ÖLÜYE FATİHA MI?
22/10/2009 • Kategori: Genel
ÖLÜYE FATİHA MI ? Toprağın altındaki ölülerin başuçlarına, cami kapