, %100 kesinlikte olmayan bir rivayeti vahiy kabul ettiğinizde bir başkasının da aynı şeyi yapmasına itiraz edemezsiniz. Bu da İslam düşüncesinin tutarlılığına yapılan en önemli sabotajdır.

  Bu bağlamda hadis’in vahiy olduğu iddiası başka kapıların aralanmasına zemin hazırlamıştır. Merhum Buhari’nin kendisi iddia etmese de kitabı hakkında bakın neler iddia edilir olmuştur:  “Buhârî'nin Sahîh'i; darlık, korku, düşman istilâsı, hastalık, aşın kıtlık vb. vakıalarda okunmasının faydalı ve bunun tecrübe ile sabit olduğu rivayet edi­lir.[1][1] Pek çok sâlih kişi rüyasında görmüş, Rasûlullah (as.) onu "Kendi ki­tabı" olarak tanıtmıştı, Sâlih bir zat, h. 1037 receb ayının 27 sinde rüyada Rasûlullah'ı (as.) görmüş, Hacûn'da deve üzerinde Kâbeye doğru gidiyordu. Kendisine "İnsanlar zât-ı şerifinizi ziyarete geliyorlar, siz niye burdasınız?" diye sorunca, "Sahîhu'l-Buhârî'nin hatmi için" cevabını verir. Ertesi gün sâlih insanların meclisinde bu olay gerçekleşir ve yerle gök arasında yüksekte görülen yeşil bir çadırın Hz. Peygamber olduğu ve Buhârî'nin hatmi için teşrif ettiği söylenir. İbnu Dakik de Moğol istilâsı karşısında camilerde indirilen Buhârî hat­minin tamamlanması ile Moğol ordusunda bozgunun başladığını rivayet eder. (Tecrid-i Sarih Buhari Mukaddimesi C.1 sf.96 )

 Örneğin Celaleddin Rumi Mesnevi’sinin girişinde şöyle diyor: “Bu kitap, Mesnevi kitabıdır. Mesnevi, hakikata ulaşma ve yakın sırlarını açma hususunda din asıllarının asıllarıdır. Allah'ın en büyük fıkhı, Allah'ın en aydın yolu, Allah'ın en açık burhanıdır. Mesnevi, içinde kandil bulunan kandilliğe benzer, sabahlardan daha aydın bir surette parlar., kalblere cennettir; pınarları var, dalları var, budakları var. O pınarlardan bir tanesine bu yol oğulları Selsebil derler. Makam ve keramet sahiplerince en hayırlı duraktır, en güzel dinlenme yeri. Hayırlı ve iyi kişiler orada yerler, İçerler... Hür kişiler ferahlanır, çalıp çağırırlar. Mesnevi, Mısır'daki Nil'e benzer: Sabırlılara İçilecek sudur, Firavun'un soyuna sopuna ve kafirlere hasret. Nitekim Tanrı da 'Hak onunla çoğunun yolunu azıtır, çoğunun da yolunu doğrultur" demiştir. Şüphe yok ki Mesnevi gönüllere şifadır, hüzünleri giderir, Kur'an'ı apaçık bir hale koyar, rızıkların bolluğuna sebeb olur, huyları güzelleştirir. Şanları yüce, özleri hayırlı katiplerin elleriyle yazılmıştır, teiniz kişilerden başkalarının dokunmasına müsaade etmezler. Mesnevi Alemlerin Rabbinden inmedir: Batıl ne önünden gelebilir, ne ardından. Allah onu korur, gözetir; Allah en iyi koruyandır, merhametlilerin en merhametlisidir. Mesnevi'nin bunlardan başka lakapları da var, o lakapları veren de Allah’dır. Fakat biz bu az lakapları anarak sözü kısa kestik. Az çoğa, bir yudum su göle, bir avuç tane büyük bir harmana delalet eder.” (Mesnevi: Mevlana Celâleddin Rumi DÜNYA EDEBİYATINDAN TERCÜMELER ŞARK İSLAM KLASİKLERİ: 1, MAARİF Vekaleti YAYINLARI, İSTANBUL, (956, MAARİF Basımevi İKİNCİ BASIM, I. CİLT (İLK SAYFALARDAKİ DİBACE) 

Mevlana’nın ya da bugün itibariyle Mevleviler’in böyle bir iddiası var. Ancak yukarıdaki ilkelerimizle Mesnevi metnine yaklaştığımızda Kur’an’ın Mesnevi’yi nesh ettiğini görüyoruz. Ne gariptir ki Kur’an’da Allah’ın kitabı olduğu söylenen İncil sırf içine kul yorumu karıştı diye tahrif edildi artık okunmaz diyerek onu okumayan pek çok Müslüman, bugün Mesnevi’yi harıl harıl okumaktadırlar.   Aynı Mesnevi’nin 4.Cildin’de Celaleddin Rumi şöyle demektedir:

1851 - Çünkü onun önünde giden Levhimahfuz'dur.. Neden mahfuzdur o levh? Hatadan!

1852 - Bu, ne yıldız bilgisidir, ne remil, nede rüya... Allah, doğrusunu daha iyi bilir ya, Allah vahyidir!

1853  - Sofiler bunu halktan gizlemek için gönül vahyi demişlerdir.   

1854 - Sen İstersen onu gönül vahyi farzet... gönül, zaten onun nazargâ-hıdır.. gönül, ona agah olunca, nasıl hata eder?  (Mesnevi 4.Cild 1851-1854.Beyitler)

Bu kapı açıldı mı Matta, Markos, Luka Yuhanna’nın yazdığı Siyer-i İsa İncil’e ya da Pavlus’un şahsi mektupları İncil’den bir parçaya dönüşür. Aynı şekilde raviler’in sadece mana ile rivayet ettikleri içinde zayıfı haseni merfusu olan Hadis-i şerifleri Ayet gibi ilahi bir bilgi olarak görüldüğünde açılan bu epistemolojik delikten Mesneviler girmeye başlar. İbn-i Arabi’de Fusus’ul Hikem’inde şöyle diyor:

 “Ümmetler arasındaki ayrılıklar dolayısiyle din ve mezheplerin çeşitli ol­masına rağmen, tek ve değişmez olan doğru yoldan ve zât âleminin kudsî kaynağından gelen hikmetleri kelimelerin kalblerine indiren Allah'a hamd olsun. Allah'ın salât ve selâmı da cömertlik ve kerem hazinelerinden gelen himmetlerini, en sağlam vaitlerle ümmetlerine yetiştiren Hazret-i Muhammed'e ve onun yakınlarına erişsin. 627 hicret yılı Muharrem ayının son günlerinde, Şam'da (bulunduğum sıralarda) Allah’ın Resulü Hazret-i Muhammed'i gerçek bir rüya âlemin­de gördüm. Elinde bir kitap tutuyordu. Bana buyurdular ki, bu Fususu'I Hi­kem (Hikmetlerin özü) kitabıdır. Bunu al ve halka açıkça anlat da bu hik­metlerden herkes faydalansın. Ben, bana Allah ve Resulüne boyun eğmek ve aramızdan emir vermek mevkiinde olanların emirlerini dinlemek yaraşır dedim. Yüce Peygamber'in bana tarif ettiği  veçhile hiçbir eksiklik ve fazlalığa meydan vermeden, bu ki­tabın halka açıklanması hususundaki ümidimi gerçekleştirdim. Halis niyetle hareket ettim. Temiz bir maksat ve himmet güttüm.”

Evet. Şimdi Siz Kur’an gibi %100 olmayan bir kitabı hatta kaynağı gerçekten Allah’tan olup olmadığını bile kanıtlayamayacağınız rüyadan hareketle(!) Allah’ın vahyi olarak takdim ettiğiniz bir kitabı okuyucuya takdim ettiğinizde onun bu eseri eleştirme imkanı kalır mı? Esere iman edip içindekilere teslim olma dışında başka bir seçeneği kalır mı? Epistemolojik delik heva ve zannın Allah adına(!) Dinleştirilmesini ve ölçüsüzlüğün din edinilmesini doğurmaktadır. Bakın adına cemaatler kurulan, sempozyumlar düzenlenen bir kitapyazarı tarafından nasıl tanıtılıyor: "Risale-i Nur, kalbi, ruhu, duygulan aydınlatan ve insanların her derdi­ne ilâç olan bir kitaptır. ( Lem'alar, Sinan Mat. İst. s. 6.)

 "Risale-i Nur, Said-i Nursi'ye Allah tarafından verilmiştir.  (Emirdağ Lahikası, s. 79) Allah’tan geldiğine inanılan, mucize olduğu ifade edilen bir kitap zaten işe diğer kitaplara karşı hükmen galip olarak başlamıştır. O kitap doğal olarak eleştirilmez ve kutsanır. Oysa bu Muhammed Ümmeti’nin İsa Ümmeti’nin adımlarını takip etmesinden başka bir şey değildir. Kur’an’ın ölçütün’de Buhari’yi, El-Kafi’yi, Mesnevi’yi, Fusus’ul Hikem’i, Risale-i Nur’u değerlendirmesi gerekenler bu eserlerin doğrularından faydalanıp yazarlarının beşer olmalarından kaynaklanan hatalara ortak olmaması gerekenler maalesef bu ve benzeri bir çok eseri “Kur’an gibi” değerlendirmeye ve Kur’an’ı bu kitapların bakış açısıyla değerlendirmeye, yorumlamaya başlamışlardır ki ölçülerin, kriterlerin karmaşıklaştığı nokta da burasıdır.

Bu sebeple Kur’an kendi %100’lük niteliğiyle hem isnad, hem de anlam açısından barındırdığı kesinliğiyle örnek verdiğimiz ve veremediğimiz tüm ilahi vahiy/rehber kitap iddilarını nesh etmektedir, etmeye devam edecektir. Eğer bu nesh gerçekliği olmasaydı Hakikatin ölçüsü olmayacaktı. Bunun için de Allah adına konuşan, kendisine çağıran, kendi kitabının kutsal ve rehber olduğunu söyleyen hiçbir grubun hakk ya da batıl olduğu bilinemeyecekti. Bugün dünya üzerinde binlerce mezhebiyle Hristiyanlardan, Yahudilere, Budistler’den, Hindular’a, Spritüalistler’den Bahailer’e kadar herkes kutsal metin iddiasında. Buna bir de kendilerini İslam’a nispet eden İsmaililer’i, Ahmedi/Kadıyaniler’i, Nusayriler’i ekleyebilirsiniz. Biraz daha yakına gelip Allah’ın ahirzamandaki son mucizesi olduğuna iman ettikleri, yazdırılmış Risale-i Nur’un ehli olanları, kendi imamlarına özel vahiyler geldiğini ifade eden İmami Şiileri, Rüyasında Resul’den tefsir aldığını söyleyen sünni şeyhleri de ekleyebilirsiniz. Kur’an hepsinin iddiasını nesh etmeye devam edecek. Çünkü Rehber olarak söz onun:

إِنَّ هَـذَا الْقُرْآنَ يِهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا كَبِيرًا

Kesinlikle bu Kur’an, en doğru yolu gösterir.

Salih ameli yaşamına hakim kılan müminlere, büyük bir karşılık olduğunu müjdeler. (İsra 17/9)

وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَّكَ وَلِقَوْمِكَ وَسَوْفَ تُسْأَلُونَ    فَاسْتَمْسِكْ بِالَّذِي أُوحِيَ إِلَيْكَ إِنَّكَ عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيم  ٍ

Öyle ise sana vahyedilen Kur’an’a sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen dosdoğru bir yol üzeresin. Doğrusu Kur'an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız. (Zuhruf 43/43-44)

Bülent Şahin ERDEĞER


 

Kalici Baglanti Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, doğru yol, kur

DOĞRU İSLAM HANGİSİ?

4/12/2007 · Kategori: Dusunce

Doğru İslam Hangisi?

 

Bir önceki yazımızda, Doğru İslam öyle bir İslam yorumu olmalı ki:

ü       Allah Tasavvuru Tevhidi olmalı

ü       Allah tasavvuru onu yaratılmış olan hertürlü nitelikten tenzih etmeli

ü       İlahi Adalet’le tam tamına uyumlu olmalı

ü       Ve İslami metinler olarak sunduğu “nass”lar hem tarihen hem içtutarlılık olarak %100 kesinlikte, çelişkisizlikte ve sağlamlıkta olmalı.

Bu temel ilkeler ışığında tarihte ortaya çıkmış, yaşayan ve gelecekte ortaya çıkacak olan tüm İslam yorumlarını sınayabiliriz. Demiştik. Çoğu zaman toptancı düşünmemiz Doğru İslam’ın yorumunun sadece bir grupta/okumada/ekolde bulunacağı yanılsamasına bizleri itmiştir. Oysa yukarıda belirttiğimiz unsurların yansımaları bir çok yorumda da bulunabilir. Bu bağlamda bizim yapmamız gereken ana hat olarak bu unsurların hepsinin toplandığı bir hat oluşturma çabası olmalıdır. Bir tabela altındakilerin `hakk` olduğunu  geri kalan Müslümanların sapık olduğunu iddia eden "Fırka-i Naciye"ci tutumdan ayrışarak hangi fırkada olursa olsun İslam'ın ortak ilkelerinde aynileşenlerin kesişme noktasını baz almalıyız. İşte Kurtulan grup, gureba bu ortak paydada buluşabilenlerin grubudur...

Yukarıdaki unsurlar üzerinde düşünmeye devam edelim:

ü       Allah Tasavvuru Tevhidi olmalı

Bu madde, doğruyu yakalamamızdaki en önemli unsurdur.  Hangi ekol, mezhep ya da meşrep’ten olursak olalım kendimizi İslam’a nispet ediyorsak Allah tasavvurumuzun da İslam’a uygun olması gerekir. Bu da ancak tevhidi bir tasavvurla mümkündür. Allah’tan başka bir varlıktan hangi sebeple olursa olsun “medet” umuyorsak, bize gaybi alemden yardım getireceğini düşünüyorsak  tasavvurumuzda ciddi zaaflar var demektir. Allah’ın altında ona yakın olan salih kul ve melekler gibi varlıkları bize şahdamarımızdan yakın olan Rabbimizle “aracı” olduklarını düşünmek bizimle "arası-uzaklığı olmayan Allah"’a “aracı” isnad etmek, Allah tasavvurumuzun tam anlamıyla tevhidi olmadığını göstermektedir. Oysa Allah’a (mecazen) yaklaşmanın tek yolu temiz bir kalple yapacağımız salih amellerimiz olacaktır.  Bu bağlamda Allah’a ait olan hiçbir ilahi niteliği bir başkasına (min dunillah) atfetmemeliyiz.

ü       Allah tasavvuru onu yaratılmış olan hertürlü nitelikten tenzih etmeli

 Rabbimiz yaratıcı olduğundan yarattığı hiçbir şeye benzememelidir, ki bu hem aklen hem de naklen sabit olmuş bir hakikattir. Bu bağlamda bu ilkeye ters düşen her türlü zannı, temelden reddetmeli, bugüne kadar bize Rabbimiz hakkında öğretilen bilgileri bu ilkenin süzgecinden geçirerek ıslah etmeliyiz. Kur’an’da geçen Rabbimiz ile ilgili haberleri de bu muhkem ilke doğrultusunda anlamalı, Kur’an dışında bize anlatılan haberleri de Kur’an’ın ölçüsünde değerlendirmeliyiz. Maalesef bugün İslam adına Allah’ın yarattıklarıyla aynı şey olduğuna inanan bir çok insan bulunmakta. Allah’ın bizzat kainatı bir tek insanın hatrı için yarattığına inananlardan tutun da, şerefli bir beşer olan Peygamberimizin (sav) ve onun soyunun Allah’tan ontolojik bir parça (Nurullah) olduğuna inanan kitleleri müşahade etmekteyiz. Rabbimizin Rabbliğini yani kainat tasarrufunu bir takım ölmüş ya da hayatta olan kişilerle paylaştığı/onlara havale ettiği inancı da "Doğru İslam", "İslam’ın ruhu", özü, irfan adıyla(!) ifade edilebilmekte...

Görülebilen, insan-insan ilişkisine indirgenebilen, bir Allah tasavvuru yaygın biçimde kitaplarımızda ve kültürümüzde maalesef bulunmaktadır. Antropomorfizm/Muşebbihe olarak tanımlanan Allah’ı bir insan gibi düşünme yanılgısı, Onu insanlara daha iyi anlatabilmek için verilen mecazi örnekleri lafzi anlamıyla anlamaya itmekte ve bu da sonuç olarak bulutlarda oturan, tahtından dünyayı yöneten göklerde krallık süren bir insantanrı figürünün/hayalinin “Allah” adına yaşatılmasına sebep olmaktadır. Diğer yandan hayata müdahalesi olmayan, mekanik bir saatçi “Tanrı” algısı da tarihselci, laik felsefi söylemlerce yaşatılmaktadır. lkesiz, başına buyruk bir diktatör gibi davranabilen bu anlamda olgun/kamil olmayan bir Allah tasavvuruna iman etmemizi “Doğru İslam” olarak takdim edenlerin sayısı hiç te az değil...

ü       İlahi Adalet’le tam tamına uyumlu olmalı

Yukarıda ifade ettiğimiz zaaflar, ciddiyetleri ölçüsünde hayata bakışımızı da şekillendirmekte elbette. Aklın ve Vahyin ölçüleri, Kur’an’ın muhkem ilkeleri, bize tam tamına taşların yerine oturduğu çelişkisiz bir öğreti sunarken, bu tutarlı öğretiden parça doğrular taşısa da farklı kombinezonlarla/tasarımlarla yeniden oluşturulmuş olan söylemler İlahi adaletten uzaklaşmış bir İlah tasavvurunu öğretiyorlar. Kullarına karşı adaleti olmayan, onlara haksız yere zulmeden, önce salih ameli zorunlu kılıp sonra sevdiği bazı kullarının “hamili kart yakınımdır” ricalarıyla kendi koyduğu kuralları çiğneyerek torpilcilik yapan bir “ilah” tasavvurunu İlahi adalete uyumunu test etmeden Doğru İslam olarak sunabiliyorlar...

Oysa Rabbimiz gayet net biçimde İlahi adaletin ilkelerini hem haber veriyor, hem de sınav alanı olan dünyamızın sonunda verilecek olan ceza ve mükafatı bu ilahi adalet ile anlamlı kılıyor. Özgür irade sahibi olarak yarattığı insanın salih amel işlemesiyle kurtuluşa ulaşacağını ve cennetin, kazancının sonucu olacağını söylerken, dünyada da akli yasalarla uyumlu olanların mutlu, uyumlu olmayanların ise hüsran içinde olacağını haber veriyor. Verdiği bu haberler, aklın salim fıtratına sadık kalarak ulaşabileceği şeylerin hatırlatılmasından ibaret... Hatırlatma (Zikir) İlahi adaletin salih ameli anlamlı kılmasından ibaret...

Ama herşeyin önceden bir senaryoda yazıldığını, hepimizin bizim olmayan hayatları zaten sonu belli olan bir filmde oynadığımızı söyleyenler aslında dünyada yapılan, İlahi adalete zıt olan adaletsizlikleri meşrulaştırıyorlar. Allah’tan değil kul’dan gelen şerrlerin, ihmallerin, suçların ört bas edilmesi için özellikle zalim devlet erki tarafından resmi ideolojiye dönüştürülen “kadercilik” İlahi adaletin insana hatırlattığı sorumluluklardan kaçması için üretilmiş bir kılıf aslında...

ü       Ve İslami metinler olarak sunduğu “nass”lar hem tarihen hem içtutarlılık olarak %100 kesinlikte, çelişkisizlikte ve sağlamlıkta olmalı. Bu konuya da gelecek yazımızda devam edelim...

 

Bülent Şahin ERDEĞER

Kalici Baglanti Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, doğru yol

DOĞRU YOL HANGİSİ?

3/12/2007 · Kategori: Dusunce

Doğru Yol Hangisi?

 

Akıl baliğ çağına gelmiş genç biri olduğumuzu düşünelim, Anne ve babamız bizi gerçekten etki altında bırakmadan yetiştirmiş olsun. Bu eğitimden sonra bizi hayatın hakikati ve gidilecek yok konusunda hiçbir zorlamaya tabi tutmaksızın kendi kimliğimizi seçmekte özgür bıraksınlar ve biz de dünyadaki gerçek yolun hangisi olduğunu bu özgür araştırma şevkiyle araştırmaya başlayalım. Karşımıza insanlık tarihi boyunca milyonlarca görüş ve yol çıkacaktır. Peki hangisi doğru? Hanginin gerçekten doğru olduğunu nasıl bileceğiz? Kimliğimizi ve yönümüzü nasıl seçeceğiz yeryüzünde Allah’ın gerçekten varolup olmadığını ve eğer varsa o Tanrının tek olup olmadığını eğer tekse o tanrının yolunun hangisi olduğunu nasıl bileceğiz? İşte önünüzde sizi kendisine çağıran yüzbinlerce din, ideoloji, akım, mezhep, ekol...

Akli deliller ve kainattaki işaretler varlığın yaratıldığını gösteriyor. Bu yaratılış’ı kimin ya da kimlerin yaptığını araştırdığımızda yaratanın da tek ve mutlak kudrette bir varlık tarafından yapılması akli ilkeler açısından zorunlu. Böylelikle Tek bir yaratıcının varlığı konusunda ana bir yol belirledik ama durum bununla da bitmedi. Çünkü kendisini bu tek yaratıcının yolu olarak tanıtan birçok din ve yol bulunmakta. Bunların başında kuşkusuz Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam geliyor. Tek bir tanrının nasıl bir varlık olduğu da bizi bu alanda yönlendirebilir. Akletmeye devam ediyoruz, Evet gerçekten bu alem Tek bir yaratıcı tarafından yaratılmıştır ve onu yaratanın yaratılmış olan herşeyden mutlak surette ayrışması gerekir hiçbir şekilde yarattığı hiçbir şeyle hiçbir konuda benzeşmemesi gerekir. Eğer böyle bir benzeşme olursa böyle bir varlık yaratıcı olamaz. Bu açıdan Aklımız “tenzih” gerçeğine ulaşır. Tenzih gerçeği karşısında bizi Tek bir Tanrının gerçek yolu olduğunu söyleyen Hristiyanlık teslis doktriniyle sınıfta kalmaktadır. O halde Yaratıcının hem mutlak düzeyde yaratılandan farklı olduğunu söyleyip hem de bir insan suretine girebildiğini söyleyen kim olursa olsun Akli açıdan tutarlı ve doğru bir yola çağırmıyor demektir. Geriye Yahudilik ve İslam kaldı. Akletmeye devam ettiğimizde ırksal üstünlüğün ilahi adalete aykırı bir şey olduğu sonucuna ulaşırız. Eğer Herşeyi yaratan varlık adilse ki adil olmalıdır o halde yahudilik bizi onun hakiki yoluna çağırmıyor demektir. Ve sonunda İlah anlayışları açısından aklettiğimizde geriye İslam seçeneği kalmaktadır.

 Bizi doğru yola çağırıyor olmaları onları doğru yapmıyor bunu anladık. Bu İslam adına bizi doğru yol olma iddiasındaki mezhepler için de geçerli elbette. Şimdi başka bir yolla bu üç seçeneği değerlendirelim. Eğer bu üç söylemden birisi doğru seçenekse onların çağırdıkları yolun Allah’a ait olduğunu gösteren işaretler olması gerekir. Bu işaretler (ayetler) onların tutundukları Allah’tan olduklarını söyledikleri metinleridir. Yahudilerin metinleri tarihen bize ulaşmada (isnadda) kesinlik arzetmemekle birlikte iç bütünlük açısından da çelişkilerle doludur. Hristiyanlar hem bu bahsettiğimiz metinleri kabul etmekle birlikte “Yeni Ahid” dedikleri metinlere tutunmaktadırlar. Onlar da hem tarihi ulaşım (isnad) hem de içbütünlük açısından sağlıksızdırlar. Dolayısıyla bu açıdan da doğru yol olamazlar. Bu yolla da düşündüğümüzde geriye İslam kalmaktadır. Ama kendisini doğru gerçek İslam olarak tanıtan en az 72 yol bulunmakta... Hangisi gerçek İslam?

Yukarıdaki düşünme sistemimizi yolumuzun geri kalan kısmında da devam ettirmeliyiz: Tevhid-Tenzih-İlahi Adalet-Metin tutarlılığı  

Aklımız Tevhid ve tenzihte ve hatta adalette bize yol göstermekteyken metin tutarlılığı konusu Aklımızın bizi nakle yönlendirmesiyle açıklığa kavuşmaktadır. Böylelikle birbirine yönlendirerek hakikat dairesinin içerisinde kalmamızı sağlayan Akıl ve Nakil’in rehberliği bizim önümüzü aydınlatan yegane ışıktır. Yaratanın varlığı ilk adımımızdı ve doğru düşünce ve sorgulama yöntemi bizi eleye eleye İslam’a kadar ulaştırdı. Hangi yol? Sorusuna Din cevabı verdikten sonra Hangi Din? Sorusuna  İslam cevabını veriyoruz. Peki Hangi İslam? Bu soruya da diğer sorulara cevap ararken izlediğimiz yöntemle doğru cevabı bulabiliriz.

Her sorunun cevabı bir önceki sorunun cevabının açılımı olduğundan hiçbir cevap ve soru birbiriyle çelişmemeli. İşte bu tutarlılık zincirini koruyabilen bir cevap Hangi İslam? Sorusuna doğru cevap olacak. İslam’ın pekçok farklı yorumu ve ekolü kendisini “hak” olarak takdim ediyor. Şimdi bu takdimleri test edelim:

- Doğru İslam öyle bir İslam yorumu olmalı ki:

- Allah-Nubuvvet-Din Tasavvuru Tevhidi olmalı

- Allah tasavvuru onu yaratılmış olan hertürlü nitelikten tenzih etmeli

- İlahi Adalet’le tam tamına uyumlu olmalı

- Ve İslami metinler olarak sunduğu “nass”lar hem tarihen hem içtutarlılık olarak %100 kesinlikte, çelişkisizlikte ve sağlamlıkta olmalı.

Bu temel ilkeler ışığında tarihte ortaya çıkmış, yaşayan ve gelecekte ortaya çıkacak olan tüm İslam yorumlarını sınayabiliriz. 

 

Bülent Şahin ERDEĞER

Kalici Baglanti Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, uyarı, kuran

UYARAN PASAJLAR 7

28/11/2007 · Kategori: Dusunce

Uyaran Pasajlar (VII) / Masum kitaptır


Bu yazıdan, hatası zikredilmeyen peygamberlerin masum olması gerektiğine delil arayanlar boşuna yorulmasınlar. Çünkü Kur'ân, Hz. İbrahim'in de “hatîe” işlediğini, Hz. Yunus’un görev yerini terk ederek kendisine zulmettiğini, Hz. Davud’un bir denenmede başarısız olduğunu ve hatasını anlayıp tövbe ettiğini ve diğerlerinin hatalarından birçok örnekleri nakleder.
 
Kur’ân, istiğfâr ve tövbe fiillerini peygamberlere de isnat eder (Nisâ 4/106, 47/19) ve her nefsin tek tek Allah'a kul olarak geleceklerini, (Meryem 19/93-95) ne hayır işlemiş ve ne kötülük yapmışlarsa önlerine konmuş bulacaklarını (Âl-i İmrân 3/30) söyler. Bu genellemeden de peygamberleri ayrı tutmaz. Aksine herkese tamim eder:
 
"Kendilerine elçi gönderilenlere de elbette soracağız, gönderilen elçilere de elbette soracağız." (A'râf 7/6)
 
Yaratılıştan masum olanlar, yüce değerlerinden dolayı övülmeyi hak etmezler. Yaptıklarıyla ücretlendirilecek olanlar masum sayılamazlar. Buna mukabil yönlendirilen kimselerin de sorumlu tutulmamaları akli bir gerekliliktir.
 
Bu yazıdan, peygamberleri anarken edep sınırlarını zorlama tarzlarına delil arayanlar da boşuna yorulmasınlar. Çünkü peygamberler, netice itibariyle sorumlu iseler de sıradan kimseler de değillerdi. (Hucurât 49/1-7) Akli ve ahlaki vasıflarıyla temayüz etmiş bulunduklarından toplumlarında ilahi bir görev için seçilmişlerdi.
 
Örneklikleri, beşeri hasletlerinde değil ama risaletlerinde idi. Beşerilikleri açısından sünnetleri ayrı olsa da, risaletleri açısından aynıydı. Uygulamaları, Kitabın ikizi değildi ama iziydi. Bu nedenle, yaptıkları, sorumluluklarına nispetle kendi sünnetleri ama bağlılıklarına nispetle Allah’ın sünnetiydi.
 
O zaman eğer bir masumiyetten söz edilecekse, masum olan bu sünnetin kaynağıdır. Şeytanın dokunmasından korunmuş olan Kitaptır. Peygamberler bu kitabı tebliğ etmede ve ona "i'tisâm" ettikleri derecede masumdurlar.
 
Eğer masumiyetten anlaşılan, pişman olup tövbe etmek ve günahlardan kaçınma huyuna sahip olmak ise, peygamberlerin buna sahip bulunduklarına Kur'ân da tanıklık eder.
 
Aslında ulemanın masumiyet anlayışı da bu merkezde döner. Mesela, F. Râzî, ismet sıfatının mümkün olduğuna dair dört sebep gösterir (Bkz. Râzî, el-Muhassal). Bu dört sebebin de her biri beşer için imkan dahilindedir. Her kim onlara sarılsa zaten kendisini günahlardan korumuş olur.
 
Bitti
 
Ahmet BAYDAR
www.fikritakip.com

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, uyarı, kuran

DİL YALAMA OLUR SÖZ KAYPAKLAŞIR KELİMELER SOYUNUR ANLAMLARINDAN

25/11/2007 · Kategori: Dusunce

"Tanık olsun Burçlara sahip sema... .
Tanık olsun Va'dedilen gün.… .
Şahid ve şahidlik edilen tanık olsun... .
Kahrolsun! Yerde hendekler kazıp ateşler yakanlar... .
Öylesine ateş ki odunları var, o sırada kendileri de kıyısında oturmuşlar, .
Seyrediyorlar Mü'minlere yaptıklarını onlar. .
Ve ancak üstün ve hamde layık Allah'a inandıklara için onları .azaplandırmadalar... .
Ancak bütün semavat ve arz'ın sahibi olan Allah her şeye tanıktır" .
(85/Buruç/1-9).

Önce söz, söz olmaktan çıkar.
Kaypaklaşır, şeytanlaşır.
Şekilsizleşir, bir başkalaşır. .
Söz her anlama gelince.
Soyunur kelimeler anlamlarından.
Oysa söz, bir dünya.
Kelimelerse onun güneşi, havası ve suyu.
Şimdi güneş o güneş değil.
Su, su değil, su bir zehir.
Hava sanki ciğerlerimizin katili.

Söz, söz olmaktan çıkınca .
Yaşam anlamsızlaşır.
Peşinde koşacağın değer.
Arasan da bulunmaz.

Değerin değersizlerin yanında ne işi olabilir? . Korkunç bir dünyada yaşıyoruz. Hiç bir şey iz bırakmıyor. Yeryüzü kabristan olmuş kimse tınmıyor. Akan kanlara, susmayan masum ve mazlum çığlıklarına rağmen dostlar buharlaşmış, katiller nerede, düşman neden görünmüyor? Müslüman’a tecavüz, Müslüman’a kıyım neden düşmanlık sayılmıyor? Çocuk ve kadın kasapları mahallemde dükkân açmış, et satıyor. Üstelik bu kasap dükkânındaki kuyruklar da hergün biraz daha uzuyor. Eli tespihli çenesi sakallı, başı bağlı insanlar her gün bu kasaptan et alıyor. Irmaklar gibi masum kanı akıyor, masum cesetleri orta yerde, katiller, kurşun yağdıranlar mı? Belki. Ama gerçek katiller dost postunda, düşmanlıklar görünmüyor. Dostlukları sorma, çoktan kaybolmuş, nerede olduğunu hiç kimse bilmiyor. Herşey darmadağın, vidalar tutmuyor. İlişkiler vıcık vıcık olmuş, leş gibi kokuyor. Daha çok şey var söylenecek ama dilim varmıyor. .

Bir noktadan sonra dil yalama oluyor. İnsanlar laf olsun için konuşuyor, dinleyenler de bunu biliyor onlar da ya laf olsun için ya da ayıp olmasın için dinliyor da asıl ayıbı o zaman yaptığını bilmiyor. Dilin yalama olması çok şeyin göstergesi aslında. Dilin yalama olması güvenin, bağlılığın, dostluğun öldüğünün en açık göstergesidir aslında. Dilin yalama olması sadece söylediği sözün değil yaşadığı hayatın da bir anlamı bir karşılığı olmadığı anlamına geliyor. Dilin yalama olması bütün değerlerin aşındığını gösteriyor. Ağdalı, cafcaflı sözler, cümleler, bunu daha açık bir şekilde ortaya koyuyor. Ama hayret ki hayret! Niye kimse bunu görmüyor. .

Dil durup durduğu yerde yalama olmaz. Söz, kendiliğinden anlamlarından soyunmaz. Sözler belli şeyleri, davranışları, olayları, varlıkları anlatan simgeler ve sembollerdir. Söz kendi başına bir anlam ifade etmez. Sözün mutlak bir karşılığının olması gerekir. Karşılığı olmayan bir söz, söz değildir aslında. Her sözün, sahibinin zihninde bir karşılığının olması gerekir. Bu da yeterli değildir. Sözün muhatabının da zihninde aynı anlamın çağrışması gerekir ki, söz, söz olsun. Dilin yalama olması ve sözün anlamsızlaşması için, önce simgelerin karşılığı olan varlıkların, nesnelerin saydamlaşması, şekilsizleşmesi veya yok olması lazım. Nesneler şekilsizleşmeden sözler anlamsızlaşmazlar. .

Sözün anlamlarından soyunması, bireylerin yaşamlarından, toplumların varlıklarından vazgeçmesi demektir. Sözü anlamlı kılan, önce sözün karşılığı, sonra sahibidir. Sözün sahibini anlamlı kılan da onun sahibidir. O ise bütün değerlerin kaynağıdır. Güzellik ondan, güç ondan, neşe ondan, aşk ondan, yaşam ondandır. Bütün değerler ondandır. Söz O'nu anlattığı zaman anlamlıdır. Dil onu andığı zaman bir et parçası olmaktan kurtulur. Önce O'nu kaldırdılar hayattan. Biz de yardım ettik onlara bütün iyi niyet ve suskunluğumuzla. O hayata hükmetmeyince hayata yalan hükmetmeye başladı. . Yalan karşılığı olmayan demek değil midir? Yalan hâkim oldu, dil yalama oldu. Yalanlar karşısında gerçeği haykıran bir iki yiğit çıktı ise de dört bir yandan ellerinde bombalar, medyalar saldırdılar üzerlerine. Uçurdular kellelerini, oluk, oluk akıttılar kanlarını, sustu ve seyretti namazdan yeni kalkmış milyonlarca (yanlış mı söyledim) belki de milyarlarca Müslüman...

İşte böylece söz, söz olmaktan çıktı. Kelimeler kelime olmaktan... Dil yalama oldu. Değerler sıyrıldı bütün değerlerinden. Eşya anlamsızlaştı. . Onlar inanmasalar da bir O kaldı anlamlı olan. Dilese O, buna meydan vermezdi. Dilese kuruturdu kökünü tüm zalimlerin. Dilese kul köle yapardı hepsini masumlara, mazlumlara... Ama O böyle dilemedi. O, biz ne yapacağız, biz neyiz, ne kadar sözümüzün eriyiz bize göstermek istedi. . "O hanginizin salihat yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı"(67/2). "..O'dur verdiğinden denemek için sizi birbirinizden farklı kılan… "(6 / 165 ) .

Mehmet Yaşar SOYALAN

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, söz, hayat

UYARAN PASAJLAR 6

20/11/2007 · Kategori: Dusunce

Uyaran pasajlar (VI) / Beşer şaşar


İslami disiplinlerde peygamber denince masumiyet, masumiyet denince de, günahsızlık akla gelir.
 
Konu, daha çok, Peygamberlerin nübüvvetten önce ve sonra her türlü günah ve hatadan korunmuş olmalarını zaruri gören ve hatta onların soyundan gelen Oniki İmamın da masum olduğunu ileri süren Şia için önem arz eder.
 
Sünni Tasavvuf da, bu hususta, Şia'dan etkilenmişe benzer. Sünni Kelamcılar, soya aidiyete önem vermezler. Ancak masumiyet teorisine yatkındırlar. Peygamberlerin büyük günahları ve nefrete sebep olan küçük günahları kasten işlemiş olmalarını caiz görmezler. Hata ile işlemelerinin caiz olup olmadığında ise ihtilaf ederler.
 
Klasik tartışmaların dışında, meseleye sadece Kur’ân’ın yargısıyla bakanlar, peygamberlerin masumiyetine dair bir delil bulamazlar. Zaten bu konuda serdedilen düşünceler, Kur’ânî bir nassa değil,“Peygamberler, ilâhî eğitimden geçmiş, ayrıca örnek gösterilen kimselerdir. Günah ise kötüdür. Kötüyü işleyen de örnek olamaz. O hâlde peygamberler gizli-açık her türlü günahtan uzak bilinmelidir” şeklinde akla dayandırılan bir önermeye oturtulur.
 
Oysa Kur’ân, Peygamberlerde tanrılık ve meleklik bulunmadığını, yaptıklarından da sorumlu olduklarını, çünkü hepsinin birer “beşer” olduğunu açıkça ifade eder. “Beşer” ise insanın yüce hasletlerini değil, dünyevi olan varlıksal yönünü anlamlandırır. Bu nedenle Kur’ân, inanç vurgusu yaptığı yerlerde ve hitaplarında daima "insan" sözcüğünü seçer. Hiçbir yerde "ey beşer" demez.
Meryem oğlu İsa'da Tanrılık bulunmadığını "beşer" sözcüğü ile hatırlatırken, onun Muhataplarından insan diye söz eder. (Âl-i İmrân 3/79) Hz. Muhammed'den kudretini aşan şeyler isteyenlere, kendisinin ilahi ve meleki bir yönü bulunmadığını, yine beşer kelimesiyle hatırlatır. (İsrâ 17/93)
 
Kısaca, Tanrı ile bir ortaklıkları bulunamayacağı ifade edilirken peygamberlere "beşer" denmiştir. Çünkü beşerilik eksik, kusur ve hataya müheyyadır. Beşerde isyan ve günah işleme gücü potansiyel olarak bulunmaktadır.
 
Ayrıca beşer, başka beşerlerin yönlendirmesine de açıktır. His, irade ve ihtiyarı olanların bir istişare ve içtihatta isabeti de isabetsizliği de mümkündür. İsabetsizliklerin ise; dalâlet, nisyan ve isyan gibi hatalar doğurması muhtemeldir. Kur'ân bu ihtimalden açıkça söz eder:
 
"Az daha, sana vahyettiğimizden başkasını bize iftira edesin diye, seni fitneye düşüreceklerdi ve seni dost edineceklerdi." (İsrâ 17/73)
 
Bu durumda, beşerin kaderi olan, kudret ve zaaf, isabet ve hata doğal olarak peygamberler için de söz konusu olacaktır.
 
Peki, müminler, peygamberlerin hataları ile örnekliklerini nasıl bağdaştırır?
 
Devam edecek
 
Ahmet BAYDAR

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, uyarı

UYARAN PASAJLAR 5

13/11/2007 · Kategori: Dusunce

Uyaran pasajlar (V) / Tanrılaştırma!

 

Kur’ân’ın çağdaş yorum ve meallerinin bir çoğunda, klasik yöntem terk edilmiş maalesef; felsefi yorumlara, bilimsel teorilere, şifresel arayışlara, mitolojik nakillere, ezoterik iddialara, spritüalist denemelere, parapsikolojik öykülere ve ufolojik hayallere meyledilmiştir.

 

Kendisini mezhebinin öğretisinden azat etmiş, üstelik İslami ilimlerinden de mahrum kalmış bulunan modern okur, bu meyilli yorumlarda güncel sorunlarına cevap bulamamakta ve doğal olarak pek çok çıkmaza girmektedir.

 

Bu çıkmazlardan birisi de kuşkusuz “masumiyet” teorisidir.

 

Kimi okurlar, peygamberlerin masum olduklarına dair ön kabulleri ile onların Kur’ân’da serdedilen hatalarını oturtabilecekleri tutarlı bir izah bulmakta ciddi ölçüde zorlanırlar.

 

Bazıları yeni bir izah tarzı inşa etmek için kılı kırk yararken bir kısmı da inançlarından taviz vermemek için, selameti Kur'ân okumayı terk etmede bulurlar. Bu arada, müşkülünü aşmak için, "astral alem" icad eden, insanın "galaktik insan" ve "yeryüzü insanı" olarak iki safhada yaratıldığını öne süren, peygamberlerin dünyaya gelmeden önce galaktik alemde günah işlediklerini iddia edenler de olur.

 

Oysa doğasındaki İbrahimî (fıtrî) okuyuşu koruyabilenler için meselenin kavranması o kadar da zor değildir.

 

Kur’ân-ı Kerîm, peygamberlik görevinin bazılarına erken yaşlarda verildiğine temas eder. Bu değini, en azından diğerlerinin görevlendirildiği belli bir tarih bulunduğunu düşünmemizi gerekli kılar.

 

Ayrıca, Kur’ân, peygamberlere risalet dışında vahyedilenlerin korunmasını garanti etmediği gibi, peygamberlik sonrasında beşeri hatalardan masum olduklarını da taahhüt etmez.

 

Nitekim İslami gelenekte, bütün elçilerin hayatı, peygamberlik öncesi ve peygamberlik sonrası şeklinde ikiye ayrılır.

 

Hz. Muhammed’in de, Hz. İsa’nın da durumu böyledir. Kur’ân’ın Hz. Muhammed’in hayatından seçtiği dört örnek, aslında peygamber tanrılaştırma zaafına karşı örülen dört duvardır.

 

Bu açıdan bakıldığında, Abdullah oğlu Muhammed’in hatalarının Kur’ân’da dile getirilmesinin, Meryem oğlu İsa’nın beşer üstü kabul edilmesine derin bir cevap olduğu görülür.

 

Nitekim derin okumayı iyi bilen ve muradını anlatmada üstat olan H. Yazır, üzerinde durduğumuz son uyarı ayetinin tefsirinde aynen şöyle diyor:

 

“Bu hitapta, Hz. Muhammed’in risaletinin gerçekliği ve geçerliliği ile beraber yine de bir kul, bir insan olduğunu açıklamakla, Hıristiyanların Hz. İsa hakkında düştükleri aşırılığa benzer bir ifrattan Müslümanları korumak hikmeti vardır ki doğrudan doğruya Hıristiyanlara karşı gidilen Tebük Seferi ile ilgili bir olay içinde geçmiş olması çok anlamlıdır.”

 

Peki, bu durumda, peygamberlerin ve hatta bazı evliyanın “masum” oldukları inancı, Kur’ân okuru için ne ifade eder?

 

Devam edecek

 

Ahmet BAYDAR

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, uyarı

KAVL-İ İNSANIN TÜKENİŞİ ...

7/11/2007 · Kategori: Dusunce

Kavl-i İnsanın Tükenişi ya da Yenik ve Öfkelidir Hakikat

 

Anlar ki verir lâf ile dünyaya nizâmât

Bin türlü teseyyüb bulunur hânelerinde

Ziya Paşa


Yenik ve öfkelidir hakikat. Siz buna namus da diyebilirsiniz. İcatların acılar ürettiği bir çağ yaşadığımız. Etiketlerle kalitenin belirlendiği naylon bir çağ. Kültür dünyası kokuşmuş, bilgi neyin bilgisi belli değil. Toplum narkozlanmış. Toplum için sığınacak bir yer kalmış elbette; ecza! Prozac kullanacaksın kederi dağıtmak için. Oh ne ala! Az gelişmiş bir ülkede geri kafalı aydınlar tiyatrosu buyurun seyredin.

Hakikat yenik ve öfkeli! Başka bir yolu var mı? Hakikate yandaş olmak cüzzamlı gibi kovalanmayı getirir. Her savaşta yenilmiştir hakikat. Öfke kılcallarda yer tutmuştur. Taşlar bağlanmış köpekler azat edilmiştir. Çakallar sofrasında nazik ceylan eti. Hakikat cehaletin kilisesine elbette giremez.

Hürriyet değil markalı kölelik tercih ediliyor. Gölgesiz ağaçlar, kokusuz çiçekler, tatsız sular, kör gözler, sağır kulaklar moda diye anılıyor. Hayal çoğalmış hatırat azalmıştır. Sesler yerini kakofoniye bırakmıştır. Piyasa şartları, cari yasalar ve gelecek beklentileri içinde varlık gösteren hayaletler ülkesindeyiz.

Değerler yok edilmeli, anomi iktidarını kurmalı. Resmen ‘anarşi’. Her gün yeni bir oyuncak peşinde koşan şımarık çocuklar. Akılsızlar akıl diyor, gönülsüzler gönül. Nerde aklı ve gönlü bir bedende tevhid edecek adamlar. Aristo’dan beri bildiğimiz bir şey var; tabiat boşluk kabul etmiyor. Çanaklar it yalıyla doldurulmuş, çıkınlarda haramzade ganimetleri. Beyinler sulandırılmış, mideler bulandırılmış.

Kırk yıl konuşmuş adamların vaazlarını dinliyoruz hala. Derde derman yok. O çok bilinen türküdeki gibi: ‘ağam buradan gidelim, bu yerler viran oldu’. Hakikat şu ki yenilmişlere muhtacız. Yani hakikate. Liberal utanmazlıklardan bıktık. Ölümlerle büyüyoruz. Büyüdükçe ölüyoruz. Yazarlar, şairler levazımattan bahs açıyorlar hakikatten değil. Görüntülerle uyanıyoruz görüntülerle uyuyoruz. İnsanın kavli bitmiştir.

Hakikat öksüzdür. Yalan kusurları gizleyecek bir merhamet ve iyilik örtüsüne bürünür. Hakikat murailiklerin düşmanıdır. Hakikat, hürriyeti arayan ruhun haykırışı. Yalan, uyuşturucuya müptela olmuş bir beynin sayıklamaları. Hakikat yalnızdır. Öksüzlükten doğar yalnızlığı.

Yazarlık ve şairlik utanmazlıklar için bir kılıf olmuştur. Artık edebin yoksa edebiyat yaparsın! Para çoğalmış iman azalmıştır. Namus yenilmiştir. Hakikat dilsizdir. Dilsiz yani susturulmuş. ‘Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilaç’. Zıtların birliğine hakikat diyoruz. ‘Aşk varolmak istiyorsa yasakları çiğnemek zorundadır’. Hakikat yasakların üzerine yürür. Çağdaş toplum yalnızlığı yasaklıyor. Yalnızlık yasaklanınca aşk da yasaklanıyor, hakikat de.

Yalan saltanatını kurunca hakikat susturulur. Hakikatin susuşu kavl-i insanın bitişi! Artık hükmi yenilginin sonucu öfkedir. Öfke bir varoluştur orada. Galipler mağlupların hikayesini yazar. Yalan yine hükümrandır. İman bitmiş, namus yok edilmiş, hikaye bitmiştir.

Parçaların bütünün yerini aldığı ayrıntılar dünyasında yaşıyoruz. Bu ayrıntılar dünyası yalan ve kibir üzerine kurulu. Aynı zamanda ümitsizlikler çoğaltan bu dünya, hakikatin lehçesine yabancı. İnsan zindanda. Elleri bağlı insan çakallarla savaşmak zorunda.

İdrakin yok edildiği bir toplumda sloganlar süslü yalanlardır artık. Herkes kendi adasında bir Robinson! Yalanını ezberleteceği bir Cuma arıyor. Hakikat yalanın puslu havasında görünmez olmuştur. Kapitalizme düşman olanlar kapitalistleşme yarışında. Komünistler komünizmden ürküyor. Dindar dinini oyuncak edinmiş. İşte idrak ve onurdan mahrum bir toplum fotoğrafı. Hakikate yandaş olanlar için bir sürgün. Sığınacak bir tekke kalmıştır; yenilginin icbar ettiği yalnızlık ve öfke.

Menfaatlerin onurun yerini aldığı bir yalan dünyasındayız. Hakikate yandaş olarak yazmak artık bir ölüm çığlığı gibi geliyor. Ekranları ve sütunları işgal etmiş gulyabaniler yalanı bin bir hokkabazlıkla satıyor. Her biri bir çetenin borazancısı olmuş idraksiz adamlar onlarca yalanı bir ağızda söyleyiveriyor. Dil yok edilmiştir. İnsanın kavli tükenmiştir.

Öfke ve yenilgi yeniden bir varoluşun imkanıdır artık. Kavl-i insanın namus cilvesiyle ayağa kalkışını istiyoruz. Ey bakışları miyoplaştırılmış kardeşim, kardeşlerim! Görüntülerin arkasındaki hakikati ara. Arama bul. Ayak uçlarına dikilmiş bakışlarını ufka döndür. Yarının tarihi sana ne diyor?

Hakikat, adına reel denilen dünyada olmayanı arama ameliyesidir. Olmayanı arama yada yanlış şeyi arama. Bununla beraber hakikati aramak, peşinde olmak büyük fedakarlık ister. Fedakarlık yapanlar bunu kendilerinden bile saklamak zorundadırlar. Hakikat, karşılıksız ve beklentisiz fedakarlıklar sonucunda tecessüm eder.

Veyl olsun insanın kavlini ayağa düşürenlere, şan olsun hakikate, hakikate yandaş olup yenilenlere.

Dr. Mustafa YILMAZ

Kalici Baglanti Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : din, insan, kavl, hakikat

UYARAN PASAJLAR 4

5/11/2007 · Kategori: Dusunce

Uyaran pasajlar (IV) / Tahkik et!

 

Duyular her zaman bilgi toplasa da duygular her durumda zan ifade eder. Bu durum, Meryem oğlu İsa için de, Abdullah oğlu Muhammed için de aynıdır.

 

İnsanın tahkik etmeden gizliyi bilememesi, zannı aşamaması elbette doğaldır.

 

Nebevî olan ise bunun fevkindedir.

 

Saadet asrının son yıllarıdır. Savaşlar kazanılmış, ganimetler elde edilmiş, gelecek için umutlar artmıştır. Doğal olarak İslam’a gönülsüz gelenler de çoğalmıştır.

 

İslam toplumunun “nifak” la tanıştığı yıllardan bir yaz mevsimidir. Bizans’a karşı çetin bir seferin hazırlıkları yapılmaktadır.

 

Müslümanlara yeni katılmış otuz dokuz kişi, Hz. Muhammed’e gelip savaş için “izin” ister. Hz. Peygamber de onları onaylar. Ancak daha sonra bu davranışından dolayı uyarılır:

 

“Allah seni affetsin! Doğru söyleyenler sana belli olmadan, kimlerin yalancı olduğunu bilmeden, niçin onlara izin verdin?” (Tevbe 9/43)

 

Müfessir Ebu Müslim, bunun, savaşa katılmak için istenilen bir izin olabileceği üzerinde durur. Kur’ân’daki söz akışı üzerinde düşünülürse, bunun isabetli bir yorum olduğu görülecektir.

 

“Allah seni affetsin!” deyişindeki “af” sözcüğünün, bu kararında Hz. Peygamber'in kendisini kınamasından kurtarmaya yönelik bir vurgu taşıdığı düşünülebilir. Ancak sözün üslubu bundan da önce onun yanıldığına işaret etmektedir. Nitekim “Allah seni affetsin!” şeklindeki deyimin aslında, “ne kötü yaptın” gibi bir karşılığı vardır.

 

Hz. Peygamber isabetli yapmamıştır. Çünkü savaşa katılmak için müracaat edenlerin ikiyüzlü davranıp davranmadıklarını araştırmamıştır. Ayetin sonundaki “bilmeden” sözcüğü, onu bu yönde tahkikata davet etmiş, şayet tahkik etseydi bilecek olduğuna işaret etmiştir.

 

Kısaca dermeyan ettiğimiz gibi, Hz. Muhammed’in en az dört kez uyarıldığı bizzat Kur’ân-ı Kerim’de bildirilmiştir.

 

Birinci uyarıda insan unsuru konu edilmiştir. Meselenin özü, zengin-fakir, yönetici-yönetilen, sağlıklı-özürlü gibi ayırıma tabi tutulmadan tebliğ karşısında bütün insanların eşit kabul edilmeleri, mesleklerine ve sınıflarına değil, insan olmalarına değer verilmesi gerektiğidir.

 

İkinci uyarıda ferdin psikolojik yapısı konu edilmiştir. Meselenin özü, kişinin bu hayatta ruhbanlaşmadan, kendisine haramları çoğaltmadan, mubah alanı daraltmadan yaşaması gerektiğidir.

 

Üçüncü uyarıda cemiyet konu edilmiştir. Meselenin özü, tarihsel olanda boğulmadan, mahalle baskısına boyun eğmeden, ideal olanı gerçekleştirme gayreti gösterme gerektiğidir.

 

Dördüncü uyarıda ferdin cemiyette yükleneceği görev konu edilmiştir. Meselenin özü, hayati önem taşıyan mevkiler için tahkikat yapmadan sorumluluk vermemek gerektiğidir.

 

Peki, Hz. Muhammed’in, risalet görevinde iken Allah tarafından birkaç kez uyarılmış olması, Kur’ân okuyucusu için ne ifade eder?

 

Devam edecek…

 

Ahmet Baydar

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, uyarı

ASLOLAN BUGÜNÜ YAŞAMAKTIR

4/11/2007 · Kategori: Dusunce

Aslolan Bugünü Yaşamaktır

 

"İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da yakında görülecektir. Sonra karşılığı ona tastamam verilecektir. Ve nihayet Rabbine gidilecektir" (53/3942).

 

Aslolan, Yaşamaktır. Dostu dost, düşmanı düşman bilip ona göre davranmaktır. Kimseye koltuk değneği olmamak, kimseyi koltuk değneği yapmamaktır.

Aslolan, çağa, yaşanılan güne tanıklık yapabilmektir. Geçmişi geçmiş, geleceği gelecek gibi algılamaktır. Geçmişi gelecekte, geleceği geçmişte arayarak bugünü kaybetmemektir. Geçmiş ile gelecek arasında kaybolup, bugünü unutmamaktır.

Aslolan, hayata hükmetmektir. Kendi ayakları üzerinde durabilmektir. Aslolan, 'an'ı yakalamaktır. 'An'ı kullanmaktır. 'An'da yaşamaktır. Yere basıp iz bırakmaktır.

 

Aslolan yaşanılması gerekeni yaşamaktır. Yaşanılacak ne varsa umuttan ve hüzünden, aşktan ve güzellikten yana onu yaşamaktır. İstemesek de, hoşumuza gitmese de, dostu anlamak, vefayı anlatmak için zaman zaman ihanetleri de yaşamaktır. En önemlisi de ihanetlerden bunalıp, dostluğun tümüyle öldüğünü sanmamaktır. Önemli olan onu sabırla, inatla beklemektir, gerekirse aramaktır. İhanete kadar onunla yeryüzünde paylaşılacak ne var ise paylaşmaktır.

 

Bugün var olanlar, bugün yaşanılsın için var kılınanlardır. Bugün yaşanılması için var kılınanlar, tüm güzellikler, çiçekler, dostluklar, ibadetler, alın teri ve sohbetler, hele ihanetlere karşın dostlarla birlik sabretmeler, düşman sadmelerini geri püskürtmeler... Bugün yaşanılması için var kılınanlar, bugün yaşanılmazsa bir daha yaşanmazlar. Bugünün güzellikleri bugün içindir. Yarının güzellikleri yarın için... Önemli olan bugüne hükmetmektir. Yarın da yarına hükmetmek... Bugünden yarına sarkan şeyler aynı zamanda yarından öbürgüne sarkacak olan şeylerdir. Bugünlerini dolu dolu yaşayamayanlar, bugünde yapılması gerekenleri yapmayanlar, yarını yaşayacak olanların da önünü tıkayanlardır.

 

Biz geçmişte atalarımızın, analarımızın, babalarımızın, kısaca bir önceki kuşağın 'an'ı yaşayamayışlarının bedelini inkârcılık, enflasyon, asimilasyon, baskı, zulüm, cehalet vs. olarak ödüyoruz. Geçmişte yaşanılması gerekip de yaşanılmayan her bir şey, yaşayabileceğimiz başka bir alanı örtüyor. Hayatımızı daraltıyor, karartıyor. Özgürlüğümüzü sınırlıyor, zaman zaman yok ediyor. Bu mirasa bizim aymazlığımız da eklenince, gelecek de yaşanılacak alanları bugünkünden daha da daraltıyoruz. Bizimle ilgili, bizden sonrakilere hesap bırakmak, sonrakilerin hesabını alt üst eder. Geçmişin borçları bizim hesaplarımızı alt üst ettiği gibi. Bizden bir öncekiler ne geçmişin hesabını ne de kendi hesaplarını ödediler. Biz ise ya kötü mirasın farkında değiliz, ya da o kötü mirasın 'tellallığını' yapıyoruz. Çoğumuz bu kötü mirasa kendi kötü mirasımızı da ekleyerek geleceğe ciro ediyoruz. En kötüsü de bu geçmiş miras gözümüzde bir şekilde büyüyor da 'bugün' ellerimizden kayıp gidiyor. Geçmişin kötü mirasına yanıp duruyoruz da bugünün güzelliklerine ya gözümüzü kapıyoruz ya o güzelliklerin esiri oluyoruz.

 

Oysa bugünü yaşayamayanın yarını olmaz. Yarın bugünün üzerine kurulur. Bugün, 'bugün'den pay alanlar 'dün'e hükmedenlerdir. 'Yarın'a hükmedecek olanlar da 'bugün'ü yaşayanlar olacaktır. Bugün yaşanmadan gelen yarın, bugünü yaşamayanların yarını değildir. Başkalarının yarını ile avunmak kendini aldatmaca değil midir? Oysa başkalarının yarını, başkasını mutlu etmez.

 

Geçmişte, gelecek 'dün'de arandığı için 'an' kaybedildi. An kaybedilince de bir türlü geleceğe varılamadı. Veya başkalarının yarınına varıldı. Gelecek düşü ile 'an' harcanınca gelecek, bugünden uzaklaştıkça uzaklaştı. Gelecek hep geleceğe kanat çırptı. Gün üzerinde ayağa kalkılmadığındandır, bir türlü geleceğe yaklaşılamadı. Geçmiş geçmişte, gelecek gelecekte kaldı. 'An' dediğimiz bugün ise buharlaştı. Günü unutarak/dışlayarak geçmişe dalıp, geleceği arayanları tarih kitapları bile unutmuş olmalı olmalı ki bütün aramalara rağmen onlar bir türlü bulunamıyor. Onlar için, ne geçmiş bir ses verdi, ne de gelecekten bir umut göründü. Bugünü yaşayamayanlar bir türlü bulunamadı.

 

Bugünü yaşayamayanlar geçmişte ne arasın. Geçmişte var olanlar, geçmişin 'an'ını, geçmişin 'bugünü'nü yaşayanlar değil midir? Geleceği de, geçmişteki ''an"ı yaşayanlar yaşayacak/kuracak değil midir? Aslında 'an'ı .yaşamayanlar, yaşadıklarını sansalar da hiç yaşamamış olanlar değiller midir? Varlıkları olsa da var olmayanlar değiller midir onlar?

 

Yaşamak ve var olmak bir işaret gerektirir. Bir gölge gibi geçip gitmek, bir serap gibi bir görünüp bir yok olmak yaşamak mıdır? Yaşamak iz bırakmaktır. Yaşamak sorumluluklarının farkına varmaktır. Yaşamak zorluklarla yorulmak, kolaylıklarla dinlenip tekrar zorlukların üstüne yürümektir. Yeryüzü bir amaç değil, bir sığınak değil, ebedi bir barınak hiç değil, yeryüzü taşınması gereken bir yük, koklanması gereken bir çiçek, aşılması gereken bir yığınaktır.

 

Evet, aslolan bugünü yaşamaktır. Dostu dost bilip, dosta dostça sarılmaktır; düşmanı da düşman bilip sırtını dönmemektir.

 

Evet, aslolan, kullara kulluk değil, Yaratan'a kulluk etmektir. Yaratana kulluk ise ancak 'an'ı yaşamakla mümkün olur. Ne geçmiştekilerin takvası ne de gelecektekilerin ibadeti bugünün günahına, bugünün yokluğuna keffaret olamaz. "kişiye ancak kendi kazandığı vardır. Kendi yükünü taşıyan hiç bir kimse başkasının yükünü taşımaz"(6/164). Kendi kazandığıdır ancak onu asıl geleceğe hazırlayacak olan.

 

Mehmet Yaşar Soyalan

www.fikriyat.com

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : yaşam, an, islam

UYARAN PASAJLAR 3

31/10/2007 · Kategori: Dusunce

Uyaran Pasajlar (III) / Mahalle baskısına boyun eğme!


Toplumsal değişimde başarı, kerteleyerek ilerlemeden geçer. Bu nedenle inkılâpçılar, ideallerini tedricen gerçekleştirirler. Ancak itiyatların itikatlaştırıldığı noktalara gelince orada dururlar. İdeallerini tehir ve hatta terk etmek zorunda kalırlar. Çünkü adetlerin akideleştiği bu yerler, toplumsal değişime geçit vermeyen kör noktalardır.
 
Meryem oğlu İsa da, Abdullah oğlu Muhammed de, adetlerin akideleştirildiği bu noktalarda, bütün insanlar gibi tereddüt etmiş ve hatta çekinmişlerdir.
 
Ancak vahiy onları uyarmıştır.
 
Nitekim kölelik eski Arabistan’da kutuplaşmış bir hayat tarzıdır. Hz. Hatice’nin bile, esir çocukken edindiği bir kölesi vardır.
 
Hatice, kölesini eşi Muhammed (a.s.)a hediye eder.
 
Hz. Peygamber, bu hediye köleyi azat eder.
 
Daha sonra da onu evlat edinir.
 
Bu evlatlık, İslam'ı ilk kabul edenler arasında yer alır.
 
Kölelikten azatlığa, azatlıktan, peygamber evlatlığına, evlatlıktan da Allah’a kul olmaya yükselen bu kişi Zeyd’dir.
 
Hz. Peygamber, onu, hür bir kadınla evlendirerek özgürlüğünü perçinlemek niyetindedir. Zeyd’le evlenmesi için, halasının kızı Zeynep’i ikna eder. Zeynep başlangıçta isteksizdir. Ancak Hz. Peygamber’e saygısından dolayı bu evliliğe razı olur.
 
Ne var ki sınıflaşmayı kanıksamış mahallede, böyle hızla özgürleşmiş bir kişinin, hür ve soylu bir kadınla evliliğinin yürümesi zor olacaktır.
 
Ayrılmaya ilk adım Zeynep’ten gelir. Kocasını sevmediğini ilan eder. Birkaç defa boşanmanın eşiğine gelirler. Fakat her seferinde, Hz. Peygamber onları tahammül göstermeye ikna eder. Ancak durumun vahametini de sezmektedir. İşi daha karmaşık hale getiren ise Zeyneb’in çocukluktan beri Hz. Peygamberin kendisiyle evlenmek istiyor olmasıdır.
 
Aslında, eğer Zeynep eşinden ayrılır ve onu Hz. Peygamber bizzat kendisi nikâhına alırsa, üç fayda gerçekleşmiş olacaktır.
 
Birincisi, gönülleri kazanarak tarafların mağduriyetini hafifletmektir. İkincisi; kısa bir süre önce köle olarak bilinen Zeyd’in duluyla Peygamber’in bizzat kendisinin nikâhlanması, bütün köleleri derece derece özgürleştirme yolunda atılmış önemli bir adım olacaktır.
 
Bu faydaların üçüncüsü ve daha önemlisi ise, evlatlığı gerçek evlat gibi algılayan ve bu geleneği dinileştiren mahalleye, babalıkların evlatlıklarının boşadıkları eşlerle evlenebileceğini bizzat göstermektir.
 
Fakat mahalle baskısı Hz. Peygamber’i endişelendirmektedir. Halkın, “Evlatlığının boşadığı kadınla evlendi” diyecek olmalarından dolayı çekinir. İşte bunun üzerine Ahzâb Suresinde yer alan şu uyarı iner:
 
“Hani, Allah’ın kendisine nimet verdiği ve senin de nimet verdiğin kişiye: “Eşini yanında tut, Allah’tan sakın!” diyordun. Allah’ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun! İnsanlardan çekiniyordun; oysa Allah kendisinden çekinmene daha lâyıktır.”
 
Peygamberlerin dâhilerden farkı işte buradadır. Onlar, davranışlarını inanca dönüştüren baskıcı mahallelere asla boyun eğmeden, akidelerini âdete dönüştüren mahalleler oluşturmuşlardır.
 
Ahmet BAYDAR

Kalici Baglanti Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : din, baskı, islam

DİN VE İBADET ANLAYIŞIMIZ 2

30/10/2007 · Kategori: Dusunce

Din ve İbadet Anlayışımız (2)

Din kelimesinin Kur’an’da 103 yerde ve dört esas manada kullanıldığını görüyoruz. Bunu kolayca anlamamız için Arapça’da alt-üst, arka-ön şeklinde dört yönü de ifade için kullanılan ve aynı kökten gelen “dŭne” sözcüğü bir fikir verebilir.

Buradan anlıyoruz ki “din” insanoğlu için dört boyutlu bir ilişkiler ağının tümünü birden ifade ediyor; geriye doğru (adet, töre), ileriye doğru (yol, yordam), yukarıya doğru (itaat, bağlılık), aşağıya doğru (hüküm, kural, ceza, mükâfat)…

Bunların hepsini birden topladığı için yani “tedvin” ettiği için bir tek kelimeyle durumu “din” diye ifade ediyoruz. Demek ki din kavramının, Kur’an’da kullanım yerlerine göre kiminde adet, kiminde yol, kiminde itaat ve bağlılık, kiminde de hüküm, kural, yargı, ceza ve mükâfat anlamında kullanılması bu nedenledir.

Bu durumda söz konusu dört boyutlu anlamlar, değerler ve kurallar bütünü “din”, bunun bir coğrafi mekanda ete kemiğe bürünüşü “medine”, bu bürünüşün mensupları “medenî” ve mensuplarınca ortaya konan maddi ve manevi tüm inşa ve imar faaliyeti de “medeniyet” oluyor.

Bu kelimelerin hepsi de din ile aynı kökten… Aralarında kopmaz bir bağ var. Yani bunlar “bölünmez bir bütün…”

***

Kur’an kendi anlamlar, değerler ve kurallar bütününü bir “gerçek hayat dini” (dinu’l-gayyime) ve “insanlığın ana yolu/ipi” (hablun-mine’nnâs) olarak tanıtır. Buna, sanki bir madalyonun öbür yüzü gibi aynı zamanda “Allah’ın yolu/ipi” (hablun minellah) der. Kur’an’ı insanlık alemine, insanlık vicdanının ifadesi (basairu li’nnâs), yol gösterici (huda) ve halklar için sevgi ve merhamet kaynağı (rahmet) olarak tanıtır. (Casiye; 45/20).

Diğer dinlerin bu ana insanlık yolundan ayrılmak suretiyle ayrıca birer “din” oluşturduklarını söyler ve ısrarla bu yola geri dönmeye çağırır. (Rum; 30/30, Ali-İmran; 3/112).

Üstelik daha önce hiç görülmedik bir şekilde onları tanır ve “Ehl-i Kitap”, “Mecusi, “Sabiî” gibi isimlerle anar. Bir arada yaşamaya ve barışa dayalı bir ilişkiler hukuku belirler. Daha önce hiçbir dinin ötekini bu şekilde “tanıdığı” görülmemiştir. Tabi tanımak doğru bulmak demek olmuyor.

***

Demek ki İslam, kendini insanlığın ana yolu, fıtrat dini ve o ana kadar insanlıkta doğru namına ne kalmışsa hepsinin devamcısı (musaddık) olarak vazediyor. İnsanlığın gelmiş geçmiş tüm olumlu birikimini sahipleniyor. Geri kalan tüm olumsuzlukları kendinden önceki dünyada bırakıyor ve ona “karanlıklarda kalınan dönem” (cahiliye) diyor…

Yeni dönemle birlikte gelene ise “gerçeğin ta kendisi” (hak) diyor. Yani sözün realiteyle uyumlu olması; tarihin, hayatın ve tabiatın aktığı yerden akan yaşayan gerçekliğe tekabül etmesi....

Bundan kopana ise sahte, içi boş, kof, realiteyle çelişik bir takım kuruntular (batıl) diyor. Gerçeğin ta kendisi (hak) gelince, sahteliğin ve içi boşluğun (batıl) yok olmaya mahkum olacağını haber veriyor.

Bunun için Allah kendi dinine, kimsenin kendi tekeline alamadığı ve alamayacağı, gerçeğin ta kendisi olan din (dinu’l hak), diğerlerine de gerçeklikten kopmuş, bir takım sınıfların, kavimlerin, kişilerin, bölgelerin vs. tekeline girmiş, kuruntularının ifadesi haline gelmiş diğer bütün dinler (dini kulli) dediğini görüyoruz (Tevbe; 9/33).

***

Şu halde Allah’ın dini İslam’a bütün bunları görmezden gelerek “dinlerden bir din” muamelesi yapmak, sanırım en çok Allah’ı kızdıracaktır. Çünkü Kur’an ısrarla bunların aynı şeyler olmadığını söylüyor.

Oysa bugün din denilince insanların aklına, İslam da dahil olmak üzere mabed, tapınak, din adamı, papaz, keşiş, haham, hoca, şeyh, sarık, cübbe, kandil, ayin, türbe, mucize, kehanet, keramet, buhur, tütsü, sır vs. geliyor.

İbadet denilince de İslam’da dahil hepsi birbirine karıştırılarak, namaz, oruç, abdest, camiye, kiliseye veya havraya gitmek, günah çıkartmak, yağmur duasına çıkmak vs. akla geliyor.

Neden din denilince akla hak, hukuk, adalet, işgaller, zulümler, tecavüzler, yoksulluk, yolsuzluk, sokak çocukları, özürlüler, açlar, susuzlar, giderek artan boşanmalar, dağılan aileler, işsizler, zam, zulüm, işkence, plansız şehirleşme, trafik, gecekondu, sanat, edebiyat, şiir, felsefe, muzik, sinema, tarih, tabiat, uygarlık vs.vs… gelmiyor.

“Güldürme adamı, dinin bunlarla ne alakası var?” diyeceksiniz belki…

Evet “tapınak dinlerinin” yok ama “gerçek hayat dininin” var!

“Tapınma”nın yok ama “ibadet”in var!

Belirli bir yer ve zamanda yapılan, önceden belirlenmiş hareketlerden oluşan tapınma ile yeri ve zamanı olmayan, hayatın içinde canlı faaliyet olarak gerçekleşen ibadet arasındaki fark…

Şu halde nedir ibadet?

***

İBADET: Sözlükte “abd” kökünden Arapçanın tarihsel kök ve komşu dilleri Aramice, Akkadça, İbranîce, Süryanîce, Habeşçe gibi Sami dillerinin hepsinde “yapmak, meydana getirmek, ortaya çıkarmak, çalışmak, üretmek” demektir.

BEDAET de kökün harfleri değişmeden “bda”ya dönüşümü ile “yaratmak, yapmak, meydana getirmek, icat etmek, bir şeyi ilk olarak ortaya çıkarmak” anlamındadır. Son harfin “hemzelif”e dönüşmesi ile “bde” de ise yine mana pek bozulmayarak bir şeyi “başlatmak, ortaya çıkarmak, icat etmek” manası kazanır.

Şu halde Allah ile insanın aktüel ve dinamik ilişkisinde ortaya çıkardığı, meydana getirdiği, yaptığı, yarattığı, icat ettiği, ürettiği her tür iş ve oluş bu kapsama giriyor.

Yapılan/üretilen iş ve oluşun faili Allah ise buna bedaet, ibda, mubdi’, faili insan ise buna da ibadet, ubudiyet, taabbud deniyor. Her ikisinde de ortak anlamın yapmak, ortaya çıkarmak, üretmek, meydana getirmek olduğunu görüyoruz…

***

Öte yandan abd kelimesi Kuran’ın nazil olduğu dünyada yaygın olarak kullanılıyordu. Özellikle bir takım putlara, krallara ve imparatorlara yönelik olarak “arz-ı ubudiyet etmek” veya kul köle olmak” deniliyordu.

Babil, Sasani, Mısır, Roma, Bizans gibi eski dünyanın Tanrı-Devlet kralları ahaliye “kullarım, kölelerim” diye seslenirlerdi. Kendilerine de Tanrı’nın oğlu, temsilcisi veya doğrudan Tanrı derlerdi. Kuran’daki abd kavramı işte bu anlayışa isyan olarak doğdu. Kur’an bunu alıp kullandı ve fakat kavramın içeriğini değiştirdi. “Yalnız sana ibadet ederiz” ifadesindeki “ancak, yalnızca, sadece, sırf, salt” anlamına gelen iyya sözcügünün önce gelmesinden de anlaşılacağı gibi bu hususiyet ifade eden bir tepki ifadesidir (kasr ve ihtisas) ki “başkasına değil” anlamı verir; yoksa “başkasına yapıldığı gibi” demek olmaz.

Dolayısıyla ibare “Başkalarının putlara, krallara tapındığı gibi biz de sana tapınırız, kulluk-kölelik ederiz” değil; ilkten “Putlara ve krallara tapınmayı reddederiz” manasında başkaldırı ifade eder.

Bu, her yanı tanrı-kral anlayışı ve kulluk-kölelik ilişkileriyle dolu bir dünyaya çölün içlerinden yükselen bir isyan sesi, insanî özgürlük çağrısıdır. Nitekim ilk sahabe nesli bunu böyle anlayarak her tür put tapınmasını, krallara kulluk arz-ı endam edilmesini reddetmişler ve Allah’a yönelerek bu tür bağlardan azat olmuşlardır. Bu ise insanoğlunu, insan olma yolunda zorlayıcı bir içkinlikle ilerletmiştir…

Ardından taşındığı yeni Kur’an ikliminde abd kavramı “yâr ile yolculuk”a dönüşmüştür. Bunun anlamı ise insanın batıl bağımlılıklardan azat olması, ilâhî anlam ve mananın derinliklerinde durmaksızın yol almasını ifade eder. Allah ile canı gönülden dost olması, O’nun sınırsız, şekilsiz, enlemsiz, boylamsız ve sonsuz varlığında kendini açması, iş ve oluş üretmesi, ortaya çıkarması, meydana getirmesi, inkişaf ettirmesi manasına gelir.

Bu nedenle Allah’ın yapması/edip eylemesi anlamına gelen yaratmak, varlık oluşturmak, icat etmek birer iş ve oluş yani ibda olduğu gibi, insanın yapması/edip eylemesi anlamına gelen çalışma, üretme, icat etme, meydana getirme, mücadele etme, direnme, imar etme, zülme karşı savaş, iyilik yapma, güzel davranma, doğru olma (amel-i salih) vs. de birer iş ve oluş yani ibadet olur.

Zorla özgürlüğüne el konulmuş bir insan efendisi için iş ve oluş üretirse buna da abd (kul köle) denir. Ancak Allah/insan ilişkisi bu manada efendi/köle ilişkisi değildir. Bu, efendi/köle ilişkilerinin yaygın olduğu bir dünyanın muhayyilesidir. Şüphesiz Kur’an bu muhayyileye hitap etmiştir fakat onu dönüştürmüş, diğer bir çok konuda olduğu gibi içeriğine müdahale etmek maksadıyla kullanmıştır. Oysa gerçekte bu ilişki yalın olarak Allah/insan ilişkisi olarak okunmalıdır. Çünkü insanın burada özgürlüğüne zorla el konulmaz. Bilakis insan kendi özgür iradesiyle, canı gönülden Allah’a yönelir, O’nun sonsuz sevgi ve merhametine karşılık insanî sevgi ve saygıyla karşılık verir. Bu nedenle de O’nun için çalışır, çabalar ve O’nun yolunda tarihin meydanında “yürür”…

Burada, Kuran’ın, 7. yüzyılda putların, kralların, imparatorların, din adamlarının vs. önünde yerlerde sürünen insanoğlunu alıp nasıl yücelttiğine, özgürleştirdiğine dikkat edilmelidir.

Bu nedenledir ki Kur’an, tanrılık taslayan otoritelere (tâğut) tapanlardan (Maide; 5/60), ruhunu kötülük sarmış şer odaklarına (şeytân) tapanlardan (Yasin; 36/71), put heykellerine (esnâm) tapanlardan (Şuara; 26/71), insanların birbirine tapmasından (Ali-İmran; 5/64), ataların taptığına tapıp durmaktan (Hud; 11/62), peygambere ve din adamlarına tapanlardan (Tevbe; 9/31) özellikle bahseder. Bunların dışındakileri de Allah’tan başkası ( min dunillah) diyerek mahkum eder.

İlginçtir, Kur’an ibadet kelimesini 278 yerde geçmesine rağmen, namaz kılmak (iqamu’s-salat), oruç (savm), hacc ve umre, kurban (hedy) gibi bizim “ibadet” dediğimiz şeylere izafe ederek kullanmaz.

Kur’an’ın bunlardan bahsederken kullandığı kavram nusuk/menasik’dir. Kur’an’da 7 yerde geçen bu kelime kullanılırken (ör.bkz. Bakara; 2/196, En’am; 6/163) genelleme yapılması yani namaz, oruç, kurban vs. tüm “şeklî ibadetleri” içine alacak şekilde kullanılması dikkat çekicidir. Manâsik sadece hacdaki ibadet şekilleri demek değildir. Şu halde namaz, oruç, hacc, umre, kurban bizim menâsikimiz olmaktadır. İbadet -bunları da içine alan- çok daha geniş bir kavramdır. Dolayısıyla ibadeti sayısı bir elin parmağını geçmeyen menâsike indirgemek hiç de doğru görünmüyor. Zaten Kur’an onlara menâsik demiş…

***

Öyle görünüyor ki Kur’an’ın ibadetten kastettiği, hayatı, yukarıda sayılan bir takım kişi, otorite, odak ve mercilere tapınarak değil; Allah bilinci (şuuru) ile yaşamaktır. Bundan dolayı da ibadet tarihin, hayatın ve tabiatın içinde canlı bir faaliyet olmak icabeder.

Allah görünen bir nesne olmadığı ve herhangi bir insanda, peygamberde, kurumda, otoritede tecessüm etmediği için, yer ve mekan da biçilemeyeceği için, son tahlilde Allah’a ibadet, görünür nesnelerden tam bir bağımsızlaşmayla “insanın” bütün görkemi ile ortaya çıkışıdır.

Artık bu ortaya çıkışta abd-mabud ilişkisi efendi-köle ilişkisini değil; yâr-yarân, âşık-mâşuk, seven-sevilen ilişkisini ifade eder. İbadet sevdiğin için uğraş ve çabaya, dua sevdiğinle iyi günde kötü günde istek, çağrı ve dertleşmeye, namaz sevdiğinle buluşmaya dönüşür…

***

Bu nedenle İslam’da namaz, oruç vs. tabiri caizse “ibadet doğuran ibadetler”dir. Daha doğrusu “ibadet doğuran menasikler”dir. Nusuk/menâsik kelimesini Arap bakın nerelerde kullanıyor: Toprağı ıslah için gübrelemek (nusuku’l-ard), yeni yağmur yağıp yeşillenmiş toprak (ardun nâsike)…

Demek ki nusuk, toprak için nasıl gübre ve yağmur oluyor da yeni ürün bitirtiyor, yeşillendiriyorsa, Müslüman için de menâsik böyledir. O da insanda yeni ameller doğurtur; başka iyi, güzel ve doğru davranışlara vesile olur. Bunun için nusukların şahı olan namaz bütün kötülüklerden alıkoyar. Yani toprak için gübre ve yağmur neyse, insan için da namaz odur…

Demek ki İslam’da nusuk/menâsik bir tapınma değildir. Yaparsın ve orada bitmez. Gübre gibi başka bir şeyin doğmasına, yağmur gibi de başka bir şeyin canlanmasına, hayat bulmasına neden olur. Bunun için statik değil dinamiktir. Statik olana tapınma, dinamik olana nusuk denir.

***

Demek ki nusuk/menasik şekil ve ritüel ile sınırlı ve daha dar iken, ibadet hayatın tüm alanlarına yayılmaktadır. Yani nusuk/menasik Müslüman insan yoluyla hayatı gübrelemekte, yağmur olup yağmakta ve hayatın içinde canlı bir faaliyet olarak ibadetleri ortaya doğurmaktadır.

Bu anlamda ibadetin yeri ve mekanı yoktur. Mekanın her yerinde ve zamanın her anında canlı bir faaliyet olarak görünür; bazen bir yoksulun sofrasında, bazen bir annenin yavrusuna atılışında, bazen bir gönlün titreyişinde, bazen bir adalet terazisinde, bazen bir direnişçinin namlusunda, bazen bir esnaf imzasında, bazen yakarışta, bazen haykırışta, bazen ağlayışta, bazen gülüşte, bazen sözde, bazen namusta, bazen sadakatte, bazen iffette…

***

Böyle olunca sizin dünya görüşünüz ve hayat tarzınız dininiz, dininiz de dünya görüşünüz ve hayat tarzınız olur. Faaliyetiniz ibadetiniz, ibadetiniz de faaliyetiniz manasına gelir. Bunları kim için yaptığınıza bakacaksınız.

Bu nedenle gerçek din hava gibidir. Hiçbir yerde görünmez ama herkesi yaşatan odur.

Gerçek ibadet de su gibidir. Her yerden akar, her şekle girer. Hep başkasına hayat verir. Azından kana kana içer, çoğunda ise boğulursunuz.

***

Yunus Emre der hoca

Gerekse bin var hacca

Hepisinden iyice

Bir gönüle girmektir

R. İhsan ELİAÇIK

 

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, ibadet, islam

SÖZÜN GÜCÜ

29/10/2007 · Kategori: Dusunce

—vahiy yaşıyor—

 

Peygamberimizin “Mücadele” süresindeki kadınla tartışmasına bakılırsa, toplumun geleneksel yapısı içerisinde cereyan eden örflerle, gerekmedikçe çatışmama gayreti içinde olduğu anlaşılıyor. Bundan hareketle örf, adet olmuş ve toplumsal kabul görmüş geleneklerin insan haklarıyla ilgili olarak bir mağduriyet oluşturmadığı sürece reddedilmesi gerekmiyor. Ve bu tür toplumsal argümanların, ıslah acısından bir önceliği olmadığı anlaşılıyor. Söz konusu sürede kadını haklı çıkaran ayetlerin gelişine dikkat edilirse, şüphesiz insan hakları ile çatıştığı takdirde hiçbir geleneksel yapı olduğu gibi de bırakılmıyor.

Nitekim Peygamberimizin yaşadığı toplumda iyi ve güzel gördüğü aktivitelere tereddütsüz katılması ve doğru bulduğu şeyleri desteklemesine gelince, onun asıl amacının tertemiz fıtratıyla her zamanki gibi haksızlıklara karşı çıkmak ve insanların mutluluğunu sağlamak olduğu açıkça kendini gösteriyor.

Peygamberimiz fil yılında doğmuş. O tarihte; Ad, Semud, Eyke halklarının başlarına gelenler toplumda üç aşağı beş yukarı konuşuluyor. İbrahim gibi peygamberlerin kıssalarının anlatıldığı bir ortamda yaşıyor. Ayrıca bu ortamda az da olsa “Hanif” denilen tek Tanrı anlayışına sahip insanların varlığı da bir gerçek. Bütün bunlardan peygamberimizin risalet öncesi bir Allah anlayışına sahip olduğunu varsayabiliriz. Nitekim kendi toplumu içinde puta tapma gibi cahiliye adetlerinden uzak durduğu düşünüldüğünde o gün için belki de muhalif biri olarak tanınmış olmasına rağmen. Sonraları onun, geleneklere karşı çıkıp onları yok sayarak toplum ile tarihi mirası koparan kişi anlamında “mubtil” diye suçlanacağını da Kur’an’dan öğreniyoruz. Ancak bu yok sayışın daha çok atalarının tapınma geleneğiyle ilgili olduğunu da bilerek.

Cahilliye devrinde -o günkü örf içinde- Hılfu’l-Fudul (Erdemliler Hareketi) denen sivil bir hareketin oluştuğunu biliyoruz. Bu hareketin mağdur ve mazlumlara yardım etmek için kurulduğunu da. Bu anlayışa göre; adalet, paylaşım ve mülkiyet hakkı gibi evrensel doğrular yanında zulüm ve haksızlık gibi kötülüklerin o toplum tarafından bilindiği ortaya çıkıyor.

Öyle ki peygamberimizde daha risalet kendine gelmeden çok önceleri bu topluluğa üye oluyor. Zekâ, sorumluluk duygusu ve iyi niyet konusunda donanımlı ve özellikle de dürüst ve güvenilir vasfına da haiz bir insan olarak peygamberimizin bu toplulukta çok aktif bir rol üstlenmiş olduğunu düşünüyoruz. Buradan hareketle ondan yaşadığı toplumu ıslah teşebbüslerini projelendirmesini ve bu çabalarını çok daha ileriye götürmesini beklerken o bunu yapmıyor ve zamanının önemli bir kısmını “Hira” mağarasına çekilerek yaşadığı toplumun dışında geçirmeyi yeğliyor.

Neden?

Hira’da yaşadığı toplum üzerinde düşünürken Peygamberimizi kendi kendine böylesine toplumsal bir ıslahı başlatmaktan alı koyan ne idi? Eksik olan neydi? Ne düşünüyordu?

Belki kabile asabiyeti, akrabalık ilişkileri ve cahiliyle adetlerini karşısına almaya yetecek bir özgüveni oluşturmaya çalışıyordu belki de kendi toplumunda yaşanan bir sürü olumsuzluklar karşısında daha derin düşüncelere dalmış ve kalıcı ve sürekli bir çözüm arayışı içindeydi. Acaba arkasına alacağı bir güç için atıf sorunu mu yaşıyordu. Ve o gün için -henüz risaletle karşılaşmadığından- sahip olduğu Allah tasavvuru net bir çizgiye oturmuyor ve şu soruları soruyor olabilir miydi?

Dünya neden böyle adaletsiz?
Bir yaratıcı olmalı ama neden bu saçmalıklara müsaade ediyor?
Bu dünyayı niçin yaratmış olabilir?
Benim dahi tahammül edemediğim bu haksızlıklara o için sessiz kalıyor?
O’nun kayıtsız kaldığı bir dünyayı ben nasıl düzeltebilirim?

Bu yönleriyle bugüne ne kadar da benzeyen bir durum var. Herkes adalet eşitlik özgürlük gibi kavramların farkında. Bunu yerinde rüşvet, işkence ve gayri meşru ilişkilerin kötü olduğu da biliniyor. Ve yine bu haksızlıkların en azından bir kısmına karşı sivil toplum örgütleri kuruluyor ve mücadele ediliyor. Ama insanlar Hılfu’l-Fudul örneğinde olduğu gibi bu mücadeleleri ancak lokal olarak yapabiliyor ve bütününe müdahale edemediği olgular karşısında kendini yetersiz hissederek ilk fırsatta evine dönüyor. Sonrasında hiçbir şey yokmuş gibi davranmak zorunda kalıyor. Herkesin bildiği şeyler bir türlü yerine oturmuyor.

Üstelik bu ıslah faaliyetleri bir “atıf sorunu” yaşadığı için mevcut bozuk işleyişin işine yarar hale de gelebiliyor. Bu dünyanın değişmesi gerektiğini herkes biliyor ama kalıcı ve köklü bir şey yapamıyor. Bir yandan yapılan iyiliklerin kalıcı olup olmadığı kuşkusu diğer yandan çabalamaların temelden ele alınamama endişesi ile doyuma ulaşılamıyor. Soru ve sorunların önceliği ile çözüm önerilerinin önemi, hayata bakış açımız ve olgulara yüklediğimiz değerlerle şekillenip ihtilafa yol açınca da insanlar sonunu göremedikleri bir tünele girmeye bir türlü cesaret edemiyor. Allah için bir şey yapmanın netliği kaybolup kimin için olduğu belli olamayan puslu bir hava ortalığı kaplıyor. Arkasından vahiy, zihinlerde olmuş-bitmiş olaylar yığını halinde kaskatı dokümanlara dönüşüp sanki bir kerede inmiş yazılı bir metin olarak sözün gücünü yakalayamıyor. Yani yine eksik bir şeyler kalıyor.

Acaba eksik kalan şey, bilmemek ve dolayısıyla yapamamak mı? Aslında insanlar bildikleri kadar yapsalar bile çok şey değişir. Burada samimiyet sorunu var.
Sonra doğru bilmek ve doğru yapmaya çalışmak var. O zaman da insanların doğru yapma gibi bir endişelerinin olması gerekiyor. Bunda da kişilik ve tembellik sorunu var.
Sonuçta bilmekle yapmanın arasında bildiğini yapmadan hemen önce bir “anlamak” gereği var. Burada ise insanların öğrendiklerini içselleştirmeleri sorunu kendini gösteriyor.
Nitekim bütün bu sorunlar toplansa tamamı yanlış İlah ve vahiy algılamasının vereceği tahribatı veremiyor.

Burada öncelikle vahyin doğru anlaşılması gereğinden bahsediyorum. Onu içselleştirebilmenin ve canlı bir olgu olarak zihin dünyamıza katmanın öneminden. Şüphesiz doğru anlama, kuru bir bilgiyi olduğu gibi kavramaktan ibaret değil. İnsanın zihninde Allah tasavvurundan kulluk ilişkilerine varıncaya kadar pek çok şeyi doğru dürüst şekillendirmesi yanında buna eşdeğer bir duygu seli oluşturması da yatıyor. Nitekim bireyin yaşadıkları ile öğrendikleri arasındaki uyum ve önceliklerinin tespiti de bu anlamda etkili bir rol oynuyor.

İnanan bir insan için;
En önemli eksiklik, yanlış vahiy algılanmasından kaynaklanıyor. Dahası özgür ve seçici bir idarenin desteğini alamama korkusundan. Canlı ve güvenilir bir otoriteye atıf sorunu kendini gösterirken Peygamberimizin mağarada sorduğu muhtemel sorular gene can yakmaya devam ediyor. İyi niyetli eylemler kendilerine sahip çıkacak bir İlah’a atıf sorunu yaşıyor.

Aslında vahiy canlı bir olgu.
Sürekli yaratılışla devam eden.
Olmuşu hemen arkaya itip
Her an oluşlarla yenileniyor.
Sürekli ve capcanlı olarak
Bu vahyin canlılığı tabiatta açık seçik gözlenebilir.
Milyonlarca kez
Bazen arının karnında bala
Bazen Musa’nın annesinde sezgiye dönüşür
İndiği yere hayat verir
O kadar etkilidir ki
Dayanamaz
Şeytan bile ona dokunmak ister.
Başaramayınca
Taklit etmeye yeltenir.

Vahiy son derece güçlü bir iradenin sesidir.
Adamakıllı canlıdır.
Öylesine açık ve isteklidir ki
Örneğin, isteyin vereyim der.
Geriye yalnızca konuşmak kalır
Bir kere olsun onunla konuşmak
Muhatap olmak
Tenezzüle karşılık vermek
İnanmıyorsanız
Bir kere deneyin
Oturun kendinizden bahsedin
Ve bir şeyler isteyin
Diyalogu başlatın
Hiç ama hiç uzatılan bir eli boş çevirmemiştir.
Bu canlılık ve karşılık hemen kendini gösterecektir
Hatta talep sertliğinize dikkat edin
Çünkü cevap da aynı sertlikte gelecektir.

Kur’an’a gelince;
Vahyin canlılığı, gözlem süresi hem karmaşık hem de uzun bir hal arz eder. Kur’an’ın her ayeti aslında canlıdır. Bazen gerçekleşmesi biraz zaman alabilir. Nitekim zamanın uzaması çoğu kere iyiyle kötünün ayrışmasına yarar. Çünkü ilişkiler birbiriyle bağlantılı ve çok karmaşıktır.

İşte peygamberi Hira’dan bir daha dönmemecesine çıkaran bu canlı vahiydir. Cebrail’in (as) bunun bir yanılsama olmadığını anlatmak için onu tutup sıkarken okuduğu ilk ayetlere bakın bu canlı ilişkiyi görürsünüz. Aslında iyi niyetle yaklaşan herkesi kucaklayan bir canlılıktır bu.

Öyleki
Metnin okunuşunun büyüsü bile
Süzün gerçekleşme gücü yanında sönük kalır.
Hiç olmasa
Bir yandan vicdanı tırmalar
Diğer yandan zihni tutup yakalar
Eğer müstağni bir örtü kaplamamışsa
Kalpte pençe izi bırakır.

Her ayet gerçekleşeceği bir ortam arar ve hemen yeşerir. Asla vazgeçmez. Soluk soluğa hızla ve gizlice koşarak gelir, kuşatır ve hayat verir. Bu öyle bir tezahürdür ki hiçbir şey onu engelleyemez. Bu etkili tarzı yüzünden müşrik Araplar onu büyü zannetmişlerdir. Bizimkilerse üfürüp durur.

Allah’ın sözünün gücüdür bu. Hemen oluverir. Kaynağı tükenmez, kelimeleri bitmez. Her doğru ve güzel şeyin ifadesinde yer edinir. Kökleri derinde, gövdesi sağlam, dalları göğe uzanmış ve yıkılmaz bir ağaca benzer. Ve her dem meyvesini verir.

Eksik kalan budur.
Vahyin canlılığını fark edip onunla birlikte olmak.
Soru sorup cevabını almak
İsteyip kavuşmak
Bekleyip görmek
İlgili olmak

İşte;
Bu vahiy peygamberimizin hem sorularını cevaplıyor hem de ona şu desteği veriyordu.
Yaratıcı olup-bitenlerin farkında.
Pek çoğundan da razı değil.
Hadi bu dünyayı değiştirelim.
Ben arkandayım. Göreceksin. Ayağa kalk.

Şimdilerde;
“Ben arkandayım” sözü canlılığını yitirdi. Bir yönüyle iman aslında Allaha güvenmek demekti. Bugün her şeyi bildiğiniz halde yeterince doğruları savunmamamızın arkasında bu canlılık ilişkisini kaybetmemiz yatıyor. Allah yaratmaya devam ediyor. Vahiy canlılığını koruyor. Söz yerinde duruyor. Allah sözlerinin arkasındadır derken de söylediklerinin aynen tekrar tekrar yaratıcı iradesiyle gerçekleşeceği teminatı veriliyor. Ama insan bunu göremiyor.

En önemlisi Allah’ın nasıl davrandığını kavramak ve ona uygun davranmak olduğunda;
Ayetler bize Allah’ın ne istediğini ve nasıl davrandığını öğretiyor.
Yani alemde olup-biten şeylerin nasıl devindiği açıklanıyor.
Geriye bunları anlayıp onları rehber edinmek kalıyor.
Yenilmezliğin reçetesi bu sözlerin gerçekleşme arenası olarak ortaya çıkıyor.

Vadinden dönmeyen bir yaratıcı irade var. Üstelik sözlerinin arkasında. Bir daha peygamber göndermesine gerek bırakmayacak kadar güçlü bir söz de ortada.

Canlı bir olgu
Kıpır kıpır
Allah’ın sözü
Yaşayan kelimeler
Anlaşılmayı bekleyen cümleler
O kadar güçlü ki
Kimsenin onu savunmasına dahi ihtiyacı yok
Beni ortaya at.
Ve sadece peşimden gel diyor.
Karşı konulamaz bir cazibe.
Üstelik nefes alıyor.

Düşün…
İman ettikten sonra
Allah sana niye azap etsin.
Bak…
Resul hicret yolunda
Kendine arkadaş arıyor.
Sadece parmağını salla
Böcek ağından evleri
Sen de yıkarsın
İbrahim kuşları kendine alıştırıyor
Sana cevap bulmak için.
Onun dizine koy başını
Korkma İsmail olacaksın.
Allah’ın devesi zenginlerin suyuna dadanmış
İki sokak ötede Salih’in fakir sofrasında
Sen aç kalmayasın diye.
Süleyman senin için cinleri kovalıyor
Korkmayacaksın!
Musa büyü bozuyor asasıyla
Senin için.
Aç gözünü…
Toplanmışlar…
Hepsi sana bakıyorlar, görmüyor musun?
Ateş yüzlüler kendi benzerlerini ararken
Hakkını arayan kadının çığlıklarını duymuyor musun?
Ebrehe’nin filleri diz çökmüş
Nemrut’un ateşi yakmayacak seni
Melekler senin için duada
Kitap sana göz kırpıp
Allah’a kaç derken
Sen nereye gidiyorsun?

Bu durumda; ayetleri suya atıp içen, ona buna üfüren, ölülere postalayan zihniyetleri terk edip onlarla ısrarla amel etmenin önemini anlamak ve bu canlılığı yakalamak gerekiyor.

Her şey güzel
Herkes iyi olsun için
Söz gerçekten çok güçlü.
Hele Allah’ın olunca.
Toprak olur, sine olur fark etmez
Sadece kendine yer arıyor canlanmak için.

 

Musa Şimşekçakan

Kalici Baglanti Yorum (2) Yorum yaz! Etiketler : din, vahiy, söz

LÜTFEN BENİ KURTARMAYIN!

27/10/2007 · Kategori: Dusunce

Lütfen Beni Kurtarmayın!

 

insanların düştüğü şu hendeklere bir bakın.
adamı içkiden kurtarıp şeyhe kul yapıyorlar.
hâlbuki sadece günahkâr idi.
şimdi müşrik oldu.
zinadan kurtulalım derken
imam nikâhı ile bir garibin ahını alırlar.
hâlbuki sadece günahkârdı.
bir de zalim yaptılar.
parti üyesi, cemaat mensubu gibi davranır.
baştakiler sanırsın padişahtır
türbelerden istemeyelim, iyi de,
anıtkabire şikâyet neyin nesi.

ne avrupanın şekeri ne amerikanın yüzü
müslümanın yobazı var da
laiklerin yok mu sanki
kapmaya çalıştıkları
ha şeyhin mendili ha tarkanın gömleği
insan bir kere sallanmaya görsün
yok haluk leventin konseriymiş
ya da aczimendilerin zikri
fark ediyor mu sanki
her birimiz ayrı ayrı kurtarılıp
şu kâfir dünyadan
besleme yapılıyoruz birilerine.
film gibi vallahi
kahraman, kızı her defasında kurtarıp
sonra kendine avrat yapar ya
batının dünyayı sürekli kurtarıp
sömürmesi gibi
sürekli birileri bizi kurtarıyor.
bunun bedeli gene bize ödetiliyor.
hâlbuki sadece günahkâr idi.
şimdi müşrik oldu.
zinadan kurtulalım derken
imam nikâhı ile bir garibin ahını alırlar.
hâlbuki sadece günahkârdı.
bir de zalim yaptılar.
parti üyesi, cemaat mensubu gibi davranır.
baştakiler sanırsın padişahtır.
türbelerden istemeyelim, iyi de,
anıtkabire şikâyet neyin nesi.
ne avrupanın şekeri ne amerikanın yüzü
müslümanın yobazı var da
laiklerin yok mu sanki
kapmaya çalıştıkları
ha şeyhin mendili ha tarkanın gömleği
insan bir kere sallanmaya görsün
yok haluk leventin konseriymiş
ya da aczimendilerin zikri
fark ediyor mu sanki
her birimiz ayrı ayrı kurtarılıp
şu kâfir dünyadan
besleme yapılıyoruz birilerine.
film gibi vallahi
kahraman, kızı her defasında kurtarıp
sonra kendine avrat yapar ya
batının dünyayı sürekli kurtarıp
sömürmesi gibi
sürekli birileri bizi kurtarıyor.
bunun bedeli gene bize ödetiliyor.

 

Musa Şimşekçakan

Kalici Baglanti Yorum (2) Yorum yaz! Etiketler : din, insan, yaşam

BEN, İNSAN; EVRENİN EFENDİSİ !

26/10/2007 · Kategori: Dusunce

Ben, İnsan; Evrenin Efendisi!

 

Ben insan; doğan, büyüyen gelişen, gençleşen ihtiyarlayan ve ölen bir varlık. Yiyen, içen, uyuyan, dışkılayan, kılları/saçları olan ve bir müddet sonra dökülen, acıkan, susayan, yorulan bir varlık. Ben insan; gülen ve ağlayan, sevinen ve üzülen, seven ve nefret eden, acıyan ve kızan bir varlık. Toplayan –dağıtan, yığdıkça yığan, cimri, nankör, inatçı, benmerkezci, hırslı, doyumsuz, mızıkçı, uyumsuz, tartışmacı, huysuz bir varlık. Tüm bunlarla birlikte soran sorgulayan, araştıran, düşünen, değiştiren, dönüştüren, oluşturan, keşfeden bir varlık

Ben insan, evrenin efendisi… Varlığı en çok kendisini rahatsız eden, yeryüzü serüveni, kendi soyunu katletme ve kurutmadan ibaret olan bir varlık. Kendi soyunu yok etmek için doğuran, üreten ve inşa eden bir varlık. Her durumda keşfeden ve örten, üreten ve kirleten, yapan ve yıkan, ifsat eden yegane varlık.

Ben insan… Tüm yeryüzü avuçlarımda bir çamur haline dönüşmüş. Bir elim gökyüzünde, yıldızları birbirine düşürüyor, diğer elim denizlerin içinde canlı-cansız ayırmadan hepsini yok ediyor. Bedenime üflenen Gerçeğe değil, mayamdaki çamurluğa öykünüyorum. Bundan olsa gerek, efendisi olduğum yeryüzünü, bir çamur deryasına, içine karışan her şeyi yutan bir bataklığa dönüştürmüşüm. Bu durumdan şikâyetçi olduğuma dair, elle tutulur bir emare yok. Çamur deryasında gül yetiştirip, kalpler fethedeceğimi sanıyorum. Bataklığa dökülen bütün ırmakların kan kırmızı akıyor olması, beni böyle bir yanılsamaya itmiş de diyemem. Gül yetiştirme iddiam sadece maskem olmuş. Aslında ben bataklığın her şeyi yutan büyüsüne vurulmuşum. Irmaklar niçin kan kırmızısı veya mürekkep mavisi akıyor, hiç sormadım, çünkü bu şuan tam benim istediğim şey. Bu durum, beni ve yaptıklarımı tamamlıyor. Belki de yaptıklarım bu ırmakları bu renklere boyamıştır kim bilir. Irmakların doğal rengine kavuşup, bataklığın kurutulup gerçekten gül yetiştirilmesi ise en büyük kâbusum.

Ben insan evrenin efendisi, neden yaratıldığıma bir baksam, azıcık akletsem mayamın özünü. Her şeye hükmeden bir efendi değil, vekil, doğan ve ölen, yani yaratılmış bir efendi olduğumu bilsem, belki efendiliğin gerçek anlamda ne olduğunu anlayarak, hem kendim mutlu olacağım, hem de efendisi olduklarım. O zaman anlayacağım efendiliğinde bir sınırı, bir başı ve sonu olduğunu ve daha net bir şekilde göreceğim, her efendinin bir efendisi olduğunu. Yaptığım şeyin efendilik değil de bir nevi taşaronluk olduğunu bir farketsem; Yaratıcı’mın “İnsan, düşünsün bir, neden yaratıldı! Vücudunun dışarı attığı (pis) bir meniden! Bel ile leğen kemikleri arasındaki bir sudan”(86/4-7). Sözlerinin ne anlama geldiğini kavrayacak ve haddimi bilecektim. Sonunda herhangi bir canlı gibi, örneğin bir böcek, bir ot, bir balık veya keçi gibi yaratılmış bir varlık olduğumu anlayacak, beni farklı kılan şeyin, vücudumun kıvraklığı ve iki ayaküstünde durabilmem değil, sorgulama ve inşa etme yeteneğimin olduğunu görecektim. Ama göremedim.

Ben insan; Yaratıcımın “dünya senden ibaret değildir. Sen her şey değilsin, her kararın kendinden çıktığını mı sanıyorsun? Evrendeki hayat seninle başlamadı. Senin var olmandan önce evren, nice yıllar sensiz yaşadı. Sen yoktun ama hayat devam ediyor, ırmaklar akıyor, kuşlar ötüyordu. Sen yoktun ama açıklıktan ölen bir canlıya, susuzluktan kuruyan bir bitkiye rastlanmıyordu. Yani yeryüzü sen olmadan da hayatını idame ettirebiliyordu. Hiçbir varlık varlığını sana borçlu değildi. Yerden biten, gökten inen,karnı üzere sürünerek, ayakları üzerinde yürüyerek veya kanatlarını çırparak uçan her bir varlık kendi yasasına göre hayatını devridaim ettirip gidiyordu. Taş taşlığını, kuş kuşluğunu, toprak topraklığını biliyordu. Sonra sen geldin. Nasıl geldin? Her bir varlığı getiren seni de getirdi. Yani seni yarattı. Hem de adi bir sudan, ağzına almaktan çekineceğin, duyduğunda yüzünün kızaracağı bir şeyden; bir damla meniden yarattı. Sonra sana ruhundan üfledi ve insan kıldı.

Bütün varlıklar, varlık olmaları hasebiyle birbirinin aynısıydı, sen farklı olasın diye sana ruhundan üfledi. Bu üflemenin bir sonucu olarak, düşünme, akletme, sorma, sorgulama, üretme ve inşa etme yeteneğini kazandın. Yani özgür oldun. Yaratıcın, özgür bir insan olarak sana, ‘yeryüzü sana bir süreliğine emanetim’ diyerek içindekileri emrine amade kıldı. Emrine amade kıldı ama kökünü kurut demedi. Hem yararlan hem de yeteneklerini kullanarak “gelecektekilerin nasiplenmesini de sağla”, efendiliğin “bunlarla sınırlı ama bozmak da var mayanda sakın ha onu kullanma. Farklı olmanın farkı, bu” dedi.

Ama sen anlamadın. Hem süreni hem de sınırını unuttun. Onarmak sana ağır geldi, yaktın, yıktın bozdun; kirlettin. İnsanlık bu sandın. Uyarmalar bir türlü seni uyarmadı, daha bir celallendin. Hep bahaneler ürettin, başkasının başına gelen felaketi kendi zaferin sandın. Ölüm senin için değildi. Sen hep genç kalacaktın, kendini böyle aldattın. Yerden, gökten, içinden, dışından, her bir yönden ve her bir yerden uyarıcılar geldi, sen uyanmadın. Önce uyarıcıları sonra kendi ellerini ve ayaklarını katlettin.. Sana ruhundan üfledi. Ama sen bu üflemenin farkında olmadın. Şimdi sen kendin felaket oldun. Dokunduğun her şeyi yok ediyorsun. Az kaldı, kendini de yok edeceksin” anlamına gelen aşağıdaki benzeri buyruklarını okuduğumda, bu uyarılarına kulak verip, ne anlama geldiğini kavramak için bir gayret içerisine girseydim, çelişkiler içerisinde bocalayıp durmaz, bin bir dalavere ile bunları örtmeye uğraşmaz, kendimi kandırmak için, her an yeni bahaneler üretmezdim.

“İnsandan önceki dönem sonsuz bir zaman kesitinden ibaret değil midir? İnsanın adını bile anılmaya değer olmadığı bir dönem. Şüphesiz sınamak için insanı karışımlı bir meniden yaratan ve onu işiten ve gören bir varlık yapan da biziz. İster şükretsin, ister inkâr etsin diye yol da gösterdik. (Bunun sonucu olarak) nankörlük yapanlara; zincirler, kelepçeler ve azgın bir ateş hazırladık” (76/1-4)

Yaratıcım beni şöyle anlatıyor: “İnsan kendisini bir damla meniden yarattığımızı görmüyor mu? Ancak o, apaçık bir hasım kesiliveriyor. Yaratılmış olduğunu unutarak bize bir de laf dokunduruyor: “çürüyen kemikleri kim diriltecek” diye” (36/77-78).
“İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor! O, atılan bir damla meniden yaratılmadı mı” (37/36-37)?
Kendisine fücur ve takva verildiğini bilsin ki, kendisini arındırıp temizlerse kurtulacak, kendisini kirletip günaha gömerse mahvolacak” (91/8-10).
“ İnsan, her dilediğini elde etme hakkına sahip olduğunu mu sanır? Halbuki hem ötekisi, hem de bu dünya, [yalnız] Allah'a aittir!”(53/23-24) “İnsanı bir damla meniden yarattı., Birden o insan yaratanına apaçık bir hasım kesiliverdi.(16/4)
“Vay haline iftira atanın ve ayıp-kusur arayanın! [Vay haline o kişinin] ki, serveti biriktirir ve onu bir kalkan (koruyucu) sayar,
zanneder ki serveti onu sonsuza dek yaşatacak!
Hayır, tersine, [öteki dünyada] çökerten bir azaba terk edilecektir o!
Bilir misin nedir o çökerten azap?
Allah tarafından tutuşturulan bir ateş,
[günahkar] kalplerin üstünde yükselen:
üzerlerine salınacak (bir ateş), sonsuz sütunlar arasında!” (Tekasür süresi).

Ama ben insan, yaratıcımın bu ve benzeri onlarca sözünü kulak ardı ederek, yeryüzünde kendi cehennemimi inşa ediyorum. Bunu yeryüzünü cennete dönüştürmek iddiasının arkasına gizlenerek yapıyorum. Bazı noktalarda göstermelik, kendi tanımlamalarıma uygun, üstelik mazlum insan kardeşlerimin, emekleri, gözyaşları, aşkları ve cesetleri üzerine mevzi cennetler kuruyor olmam, koca bir yeryüzünü cehenneme dönüştürmüş olmam gerçeğini ortadan kaldırmıyor. . Oysa bu yeryüzü cehenneminin her tuğlası ve taşı kendi insan ırkımın cesetleri bu tuğla ve taşlar arasındaki harç ise onların kanından başka bir şey değildi.

Ayrıca tüm bu yeryüzü cehenneminin yakıtı da benim insan kardeşlerimdi. Onların, umutları, mutlulukları ve gelecekleriydi… Nokta cennetlerimi ayakta tutabilmek için kendi insan ırkımı inşa ettiğim bu yeryüzü cehennemime gömüyordum. İstiyordum ki, kimse benim hesaplarımı bozmasın. Sanıyordum ki hesapları sadece ben yapıyorum ve benim hesabımın üzerinde hesap yok. Sanki ben evvel ve ahirim de bütün soruları bin soruyorum. Kendimi kandırmada üstüme yok. Kurgu, hayal ve saplantılarımı gerçek sanıyordum. Bu yalana kendimi öyle kaptırmıştım ki, ölümün gelip beni bulmayacağını, gücümün ve malımın beni ölümsüz kılacağını sanıyordum. Artık bende bu, bir sanı olmaktan çıkmış, bir saplantıya hatta kör bir imana dönüşmüş durumdaydı. Beni bu saplantıya bu kör imana sahip olduklarım, malım-mülküm, askeri ve teknolojik gücüm düşürüyordu. Bu sahip olduklarımın mutlak ve ebedi olarak bende kalacağını sanıyordum. Çünkü eriyen bedenimi, ölen yakınlarımı çöken imparatorluklarımı, geri tepen silahlarımı görmeme rağmen böyle inanıyordum. Bu kör imanın girdabında dönüp duruyorum. Taşlaşan yüreğim tüm algılama yeteneğini kaybetmiş, bütün seslere, görüntülere, uyarılara kilitli. Yüreğimin üzerinde kendi ellerimle ördüğüm tunçtan kılıflar var. Onu artık ben bile açamıyorum. Bugün de böyle… Bütün çığırtkanlığım ve hoyratlığımla kendi helakımı çağırıyorum.

Ben insan, evrenin efendisiyim ya; başkası değil, kendi sonumu da ben belirlerim diyorum. Aklımca ölürken/yokolurken bile diz çökmeyeceğim. Öyle sanıyorum. Yokluğun olmadığını bilmediğim ve gerçek azapla karşılaşmadığım ne kadar da belli.

 

Mehmet Yaşar Soyalan

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, insan, evren

DİNİ ALAN TARTIŞILAMAZ MIDIR?

24/10/2007 · Kategori: Dusunce

Dini Alan Tartışılamaz mıdır?

Bir şeyi etkisiz kılmanın en kestirme yolu, onu gündem yapmamaktır. Gündem yapmamak ise tartışma dışı bırakmak, tartışmamak, tartıştırmamak, tartışılamaz hale getirmek demektir. Söz konusu bu şey “din” olunca konu daha bir önem kazanıyor.

Din tartışılamayınca bizim gibi toplumlarda aslında “hayata dair” tartışma yapılamıyor ve konuşulamıyor demektir. Doğumdan ölüme, evlilikten gündelik hayatta kullandığımız deyimlere kadar “dokumuza sinmiş” bir olguyu görmezden gelerek, yok sayarak, ondan kaçarak bir yere varamazsınız.

Bu nedenle bizim gibi toplumlarda “dini alan” tartışma yapılabilir hale gelirse, diğer alanların da önü açılır.

Burada bir hoşgörü ve müsamaha görülürse diğer alanlar kolayca özgürleşir.
Burada bir yenilik ve canlanma olursa, diğer alanlar şaha kalkar.

Fakat mevzu “din” olunca iş başka bir hal alıyor.

Bakın nasıl…

"Dini alanı" konuşulamaz ve tartışılamaz kılan birçok mani bulunuyor. Bunların başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz.

1- Kutsallık perdesi: Bir şeyi konuşturmamanın ve tartıştırmamanın en kestirme yolu onu kutsallaştırmaktır. Kutsallık perdesine bürününce artık o şeyi tartışmanız mümkün değildir. Çünkü söyleyeceğiniz her söz “kutsalın büyüsünü bozma” anlamına gelir.  Dinlerin oturduğu zeminler bunun için en elverişli zeminlerdir. Bu konuda onca zıtlık ve karşıtlık görüntüsüne rağmen laikler ve dini çevreler aynı mantıkta birleşmekteler.
Birisi kutsalın hayata, hele de devlete “karıştırılacağı” endişesiyle, diğeri de kutsallığın safiyetini bozacağı ve beşerileşeceği endişesiyle dini alanı konuşulamaz ve tartışılamaz görmektedir. Her iki halde de “kutsallık perdesine” bürünen din konuşulamaz olmaktadır. Her iki halde de din, yerdeki gerçek hayatla ilgisi olmayan yukarılarda bir yerlerdeki “kutsal alana” hapsedilmektedir. İman eden inancından dolayı, iman etmeyen de inancı olmadığından dolayı “dini alanı” tartışma dışı görmektedir. Bu nedenle de birine göre “kutsal din duygularının”, diğerine göre de “yüce ilahi değerlerin” her tür tartışmanın dışında bırakılması gerekir. Sonuç: Dini tartışmalardan uzak durulmalıdır…


2- Reform endişesi: Daha çok dini çevrelerde görülen bu endişeye göre, “yüce dinimiz” içerden ve dışardan yoğun saldırılara maruz kalmakta ve değiştirilmek istenmektedir. Bunun için “dinde reform” talepleri giderek artmakta ve Allah’ın dini “beşer eli değerek” bozulmak istenmektedir. Dış mihraklar dinin tartışılabilir olmasını sağlamak için işe buradan başlamak istemekte ve alttan alta bütün dini değerleri, kuralları ve argümanları tartışma konusu yapmak istemektedirler. Bunun önüne geçmek için “dini alan” titizlikte tartışma dışında tutulmalı ve saf mü’minlerin kafasını karıştıracak her tür tartışmadan kaçınılmalıdır. Başta felsefe olmak üzere “bid’at ehli” kişi, kitap ve fikirlere dikkat edilmelidir. Sonuç: Dini tartışmalardan uzak durulmalıdır…

3- Terk etme/unutma: Bazılarına göre de, din dediğiniz, artık insanlık tarihinde çok gerilerde kalmış bir “fenomen”dir. İnsanlığın sorunları eski çağlarda din kurallarına göre çözülüyordu. Tanrı’nın emirlerini getirdiğine inanılan peygamberler, bugünkü “bilim”in fonksiyonunu ifa ediyorlardı. Ama artık insanlığın geldiği noktada artık bu misyon tamamen bilim tarafından devralındığından dinlerin bir gereği kalmamıştır. Artık dinler eski çağlardan kalma bir “inanç tortusu” olarak insanlıkta var olabilirler. Bugünün insanı için bir anlam ifade etmemektedirler. Bu nedenle de “dini alanı” tartışma konusu yapmamak gerekir. İnsanlığın çocukluk dönemlerinden kalma ilkel inanç tortuları olarak zamanla yok olup gideceği için tartışmak bile zaman kaybıdır. Kendi haline bırakmak dışında bir önemi kalmamıştır.

Gerek kutsallık perdesine büründürülmesinden, gerek reform endişesinden, gerekse terk etme/kaçma/unutma çabalarından dolayı şu an Türkiye’de “dini alanın” üzerine ölü toprağı serpilmiş durumdadır.

İslam’da dini düşüncenin yeniden inşası” çabaları bu yüzden donmuş vaziyettedir.
Söz konusu bu “ölü toprağını” ve “donmayı” kırıp aşmak isteyen benim gibilere, bu yüzden olmalı ki üç tür tepki geliyor.

Birinci gurup diyor ki: “Kutsalla oynuyorsun”

İkinci gurup diyor ki: “Dinde reforma kapı aralıyorsun; alet oluyorsun, hatta bizzat sen bunun peşindesin.”

Üçüncü gurup da diyor ki: “Boşuna uğraşıyorsun, sen hala orada mısın?”

Birinci guruptakilere ben de diyorum ki: İslam’da sizin anladığınız anlamda “kutsallık” diye bir şey yoktur. Bu, daha çok dünyayı kutsal-kutsal olmayan, dini-seküler diye iki ayırarak anlayan ve Hristiyan ikliminde yeşeren batı kafasının din anlayışıdır.
Oysa dünya pis ve adi bir yer değildir. Dünyanın kelime anlamı “yakın olan yer” demektir. Ahirette “sonra olan” manasına gelir. Biri pis ve adi, diğeri temiz ve yüce manasına gelmez. Biri kutsal diğeri kutsal olmayan diye bir şey yoktur. Her ikisi de Allah’ın yaratma eylemi sonucu ortaya çıkan veya çıkacak olan birer “tecelli” yani güç ve görkemin tezahürüdür. Çünkü Allah yerlerin ve göklerin nurudur. Allah’ın nurunun yansıdığı yer nasıl pis ve adi olabilir?

Dünyanın “fani” olması onun kutsal dışı olduğu anlamına gelmez. “Sürekli yeniden yaratılışın” bir evresi olduğu anlamına gelir. Allah, insanoğlunun algı ve kavrayış idrakinin dört boyutuna birden hitab ederek ilk (el-evvel), son (el-ahir), görünen (ez-zahir) ve görünmeyen (el-batın) olduğunu söylemiştir. Bunlardan birisi kutsal, diğeri kutsal olmayan diye bir şey yoktur. Her dört boyutta yaratma eyleminin tezahürleri olup gerçeğin ta kendisi (el-haqq) dır. Biri gerçek diğeri hayal diye de bir şey yoktur. Bir havai fişekten çıkan parıltılar gibi, parıldadığı “an” da, söndüğü “an” da gerçekliğin bir boyutunu ifade eder. Eskiden olan da, yeni olan da, parıltı da, karaltı da gerçekliğin ta kendisidirler. Bunlar parçalanamaz bir bütündür (es-samed).

Şimdi, bu bütünlüğü parçalayıp neresine kutsal neresine profan diyeceğiz?
Yine bir Hristiyan kültürü olan Hz. Âdem’in yukarılardaki “kutsal cennetten” , aşağılardaki profan dünyaya “sürgün” edilmesi diye de bir şey yoktur. Âdem yani insan türü, dört boyutun görünen (ez-zahir) anında; dünyadaki bir bahçede yaratılmış ve oradan yeryüzüne dağılmışlardır. İnsanoğlunun çektiği acı bir sürgün cezası değil; oluş ve varoluş sancısıdır. Onun için her insan doğumu sancılıdır. Bu nedenle de insanı doğuran kadının rahmi için “O bir oluş sancısı (eza) dır” denilmiş; pislik, hastalık, uğursuzluk değil…
Allah’ın “Kuddüs” olarak anılması “kutsal” manasına gelmemektedir. Kutsal, Türkçe’de “Kut’a” (Tanrı’ya) ait olan, O’ndan bir parça taşıyan manasında olup bunun için kutsal deniliyor. Bu din anlayışında yukarısı, nur, ışık ve mana âlemi, aşağısı karanlık, zulmet ve madde âlemi olarak görüldüğü için, yukarıdan gelen her şey kutsal, aşağıda alan her şey de kutsal dışı olmuş oluyor. Kutsal, aşağılık madde âleminde nereye dokunursa orası kutsanmış oluyor. Bunun için İsa kutsaldır, Meryem kutsaldır, çalı kutsaldır çünkü kutsal olan bunlara dokunmuştur.

Kuddüs “Temiz ve pak olan” demektir.

Peki, bunun zıddı kirli ve pis olan nedir?

Allah’ın kendine farz kıldığı “rahmet” yani bütün sevgi, merhamet ve iyilik dışı amellerdir. Çirkin ve kötü fiillerdir. Yoksa Allah temiz, yarattığı dünya pis veya ahiret temiz, dünya pis diye bir ayrım ve parçalanma asla söz konusu olamaz.
Mübarek de, kutsal demek olmayıp, “kalıcı olan” manasındadır. Bu durumda mübarek beldeler demek, “yankısı çağlar boyu süren, kalıcı, sürekli yerler” demektir. Yoksa Tanrı’nın (Kut’un) dokunduğu/indiği ve bu nedenle de kutsal olan yerler demek değildir.
Baktığımızda, Kur’an tartışma sahneleri ile doludur. Muhataplar, Allah’ın varlığı, birliği ve bölünmez bütünlüğüne tartışmanın içine çekilmek suretiyle ikna edilmeye çalışılır. Demek ki “Bir şeyin doğruluğunu görmek ve kabul edip benimsemek için önce onu tartışabilmek gerekir.”

Çünkü Türkçe’de tartışmak, “tartmak” kökünden gelir ve bir şeyin iyi mi kötü mü, doğru mu yanlış mı olduğunu tartmak, ölçmek, teraziye vurmak, böylece de idrak etmek, algılayabilmek demektir.

Bu nedenle bir şeyi önce tartacaksın, sonra kararını vereceksin.

Önce bakıp araştıracaksın (nazar), ölçüp biçeceksin (mukayese), karşı karşıya getireceksin (müsademe), düşüneceksin (teemmül, taakkul, tefehhüm)…

İnsan için ilk farz bunlardır. Sonra iman gelir. Kur’an, Hristiyanlık gibi “Önce iman et, sonra düşünürsün” demez. Tam tersi “Önce düşün, sonra iman et” der…

Müsademe-i efkar (fikirleri karşılaştırma, ölçme tartma, tartışma) olmadan barika-i hakikat (gerçeğin ne olduğu, gerçeğin aydınlığı) nasıl ortaya çıkar?

Şu halde İslam’da kutsallık perdesi diye bir şey söz konusu olmadığı için, tartışılamaz da hiçbir şey yoktur. Hem bir şeyi tartışmak, o şeyi inkar etmeye veya inkarına zemin hazırlamaya giriş demek değildir.

Bir şeyi inkâr etmek için önce onu tartışılır kılmak gerekir” argümanı, kutsallık perdesine bürünmüş ve gücünü sırf bu kutsallıktan alanların sözüdür. Özünde “kutsalı kullanan tiranlık” hevesi yatar. Burada akıl, mantık ve tartışma kutsalın büyüsünü bozacağı için çok tehlikeli şeylerdir. Bu nedenle “akıllara her bir şeyi sordurtan” Kur’an tehlikeli bir kitap olmak icab eder. Gel gör ki, şu an, tam tersine çevrilmiş, “kutsal kitap” haline getirilerek aklı, mantığı ve tartışmayı bastırmanın, boğmanın aracı haline getirilmiş durumda…
İkinci guruptakilere de diyorum ki: Dinde reform endişesi Kur’an var olduğu için vardır. Kur’an gelince eski dünya dinleri dinde reform endişesine kapılmışlar ve dinlerinin değiştirileceği vehmiyle kutsallık perdesine bürünerek kendilerini tartışma dışı bırakmak istemişlerdir. Çünkü İslam’ın en büyük özelliği bizzat kendisinin zaten dinde reform olmasıdır.
Şimdi ise durum tam tersine dönerek, dinimizin değiştirileceği vehmiyle Kur’an kutsallık perdesine bürünüyor ve kendisini tartışma dışı bırakmak istiyor, öyle mi? Akıl, mantık ve felsefeye karşı Kur’an metinlerini kutsallaştırarak tartıştırmamak ve böylece savunmak, tam da eski dünya dinlerinin Kur’an’a karşı kullandığı bir yöntem değil miydi?
Hâlbuki Kur’an’ın yöntemi bu değildir. Kur’an’ın yöntemi meydan okumaktır: Haydi, bunun benzerini getirin, hodri meydan!

Yani: Gücünüz varsa karşıma çıkın. Buradaki sözlere benzer sözlerle tartışın. Belden aşağıya vurmalarla, kendini kutsallaştırıp tartışılmaz kılmalarla değil; aklın, mantığın ve sözün gücünü kullanarak ikna edin ki asla edemeyeceksiniz…

Şimdi, böylesi bir kitap karşısında reform endişesine kapılanlar haklı olabilirler.
Fakat Müslümanlara ne oluyor?

Dinimize güvenmiyor muyuz? Hurafe çöplüğü üzerine mi kurulmuş ki bir akıl ve felsefe üfürüğü ile savrulup çökecek? Kim, ne ile nasıl reforma uğratacakmış?

Akıl ve vicdan üzerine kurulu bir dini kim yıkabilir?

Yok dininizi hurafe çöplüğü üzerine kurmuşsanız eğer, yıkılan veya reforma uğrayan din değil; dindeki hurafeler olmak icab eder.

Hem dinde reform dinin sahibinin işidir. Yani Allah’ın ve peygamberin yapacağı bir iştir. Allah dinini ve şeriatını yenilemeyi murad ederse, yeni bir peygamber göndererek, yerine yenisini getirerek, eskiyi “nesh” ederek yapar bunu.

Şu anda böyle bir şey olmadığına göre, bize düşen son peygamberin getirdiğini hurafelerden arındırmak; aslını, özünü ve esasını görebilmek için yaklaşım biçimimizde, baktığımız yerde, kafamızda, zihniyetimizde reform yapmaktır. İşte buna “dinde reform” değil; “din anlayışlarında reform” diyoruz. Ve bunun kaçınılmaz olduğunu söylüyoruz.
Dahası, buna İkbal’in tabiri ile “İslam’da dini düşüncenin yeniden inşası” süreci diyoruz ve bunun için de “dini alanı” tartışmaya açmanın zaruri olduğunu söylüyoruz. “Dış mihraklar da bunu istiyor” diyerek buna karşı çıkanlar, kendilerine ve dinlerine güvenmeyenlerdir. Hatta dış mihraklar söylemi sayesinde içerideki statükolarını sürdürmek isteyenler olduğu da söylenebilir. Çünkü bu tartışma ve yeniden inşa sürecinin sonunda ihtimaldir ki bazı köhnemiş zihniyetler bir daha bu topraklarda yeşerme fırsatı bulamayacaktır…
Şurası unutulmamalı ki İslam dünyasının şu an elinde bulunan kimi dini metinlerle insanlığın karşısına çıkamayız. Bir süzme, eleme, işin özünü ve esasını bulup ortaya çıkarma faaliyeti lazımdır. Geçen 14 asır bu özü ve esası ciddi bir şekilde eskitmiş, bulanıklaştırmış ve yıpratmış bulunuyor. Bir tazelik ve canlılık lazım... İşte bunu yakalamak için de “dini alanı” konuşmak ve tartışmak zorundayız…

Üçüncü guruptakilere de diyorum ki: İslam sönmüş bir yıldız değildir. Esasında İslam dinlerden bir din de değildir. İnsanlık vicdanının sesi (basairu li’nas) olan, içinde insanlığın şerefi ve haysiyeti (ez-zikr) olan bir kitap insanlık var oldukça var olmaya devam edecektir. Akla ve vicdana dayanan, insanlığın temel değerlerini (hablun minennas) savunan ve sürekli bunları hatırlatan bir dine olan ihtiyaç insanlıkta hiçbir zaman bitecek değildir.

Bu nedenle İslam’ı eski dünya dinlerinden bir din yerine koyup, konuşulmaya ve tartışılmaya değmez görmekle korkunç bir cehalet örneği sergiliyorsunuz. Bu konuda yanıldığınızı da her geçen gün görüyorsunuz ve göreceksiniz.

Kutsal din duyguları” diyerek, güya saygı gösteriyormuş gibi yapıp İslam’ı tartışma dışı bırakmak yani tarih, hayat ve tabiat ile ilişiğini kesmek ona yapılmış en büyük saygısızlıktır. Hâlbuki tam tersi İslam’ın tarih, hayat ve tabiat ile tefsirinin yapılması ve akıp geldiği esas mecraın bu olduğunun gösterilmesi gerekiyor ki bu dinin sadece bir duygu değil; duygu ile başlayan bir iş olduğu görülsün.

Zira din yani İslam “bir vicdan işi” değil; “vicdan ile başlayan bir iş”tir. Bir duygulanış ile harekete geçer; tarihin, hayatın ve tabiatın tam orta yerinde iyilik, güzellik, doğruluk, dürüstlük, kardeşlik, adalet, vefa, sevgi ve merhamet, sözün namusu, zulme isyan ve ezilenlerin sesi soluğu olarak ete kemiğe bürünür. Çünkü bu din diriler içindir; ölüler için değil. Bunun ne olduğunun, nasıl gerçekleşeceğinin ve diğerlerinden farkının ne olduğunun anlaşılması için de tartışılması, konuşulması gerekir. Aksi halde bir duygu hapishanesine hapsedilmiş olur.

Zira duygu insanı dışarıya çeken şeydir. Düşünce ise dışarıya bildirmedir. Duygu, meramını ifade için düşüncenin araçlarına başvurur. Serazat duygular insanın iç âleminde dalgalanabilir ama meydana çıkmak için düşüncenin araçlarına; söze, akla ve mantığa bürünmek durumundadır. Aksi halde tarih, hayat ve tabiat onu dışına atar. İşte bunun için bir din kalıcı, yaygın ve sürdürülebilir olmak istiyorsa açıklama ve tekliflerinde makul olmak zorundadır.

Dini yükselmelerine engel görenlerin dini tartışmalardan rahatsız olmaları ise başka bir garabet örneği... Onlara göre “dini alan” artık bir nostaljidir. O gömlek çoktan çıkarıldığı için hakkında konuşmak ve tartışmak da manasızdır. Bu nedenle bu tür yazı ve tartışmalarımızı görünce “Sen hala oralarda mısın” diyorlar.

Sanki kendileri çok iyi yerdeler de…

Bize de “Hadi sende at kırk takla, gel buraya, ne duruyorsun” der gibiler…

Bu vesile ile şunu söylemek isterim. Dinlerini ciddiye almayanların, dini alanı hayatının hiçbir döneminde oturup doğru dürüst okumamış, konuşmamış ve tartışmamış olanların hazin sonudur bu…

Bunların kimileri önden gitmiş, kimileri de arkada fırsat doğmasını beklemektedir. Fırsat doğduğu an aynı onlar gibi olacaklar. Bakmayın şu an muhalif göründüklerine…
Çünkü bunlar hayatlarının hiçbir döneminde dinlerini ciddiye almadılar. Dinini ciddiye alan okur, araştırır, tartışır, gerçeğin ne olduğunu anlamaya çalışır. Ama bunlar o zihniyete göre “oy kaybettiren”, “dengeleri bozan”, “cemaati dağıtan”, “kafa karıştıran” işlerdir. Bu kaygılarla yaşayan bir insanda “hakikat derdi” diye bir şey yoktur.
Eh, hakikat derdi olmayınca, soylu bir hakikat yolculuğuna çıkmayınca, kendinizi hakikat sanmaya başlarsınız. Artık hakikatin nerede olduğu değil; kendinizin nerede olduğu önemli olmaya başlar. Asude kâşanelerde yaşar hale gelmişseniz, varsın yansın dünya, ne gam! Hakikate gark olmuşuz işte…

Bunların dini buraya kadardır.

Daha konuşmanın, tartışmanın, hakikati aramanın, hala oralarda dolanıp durmanın ne anlamı olabilir ki?

Bilmezler ki asıl hakikat arayışı asude kâşanelere gömülünce başlar. Saray hayatından kaçarak kendini dağlara vuran, incir ağacının altında hakikati arayan bilgenin aradığı neydi acaba?

Şimdi, işte bu sebeplerle “dini alan” ıssızlığa terk edilmiş bulunuyor.

Böyle olunca dini alan “orada öylece” duruyor. İmaj değişiyor, mahalle değişiyor, ev değişiyor, araba değişiyor, eş değişiyor ama “zihniyet” bir türlü değişmiyor. Sadece değişmiş gibi görünüyor. Çünkü o zihniyeti besleyen “dini metinler” terk edilmiş bir halde orada öylece duruyor ve kimse onlarla yüzleşmeye yanaşmıyor. Her gelen yeni nesil dine yönelmek isteyince o metinlerle karşılaşıyor ve yine yeniden aynı tipler türüyor.
Dinlerini pazara kadar değil mezara kadar ciddiye alanlara sesleniyorum: Gelin Allah’ın dinini tarihe, hayata ve tabiata döndürelim! Eğer bu din asıl mecraı olan buradan akmazsa insanlık onu dışına atacak. Eski çağlardan kalma, gerçek hayatla ilgisi olmayan fantastik bir inanç tortusuna dönüşecek. Hurafe bağlamış bir şekilde orada öylece duran dini metinleri, üzerlerindeki tozu silip tarih, hayat ve tabiat ile test etmezsek, eski dünya dinlerinin düştüğü duruma düşecek.

Bu nedenle herkesi gömleklerini giymeye, okumaya, araştırmaya, konuşmaya ve tartışmaya çağırıyorum.

Vira bismillah!

R.İhsan ELİAÇIK

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, tartışma

DİN VE İBADET ANLAYIŞIMIZ 1

21/10/2007 · Kategori: Dusunce

Din ve İbadet Anlayışımız (1)

Türkiye’de birisi için “Dine yönelmiş, ibadete başlamış” deyince neden akla gelen “Namaza başlamış, örtünmüş” oluyor?

Keza “Dini bırakmış, ibadeti terk etmiş” denince de neden “Artık namaz kılmıyormuş, başını da açmış” denmek istendiği anlaşılıyor?

Yani din ve ibadet denince neden namaz, oruç, hac, başörtüsü, cüppe, sakal vs. birkaç şeklî ibadet ve görüntüden başka bir şey düşünülemiyor?

Çünkü din ve ibadet anlayışımızın içi boşaltılmış ve muazzam bir anlam kaymasına uğramıştır.

Halbuki bir adam namaz kıldığı halde imansız, bir kadın başı açık olduğu halde iman sahibi olabilir. Bir cüppe içinde ahlaksız, saçları arkadan bağlanmış bir kafanın içinde de asil ve erdemli bir düşünce bulunabilir.

Artık namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, başını örtmek vb. ritüel ve figürler iyi bir Müslüman olmanın değil; nereye, hangi kampa, hangi mahalleye mensup olduğunuzun göstergesi haline gelmiştir. Peygamber zamanındaki işlevlerini kaybetmiş, dahası sahici özelliklerini yitirmişlerdir.

Kişinin iyi bir Müslüman olduğunun anlaşılması için artık başka şeylere bakılmalıdır.

İyi bir Müslüman olmak için, her şeyden önce iyi bir insan olmak lazımdır. Bu da iyilik, güzellik, doğruluk yolunda (sırat-ı müstakim) yürümekle, sevgi ve merhametle (rahmet) dopdolu olmakla, sözün namusu ile yaşamakla (sıdk), hakka hukuka tacavüz (zulüm) etmemekle, kalbi adalet ile çarpmakla, saf bir yürek temizliğine sahip olmakla (ihlas), güzel ahlak sahibi olmakla (hüsn), her türden kötülükle aktif mücadeleyle (cihad), komşusu açken tok yatmamakla ve insanların elinden ve dilinden emin olduğu bir kişilik sahibi olmakla mümkündür.

Din ve ibadetin özünü bunlar oluşturur.

Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve ahiret gününe inanmak, namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek vs. bunları sağlar, bunlara vesile olur, bunları doğurur. Doğurmuyorsa yaptığınız tapınak dini ve ibadetidir.

***

Demek ki M. İkbal’in tabiriyle “İslam’da dini düşüncenin yeniden inşasına” şiddetle ihtiyaç vardır.

Yani din ve ibadet anlayışı yeniden yapılandırılmalıdır.

Aslında bu ihtiyaç tarih boyunca hiç eksilmemiştir.

Tarih boyunca peygamberlerin, bir çok bilge ve filozofun “tapınak dinleriyle” başlarının derde girmiş olması tesadüf olabilir mi?

Budha Hint din adamları Brahmanlara karşı çıktı. Zerdüşt’ü eski İran din adamları sınıfı Moğlar öldürttü. Mani’yi Mecusi din adamları astırdı. Musa’yı eski Mısır din adamları sınıfı olan Hamanlar tekfir etti. İsa’yı Yahudi Haham sınıfı yargılayıp çarmıha gerdirdi. Sokrates Delhi tapınağının fetvasıyla öldürüldü. Hz. Muhammed’in daha ilk günden Mekke’deki en azılı düşmanı rahip Ebu Amir idi. Kabe çetesini suikasta kışkırtan, “Mescid-i Nevbevi”nin karşısına “Mescid-i Dırar’ı” yaptıran da bu rahip Ebu Amir’den başkası değil miydi?

Bir peygamberin en azılı düşmanı nasıl bir din adamı olabiliyor?

Bu ne yaman bir çelişkidir?

Ali Şeriati’nin dediği gibi “dine karşı din var”, görmüyor musunuz?

Biz hangisinin din ve ibadet anlayışı üzereyiz?

***

Modern dünyanın insanı bu yaman çelişkiyi unuttu. Bütün dinler, modern öncesi ortaçağ dünyasının fenomenleri olarak görüldüğünden, nasıl olsa günümüzde hiç birisi de işe yaramayacağından hangisi olsa fark etmezdi. Eh, İslam da dinlerden bir din olduğuna göre aynı şeydi…

İşin ilginç olan yanı Müslümanlar da bu argümanı içselleştirerek, modern dünyaya karşı bütün dinleri aynı kefeye koyarak savunur hale geldi. Dünya tarihi ikiye ayrılıyordu artık: Aydınlanma öncesi dinlerin hakim olduğu kutsalın ve geleneğin dünyası ve Aydınlanması sonrası seküler modern dünya…

Kendilerini nasıl da “Aydınlanma” olarak kabul ettiriyorlar Herkes sorgusuz sualsiz bu ayrımı ve tanımı nasıl da kullanıyor. “Durun bakalım, siz kendinizi nasıl Aydınlanma olarak görüyorsunuz? İnsanlık tarihini sizden önce ve sonra diye nasıl ikiye ayırıyorsunuz? Hem siz kim oluyorsunuz?” diye sormuyor. Boyuna modernite öncesi kutsalın , dinlerin ve geleneksel dünyanın nasıl daha da iyi olduğu anlatmaya çalışıyor.

Böyle olunca Budha ile Brahman’ın, Zerdüşt ile Moğ’un, Mani ile Mecusi’nin, Musa ile Haman’ın, İsa ile Haham’ın, Muhammed ile Ebu Amir’in arasındaki yaman çelişki kayboluyor. Tam da modernin istediği ve yapmaya çalıştığı gibi, hepsini aynı kefede bir sepete dolduruyoruz. Artık, “Eh din işte, ha haham ha peygamber ne fark eder” oluyor…

Dolayısıyla din ve ibadet anlayışımız bir Hindu’nun, bir Yahudi’nin, bir Hristıyan’ınkinden farksız hale geliyor. Nasıl ki “papaz kilisede” ise “hoca da camide” oluyor. Din ve ibadet birkaç ritüelden (tanımlanmış şekli ve törensel hareketler) ibaret hale geliyor.

***

Böylesi bir din ve ibadet anlayışına itiraz etmeliyiz.

Öncelikle İslam’ı diğer dinlerle aynı kefeye koyup, moderniteyle karşılaştırıp durmaktan vazgeçmeliyiz. Onu kendi indiği çağdaki ve daha da önceki dinlerle karşılaştırılmalıyız. Bu bize çok şey öğretecek ve modernite karşısında donanımlı hale getirecekti. Çünkü İslam insanlıkta olduğu gibi özellikle dinî dünyada büyük bir reformdu.

Aksi halde İslam adına modern dünyaya hiç bir şey söyleme hakkımız olmayacak. Çünkü vakti zamanında reforma uğrattığımız bir çok şeyi, sırf modern bizi onlarla aynı kefeye koyuyor diye moderne karşı savunur hale geiliyoruz; al sana bir yaman çelişki daha…

Bunun için İslam’da dini düşüncenin yeniden inşası kaçınılmaz hale gelmiştir. Çünkü İslam, reforma uğrattığı diğer dinlerle aynı kefeye kona kona neredeyse buhar olup uçmak üzere…

Bunların en başında da din ve ibadet anlayışımız geliyor.

Din ve ibadet anlayışımızın birkaç şekli ibadet etrafında dönüp duran bir “totolojiye” (kısır döngü/anlamsız tekrar) haline gelmesi bunun en iyi göstergesi değil mi?

***

Eskiler buna “zahir” demiş ve söz konusu bu kısır döngüyü/anlamsız tekrarı aşmak için “batın” diye bir yeniden anlamlandırma faaliyetine girişmişler. Fakat burada da ipin ucu kaçınca tekrar “zahire” sarılma yönelimi başlamış ve bu böyle devam edip gelmiş. Vakıa, dini düşünce tarihimiz aynı zamanda bu gidip gelmenin/gerilimin de tarihidir.

Oysa zahir ile batın, teşbih ile tenzih, dünya ile ahiret Hz. Peygamber’in akıl, ruh ve gönül dünyasında billurlaşarak birleşmişti. Dinin kemale ermesi yani en olgun hale gelmesi bir açıdan da bu demekti.

İnşa çağında yapmamız gereken esas iş, işte böylesi bir akıl, ruh ve gönül dünyasını yeniden kurmaktır. Bu nedenle ihya çağlarının saf zahirci, batıncı, teşbihçi veya tenzihçi ekollerinden sadece birisinin körü körüne takipçisi olamayız. Yeniden kurmak, tekrar yapılandırmak derken kastettiğimiz bundan başkası değildir.

***

Din ve ibadet anlayışımıza buradan girerek baktığımızda bir taraftan zahiri bir donma yaşanırken, diğer taraftan da batini bir buharlaşma yaşandığını görüyoruz. Donmayı ve buharlaşmayı asli haline yani hayat veren bir suya nasıl dönüştürebiliriz? Esas mesele budur.

Bugün din ve ibadet anlayışı iyice daraltılmış, camiye, kandil gecelerine ve sayısı üçü beşi geçmeyen birkaç ritüele indirgenmiş durumdadır.

Müslüman zihnin din ve ibadet denince aklına cami, ezan, kandil, türbe, şeyh, yeşil sarık, başörtüsü, cin, peri, masal, mücize, kehanet, sır, musalla taşı, mezarlık ve yalnız -o da şekli kalmış- üç ibadet ritüeli; namaz, oruç ve hac neden geliyor sanıyorsunuz?

Oysa din ve ibadet bunlar mı demek?

***

Çünkü modern dünya da dini böyle anlıyor. Onlara göre esasında din, modern dünyada bunlardan başka bir şey değildir. Modern öncesi ortaçağlardan kalma büyülü bir dünya…Bunlar artık modern insanın sadece akıldışılığa, sır ve gizeme duyduğu merakı gideren birer “fenomen” olabilirler. İnsanları rahatlatırlar da. Sosyolojik olarak yararlı da olabilirler. Dine başkaca anlamlar yükleyip bu çerçevenin dışına çıkarmaya kalkmak mümkün değildir.

Siz olsanız sosyal hayatı ve hele de devleti sırla, gizemle, kehanetle, rüyayla, din adamları sınıfının keşf ve kerametleriyle, İkbal’in tabiriyle “donmuş kalmış 590 yıllık metinlerle”, Akif’in tabiri ile “700 yıllık eserlerle avarelik ederek” yönetir misiniz?

Siz dininizi böyle anlıyorsanız dönüp moderne niye kızıyorsunuz? Modern de dinin esasında bunlardan başka bir şey olmadığını söyleyip duruyor.

Peki nedir o halde din? Ne manaya geliyor ibadet?

***

İslam’ı “dinlerden bir din” olarak görenler, onun “ibadetlerini” de kaçınılmaz olarak diğer dinlerin ibadetleri gibi bir ibadet olarak görürler…

Nasıl ki diğer dinlerin görkemli tapınakları, din adamları sınıfı ve kendilerine özgü dini kıyafetleri, tütsülü, buhurlu ayinleri, kutsal gün ve geceleri, mucizeleri, kehanetleri vs. var, İslam da bu dinlerden biri olduğuna göre, onda da bunlar var hatta olmak zorunda…(!)

Böyle düşünenlerin, İran kisrasının karşısına çıkan sahabenin “Baldırı çıplak çöl bedevileri sarayıma kadar niye geldiniz?” diye sorulunca “İnsanları dinlerin zulmünden ve krallara ibadetten (onlara kulluk ve kölelik yapmaktan) kurtarmaya geldik” cevabından bir şey anlayacaklarını sanmıyorum.

Çünkü bunu söyleyen sahabenin dilindeki “din” ve “ibadet” hiç de bizimkine benzemiyor.

Bu, tamı tamına İslam’ın “lailahe illallah” evrensel çağrısını yansıtan ve o günkü dünya kamuoyunu sarsan bir sözdür…

O günkü dünyanın batısına ve doğusuna hakim Bizans ile Sasani imparotorluklarının saraylarında yankılanan ve “çok büyük bir tehdit” olarak algılanan bir sözdür…

Bu iki imparatorluk geleneğinin asırlardır bölgeye hakim olmak için ürettikleri iki din olan Yahudilik ve Hristıyanlığın tapınaklarında da yankılanan ve “meslek dışı” bir yerden (sokaktan) gelen bir tehdit olarak algılanmış bir sözdür…

O günkü Mekke’de Ebu Lehep gibilerinin başını çektiği Allah, Kabe, din ve ibadet istismarına dayalı tefeci bezirgan düzenine (Yeda Ebu Lehep) “yıkılsın, yokolsun, kahrolsun” (tebbet) diye haykıran gerçekten de çok büyük bir tehdit ve asla affedilmeyecek bir sözdür…

O sahebenin dilindeki “din” ve “ibadet” kelimeleri, Kur’an’ın kullandığı anlama paralel olarak kral saraylarında, ruhban tapınaklarında ve bezirgan sofralarında, evet, böyle algılanmıştır. Tehdit değerlendirmesi gayet yerindedir, aynen algıladıkları gibidir. Bunu bizim söylememize gerek yok, tarihe bakın, olanlara bakın aynen algıladıkları gibi olduğunu görecekseniz. Yani korktukları şeyin başlarına geldiğini göreceksiniz.

Peki ya şimdi…

Tarihi süreç içinde tersine bir gelişme yaşandığını görüyoruz.

İndiği çağda zaten kullanılmakta olan din ve ibadet kelimelerini sarayların, tapınakların ve bezirganların dünyasından çekip alan ve ona bambaşka bir yön veren (aslına döndüren) Kur’an’ın, tarihi süreç içinde mehcur bırakılmasıyla (terkedilmesiyle), diğer ümmetlerin girdiği deliklere bizimde girdiğimizi ve dönüp dolaşıp onların din ve ibadet anlayışını benimser hale geldiğimizi görüyoruz.

Bu nedenle olsa gerek “İslam dinlerden bir din değildir” veya “Allah-insan ilişkisi efendi-köle ilişkisi değildir” dediğimizde meramımızı anlamakta zorlananlar oluyor.

Peki nedir o halde İslam’da din ve ibadet?

(devam edecek)

Recep İhsan ELİAÇIK

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, ibadet, islam

UYARAN PASAJLAR 2

21/10/2007 · Kategori: Dusunce

Uyaran Pasajlar (II) Ruhbanlaşma!

Başarabilen dâhilerin hayat hikâyeleri; yaygın olanı sorgulamanın çetin bir iş olduğunu resmeder. Zoru başaramayanların ise, mücadele sonunda, içlerine kapandıkları görülür.
 
Bu kapanış, aslında içe doğru bir kaçıştır. Mağlup olan güçlünün, kendisini cezalandırmasıdır.
 
Hz. Muhammed’in hayatının son yıllarıdır. Savaş mağdurlarıyla çoğalan eşlerinin sosyal durumu onu derinden üzmektedir. En çekilmez olanı ise, aralarında baş gösteren kıskançlıktır. Büyük insan, bir ay süreyle hiçbirisiyle birlikte olmayacağına yemin eder.
 
İşte bu noktada şu uyarıyı alır:
 
“Ey Peygamber! Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi, eşlerinin hoşnutluğunu gözeterek, niçin yasaklıyorsun?”
 
Tahrîm Suresinin ilk ayetidir bu. Uyarı “Ey Muhammed!” şeklinde değil, “Ey Peygamber” şeklinde başlamaktadır. Yani hitabın daha başında, nebevî olana dikkat çekilmiş, ardından da ruhbanlaşma meyli kınanmıştır.
 
Evet. Meryem oğlu İsa da, Abdullah oğlu Muhammed de birer beşerdi. Yaklaşmışlar ve uzaklaşmışlar, hoşlanmışlar ve yadırgamışlar, sevinmişler ve üzülmüşlerdi. Ancak geri çekilecekleri, içlerine kapanacakları her durumda vahiyle uyarılmışlardı.
 
Onların dâhi inkılâpçılardan farkı işte buradaydı.
 
Şimdi bu noktada sözün özünü sevenlere, cevapları zor olmayan ama dile getirilmesi sayfalar tutabilecek iki sual zikredelim:
 
Yeni Ait, Hz. İsa’nın son sözünün, “Tanrım! Tanrım! Beni neden terk ettin!” şeklinde olduğunu nakleder. Eğer Hz. İsa, son sözü bu olacak kadar yaygın kötüyle mücadele etmişse, İsevîler niçin kötülükler karşısında içe kapanarak manastır hayatını tercih ettiler?
 
Cevabı birincisiyle benzeşen ikinci sualimiz de şudur. Eğer Peygamber Muhammed, bir aylığına bile olsa, tek bir konuda dini kendisine çoğalttığı için ilahi uyarıya muhatap olmuşsa, onu izleyenler, sadece on dosya yaprağına sığabilecek olan namaz tanımını niçin bin sayfaya çıkardılar?
 
Kabuğunu kıramayan özün büzüşmesi gibi, dünyevi olanın cazibesine yenik düşen dindar ruhbanlaşır. Ancak bu nebevî değildir.

Ahmet BAYDAR

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, ruhbanlık

EVİMİZDEKİ PİSLİK YUVASI!

19/10/2007 · Kategori: Dusunce

Evimizdeki Pislik Yuvası : İnternet

Başlığı okuyanlar, bunun gereksiz hatta çok ağır bir itham olduğunu düşünebilirler. Öyle ya, internet yüzyılın en büyük iletişim ağı. İnsanları, ülkeleri, toplumları, kıtaları birbiriyle buluşturan, bilgi alışverişine inanılmaz hız kazandıran faydası aşikar icatların belki de en önemlisi.. Hem interneti bir kötülük aracı olarak görmek kendini geliştirememiş, medenileşmekten uzak olanların işi.. Onlar, dün Osmanlı’da matbaaya karşı çıkan, televizyon ve radyoyu gavur icadı diye etiketleyip savaş açanlar değiller miydi?

Doğrusu, internete ve diğer iletişim “araçları”na vasıta olmanın ötesinde bir anlam yüklemediğimiz sürece kötülüğün kaynağı gibi tanımlamak mantıklı görünmüyor. Ancak, “şeytan sağdan yaklaşır” ilkesiyle düşündüğümüzde bu gerçeği görüp, eleştirilerin düzeyini düşürmek çoğu kez modern dünyada bu araçların bir “kültür” taşıyıcısı olduğu gerçeğini göz ardı etmemize neden –belki de mazeret- oluyor.

İnternet, kontrol edilemez yapısının ardında, tüm dünyayı sermayeleriyle sömürgeleştiren güçlerin istediği / onayladığı ya da beklediği kültürel alt yapıyı da toplumlar arasında yaygınlaştırdığı artık açık bir gerçek. Diğer medya türlerinin aksine çok daha etkili kullanıcı odaklı yapısı, özelleştirilebilir olması da onu tüm iletişim araçları içinde en komplike ve en dikkat çekici hale getiriyor. Kumar, fuhuş, zina ve modern bireyin “özgür yaşam alanı” olarak tanımlanabilecek her türlü aşırılığı faydalarıyla beraber barındıran internet, bir işlev olarak her türlü bilgiyi içerik ayrımı yapmaksızın kullanıcılarına ulaştırıyor. Dolayısıyla internet üzerinden ulaşılan içeriğin kalitesi ve ahlaki boyutu kullanıcının taleplerine ve beklentilerine göre değişim gösteriyor. Yaşadığımız toplumda ve dünyada kullanıcının talep ve beklentilerinin de büyük ölçüde “popüler kültür”le şekillendiğini düşünürsek, devlet tarafından yapılan bir araştırmadaki “Türkiye’deki kullanıcıların %60’ı internete pornografik içerik için giriyor” tesbiti tamda yerine oturuyor.

Araçlar, kullanıcılarının taleplerine, kullanıcıların talepleri de onları kuşatan kültürel alt yapıya, inançlara ve toplumun eğilimlerine (büyük ölçüde) bağlı olduğuna göre internet gibi zararları faydasıyla doğru orantılı olan iletişim vasıtalarında bu nedenle ister istemez ön plana olumsuzlukları  çıkıyor. Böylesi durumlarda da - toptan yasaklama anlayışının bir bakıma problemi görmezden gelmek demek olduğu gerçeği bir yana – internete “gavur icadı / pislik yuvası” tepkisiyle yaklaşmak “anlaşılabilir” bir hal alıyor. İnternetin ifsada katkısı, bireyi toplumun kontrolünden ve baskısından sıyırıp kendine özel “yalan dünyaları” kurmasına fırsat tanıması karşısında insan bir an olsun bu tepkileri anlamlı / gerekli bile bulabiliyor.

Gerçekliğine Paralel (Sanal) Evren: İnternet

Ara ara Türkiye’nin gündemine internetle ilgili suçların düştüğünü duyuyoruz. Soygunculuk, kumar gibi bilinen ve bir bakıma toplumsal tepkinin daha az olduğu cürümlerin ötesinde çocuk hatta bebek pornosu gibi aklı başında bütün normal insanların zihinlerinde en acımasız cezayı uygulama isteğini doğuran suçlarında işlendiği bir gerçek. Artık bir doktor ya da bir işadamının kişisel bilgisayarından onbinlerce çocuk görüntüsü bir hazzın tatmini için kullanılmak gibi adice bir suçla beraber gün ışığına çıkabiliyor.

Oysa internet takip edilemeyen daha doğrusu ciddiyeti tam anlaşılamamış bir paralel evrene dönüştürülmüş durumda. Gündelik yaşamda yapmaya cesaret edilemeyen, ahlaksızlık olarak görülen veya toplumsal baskı nedeniyle uygulanamayan her türden davranış ve tatmin için internet, her nasılsa “her şeyin helalleştirildiği bir sanallık” haline dönüştürülmüş durumda.. Bugün pek çok insan bilgisayarının başında neredeyse ikinci kimliğine bürünerek, sanal dünyanın kendisine sağladığı tüm özgürlükleri kural ve vicdan dinlemez bir tavırla uygulamaya geçiriyor.

İşte tamda bu noktada Popüler kültür kavramının bireylerin zihin dünyalarında oluşturduğu yıkıma dikkat çekmek yerinde olur sanıyorum. Popüler kültür, kapitalizmin donuklaştırıp, özgüvenini sarstığı, geleceğini ve kimliğini “kitlesel tercihlere / toplumun eğilimlerine” devretmeye başlamış bireyleri makyajlayıp, aslında olmadığı ama olmak istediği sahte kimliklere büründürme misyonunu üstlenmiştir. Dizilerin süslü dünyalarına özenip o karakterlerden biri olma isteği ya da modernitenin bir biçimde idealize ettiği yaşam biçimi, kendi kimliğini oluşturamamış, popüler kültüre karşı alternatif bir duruş sergileyememiş herkesi “derinden” etkiliyor. İşte bu etkilenimler, gündelik hayatın realitesiyle uyumlu olmadığında birey, özençlerini icra edeceği sanal dünyanın kapılarını aralıyor. Gerçek hayatında halim-selim şahsiyetler internette kabadayı, gündelik yaşamında ahlakıyla tanınanlar internette pornografi avcısı haline dönüşüvermesinin başka bir açıklaması olabilir mi?

Sanıyorum, internetin paralel bir evren olarak görülebilmesinin bir nedeni / açıklaması daha var. Bu neden, yukarıda ifade ettiğim gibi kişiyi olduğundan çok farklı kimliklere büründüremese de, internetin fayda boyutuyla beraber sakıncalarını da az çok algılamış yani bir bilinç ve kimlik edinebilmişler için ciddi bir tehlike olarak ortada duruyor.

“İnterneti kurtarılmış alan ya da prensiplerin / ilkelerin işletilemediği, haramların etkisini yitirdiği bir ortam olarak tanımlamak”.

Özellikle Müslümanlar için beliren bu tehlike tamda şeytanın sağdan yaklaşma hali. Gerçek yaşamımızda asla uygulamayacağımız, haram olarak nitelediğimiz pek çok davranış sanki sanal ortamda birden helalleşiveriyor gibi davranabiliyoruz. Başkalarıyla iletişim kurarken, onlarla konuşmanın chatleşmekten temelde farklı olmadığı gerçeğini atlıyor, üslubumuzu bize yakışmayacak biçimlere sokabiliyoruz. Ya da gündelik yaşamda “bakılması haram” olanlar için gösterdiğimiz özeni (sanki internette bu yasak için ruhsat alınmış gibi) burada göstermiyoruz.  Veya –daha da tehlikelisi- haram olan, en azından tehlike boyutu çok yüksek olan ilişkileri internet üzerinden hiçbir sakınca görmeksizin sürdürebiliyoruz.

Aslında tüm bunlar modern dünyanın zihnimize sokuşturduğu “yaşamı bölümleme” prensibinin bir hediyesi. “Tanrının hakkı tanrıya, Sezarın hakkı sezara” algısı ile dini vicdanlara hapseden modernite, elbette yaşamı atomize etme noktasında bununla yetinmedi. Özel yaşam, sosyal yaşam, okul ortamı, aile ortamı ve nihayetinde gerçek yaşam – sanal dünya ayrımları ile kulağımıza “her alan başka kurallara / ilkelere sahiptir” ilkesini fısıldadı. Yaşantımızı tam olarak bölümlemesek, modern dünyanın “kulları” haline gelmiş şahsiyetlere nazaran Allah’ı yaşamımızın her alanına müdahil kılmaya çalışıyor olsak da bu şeytani fısıldayışlardan etkilenmediğimizi iddia etmek pek de gerçekçi olmayacaktır. Evet, yaşantımızda Rabbin kurallarının hüküm sürmediği alanlar yaratmıyoruz ama “sanal dünya” örneğinde olduğu gibi haramların “daha az yasak olduğu” ya da “daha az günah getirecek” ortamların varlığını uygulamalarımızla ortaya koyuyoruz. Bu düşünce, zihnimizin derinliklerine yerleştiği için sanal dünyanın gerçek yaşamın bir parçası olduğunu –çoğu kez unutup- haramlara riayet konusunda kararlılığımızı koruyamıyoruz.

İnternetteki En Büyük Zaaf: Pornografi

Özelde  Müslümanlar için ama genelde tüm internet kullanıcıları için olumsuzlukların ortak olarak yoğunlaştığı ve bir bakıma da herkesi sürüklediği nokta pornografik içeriktir. Pornografik içeriği sadece malum materyallerden ibaret olarak da düşünmemek gerekiyor. Kavramın tanımına pek uymasada müstehcen reklamlar ve siteler de pornografik içerik olarak değerlendirilebilir. Ne yazık ki internet, bizi yavaş yavaşta olsa böyle içeriklere alıştırmakta, zihnimizde “normalleştirmekte”. Artık, doğrudan bu materyallere ulaşmak istemesek de bir biçimde gördüğümüzde gerçek hayattaki tepkilerimizi göstermiyor, hatta çoğu kez engellemek için küçük tedbirler almayı dahi ihmal ediyoruz. Sadece bizim için değil, kullandığımız pc evimizdeyse ailemiz içinde büyük bir tehlike olarak beliren pornografiyle mücadele her internet kullanıcısının üzerine düşen ciddi bir sorumluluk..

Sonuç Yerine

Tüm bu yazıyı yazma nedenim aslında dün tesadüfen karşılaştığım “çocuk istismarına karşı mücadele” konulu kısa bir reklam filmine dayanıyor. Çalışma öylesine korkunç bir etkileyicilikle çocuk istismarını işlemiş ki aklıma birden yaşadığım ülkenin toplumunda yaygınlaşan bu iğrençlikle ilgili bir şeyler söyleme / yapma ihtiyacı belirdi. Ancak bunu salt interneti kötülemek veya pornografik içeriği talep edenlere sövmekle olamayacağını, internetin neden olduğu bu zaafların kökeniyle ilgili konuşmak gerektiğini hissettim..

Gerçekten de internet her ne kadar popüler kültüre eklemli modern dünyaya ait bir iletişim aracı olsa da araç olmanın ötesinde anlam taşımıyor. İnterneti korkunçlaştıran, büyük bir ifsadın parçası haline getirenler içerik üreticilerinden ve onu talep edenlerden başkası değil. Dolayısıyla internet bu haliyle, yaşadığımız şehrin sokaklarından temelde çokta farklı olmuyor. Ahlaksızlıklar, kötülükler güzellikle beraber bulunuyor. Neyi talep ediyorsak, hangi sokağa girmeyi tercih ediyorsak onunla karşılaşıyoruz. O halde interneti gündelik yaşamın dışına çıkarmak, onu salt kötülük aracı olarak görmektense ıslah etmenin, kötülüklerinden olabildiğince sakınmanın yollarını aramak en makul çözüm olarak görünüyor. Buna da önce internete olan bakışımızı değiştirerek, gerçek yaşamın bir parçası olduğu gerçeğini tekrar hatırlayarak başlamak lazım. Ve tabi ardından gerekli önlemleri alarak, pisliğin bilgisayarlarımızı ve dolayısıyla bizi kirletmesine izin vermememiz gerekiyor.

Murat Kurtuldu

www.imgelem.net

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : yaşam, internet

KENDİMİZİN DÜŞMANI GİBİYİZ!

18/10/2007 · Kategori: Dusunce

Kendimizin Düşmanı Gibiyiz!

Kendimize zulmediyoruz. Bu zulüm çok zaman sağanak halini alıyor. Sanki, kendimizin en büyük düşmanı yine biziz. Hep yeriyoruz kendimizi. Hep suçluyoruz. Hep alçaltıyoruz. Yaptığımız hiçbir şeyi beğenmiyoruz. Yaptığımız şeyleri öncelikle kendimiz yıkıyoruz bir bir. Tek başımıza kalsak da, başkalarının yanında olsak da “en kötüyüz” biz. “Beceriksiziz”, üstelik “sünepeyiz”, dolayısıyla “adam olmayız” biz. Sadece ülkemizde değil Müslümanların yaşadığı bütün coğrafyalarda manzara bu. Başka düşmana gerek yok, çünkü biz kendimizin düşmanı gibiyiz.

Evet, kendimizin ve çevremizin düşmanı gibiyiz. Kendi kuyumuzu kendimiz kazıyoruz.Ya aşırı bir vurdumduymazlık içerisindeyiz; dolayısıyla dünya yıkılsa umurumuzda olmuyor.Sanki biz o coğrafyalara ait değiliz, bedenimiz bu topraklarda olsa da başka topraklara aitmişiz gibi davranıyoruz da bu toprakların düşmanı oluyoruz. Ya da aşırı bir kötümserlik, bezginlik ve ümitsizlik içinde hergün binlerce kez ölüyoruz. Küçük bir sarsıntı bizi helak ediyor. Ortamız yok. Bir türlü vasat/orta bir birey ve toplum olamıyoruz.

Özellikle de sorumluluk noktasında bir adım önde olduğunu var saydığımız kişiler, müthiş bir karamsarlık ve ümitsizlik içindeler. Onlara göre her şey bitti bitecek… Bu "arabesk" ağız, bu "arabesk" tavır ve bu "arabesk" düşünüş bizi, kendimize daha bir düşman ediyor. Kendimizle barışık değiliz. Hele dost hiç değiliz... Hep, kara değil kapkara tablolar çiziyoruz. Bir süre sonra o kapkara tablolar da yetmez oluyor. Daha kara tablolar istiyoruz. Kısacası kendimizle dost değiliz.

Yaptığımız şeylerin olumlu yanlarını, verimli yanlarını görmüyoruz veya görmezlikten geliyoruz. Sürekli olarak kendimizi lanetliyoruz. Sürekli "aaahh kahrolasıca insan" diyoruz. Bu "kahrolasıca insan" deyiminin Kur’an’da genelikle kâfirler için kullanıldığını da biliyoruz aslında. Üstelik çeşitli sohbetlerimizde bu deyimin Kur'ân'da kâfir ve müşrikleri tehdit için kullanıldığını da söylüyoruz. Yine de "nankör insan" diyoruz. Kendimizi de soyutlamadan söylüyoruz bunu. Dolayısıyla hep alçalttığımızdan kendimizi, güvenimiz olmadığından kendimize ve de beğenmediğimizden hiçbir şeyimizi, daha bir küçülüyoruz. Öyle bir küçülüyoruz ki farketmez oluyor kimse bizi. Veyahut aldırmaz oluyor. Bu ise bizi bize, kendimizi kendimize daha bir düşman ediyor. “Bak kimse bizi adam yerine koymuyor” diyoruz. Dünyadan soyutlandığımızın farkında değiliz.Böylece hayatı ve dünyayı kendimize daha bir yaşanılmaz kılıyoruz.

Bunun sonucu olarak kendimiz dahil tüm dünyayı daha bir iğrenç, daha bir çirkef görmeye başlıyoruz. Sonunda yaşamanın anlamsızlığına dair sorular yığılmaya başlıyor beynimize. Bu sorular zaman zaman hayatın anlamsızlığına dair tuhaf teorilere dönüşüyor. Bir bakıyorsunuz bu teoriler yaşadığınız gerçekleriniz oluvermiş. Hayat dediğiniz şey avuçlarınız arasından kayıp gitmiş. Bütün renkler ve farklılıkların oluşturduğu güzellikler buharlaşıvermiş hayatımızdan. Bir noktadan sonra örneğin dostluk gibi, değerli birçok şeyin kelime dağarcığımızdan silinip gittiğinin farkına bile varamıyoruz. En sonunda boş bir çuval gibi kendimizi yere yığılıvermiş görüyoruz. Ve böylece umutsuzluk, umutsuzluk üstüne yığılırken eriyip gidiyoruz. İsyana bile zaman bulamıyoruz. Ve üstelik kendimizle dost olmak şöyle dursun barışmadan gidiyoruz.

Oysa gerçek böyle değil. Biz kendimizin ve çevremizin düşmanı değiliz. Belki eksiğiz, belki belli konularda yetersiziz, belki zaman zaman, hatta çok zaman yanlış işler de yapıyoruz. Belki zayıfız, günahlarımız çok fazla. Ama biz, bir hiç değiliz. Gerçeği kabullenme, tevbe etme imkanımız her zaman kapımızda bizi bekliyor. Biz gerçek bir varlığız. Bu nedenle hangi durumda olursak olalım; yeniden başlama imkanımız her zaman mevcut. Yeniden başlamak için, “başlıyorum” demek yeterli. Yeni hayatımıza hemen başlayabiliriz. Bunun için birincil işimiz kendimizle dost olmak, kendimizi anlayabilmek, tanıyabilmek, tanımlayabilmek, isteklerimizi kavrayabilmek, sorgulayabilmektir. Kendimizi tanımak, kendimizle dost olmak bize dünyayı tanıtacaktır. Eşyayı tanıtacaktır. Evreni tanıtacaktır. Çünkü eşya bizim için, dünya bizim içindir. Çünkü bir öte dünya beklentimiz varsa, bu öte dünya beklentisinin nasıl şekilleneceğini kendimizle ve şu an yaşadığımız dünya ile olan ilişki biçimimiz belirleyecektir.

Evet, dünya tozpembe değil. Her yanında bülbüller şakıyıp güller açmıyor. Dünya on sene önceki, yüz sene önceki, bin sene önceki, onbin sene önceki dünyadır. Yani dünya hep ayın dünyadır. Yine açlar ve toklar var. Yine zalimler ve mazlumlar var. Yine müstekbirler ve onlara karşı mücadele verenler var. Ve kendine zulmedenler, kendilerini aşağılayanlar var. Evet dünya aynı dünyadır. Öncekiler gibi biz de hayatın acımasızlığını her an içimizde hissediyoruz. Dünyadaki zulmün boyutunu anlayabilmek, başarısızlığımızı görebilmek için ille de kendimizle düşman olmak, ağıtlar, mersiyeler yakmak, yaptığımız şeyleri yıkmak, tüm doğrularımızı karalamak gerekmiyor. Oysa bu çığlıklar, bu suçlamalar, hatta iftiralar, başta kendimizden, ve sorumluluklarımızdan, sonra da hayattan kaçışın açık bir göstergesidir. Veya kişinin kendini tatmin etmesi, rahatlaması için sığındığı kumdan şatodur belki de.

İnsan, hele bir Müslüman, her zaman başarısız değildir. İşe yaramaz değildir. Kendini işe yaramaz bir paçavra gibi göremez. Böyle görürse kendini alçalttıkça alçaltmış olur. Kendine ve dünyaya daha bir düşman olur. Oysa insan başarılı yönlerini gördüğünde heyecanlanır ve onu geliştirmek ister. Üstelik kişi kendisiyle dost olduğunda ancak yanlışlarını görebilir. Yanlışlarıyla doğrularını karşılaştırabilir, kendini tartabilir. Böylece kendinden başlayarak dünyayı değiştirme mücadelesine daha bir hız verir.

Kişinin kendisiyle dost olması, yaptığı şeylerin önemini takdir etmesi, yani yaptıklarının ne anlama geldiğini bilerek yapması, sürekli isyan şarkıları söylememesi, sık sık acizliğinden, yetersizliğinden, zavallılığından, alçaklığından dem vurmaması onu uzlaşmacı ve işbirlikçi yapmaz. Onu işbirlikçi yapmadığı gibi, yapmak istediği mücadelesinden de alıkoymaz. Üstelik bu tavır onu tepkiselliğin alanı dışına çıkaracağından, dünyada olanları daha net olarak görmesini sağlar. Zalimin, mazlumun, uzlaşmacı ve işbirlikçinin kimliği daha net olarak ortaya çıkar. Eğer dünümüzdeki ve bugünümüzdeki bulunduğumuz konumdan şikayetçiysek bunun birincil nedeni kendimize düşman olmamızdır. Kendimize aşırı güvensizliğimiz ve ümitsizliğimizdir. Kendisinin düşmanı olan, kendisine nasıl güvenir ki.... Bu durum aynı zamanda Müslüman olduğumuzu söylemekle birlikte Allah’tan ümit kestiğimizin de açık bir göstergesidir. İnsanoğlunun kendisinden ümit kesmesi demek Allah’tan ümit kesmesi demektir çünkü. Oysa mü’minler Allahtan ümit kesmezler. Çünkü, “Allah’tan, ancak inkarcılar ümit keser.”


Mehmet Yaşar SOYALAN

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, yaşam, insan, düşman

UYARAN PASAJLAR 1

14/10/2007 · Kategori: Dusunce

Uyaran Pasajlar (I): Değeri insana ver

 

Yaygın olan, sorgulanması zor olandır. Çünkü yaygın etkileyicidir. En tesirlisi ise sözcüklere kazınmışı, davranışlara sinmişidir.

 

Nitekim bir toplumun dili bir yerde onun dinidir. Genel kabul gören değerler de çoğu zaman kalabalıkların yaşantısından oluşur.

 

Genel olanların rağbet de edilir olması, kuşkusuz beşeri bir zaaftır.

 

Büyük insanlar da maluldür bu zaafla. Devrimcilerin de hepsini tanımaya bile ömrü yetmez. Çoğunu fark edemeden ayrılırlar dünyadan.

 

Kaçınılmaz bir zaaftır bu çünkü.

 

Doğaldır.

 

Tanrı olmama zaafıdır.

 

Varlık olmanın, beşer olmanın, tarihsel olmanın, muhtaç olmanın zaafıdır.

 

Eğer ilahi yardım olmasaydı, bu zaaflar karşısında peygamberlerin de inkılapçılardan bir farklı olmazdı.

 

Bu nedenle, bütün varlığımı ve hakkında bildiklerimi tanık göstererek söylüyorum, Hz. İsa, sıradan bir uyarıcı değildi. O ilahi vahye muhatap olmuş bir peygamberdi.

 

Hz. Muhammed de.

 

Peygamberlerde elbette tanrılık yoktu. Çünkü onlar da yaygın ve genel olanda zorlanmışlardı.

 

Ancak bu tür zaafları tanımakta ve aşmakta zorlandıklarında vahiy onlara rehberlik etmişti.

 

Nitekim bir keresinde Hz. Muhammed, nüfuzlu kabile reislerini ikna etmek için onlarla sohbete dalmıştı. O sırada, daha önce inanmışlar arasına katılmış bulunan Abdullah adında birisi kendisine yaklaşmış ve yeni gelen bir duyuru varsa kendisine okumasını istemişti.

 

Abdullah kördü.

 

Hz. Peygamber, kör birisinin, önemli görülen ve değer verilen kimselerle yaptığı konuşmasını kesmesinden rahatsız olmuş, suratını asmış ve ondan uzaklaşmıştı.

 

Bunun üzerine, Hz. Peygamber, nazil olan Abese suresinin ilk on ayetiyle şöyle uyarılmıştı:

 

“Surat astı ve döndü, kendisine kör geldi diye. Ne bildiriyor sana, belki o arınır yahut hatırlar da, Hatırlatma ona fayda verir! Kendisini yeterli görene gelince; –Sen onunla ilgileniyorsun- sana ne arınmamasından? Oysa sana gelen, koşarak, ürpererek, sen ondan ayrılıyorsun!”

 

İşte bu uyarıyı dikkate alan Hz. Peygamber, daha sonra Abdullah'ı her gördüğünde; "Kendisinden dolayı rabbimin beni azarladığı şahsa merhaba!" diyerek iltifat eder, gazaya çıktığında, savaşa katılmayanlara namaz kıldırmak üzere onu görevlendirirdi.

 

Ahmet Baydar

www.fikritakip.com

Kalici Baglanti Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : din, insan, islam, kuran

İSLAM'DA CİHADIN ANLAMI

5/10/2007 · Kategori: Dusunce

İslam'da cihad ne için meşru görülmüştür?
Cihadın gayesi kafirleri yok etmek ve yeryüzünde Müslümanlardan başka kimse bırakmamak mıdır?
Cihad herkesi tek tek müslüman yapmak için mi vardır?
"Allah yolunda savaş" ne anlama geliyor?
"Gaza namıyla dindaş öldüren biçare dindaşlar" cihad sevabı mı almaktadır?

Çoğu İslami kavram gibi "cihad"ın da anlam kaymasına uğradığını görüyoruz.
Kur'an'daki savaş ayetlerini dikkatle incelendiğimizde sadece "zulüm ve zorbalığın" savaş sebebi sayıldığı görürüz.
Bakara 193. ayetinde "fitne"nin kaldırılması ve "din"in egemen kılınması için Müslümanlar savaşa teşvik edilir. Ayet doğru çevrildiğinde şu anlam ortaya çıkmaktadır.

"O halde artık baskı ve zulüm (fitne) kalkıncaya ve din (adil otorite) Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın..."
Bu ayetin yeryüzünde kendi halinde yaşayan her gayr-i müslimi değil; baskıcı, despot, tiranî zalim otoriteleri hedef aldığı anlaşılıyor. Çünkü bu otoriteler haklarını baskı altında tutmakta ve en ağır zulümleri işlemekten çekinmemektedirler. Halbuki insanlar kendi fıtratlarıyla baş başa kalabilecek özgürlük ortamını bulabilseler Allah'ın dinine meyledebileceklerdir. İşte Allah bu ortamı oluşturmak için cihad edilmesini emrediyor. Ayetin sonunda şöyle deniliyor: "Zulmedenlerden başkasına düşmanlık yoktur..."

Demek ki gıtal anlamında "cihad'ın" sebebi her tür baskı, zorbalık ve tiranlık anlamına gelen zulüm...
Gayret, çaba, uğraş anlamında "cehd'in" sebebi ise İslam ve insanlık için yapılan her türden sivil faaliyet...
Şura 42. ayetinde de zulme ve zorbalığa yol verilmemesi emrediliyor;
"Haksız yere yeryüzünde zorbalık yapanlara ve insanlara zulmedenlere asla yol verilmemelidir. İşte can yakıcı azap bunlaradır."

Ayette "asla yol vermemek" (innema's-sebilu) tabiri dikkat çekicidir. Yani yeryüzünde zulüm ve zorbalığa geçit verilmemeli, fırsat tanınmamalı, meydan onlara bırakılmamalı denmek isteniyor...
Eğer yol verilirse fesat çıkacak, dünya harap olacak, insanlar zulmün ve zorbalığın pençesinde inleyip duracaklar...
Nisa 75. ayetinde ise zulüm ve zorbalık altında kalmış erkekler, kadınlar, çocuklar, ezilmiş çaresizler için niçin savaşılmadığı sorulur.
İşte savaş (qıtal) anlamında cihad bu durumda olanlar için savaşmak olmaktadır.
Kur'an'da savaş ekseni olarak zalim-mazlum çelişkisinin ortaya konduğunu görüyoruz. Bunun dışındaki iman-küfür de dahil hiç bir çelişkinin savaş sebebi sayılmadığını, nerede zulüm varsa harekete geçmenin farz kılındığını, mazlumun Müslüman olmasının şart koşulmadığını, davranışları zulme ve zorblağa dönüşen herkesin savaş hattının öbür tarafında değerlendirildiğini görüyoruz.

Oysa genelde cihad "Müslümanlara yapılan zulmü" ortadan kaldırmak için savaşmak olarak anlaşılıyor ve "bizden" olmayanlara kayıtsız kalınabiliyor. Bize dokunmuyorsa sanki zulüm ve zorbalık değilmiş gibi davranılabiliyor. Halbuki "zulüm" zararı bütün herkese dokunan davranışlardır.
Bunun için mazluma dini sorulmaz.
Buradan Kur'an'ın "zulme karşı cihad" espirisi ile, Müslümana muazzam bir evrensel misyon yüklediği ve insanlık çapında çok büyük bir vizyon çizdiği anlaşılıyor olmalı.
Bunu idrak edenin gözlerine uyku gireceğini sanmıyorum.

 

R.İhsan ELİAÇIK


Kalici Baglanti Yorum (3) Yorum yaz! Etiketler : din, yaşam, islam, cihad, fitne, zorbalık

İBADETLERE RUHANİYET BÜRÜME HASTALIĞI!

3/10/2007 · Kategori: Dusunce

İbadetlere Ruhaniyet Bürüme Hastalığı!

 

İbadet denilince çoğunluğun aklına gelen şey, Allah’ın  emrettiği birtakım şekilsel unsurlardır. Namaz, oruc ve hac gibi.  İbadet elbette bunlarla sınırlı değildir.  İbadet;  Hududullah çerçevesi içerisinde erdemli bir hayat sürmektir.

 

Kur’an’da çoğunluğun anladığı şekliyle ibadetlerin anlatılış biçimine baktığımızda çok yalın ve sade bir dil kullanıldığını görürüz.  “Namazı kılın”, “zekatı verin”, “orucu tam tutun”, “O’na ibadet edin”, “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin” gibi. Kur’an; emir vurgularını gayet net ve herkesin anlayabileceği bir şekilde anlatmaktadır.  İbadetle ilgili ayetlerde ruhani bir hava sezmek neredeyse imkansızdır. İbadet etmek için mucize beklemeye gerek de yoktur.

 

Ruhaniyet bürümekten kasıt nedir?

 

Tabiki ki; işi sulandırmak ve konuya arabesk bir boyut katmaktan başka bir şey değildir.

 

Birkaç örnek verecek olursak. Şöyle ki:

 

“Tut bizi ey oruç”, “Kıl bizi ey namaz”, “gözümün nuru namaz”, “başımın tacı hac”,  “kandilli mehtaplı geceler”, “ruhun gıdası namaz”, “dinin direği namaz” (Şayet din için bir direk aranacaksa bu elbette şirk koşmamak olmalıdır).  Gibi başlıklar ve bu başlıkların alt metinleri.

 

Yukarıdaki örnekleri çoğaltmak mümkün.

 

Türbecilerin türbeleri kutsaması, oralara çaput bağlayarak, anahtar sürerek, yalanarak, sürtünerek ruhaniyet bürümeleriyle, namaz ve oruc gibi ibadetleri bu şekilde kutsamak ve ruhanileştirmek arasında pek bir fark olduğu söylenemez.

 

Bu farkı anlamak için illaki, seccadenin önüne çaput bağlamak, ya da iftar açmak için kapı kirişlerini yalamak gerekmez.

 

Peki böyle bir ruhaniyet bürümenin ne gibi bir tehlikesi olabilir?

 

Bu düpedüz bölücülüktür. Hududullah içinde hududullah oluşturmaya çabalamaktır. Din içinde özel bir alan oluşturmak ve o alana insanları hapsetmeye çalışmaktır.  Tıpkı toplumun camilere hapsedildiği gibi, tıpkı Ramazan ayının bir tarafa, diğer 11 ayın da  öbür tarafa ayrıştırıldığı gibi…

 

Tıpkı namazın bir tarafa, yoksullara yardım etmenin, sosyal dayanışmanın, yalan söylememenin, zina etmemenin, gıybet etmemenin,  büyük günah işlememenin öbür tarafa olduğu gibi.

 

Bu ayrıştırmanın sebebi elbette Allah değildir. Yorumculardır. Bazen insanlara ibadetleri sevdirmek gibi safiyane bir niyetle, bazen bilgi birikiminin ne derece üstün olduğunu kanıtlamak gibi kötü niyetle, bazen de bir takım oluşumların etkisinde kalarak (tasavvuf, felsefe, edebiyat) böyle bir çaba içerisine girmektedirler.

 

Sonuç her ne olursa olsun, sadece ibadetlerden bir ibadet olan, hududullah sınır içerisindeki herhangi bir olguyu ön plana çıkarıp, ona cicili bicili ambalajlar giydirip, o ibadeti insanlara, olduğundan farklı pazarlamak düpedüz kandırmacadır. Evrakta sahteciliktir, hayali ihracatçılıktır.

 

Bu çaba; Samiri’nin buzağıyı süslemesi ve ona mistik bir hava katmasına benzer bir çabadır.

 

İşte bizler, bu yorumcular yüzünden sadece Ramazan ayında Müslüman olduğumuzu zannederiz, diğer aylarda ise Müslüman rolü yaparız.  Yine bunlar yüzünden sadece namaz eşittir ibadet zannederiz, hesaplama cetvelleriyle 40 yıllık kazaları eda ederiz.  Yine bunlar yüzünden hacca gitmekle vaftiz edilmek arasında herhangi bir fark yokmuş gibi davranırız.  Hacca gider, pürü pak geliriz, ta ki bir dahaki hacca kadar kirlenmek güzeldir anlayışıyla hareket ederiz.  (Tabi hırsızın da kabahati yok değil)

 

Oysa; peygamberler arasında ayırımcılık yapmamak, en az namaz kılmak kadar önemli bir ibadettir.  Ana babaya itaat etmek ve onlara “öf” bile dememek en az oruç tutmak kadar önemli bir ibadettir.

 

İşte bir kısım ibadetleri önemsiz gibi gösteren, hatta ve hatta yok sayan, bir kısım ibadetleri de kutsal ilan eden, onlara ruhaniyet bürüyen bu zihniyet, hayatın her alanında İslam dini’nin yaşanılmasını imkansız hale getirmişlerdir.

 

Allah’ın dediği gibi; “Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp diğer kısmının üstünü mü örtüyorsunuz?”. (2/85). Yani bütünü bölüyorsunuz, parçalıyorsunuz. Bir kısım ibadetleri gündem maddesi yapıp, diğerlerine sırt çeviriyorsunuz.

 

Sonuç itibariyle İslam kemale ermiş bir dindir. Bölünmesi, parçalara ayrılması, bir takım ibadetlerin ön plana çıkarılıp, diğer ibadetlerin geri plana itilmesi gibi bir durum söz konusu değildir.

 

Bu çabalar; bilerek ya da bilmeyerek,  fantezi-arabesk karışımı, duygu yoğunluğu aşırılaşmış, müşriklerin el çırpma hareketlerine benzer dinde bir takım ritüellerin oluşmasına sebebiyet vermektedir.

 

Öyle ki, namaz kılarken tasavvuf musikisi veyahutta güzel bir enstürmental parçanın dinlenip dinlenemeyeceği bile fıkhın ilgi alanı haline gelmiştir.

 

Bir Müslüman için, namaz, oruc, hac sadece ibadetlerden bir ibadettir. Herhangi bir kutsallığı söz konusu değildir. Müslüman hayatının bir parçasıdır.

 

Bu din yorumcularının;

 

Toplumun batağı olan fuhuş üzerine topyekün bir çalışma yaptıklarına şahit oldunuz mu?  Sokaklarda fuhuşa karşı herhangi bir gösteri yaptıklarına?

 

Hırsızlık/kapkaç gibi  sosyal sorunlara çözüm için bulmak için topyekün bir gayret sarfettiklerini gördünüz mü? Duydunuz mu? (Çözüm bulmak yerine el kesmek tercihleridir).

 

Memlekette eften püften sebeplerle adam öldürülürken bu yorumcuların bu soruna parmak bastığını gördünüz mü? (Taşlaşmak (recm) dururken ne gerek var çözüm üretmeye)

 

Huzurevleri (neresi huzurluysa) bu memlekette her gün çoğalırken, “ana-baba sevgisini aşılamak” konusunda topyekün adım attıklarını gördünüz mü?  (F-tipi gibi ideolojik bir yaklaşım  söz konusu olduğunda önüne gelen yazar-çizer kesilir. Huzur-tipi olunca hiçbir  önemi yok)

 

Esirgenip korunacak, kimsesiz, bakıma muhtaç yetimler için var mı elle tutulur bir projeniz? (Meydanlara çıkıp çok sevdiğiniz peygamberinizin “yetimlerin başlarını nasıl okşadığını” salya sümük timsah gözyaşları dökerek anlatmasını da pek seversiniz.)

 

Adalet olgusu ayaklar altındayken, namaz hocası yazmaktan, taharetin aç taşla mı beş taşla mı yapılması gerektiğinden  başlarını kaldırıp, adaleti diriltmek için çaba sarfettiklerine şahid oldunuz mu?

 

Karanlıkta ortaya çıkan yarasalar gibi, 11 ayın sultanı ilan ettikleri ramazanda ortaya çıkarlar. Namaz kılmak için duran şöföre ceza haberi duyduklarında ortaya çıkarlar.  Diyanet hac ücretlerine zam yaptıklarında ortaya çıkarlar.  (Gırtlağına kadar pisliğe batmışken başkasının üzerindeki lekeyi görmeyi de pek severler. )

 

Kısacası; İslam’ın yorumlanmaya, birtakım ibadetlerin ruhanileştirilmesine değil, İslam’ın en kısa zamanda bu yorumculardan kurtarılmaya ihtiyacı vardır.  Bu da ancak bilinçlenmeyle ve sorgulamayla mümkün olabilir.

 

Ey bu yorumcuları popüler hale getiren halkım! Bu yorumculardan kurtulmadığınız müddetçe, dosdoğru yola  ulaşamazsınız, dosdoğru yola  ulaşamadığınız müddetçe Allah’a ulaşamazsınız, Allah’a ulaşamadığınız müddetçe de cenneti unutun!

 

Uğur ERZİNCAN

Kalici Baglanti Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, ibadet, ruhaniyet

MİSTİK COŞKU

14/9/2007 · Kategori: Dusunce

Mistik çoşku: Allah’a ve ahiret gününe iman

 

“Mistik” kelimesi Yunanca öğretmek, gizli bilgileri anlatmak anlamına gelen “myst” veya dudak ve gözleri kapamak anlamına gelen “muein” den geliyor.

Bu durumda “mit” veya “mitos” da efsane, anlatı, hikaye demek oluyor. “Mitoloji” de bunlarla uğraşan bilim.

Günümüzde mistisizm kelimesi Neoplatoncu manevi hakikat veya Tanrı ile doğrudan deneyim, sezgi veya içe bakış yoluyla özdeşleşme veya yeni bir idrak seviyesine varma anlamında kullanılıyor. Böylece kişi bilgeliğe ulaşmış oluyor.

Demek ki insanoğlu, görünen ve bilinen yollardan (rasyonel olarak) ulaşamadığını anladığı bazı gerçeklere, “gözlerini kapayarak”, sezgileri ile ulaşmaya çalışmıştır. Mistisizm bu çabaların sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

İslam da bir din olduğuna göre, daha doğrusu “din” formunu kullanan bir “hayat yolu” olduğuna göre, onda da mistik unsurların olması doğal ve kaçınılmazdır.

İslam’ın, bu konuda da, eski dünya dinlerini reforma uğratarak, kendine özgü bir mistik boyut yarattığını görüyoruz.

Eski dünya dinlerinde din adamları “gözlerini kapayarak” veya “gizli bilgiler alarak” bir çok tarihi, siyasi, toplumsal ve tabiat olayını açıklarlardı. Görünen gerçekliği (ez-zahir) açıklamanın yolu verili tarih, yaşayan hayat ve canlı tabiat değildi. İnisiye olanın (kendisine gizli bilgiler gelenin) gözünü kapayıp içine doğanı söylemesiydi. Bunlara kahin, mecnun, sihirbaz ve kısmen de şair denmekteydi. Bunların kahir ekseriyeti aynı zamanda din adamıydılar da…

Kur’an, Hz. Muhammed’in (ve tabi diğer tüm peygamberlerin), özellikle vahiy alırken dıştan bakılınca bunlara benziyormuş gibi görünmesine rağmen bunlardan hiç birisi olmadığını söylüyor. Kaldı ki, peygamberlerin getirdiği vahiylerin içeriğine; tarihin, hayatın ve tabiatın “apaçık” gerçekleri hakkında ne dediğine bakılmalıdır. Bu ikisi arasında uyumsuzluk olmadığını göreceksiniz. Allah’ın “sözü” (vahiyler) ile “davranışı” (hayat, tabiat, alem) birbiriyle çelişmez. Allah’ın ezeli ve ebedi ilminde tutarsızlık yoktur. Yeniden yaratılış yani alemdeki sürekli yenilenme tutarsızlık değil; iç tutarlılığı olan sürekli devinimdir.

Bu nedenle her hangi bir şey tarihin, hayatın ve tabiatın (âlemin) konusu ise bunu öğrenmenin ve anlamanın yolu “ilim” dir. Nitekim “âlem” kelimesi ilimle aynı kökten olup ilme konu olan, ilimle bilinebilecek şeyler demektir. “Alemi”, “ilim” ile bilene ise “âlim” denir. Bu durumda aynı kökten ulemâ da “âlimler” demek olup “din adamları sınıfı” demek değildir. Din, tarih, hayat, tabiat… Yani “âlemler” hakkında bilgili olan, bunların bilgisine sahip olan demektir. Demek ki Kur’an’da “ilim” kelimesine yapılan olağanüstü vurgu boşuna değil: Allah’a karşı en çok korku ve titreme (huşu’) içinde olanlar, “alemlerin bilgisine” en çok sahip olanlar (ulemâ) dır. Çünkü Allah işte bu “âlemlerin Rabbi”dir…

Şu halde İslam’da tarih, hayat ve tabiat ile ilgili herhangi bir meseleyi “ilim” dışında bir yolla anlamaya ve açıklamaya kalkışmak, İslam’ı reforma uğrattığı eski dünya dinlerine döndürmek olacaktır. Oysa İslam onları çoktan aşmıştı.

Bu durumda İslam’da da, kahinlerin, sihirbazların, mecnunların, medyumların, cinci hocaların vs. ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır. Oysa İslam bunların defterini 14 asır önce bir daha geri gelmemecesine kapatmıştı.

Bu nedenle, Kur’an’da görünür dış dünyaya (tarihe, hayata ve tabiata) dair anlatılan hiçbir olay mistik değildir. Tamamı tarihin, hayatın ve tabiatın bağrında gerçekleşmiş ve hala da gerçekleşip durmakta olan olaylardır.

Eğer Kur’an’da tarihe, hayata ve tabiata dair bir olayın, bugün yaşanmakta olan tarih, hayat ve tabiatta bir karşılığını göremiyorsanız, bilin ki, o olay sizin “vaaz dininden” duyduğunuz gibi değildir. Araştırın, iyi öğrenin; bugünkü tarihin, hayatın ve tabiatın işleyişinde bir karşılığının olduğunu görecekseniz.

Çünkü Kur’an’da anlatılanlar “esâtiri evvelin” değildir. Yani geçmiş çağlardan beri anlatılıp duran, aslında olmamış, olmuşsa bile artık bugün olması imkansız veya geçmişte yaşanmış bitmiş, bu nedenle de bugünkü hayat için bir anlamı olmayan, Alaaddin’in sihirli lambalarıyla, uçan halılarla dolu “doğu masalları” değildir.

Kur’an’ın indiği dönemde Araplar ve özellikle de İbraniler peygamber kıssalarını bu hale sokmuşlardı. Kur’an bunları yeniden ele almasına rağmen onlar ve onlardan etkilenen diğer milletlerin çoğu hala o tarzda anlamaya ve algılamaya devam ediyorlar.

Oysa Kur’an’da özellikle kıssa olarak her ne şey anlatılıyorsa, bilin ki, zamanı, mekanı ve aktörleri değişmek suretiyle bugün de benzeri oluyordur. Aksi halde Kur’an’ın evrenselliğinden bahsedilemez.

Şahsen bu benim için Kur’an’ı anlamada ve yorumlamada en önemli tefsir ilkelerinden birisidir.

Öyle ki, eğer, örneğin “İbrahim’in kuşları işte şu kuşlardı, baktığı yıldızlar işte şu yıldızlardı, ateşte atılmak istenmesi (atılması değil) işte şu olay gibiydi, İsa’nın doğumu ve ölümü (şehadet) işte şu şehidin ölümü gibiydi, denizin yarılması işte şu olaydaki gibiydi, Salih’in devesi örneği şu yaşadığımız olayı anlatıyor, ashab-ı kehf’in dağlara çekilmesi, Zülkarneyn’in yolculuğa çıkması, Yunus’u balığın yutması, çekirge istilası, deprem, kasırga, yıldırım, bıldırcın eti, su fışkırması vs. şu şu olaylar gibiydi, bunlar hala olmakta, oluyor…” diyemiyorsanız, bilin ki, o olayı yanlış biliyorsunuz demektir…

Bu durumda yapmanız gereken yeniden ve dikkatle okumak, araştırmak, ilmin ışığında yürümek, Eski Ahit’in mucize, Yeni Ahit’in de kehanet anlatılarından Kur’an tefsirini arındırmaktır.

Bunu yapın her şeyin nasıl da “apaçık” olduğunu göreceksiniz…

Bunu yapın, “gerçek hayat dininin” nasıl da bir “tapınak dinine” dönüştürüldüğünü, iyiden iyiye eski dünya dinlerinin etkisi altında algılanıp yorumlandığını hayretle görecek ve isyan edeceksiniz….

***

Şimdi…

Peki İslam’ın “mistik” boyutu hiç yok mudur?

Din formunda gelmesi sebebiyle tabiki vardır.

Fakat anladığım kadarıyla İslam’da mistik boyut, esasında, insanın iç aleminde yaşadığı çoşkun bir duygu, hissediş ve seziş olduğundan, akıp gelen tarihin, hayatın ve tabiatın içinde (dış dünyada) görülmemektedir. Bizzat insanın içinde (iç dünyada); vicdanında, kalbinde, gönlünde görülmektedir.

Mistik boyut dış dünyada olursa bu eski dünya dinlerinde olduğu gibi mucize, kehanet, ezoterik (batinî), ökültik (gizeme dayalı) majik (büyüyle ilgili) şekillerde tezahür eder. Bu durumda tutar tarihin, hayatın ve tabiatın gerçeklerini bunlarla açıklamaya kalkarsınız. İslam’ın yolunun bu olmadığı kanaatindeyim.

Oysa mistik boyut iç dünyadadır ve İslam’da ihsan ve yakîn şeklinde tezahür eder.

Çünkü Hz. Peygamber Cebrail’i bir “görümü” vesilesiyle imanın, İslam’ın ve ihsanın ne demek olduğunu özet halinde açıklamıştır.

Buna göre iman esasları Allah’a, meleklere, peygamberlere, kitaplara ve ahiret gününe inanmaktan ibarettir. İslam ise şu beş şey üzerine kurulmuştur: namaz, oruç, hac, zekat ve cihad. İhsan ise hayatı Allah’ı sanki görüyormuşcasına yaşamaktır. Biz O’nu görmesek de O bizi görür.

Yine Kur’an, daha ilk sayfasında ahirete sanki gidip gelmişcesine inanmaktan (ve bi’l-ahiratihim yu’ginun) bahseder.

İşte bir mu’minin “mistik çoşkusu” burada ortaya çıkar:

Allah’ı sanki görmüşcesine…

Ahirete sanki gidip gelmişcesine inanmak…

Yani sanki görmüş, gidip de gelmiş gibi şeksiz ve şüphesiz…

Derûn-u dilden ve cân-ı gönülden…

Büyük bir çoşkuyla, içi içine sığmayarak…

Öyle ya Allah’ı bir an için gördüğünüzü ve öyle inandığınızı düşünün…

Ahirete bir an için gidip geldiğinizi, ölüp her şeyi gördükten sonra tekrar dirilip öylece inandığınızı düşünün…

Böyle bir insanın içi dolar, yüreği taşar, iç dünyası dalgalanır, cûş-u hurûşa gelir; artık onu kimse tutamaz…

İşte İslam’da “mistik çoşkuyu” sağlayan esas dinamik budur: Allah’a ve ahiret gününe iman…

Böyle birisinin mucizeye, kehanete, sihire, büyüye, sırra, tılsıma ihtiyacı olur mu?

Benim aziz peygamberimden anladığım budur. Her biri bir yıldız olan sahabelerden gözlemlediğim budur. İçinde insanlığın şerefi (zikr) olan apaçık Kur’an’dan okuduğum budur…

***

Hem çağımız insanın ihtiyacı olan da bu değil midir?

Yalnızlık, ölüm ve gelecek korkusu…

Allah’a iman kişiyi “ontolojik yalnızlıktan” kurtarır. Hem de, sanki görmüşcesine inanırsa öyle bir kurtarır ki artık hiç kimseye, evet hiç kimseye ve hiçbir şeye ihtiyacı kalmaz. Hani nasıl denir, kimseye eyvallahı olmaz. Her şey gözünde küçülür, un ufak olur. Yüreğinde devasa bir iman ve muazzam bir çoşkuyla öyle bir yürür ki toprak titrer, arş sallanır…

Allah’a iman, Allah dış dünyada görünen bir “nesne” olmadığı için, hayata ve tabiata inanmayı da içine alır. Çünkü “ilahsız bir tabiat” olmadığı gibi, “tabiatsız bir ilah” da yoktur. Yerler ve gökler Allah’ın nurudur. Mevlana’nın dediği gibi ahuya ulaşmak isteyen onun kokusunun (nurunun) izince gider.

İnsan zaviyesi açısından Allah’a inanmak demek, hayata ve tabiata da inanmak demektir. Gücünü hayatın ve tabiatın gerçeklerinden almak demektir. Çünkü Farabi’nin “bürhani” tabiri ile hayatta ve tabiatta akan/işleyen bir “faal akıl” vardır. Bu “mistik” dille Allah’ın gücü (Cebrail), Allah’ın nefesi/soluğu (İsrafil), Allah’ı tesbih eden (Mikail) ve Allah’ın alışı/durduruşu (Azrail) dediğimiz şeydir.

Bütün bunlar tek bir Allah’ı ve O’nun hayatta ve tabiatta tecelli sürekli yeniden yaratılış (halk-ı cedid) faaliyetini anlatır. İnsanî görüş açısından “Allah” çok daha öte bir şey olmasına rağmen Allah’ın yardımı, rahmeti ve bereketi “burada” tecelli eder. Örneğin yağmura rahmet deriz. Yani Allah’ın sevgi ve merhametinin bizi sarıp sarmalaması, adeta bize dokunması, kirlerimizden arındırması, yıkaması, yuması…

Bir tabiat olayının Allah ile ilişkisini anlatan mükemmel bir örnektir bu. Diğer tüm tabiat olayları da böyledir. Bu bakış yağmurun rasyonel açıklamasını yapmamıza da engel değildir. Yağmur rasyonel dilde yağmurdur, mistik dilde ise rahmettir. Bu ikisi aynı şeydir. Mu’min aklıyla ve gönlüyle her ikisini birden aynı anda görür. İbni Rüşd’ün dediği gibi bürhani (rasyonel) dil hatabi (mistik) dile; hatabi dil de burhani dile çevrilebilir. Bu ikisi aynı anneden süt emen iki kardeş gibidir…

***

Ahirete iman ise kişiyi “gelecek korkusundan” kurtarır. Yarın endişesi, açlık korkusu, ölüm derdi, toprak olup gitme, yok alma duygusu…

“Zaman bitecek, hayatım elden gidecek, zenginliğim, makamım, mevkim, şanım şöhretim yok olacak…” endişe ve korkusu insanoğlunu saldırganlaştıran en önemli marazlar değil midir?

Yalnızlık duygusunu, ölüm korkusunu ve gelecek kaygısını Allah’a ve ahirete (geleceğe) iman/umut dışında ne yenebilir?

Ahirete iman geleceğe, ileriye, mutlu yarınlara imandır. Zulmün bir gün mutlaka yenileceğine, adaletin bir gün mutlaka her yana hakim olacağına, en sondaki hayırlı güne ve günlere, iyiliğin ve kötülüğün asla karşılıksız kalmayacağına, ölülerin dahi yeniden yaratılışına (halk-ı cedid), dirilişine (baas), ayağa kalkışına (qıyamet), yeniden ve yepyeni varoluşlara imandır.

Böyle bir iman insanın hem kendine, hem dünyasına hem de geleceğine umutla bakmasını, sevgi, merhamet ve umutla dolmasını sağlamaz mı?

Ardından iyilik, güzellik ve doğruluk için çalışmak (amel-i salih) şu dünyada binbir türlü endişe, korku, acı ve dertler içinde yaşayan insanların her birinin bir yarasını sarmaz mı? Acıları paylaşmaz, dertleri göğüslemez mi?

“Dindirmez mi, unutturmaz mı” demediğime dikkat edin. Çünkü bu “din formundaki hayat yolu” bir afyon değil; gerçek hayat dini…

***

Mucize isteyip duranlara Kur’an şöyle cevap vermişti: "Karşılarında okunup duran, sevgi ve merhamet kaynağı kitabı sana indirmemiz yetmedi mi?" (29/51).

Buradan ilhamla diyebiliriz ki: “Allah’a ve ahiret gününe iman” gibi muazzam bir “sinerjiyi” bırakıp hatta unutup, eski dünya dinlerinin mucizelerle, sırlar, büyüler, tılsımlarla, mezarlara, kabirlere ve türbelere el sürmelerle, ölülere yalvarmalarla, şamanların önünde sürünmelerle, haham ayinleriyle ve ruhban kehanetleriyle geçen günlerine mi dönmek istiyorsunuz?

Allah’a ve ahirete iman yetmedi mi?

İyyake na’budu ve iyyake nesta’in” yetmedi mi?

Eski dünya dinlerinin yol ve yöntemlerinde “mistisizm” arayanlara sesleniyorum: Allah’a ve ahirete iman iddianızda ciddi misiniz? Bunun ne demek olduğunu hiç düşündünüz mü? Üstelik Allah’ı görmüşcesine (ihsan), ahirete gidip gelmişcesine (yakîn) imanın ne demek olduğunu…

Ne demek bu?

Bu ne demek ?

Esas buradaki “mistik çoşkunun” meydan okuyucu bir dinamizm barındırdığını görmüyor musunuz? Muazzam bir imkan olduğunu anlamıyor musunuz?

Hele bir düşünün.

Ramazan bunun için iyi bir fırsat.

Hepinize mübarek olsun.

 

R.İhsan ELİAÇIK

www.haber10.com

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, kuran, varlık, yaşam, mistik, Allah, ahiret, iman

SAHTE TARİHSELCİLİK YANİ KABUS

5/9/2007 · Kategori: Dusunce

İndiği zaman ve şartları ihmal ederek, sadece evrensel (tümel) ilkeler yığını halinde gelseydi; “Bir defada indirilmeli değil miydi” diyen müptezellerin inkârcı kurnazlığıyla, bir süre sonra hayattan kopuk, anlaşılmaz ve kompradorları elinde her türden sübjektif yorumlara gebe bir seranomi metni olurdu Kur’an. Oldu da. Aksine evrensel mesajı es geçerek, yalnız tarihsel (tikel) esasları gözetseydi; ya, asla ulaşılamayan bir asr-ı saadet hayaline, ya da bu hayale benzer şartların oluşması için bitip tükenmez bir bekleyişin kâbusuna dönüşürdü. Dönüştü de. Dahası, böylesi hülyalarla geçen bunca yılın başarısızlığı, mensuplarının yetersizliğinde değil de, belki ideolojiyle dayatılan resmi din anlayışlarının geleneksel yapısında aranmalıydı. Ama aranmadı, aranamadı.

Siz, ideali kutsamakla, ertelemenin aynı şey olduğunu, yani mükemmelliğin, sahte tarihselcilikle bu kadar yakın durduğunu hiç düşünmüş müydünüz? Veya idealle gerçek arasındaki derin uçurumun umursamazlık yarattığını biliyorsunuzdur da, olması gerekeni olası uygun şartlara ertelemenin şahsiyeti bozduğunu fark etmiş miydiniz? Bir başka açıdan; yapmak zorunda olduğun şeyleri sevmeye mecbur olmanın ya da alın yazısı diyerek kabullenmenin, sanal bir mutluluk oyununa dönüştüğünü görüyor, ayrıca bir toplumun omurgasını kuyumcular ve bankacılar oluşturacaksa, bu kadar ithal psikolojik ve sosyolojik genellemelere neden ihtiyaç duyulduğunu veya üçüncü yüzyıldan buyana geviş getiren tefsir/hadis yorumlarının, bugününüze dair ne türden çözümler önerdiğini merak ediyor olmalısınız!

Daha ilk yıllarında, bunca saygı duruşu ve and içmelerle şartlandırılmış, bizzat ana-babaları eliyle kutsal devlet erkine adanmış ve makineler çağında, az üretip-tüketmenin toplumsal bir suç olduğu, beynine iyice kazınmış “bir tüketici”, “bir ekonomik meta”, “bir ahlaki yobaz” rolüyle kendi evinde bile, hiçbir zaman başrol oynayamamanın ezikliği, şahsiyetinizi tırmalamıyor mu? Nihayet, teknolojinin çocuğunuzu kapması ya da başörtüsüyle kamu alanına giremeyen hanımınızın, kendisiyle ve sizinle dalaşması da cabası. Olur ya, sizin öneminizi keşfetse ve pastadan payınızı arttırıp size sahiplense, sistemin çarpıklığı, sizi ne kadar ilgilendirirdi acaba? Peki, ihtirasları sönüp, hayal gücü ve duyguları köreldiğinden olsa gerek, yirmisinde görmediği Allah’ı ellisinde fark eden aklın; bilgeliğinden mi, acziyetinden mi kaynaklandığı meçhul bir saygıyı hak edip etmediğinden nasıl şüphe etmeyeceksiniz?

Kandildi, türbeydi, mevliddi ama içkiden, kumardan alıkoyuyorsa katlanın gitsin şu kokteyl din anlayışına. Nasıl olsa dilenciye, dilenci kalması için para vermenin nasıl bir ayıbı olur ki sizden sorulacak. Aslında işçi ya da memur kalmaya mahkûm bir vatan evladını, milli piyango, futbol veya pembe dizilerle biraz olsun ümitlendirerek, sanal hayat balosunun maskeli birer kahramanı yapmanın ne zararı olabilir ki? Nitekim tek tip, tek vücut ve paraları tek tek basarak felekten bir gecenin yıldızı olabilmenin veya tek vatan, tek toprak, asgari ücretle teker teker ölmenin onurunu ailesiyle paylaşmak dururken, bölücü, nankör ya da anarşist olarak damgalanıp, boşu boşuna gebermenin şu kısaltılmış dünya hayatına değmeyeceği de malumken.

Bana Mekke’nin müşrikleri lazım, Kabe’yi el şaklatıp, ıslık çalarak tavaf den. O zaman gidip inadına yanlarında namaz kılayım. Bana Ebu Leheb gibi delikanlı kâfir bulun, göstereyim size Ebu Bekir olmayı. Üstüne kaya yüklendiğini göreyim bir Bilal’in, varımı yoğumu harcayıp, onu kurtarmazsam namerdim. Hele bir Mehdi gelsin ya da alnında kâfir yazan tek gözlü deccal, cihat nasıl olurmuş göstereyim en asıllısından.

Bir zaman tüneli olmalıydı, beni o güne götüren. Peygamberi rüyamda görüp, bir emir alacağım diye anam ağlamaz, dahası bütün gücümü hayat standardımı yükseltmekte harcamaz, ‘keler’ yer, savaşırdım durmadan. Benim tilki gibi yürüdüğüme bakmayın, gerçekte aslan kadrosundayım. Sevdim mi tam severim, sildim mi bir kalemde. Neyin put olduğunu bir anlasam, İbrahim olmama ramak kaldı kalmasına da, şu soru aklıma takılıyor: “Bizim kâfirlerimiz, onlarınkinden daha mı hayırlı? Yoksa bizim eleğimiz kevgire dönmüş, duvarda mı asılı?”

O kadar çok kutsal var ki o kadar olur; köyümdü, vatanımdı, tapulu arsamdı derken, hakkını veremediğim. Ve o kadar saygıdeğer insan var ki o kadar olur; patronumdu, hocamdı, babamdı derken, saygı göstereceğim. Ne kadar emeğim var; şeyhimde, ağamda, beyimde ve beynimde onları dokunulmaz, beni uslu ve itaatkâr kılan. Acaba “Halk böcekler gibidir, bin yıl yaşasa da” diyenlere nispet; namustan tutkuya, tutkudan gerginliğe, gerginlikten istikrarsızlığa bir medeniyetin sonunu mu getirsem, yoksa bolca günah işleyip, ihtirasımla arz ve talep dengesini yükseltip, kalıcı bir yozlaşmaya kapı mı aralasam?

Ben duygulansam, toplum yalpalar mı? Üzülsem, acaba kaç kişiyi ilgilendirir? Farklı olsam, yalnız kalırım. Ait olsam yuvarlanıp, gideceğim, taş gibi. Kalabalığa uysam rahat edeceğim, üstelik muhalefet etsem meşhur olabilirim de. Sürekli genç kalabilsem, varsın maskara desinler. Yoksa ölüm korkusundan, kendimi papaz mı edeyim? Velhasıl kimsenin beni görmediği bir yeri terk edeceğim etmesine de, kendimi kovdursam daha mı iyi olacak dersiniz?

 

Musa ŞİMŞEKÇAKAN

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, tarihsel

MAĞDURİYETİN GÜCÜ ELEŞTİRİNİN SONU

5/9/2007 · Kategori: Dusunce

İnsanın bu dünyada çektiği sıkıntıların, günahlarının dökülmesine vesile olduğu, hatta hukuki anlamda öngörülen infazların, adaletin bir gereği olarak, insanı temizlediği, kabul edilir.

Nitekim normal şartlarda, ceza işlenen suça uygun olduğunda, suça konu olan fiilin bireyde pişmanlık oluşturması ve tekrar etmemesi gerekir. Bu anlamda fert suçu işlemekle kendini haklı görse bile, verilen cezanın hafızasında uyandıracağı kötü bir etki ile, fiilin tekrarının önlenmesi, caydırıcı bir unsur olarak hedeflenir.

Adaletin işlemediği, hukukun içselleştirilmediği ve hazır senaryolar gereği tek tip bir üst kimliğin dayatıldığı toplumlarda; bir arada yaşamayı beceremeyen, şehirleşememiş sahte benlikleriyle “öyleymiş” gibi davranan bireyler elinde, ceza zulme, infaz işkenceye ve sonuçta oluşan mağduriyet de, kahramanlığa dönüşmektedir. Öyleki kendini özgürce ifade etmenin sınırlandırıldığı ortamlarda, öngörülen rolleri korktuğu için üstlenmiş zihinler, kendilerini, muhalif olmanın da ötesinde, “ideolojisi için savaşta esir düşmüş asker “ olarak gösteren bilinçleriyle, hadlerini aşarak yaptıkları bir sürü cehalet ve günah pisliğini, samimiyet ve fedakarlık adına zafer ve sevaba dönüştürülebilmektirler. Ayrıca, eleştiriye açık olmayan, sorgulamadan uzak ve atadan miras devralınmış fikirlerinin ataleti bile, böylesine puslu ama bedeli ödenmiş bir ortamda ‘’tek gerçek’’ olarak kutsanabilmektedir.

Eskiden de böyleymiş. Mazlum ve mağdur olmanın gücü eleştiriden muaf bir sürü kahraman üretmiş. “1400 senedir neden başaramıyoruz” sorusu, artık,“zira koskoca bir peygamberlik tarihi, çoğunlukla başarısızlık tarihidir” diye cevaplanır olmuş. Zira, “Kur’an ve Sünnet ortada, ancak biz adam değiliz” tezi ise hep gündemdeydi. Nitekim, “imanımız zayıf olduğundan kuvvetlendirmek için epeyce tespih çekip, nefisleri öldürmek” gerekti Bu nedenle, uzlet, perhiz ve himmete sarılındı. Geleceğin gücüyle modern yaşama saldırıldı.

Birey olarak bu anlayış her bir Müslümanı, dolayısıyla bizi de içine aldı. Öyle ki; Modern yaşamın cazibesi, sonradan müslüman olanların ve felsefi ekollerin de etkisiyle, yaşadıkça ve okudukça, soru ve sorunlarımız arttı. Cevaplar yetmedi. Tatmin olamadık.

Sonra da “biz oturmazsak başkaları kapacak” diyerek, “hizmet aşkıyla” koltuk kapma dönemleri başladı. Devamla, ümmet menfaati için verilecek bireysel tavizlerle, kişilik erozyonuna uğrayacak “sahte tarihsellikler” yaşamaya başlamıştık. Bundan da dersler alıp, geleneğin önümüze getirdiği dinin bizim olup olmadığını sormaya başlayarak, büyük bir moloz yığını altında kalmış gerçekleri aramaya, Emevi, Abbasi ve Osmanlı hanedanında teba olarak başaramayacağımızı, şimdilerde yapabileceğimizi düşündük. Ama olmadı.

Haluk Levent’in konserinde kafa sallamayla, Aczimendi zikrindeki sallanmanın aynı fitri ihtiyaçtan kaynaklandığını anlayanlar, geçmişte sadrazam katlederken dine yaptırdıklarını, bugün depremin ayıplarını örtmek için mütahitlerden hesap sormamak adına Allah’a havale ederek yaptırıyorlardı. Üstelik binlerce insanın kanına girerek......

Dine karşı olanlarla dini kullananlar arasında hiçbir fark yoktu. Emir almaya ve güdülmeye bu kadar müsait ve alışmış insanlar için, bir ağaya yada şeyhe tabi olmak ile bir parti başkanı ya da yöneticiye itaat etmek arasında fark olmadığı gibi.

“Ali mi haklı, Muaviye mi” diye başlayan ve “Ali mutlak haklı Muaviye’de haksız değil” diye biten bir tarih vardı önümüzde ve Sıffin’de 70 bin kişinin öldüğünü öğrenince de, cevabı Allah’a havale ettik. Oradan da bir Şia peydahlandı.

Tam şia’yı eleştirecektik ki, önceleri Kerbela ile Emevi zulmü, sonrasında Şah’ın emperyalistlerle iş birliği çıktı önümüze. Arkasından, Batının maşası Irak saldırdı. Koskoca bir Batı karşısında direnen şia’yı eleştirmeyi erteledik böylece. Ne de olsa müslüman, mağdur ve mazlumdu ve her mağdur gibi şimdilik eleştiriden uzak tutulmalıydı. Ayağı çıplak gezdirilen bir çingene çocuğunun annesine bunun hesabını soramamak ya da kriz içindeki devletten hakkını istemekten utanan memura, kızamamak gibi bir şey bu.

Tam Aczimendilerin din anlayışlarını, mesela, yaptıkları zikrin ve giydikleri elbiselerin, islami olup olmadığını sorgulayacaktık ki, polisten dayak yiyen, hapse atılan, takip edilip, eziyet gören birilerini eleştirmenin alçaklılığıyla karşı karşıya kaldık.

“İmam hatiplerde doğru dürüst adam yetişmiyor, daha başka neler yapılabilir” diyecektik ki, üniversitelerde önü tıkanan, karma eğitim ve başları açılmakla psikolojileri yıpratılan bir mağduriyeti, vicdanen bir de biz hırpalayamazdık.

Dini doğru anlamama noktasındaki ısrarı yanında, Refah Partisi ve kadrolarının beceriksizlik ve hatalarından dem vurmak üzereydik, 28 Şubat süreci başladı. Gözümüzün önünde, hatalı da olsa, haksızlığa uğrayan birileri vardı ve eleştiriyi terk ettik.

Ne hikmetse, her seferinde bu zulme uğrayan kitleler “nerede hatta yaptık’’ diyeceklerine daha da kemikleştiler.

Hatalar sevaplara, becerisizlikler kahramanlıklara dönüştü. Ve kahramanların kılıcı ilmin ışığına galip geldi. Taliban için de aynı şey olmuyor mu? Her gün onlarca Taliban askeri ve sıradan Afganlı Amerikan bombalarıyla ölürken Taliban nasıl sorgulanacaktı. Saddam’ın da aynı akıl yürütme sonucu kemikleşmesi gibi. Hataların, mağduriyetin gücüyle sevaba dönüşmesi nasıl engellenecekti. Sıkıntı çekmenin, samimi olmanın, iyi ve doğru olmaya yetmeyeceği, velhasıl mazlumiyetin, meşruiyetin tek gerekçesi olamayacağı nasıl anlatılacaktı. Ve bu kadar eziyet gören bir taassup ve yetersizliğin halkın gözünde kahramanlığını ilan ederek, farkı her yeni yaklaşım ve eleştiriyi batının, küfrün ve yahudinin oyunu diye algılamasına nasıl engel olunacaktı.

Bir şey bu kadar çok tekerrür ettiğinde, insan bir tertip içinde olduğunu seziyor. İlmi ve sürekli bir çabanın, yani eken, biçen, sabreden ve devşiren uzun soluklu bir emeğin yerini, bir çuval patatese terk ve tercih eden o malum müptezel acelecilik; takım tutar gibi dini, mezhebi, partiyi sahte kalıplarla öne süren Samirilere karşı bizi, milleti böleceğiz korkusundan terbiyesini bozmayıp, geri duran Harunlara çeviriyor, olmalıydı.

Mağduriyetin gücünün, eleştiri ve sorgulamalarla dinin doğru anlaşılmasını önlediğinden olsa gerek, her seferinde durmadan mağdur ve mazlumlar peyda ediliyordu. Daha da garibi, gözünüzün önünde dayak yiyen adamın pejmürdeliğine ve yanlışlarına karşı “bunu hakkettiğini” söylemenin haince alçaklığına düşmekten korkarak, önceleri ”bu ne yaptı da bu kadar eziyet görüyor” ve akabinde de ”yahu gerçekten birşeyler yapmış olmalı ki bu kadar üstüne gidiliyor” sorularını sormamızdı, kendimize.

Doğrusu, her özgür ve doğru fikrin bir bedel ödemesi gerekiyor galiba ama gündemi oluşturanlar, batıl olanı mağdur etmenin gücüyle, her zaman yenebilecekleri sahte kahramanlar oluşturmanın önemini çoktan kavramışlar anlaşılan.

MUSA ŞİMŞEKÇAKAN

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, eleştiri

KUTSAL AN

3/9/2007 · Kategori: Dusunce

—Pek mübarek ama aslı yok şeyler—

Geçenlerde kendime suçüstü yaptım.

Mevlit dinlerken yakaladım.

Üretilmiş ve dinleşmiş olmasına rağmen,

Güzel sesle okunduğunda insanı duygulandırdığını fark ettim.

Neden olmasın?

Çoluk çocuğun doğum günü kutlanıyor da,

Peygamberin doğum günü niye kutlanmasın.

Üstelik iyi ki doğmuş.

Festival havasında haddi aşmadan konferans ve panellerle, yarışma ve etkinliklerle pekâlâ kutlanabilir.

Havai fişekler atılabilir.

Resulü hatırlamak ve gençlere onun önemini anlatmak adına güzel bir faaliyet olmaz mı?

Olur, olur da

İnsanı rahatsız eden şeyler var;

İşine geldiği için mevlit okutmak,

Bununla tatmin olup asıl sorumluluklarını unutmak,

Ardından mevlidi din yerine koyup güya dine saygının örneğini oluşturmak.

Mevlidin sadece kültürel bir motif olarak olsa olsa bir örf ya da halk âdeti olduğunu bile bile onu ibadet şekline dönüştürenlere ne demeli?

Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslam İlmihali’nden

Kandil geceleri ve namazlarıyla alakalı…

Aklımızla alay eder gibi şu cümlelere bir bakın;

"Regaip gecesi namazı şöyle ki: Receb-i Şerif’in ilk Cuma gecesine Leyle-i Regaip denir. Bazı zatların beyanına göre bu gecede resulü Ekrem sallallahü aleyhi vessellem efendimiz tecelli’i ef’ale mazhar olup nûri ef’ale müstağrak olmakla Hak Tealâ hazretlerine şükür için on iki rekât namaz kılmıştır.

Resulü Ekrem efendimizin muhterem valideleri rahmine bu regaip gecesinde şeref vermiş olduğuna dair olan bir rivayet pek muvafık görülmemektedir. Çünkü bu gece ile vilâdet-i nebeviyyeleri arasında müddet, bunun hilafına şahittir. Şu kadar var ki hazreti Amine’nin fahr-i âlem efendimizi hamil olduğuna bu geceden itibaren muttali olmuş olması melhuzdur. Maahaza Leyle-i Regaip pek mübarek bir gecedir. Zaten regaip; nefis mergup, bahası ağır, çok ata ve ihsan manasına olan Ragibe’nin cem’idir. Bu geceyi ibadetle ihyanın sevabı pek çoktur. Fakat bu gecede kılınacak namazın mesnuniyeti (sünnet olması), mendubiyeti hakkında kuvvetli bir delil mevcut görülmemektedir. Bu gecede toplanıp regaip namazını cemaatle kılmanın bir bidat olduğu tasrih edilmektedir. Zaten teravihten başka hiçbir nafile namazını birbirlerini çağırarak cemaatle kılmak kerahatten hali değildir. Ancak bir yerde bulunan iki üç zatın bu gibi namazları cemaatle kılmaları caiz görülmüştür."

Bazı zatlar

Kim bunlar, bu bilgiye nereden ve nasıl ulaşmışlar belli değil,

Bu geceyi ibadetle ihyanın sevabı pek çok.

İyi de

Sünnet veya mendub olduğuna dair bir delil yok.

Regaip namazını cemaatle kılmanın bir bidat olduğu tasrih ediliyor.

Fakat

İki üç zatın bu gibi namazları cemaatle kılmaları caiz görülüyor.

Yok devenin başı

Lahana turşusu yiyerek perhiz yapmak böyle oluyor demek ki.

Pek mübarek ama aslı yok şeyler

Çok sevap ama sünnet bile değil.

Nitekim

Berat gecesi için söylenenler de aynı;

"Berat gecesi namazı şöyle ki Şaban-ı Şerif’in on beşine tesadüf eden geceye Leyle-i Berat denir, pek mübarek bir gecedir. Leyle-i Berat’ta mahlûkatın bir sene içindeki rızklarına zengin veya fakir aziz veya zelil olacaklarına ihya veya imate edileceklerine ecellerine ve hacıların adetlerine dair tarafı ilahiden meleklere malumat verileceği beyan olunmaktadır.

Velhasıl berat gecesinde ibadet ve tatta ve nafile namaz kılmakta birçok sevaplar vardır. Fakat bu geceye mahsus şekli muayyen mesnun (sünnet) bir namaz yoktur. Bu husustaki rivayetler kuvvetli değildir."

Kadir gecesi için söylenenler de;

"Deniliyor ki kadir namazının en az iki rekât ortası yüz rekât en çoğu da bin rekâttır. Bu namaz iki rekât kılındığı takdirde her rekâtında iki yüz ayeti celile okunmalı yüz rekâta kadar kılındığı takdirde her rekâtında Fatiha-i Şerife’den sonra süresiyle üç kerede ihlâs süre-i celilesi okunup her iki rekâtta bir selam verilmelidir. “Allahümme inneke afüvvün tühibbül avfe fa’fü annî” yani “Ya Rabbi, sen affedicisin affı, bağışlamayı seversin beni affet” duası da tekrar edilmelidir.

Bu namazın bu veçhile kılınacağı hakkındaki rivayetler pek kuvvetli değildir. Asıl maksat bu geceyi mümkün olduğu kadar ihya etmektir. Bu kutsi gecede elden geldiği kadar sair nafile namazlar gibi tatavvuan namaz kılınabilir. Her halde tekellüften kaçınılması efdaldir."

Bu namazın bu veçhile kılınacağı hakkındaki rivayetler pek kuvvetli değil.

Ama

Asıl maksat bu geceyi mümkün olduğu kadar ihya etmek.

Yeterince delillendirilememiş çok ciddi iddialar.

Üstelik pek mübarek ama asılsızlar.

Şu namazı kılın.

Ancak,

Rivayetler pek kuvvetli değil.

Bunlar ya dayak yememiş ya da sayı saymasını bilmiyorlar.

Din ellerinde sahipsiz kalmış, sanki oyun oynuyorlar.

Kutsal

Yani temiz, münezzeh, yüce, mübarek, aziz ve saygıdeğer.

Dahası dokunulmaz.

Hepsi Allah’ın sıfatları.

Sadece onun.

Başka şeyler ona nispetle anlamlanırlar.

Böylesine bir İlah ile ilişkisini belirli gün ve saatlere sıkıştıranlar,

Kendileri gibi onu da tatile çıkarıyor,

Yılsonu muhasebesi tutturuyorlar.

Geri kalan zamanlarda istediklerini yapabilsinler diye belki de.

Allah’ın hatırını sayacakları yerde,

Tilki kurnazlığıyla,

Bütün olup-bitenin faturasını da ona kesiyorlar.

Pişkinliğe bakın ki,

Kazanırken, harcarken, tatile çıkıp, eğlenirken

Hatırlamadıkları Tanrı

Bu gün ve gecelerin karanlığında,

Birden yanı başlarında bitiyor.

Kapılarında biriktirdikleri günahlar için

Yok mu rahmet isteyen diyerek,

Çöplerini topluyor ve bu sümsükleri temize çıkarıyor.

Yağma Hasan böreği.

Fetheden siz olsanız da yabancı kültürlerle karşılaşmanın karşılıklı bir bedeli vardır.

Belki etkilediğiniz kadar da etkilenirsiniz.

Örneğin hızlı giden bir arabayla yavaş giden bir araba çarpıştığında,

Evet, yavaş giden hızlı giden tarafından sürüklenir.

Ama hızlı gidenin süratinde de bir değişme olur.

Bunun gibi zaman içerisinde dinin içine dinden olmayan pek çok şeyin girdiği bilinir.

Zamanın çok şeyi eskitip bozduğu düşünüldüğünde,

Bazı zaman aralıklarında hep dinin özüne dönmek gerekmiştir.

Bazen buna reform denir,

Bazen ıslahat

Bazen tecdid

Bazen de yenilenme

Bütün bu değişim ve dönüşümler çok zor,

Ve hep bir öcü gibi algılana gelmiştir.

Karşı çıkanlara gelince;

Muhataplarını kategorize ederek hep belden aşağı vururlar.

Artık siz sapık, ajan, kışkırtıcı, fitne ve en önemlisi

Ehl-i sünnet karşıtı bir düşman rolüne sokuluverirsiniz.

Gelenekleri dinin yerine koyanlara dikkat edin,

Ne hikmetse sistem aşığıdırlar.

Pek bilinmez ama onlar Pavlus’tan öncedir tarihi açıdan

Statükonun köpekleri olarak.

Bundan da anlaşılacağı gibi,

Mevlit’in kullanımı ibadî değil, düpedüz siyasidir.

İçeriğine bakın sağlıklı bir İslam anlayışı da çıkmaz.

Şu tarihin dönekliğine bakın.

12 yy.’da

İşbiliye’de, Kurtuba’da

Kilise’nin bağnazlığına karşı Rönesans’ı desteklemiştik.

Müslümanların elinden bu dini kurtarmanın zorluğuyla,

20. yy.’da bize karşı bizi savunmak durumundayız.

Mevlit, Osmanlı örneğinde;

Fetret sonrası, siyasi ve sosyal açıdan karışıklık içinde bulunan toplumu yıkıcı propagandalara karşı korumak,

Ehl-i Sünnet görüşünü savunmak,

Devletin bütünlüğünü sağlamak görevini üstlenmişti.

Sünnet ehlinden kasıt devlet erkiydi.

Tersinden Türkiye’de;

Dinî faaliyetlerin yok sayıldığı ilk dönemlerde,

Bir yandan toplumun dinsiz kalmamasına yardım ederken,

Diğer taraftan dinin yerine göz dikmişti.

Bu güne gelince;

Hala halka sahte bir huzur vermesine,

Anlamsız tatmin gösterilerine rağmen,

İnsanların bardağını doldurmaya devam ediyor.

Bardağı dolan insanlar yeni ve farklı şeylere gerek duymuyor.

Batıl inançlarla dolmuş bir bardakta hak kendine yer bulamıyor.

Zira suyun saf ve temiz olanını aramaya ihtiyaçları kalmıyor.

Bu arada abartılı sevgi gösterileri arasında,

Peygamberin kendisi, hayatı ve mücadelesi buharlaşıp gidiyor.

Görüldüğü gibi her seferinde olaylara şekil veren şey, algılama biçimi oluyor

Samimiyet ve fedakârlık gösterileri arasında,

Cehaletten olsa gerek,

Peygambere tek kişilik bir loca tahsis edip bizden koparmak istiyorlar.

Bilirsiniz;

Şeytan göz kırptığında

Gerçeği örtmek o kadar zevklidir ki bazen bunu iyilikler bile üstlenir.

Yepyeni bir bakış açısıyla;

Peygamberimizin yaptıklarına bakınca,

Her türden putlaştırmaya karşı, aslında doğan bir devrimci düşünceyken,

Yerini muhafazakârlığa bırakıp zulmün ta kendisi olabiliyor.

Bu müptezellerin dolabına beygir olmaya görün.

Bunlar;

Ashab-ı Kehf’i uyuyan yedilere,

Kerbela’yı aşure gününe,

Hıdrellezi bahar bayramına,

İbadeti de kandil kutlamalarına dönüştürüp

Sırf kültürel kalsa belki fit olacağımız şeyleri

Devletin bekasına kurban ediyorlar.

Böylelikle;

Muhtemel bir başkaldırının sembolü olmasın diye

Azcık ata dini, biraz kutsallık,

Bir tutam peygamber aşkı, bir demet bilinmezlik esrarı,

Sermayenin elinde ince doğranmış bir vicdanla

Hiçbir katkısından tat alamayacağınız bir çorbaya dönüşüyor.

İşte rahatsızlığın özeti bu.

Ya İşin içine dini karıştırmadan

Toplayın sosyolog ve psikologlarınızı

Atsınlar teorilerini ortaya

Oluştursunlar gün ve gecelerini küçük büyük hikâyelerle

Dinin dışında bir tutkal bulsunlar da görelim.

Ya da dine biraz müsaade edin.

Yutsun o sanal ve sahte putlarınızı.

Gerçek nedir hayal nedir bir anlaşılsın bakalım.

Yoksa

Mevlit milleti birleştirsin,

Dini açıdan insanları tatmin edip uyuştursun,

Birileri bu birlikten arpalanıp semirtsin.

Üstelik din hala onların parasıyla üç para da etmesin.

Ayıp diye bir şey var.

Her şeye rağmen,

Milli birlik ve beraberliğe gelince;

Buna benim de ihtiyacım var.

Dine saygısızlık etmeyin de,

Varsın mevlitler okunsun memleketimde.

 

Musa ŞİMŞEKÇAKAN

Kalici Baglanti Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, kutsal, hurafe, kandil

GERÇEK HAYAT DİNİ VE KANDİL GECELERİ

28/8/2007 · Kategori: Dusunce

Müslümanlarca kandil geceleri diye bilinen geceler; Rabiulevvel ayının onikinci gecesi olan Mevlid, Recep ayının ilk cuma gecesi olan Regaib, yine Recep ayının yirmiyedinci gecesi olan Mirac, şaban ayının onbeşinci gecesi olan Beraat ve Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi olan Kadir Gecesidir. Osmanlılar döneminde II.Selim zamanından başlayarak, minarelerde kandiller yakılarak duyurulup kutlandığı için "Kandil" olarak anılmaya başlamıştır. Yukarıda adı geçen gecelerin hiçbirisini Peygamber Efendimiz kutlamamıştır. Bunlar Peygamberimizden çok zaman sonra kutlanmaya başlamıştır. (Diyanet İslam Ansiklopedisi (DİA), c. 24, s. 300)

Devletin resmi din kurumu Diyanet’in hazırladığı ansiklopedide “kandil” maddesinde bunlar yazıyor.

Fakat kandil gecelerini bizzat organize eden, camilerde mevlid ve dua merasimleri düzenleyen, bu geceler münasebetiyle kutlama mesajları yayınlayan ve halkın kendilini kutlayan da yine Diyanet’in kendisi…

Peki bu nasıl oluyor?

Çünkü bu gecelerin kutlanması bir halk geleneği değil; devlet politikası da ondan.

Nedir devlet politikası?

İslam’ı doğuş tabiatına uygun olarak bir “gerçek hayat dini” olmaktan çıkarıp, “mübarek gün ve geceler dini” haline getirmek…

Gündüzün ortasında, hayatın kalbinde atan bir din olmaktan çıkarıp, el ayak çekilince, hayatın tümüyle uykuya çekildiği gece vakitlerinde hatırlanan bir “tapınak ve ayin” dini haline sokmak…

Çünkü Fransız laiklerin Hristıyanlığa layık gördüğü muamele buydu. Türk laiklerin de İslamiyete layık göreceği muamele de bundan başkası olamazdı…

Peki nedir işin aslı?

Bunu anlamak için, İslam’a “eski dünya dinlerini” dönüştüren reformcu özelliği açısından bakmayı bilmek gerekir.

Çünkü İslam, modern dönemde değil; o dinlerin hüküm sürdüğü dönemde doğmuştur. Onlarla kıyas yapılmadan tabiatında neyin yattığı ve karakterinin ne olduğu anlaşılmaz. Bu nedenle İslam’ı modernitenin alternatifiymiş gibi sunmak ve sürekli onunla kıyaslamak yanlıştır. Olsa olsa modernitenin İslam’dan nasıl etkilenerek kiliseye karşı çıktığı konuşulabilir. Çünkü kiliseye asırlar önce İslam karşı çıkmış ve eleştirmişti…

***

İslam, eski dünya dinleri tabir ettiğimiz Yahudilik, Hristıyanlık, Mecusilik, Sabilik, Maniheizm vs. “tapınak ve ayin dinlerinin” hüküm sürdüğü bir dönemde doğmuştur. Yer yer bunların formlarını kullanmakla birlikte bütün bunları dönüştürmüş ve dini, tapınaktan sokağa, bir sınıfın tasallutundan halkın yaşam alanlarına çekmiştir. Böylece din “gerçek hayat dini” (dinu’l-gayyime) haline gelebilmiştir.

Örneğin miraca eski dünya dinlerinde sadece din adamları, zenginler, tanrı-krallar vs. çıkabilirdi. Merdiven anlamına gelen mirac/mearic onların tekelindeydi. Gerçek hayat dininin peygamberi “Mü’minin miracı namazdır” diyerek bunu sokaktaki adamın tek kişilik eylemine, “Namaz bütün kötülüklerden alıkoyar” ayetini okuyarak da, namazı gündelik hayatın içine çekti. Böylece namaz bir “tapınak ayini” olmaktan çıktı, hayat akışının rasyonel ilişkilerini düzenleyen itici bir motivasyona dönüştü.

Yine eski dünya dinlerinde “Tanrıların her yıl dünyayı yeniden yaratması” inanışı vardı. Bu güne “Nevruz” demekteydiler. Yenigün anlamına gelen bu günde baştanrı dünyada bir yıl boyunca olup bitecekleri planlar, dünyanın yıllık yeniden yaratılışının kararlarını alırdı. “Şaman” veya “Brahman”lar Tanrı’nın katına çıkarak bunun bilgisine sahip olurlardı. Babil (Tanrı’nın kapısı) ülkesinin kralı, Babil kulesine çıkarak bu bilgiye tanrıdan alır ve insanlara duyururdu. O yıl kimin ölüp kimin yaşayacağı, yılın kurak mı bereketli mi geçeceği, nerede hangi felaketin olacağının bilgileriydi bunlar… Tanrı-kralın kulları da o gün tapınakta toplanarak, Tanrıların kendileri için hayır dilemesini, ömürlerini uzatmasını, zenginlik vermesini, kuraklığa ve felakete maruz bırakmamasını niyaz ederlerdi. Tanrılar bu niyazlara göre icabında o yıl boyunca diledikleri kullarına bunları yazmazdı. (Eliade).

***

Dipdiri yaşam kaynağı ve yarattıkları üzerinde titreyen (hayyu gayyum) Allah, Gerçek hayat kitabı (kitabun gayyime) olan Kur’an’da bu inanışı kökten değiştirerek şöyle buyurdu:

“O, her gün yeni bir iş ve oluştadır” (55/Rahman, 29).

Böylece yaratılış yıllık olmaktan çıktı; değil aylığa, haftalığa hatta günlüğe, “âna” çekildi.

Çünkü O her gün bir iş ve oluştadır ifadesi varlık âlemindeki “sürekli yaratmaya” işaret etmektedir. Ayette geçen “yevm” kelimesi gün içinde, gün boyunca, böyle böyle her gün, her an manasında kullanıldığına göre (Razi) bütün iş ve oluş O’nun yaratması olmuş olur.

Demek ki Allah bu yaratmaya varlığı katmakta, varlıkların kendi eylemleri, iş ve oluşları yaratmanın bir parçası olarak ele alınmaktadır. “Denizlerde dağ gibi yüzen gemiler O’nundur” (55/24) ayetinde de işaret edildiği gibi, gemileri yapan, yürüten aslında insanlar olmasına rağmen O’na nisbet edilmektedir. Keza çocuğu erkek ve dişinin iş ve oluşu meydana getirmesine rağmen “Size çocuk veren, rahîmlerde yaratan O’dur” denmektedir. Bedir günü düşmanın üzerine ok atan veya toprak saçan peygamber olmasına rağmen “Attığında atan sen değildin, Bizdik atan” denmektedir.

Bunların anlamı şu olsa gerek: Allah varlığı -burada insanı- yaratmaya katmaktadır. Hepsinin birden yaptığı işe “yaratma” demektedir. Gün boyunca insanların sağa sola koşturması; kiminin doğması, kiminin ölmesi, kiminin yolculuk yapması, kiminin parkta oturması, bir trenin kasabadan geçmesi, havaalanlarından uçakların kalkması, inmesi, suların akması, yağmurun yağması, şelâlenin çağıldaması, ağaç yapraklarının hışırdaması, yerde yılanın sürünmesi, gökte kartalın uçması, şimşeğin çakması, yıldırımın düşmesi, göçmen kuşların dizi dizi göçmesi, çobanın sürüsüyle dağlarda gezmesi, koyunların ağıllardan su içmesi vs. bütün tarihî, tabiî ve insanî iş ve oluş şe’n kavramının içine girmektedir.

Allah’ın her an iş ve oluşta olması insanlara rağmen olmadığı gibi, insanların iş ve oluşta olması da Allah’a rağmen olmamaktadır. Bilakis “birlikte” olmaktadır. Deniz ile balıkların “birlikte” iş ve oluş halinde olması gibi… Burada bütün varlık ve oluşun tek bir kelimede toplanarak ifadesi söz konusudur. O tek kelime “Allah”tır. Ve o Allah her an bir iş ve oluştadır…

“Bir zerredir ki Hakk’ın sonsuz zerresi

Bir zerre bile ondan kopamaz ayrılarak

Gece ve gündüz bu evrensel sofradan

Her can rızkın almada ortaklaşarak

Rahat ve asude bir döşektir canlılara hep

Bir alevli top üzerinde lâkayt ve endişeden uzak

Asıl maksat ezeli hükmü bulmasıdır varlığın

Görünüşteki sevap ve hata hep bahanedir

Oluşun her zerresi bunda bulur hayat neşesini

Yaratılan her şey bundan çeker ölüm içkisini”

(Ziya Paşa)

***

Demek ki yaratılış yıllık, aylık, haftalık veya günlük planlanmadığı için, her an bir iş ve oluş (şe’n) söz konusu olduğu için, iş ve oluşlar da insanların eylemleriyle birlikte oluştuğu için, bu iş ve oluşların planlandığı bir gün veya gece (Ör. Beraat gecesi) de söz konusu değildir.

Dolayısıyla bu gün ve gecelerde toplanıp hakkımızda hayırlı olanın yazılmasını isteme diye bir şey de mevzubahis değildir. Hakkımızda hayırlı olan, bu gecelerde değil; doğrudan hayatın içinde gerçekleştireceğimiz iş ve oluşlarda ortaya çıkacak ve belirlenecektir. Buna biz kendimiz karar vereceğiz. Kur’an şöyle der; “Kaderiniz kendi elinizdedir.” (36/Yasin, 19). “Herkesin kaderi kendi boynuna dolanmıştır” (17 İsra, 13)…

***

Hz. Peygamber ve sahabeler bunun bilincinde oldukları için hiçbir “kandil gecesinde” bir araya gelip toplantı düzenlememiş ve merasim yapmamıştır. Çünkü bunlar artık eski dünya dinleri ile birlikte eski çağlarda kalmıştı.

Fakat sonraki yüzyıllarda eski dünya dinlerinin adet ve inanışlarının, gerçek hayat dininin üzerine iyiden iyiye abandığını, çullandığını ve kuşatarak ne yazık ki onu gerilettiğini görüyoruz. İslam’ın dini dünyaya getirdiği reform bu yüzden ne yazık ki unutulmuş ve tekrar eskiye dönülmüştür. Cemaleddin Efgani’nin dediği gibi “Hiçbir peygamber yoktur ki getirdiği din kendisinden sonra ters yüz edilmemiş olsun…

***

Şurası unutulmamalı ki İslam’ın “gerçek haylat dini” olarak algılanması, hayata hükmedenleri rahatsız edecek bir durumdur.

Bunun için böyle bir dinin “halkların vicdanı” olmaktan çıkarılıp “halkların afyonu” haline getirilmesi gerekir.

Gündüzden kovulup gecelere hapsedilmesi gerekir.

Sokaktan çekilip “tapınağa” hapsedilmesi gerekir.

“İbadet” (çalışma, üretme, meydana getirme) olmaktan çıkarılıp “ayin” haline sokulması gerekir.

“Amel” (çaba, uğraş, eylem, hareket) olmaktan çıkarılıp “ritüel” haline dönüştürülmesi gerekir.

Gündüzün gerçek hayat mecralarında akan iyilik, adalet, zulme ve haksızlığa isyan, sözün namusu, doğruluk, dürüstlük, vefa, sevgi, merhamet ve cihat yolu olarak değil; insanların, o da gecelerde dua, yakarış, kandil, ayin, tütsü, sır ve tılsım ihtiyacını karşılayan bir “sosyolojik fenomen” olarak görülmesi gerekir. Zaten din denilen şey esasında budur ve devlet ona bundan başka bir rol de vermemelidir.

Bunun için “kandil geceleri” bir halk geleneği değil; devlet politikasıdır. Arkasından devlet çekildiği an kimse hatırlamaz bile.

Müslüman milletlerin halk geleneği kandil gecelerinde değil; peygamberden geldiği şekliyle namazlarda, cumada, ramazanda, bayram günlerinde ve hac da yaşıyor. Bunların hepsi de (akşam ve yatsı hariç) hayatın kalbinin attığı yerde; gündüzün orta yerinde gerçekleşiyor. Sizce bu bir tesadüf mü?

Kur’an’da hep gündüze, şafağa, tanyerine yemin edilir yani dile gelip konuşmaya çağrılır. Gece doğan yıldız (tarık), geceyi yararak doğan şafak (fecr), aydınlık saçan güneş (şems), aydınlık sabah (duha), geceyi yararak doğan tanyeri (felaq)… Geceye yemin edilirken bile “Gündüze yürüyen gece” (ve’l-leyli iza yesr) denir. “Gece yarılarında kalk çünkü gündüz seni zorlu bir uğraş bekliyor” denir. Karanlığa boğan gecenin (leyl) ardından hemen aydınlığa çıkaran gündüz vurgusu yapılır.

Çünkü İslam esas olarak bir gündüz dinidir. Yani çalışma, hareket ve yaşam dinidir. Gece sadece gündüzü iyi geçirmek için bir dinleme ve hazırlıktır. Geceyi gündüzden, gündüzü geceden ayıramazsınız. Hele gündüzü iptal edip her şeyi geceye hiç hapsedemezsiniz. O zaman gerçek hayat dinini “kandil (gece) dini” haline getirmiş olursunuz…

O zaman siz geceleri dua edip huzur içinde uyurken, bütün dini enerjinizi geceye hasrederken, gündüzleri topraklarınız işgal edilir, hazinelerinize el konur haberiniz bile olmaz…

 

Recep İhsan ELİAÇIK

Kalici Baglanti Yorum (2) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, yaşam, gece, kandil, hurafe

TAŞ

23/8/2007 · Kategori: Dusunce

- İnsanları sevmiyor musun?

İhtiyar çayından bir yudum aldıktan sonra kendisine baktı.

- Genel bir soru mu?

- Evet.

- Seviyorum.

- O halde niye tek başına yaşıyorsun?

- Kendimi de seviyorum. Zaman zaman kendimi başkasıyla paylaşmak istemiyorum.

- Ama sevgi paylaşmaktır diyorlar.

- Doğru. Fakat herşey paylaşılmaz. Çünkü paylaşmak, parçalamak değildir.

- Anlayamadım!..

- İnsanlarla paylaştığın bir değer, insanlarla paylaştığın bir güzellik, bu paylaşmadan sonra bölünüyorsa, bu paylaşmadan sonra değer ve anlamı küçülüyorsa, bu paylaşmak değil parçalamaktır.


 

Genç adama göre ilginç ve gizemli cevaplardı bunlar. Cebinden sigara paketini çıkardı.

- Sigara içer misin?

- Bıraktım.

Bir sigara çıkararak yaktı. Çayından da bir yudum alarak bardağı masanın üzerine koydu.

- Ben insanları sevmiyorum!..

Söylediği söze kendisi de şaşırdı!. Ne olmuştu kendisine!. İnsanların sorularına cevap vermek istemezken, bu ihtiyara sorusuz cevap veriyordu.

- Genel bir cevap mı bu?

- Evet, genel.

- O halde bir insan olarak kendini tanımıyor, kendini sevmiyorsun.

İhtiyarın bu teşhisini hiç beğenmemişti. Bu kesin kanıya nereden ve nasıl varmıştı ki! Fakat yine de düşündü, yine de düşündü kendisini sevip-sevmediğini!..

Aklı ve duyguları karıştı.

Açık ve net bir cevap bulamadı sorusuna. Buna rağmen ihtiyarın teşhisini cevapsız bırakmak istemedi.,

- Kendime değer veriyorum.

İhtiyarın yüzünde ilk kez bir şaşkınlık ifadesi gördü. Onun neden şaşırdığını düşündü. İhtiyar şaşırmakta haklıydı. Bu ihtiyara göre kendisine değer verdiğini söyleyen birisi intihara gidiyordu. Kendisini anlamaktan aciz olan bu ihtiyarın, acizliğini yüzüne vurmak istedir.,

- Beni anlayamazsın!.

- Önemli olan bir insanın kendisini anlaması, doğru anlamasıdır.

Bu sefer ikisi de şaşırmıştı. İhtiyar sözlerine devam etti.,

- Kendisini anlayan, doğru anlayan bir insan, bence anlaşılır bir insandır.

İhtiyarın bu bilgiç edası canını sıkmıştı. Bu nedenle cevabını çürütmek istedi.,

- Neden sigara içtiğimi anlıyor musun?

- Evet.


 

Hiç sigara içmeseydin anlayabilir miydin?

- Hayır

Biraz sustu ve ilave etti.,

- Ne demek istediğimi anladın değil mi?

- Evet.

Rahatlamıştı. Güzel bir örnekle meramını güzelce anlatmıştı. Sigara içmeyen bir insan, sigara içen bir insanın psikolojisini nasıl anlayamazsa, bazı olayları, bazı duyguları yaşamayan bir insan da, o duyguları yaşayan bir insanı anlayamazdı.

Sigarasını bu keyif ile içine çekti.

Konuşmanın kontrolü kendi elindeydi. İhtiyara belli bir seviyeden bakıyor ve istediği soruyu, istediği rahatlıkla sorabiliyordu.,

- Kaç yıldır buradasın?

- Sekiz yıldır. Fakat sürekli değil. Her yılın üç-dört ayı.

- İnzivaya mı çekiliyorsun?

- Halvet veya inzivanın hassas gerekçeleri vardır. Ben bu gerekçelere sahip değilim.

Pek anlayamamıştı bu cevabı.,

- Neden?

İhtiyar derin bir nefes alıp verdikten sonra tane tane konuşmaya başladı.,

- Bak genç adam!. Bu sorgulayıcı tavrın pek hoş değil. Daha birbirimizi hiç tanımıyoruz. Sen ise bir amir edasıyla bana sorular yöneltiyorsun!. Bütün bunlar burada misafir olmanın bir bedeliyse, ben geceyi karşıda, karşı ağacın dibinde geçirmeyi yeğlerim.

Bu sözleri hiç beklemiyordu. Öylece ihtiyara baktı. Her nedense bu ihtiyara acıdığını hissetti. Ev sahibi bu ihtiyar değil de, kendisiydi sanki. Evi kendisine bırakarak, karşı ağacın dibine gitmekle uyarmıştı kendisini.

Hafifçe gülümseyerek “Afedersin” dedi.

İkisi de susmuştu. İhtiyar adam kalkarak kendisine bir bardak çay daha koydu. Çayını alarak sandalyesine oturdu. Bu ihtiyarla birçok ortak noktası vardı. insanları sevdiğini söylemişti ama insanlardan rahatsız oluyor gibiydi. İhtiyarla yaptığı konuşmaları zihninden geçirdi.

Bazı şeyleri daha iyi anlamaya başlamıştı.

Veda tepesinden atlayacağını söylediği zaman tepki göstermemesinin nedenini de bulmuştu sanki!.

Herhalde bu ihtiyar da yaşamaktan bıkmış,

 

Bu ihtiyar da yaşamaktan usanmıştı. Belki o da ölmek istiyordu, ölmek istiyordu ama o bir müslümandı. Allah inancı, onun bu isteğini engelliyordu. Sormadan edemedi.,

- Yaşamaktan bıktın mı?

- Sadece yorulduğumu hissediyorum.

- Ölmek istiyor musun?

İhtiyar, genç adamın gözlerine baktı. Bu sorunun ne anlama geldiğini, bu soru ile ne kastedildiğini görmek istiyordu.

- Hayır.

- Doğru mu söylüyorsun!.

İhtiyar bu ithamlı soru karşısında kızmadı.

- Sen yalan söyler misin?

- Gerekirse.

İster misin bu gecelik bir anlaşma yapalım, birbirimize hiç yalan söylemeyelim.

Genç adam bir an duraksadıktan sonra cevap verdi.,

- Tamam. Şimdi söyle, ölmek istiyor musun?

- Ölümden korkmuyorum, ölümden kaçmıyorum fakat ölmek de istemiyorum.

- Neden?

- Çünkü yaşamamın bir gayesi, bir anlamı var.

 

TAŞ
Mehmet ALAGAŞ
İnsan Dergisi Yayınları
6. Baskı, Ekim 2001, Sf. 26-30

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : yaşam, din, islam, insan, taş, anlam

« Önceki :: Sonraki »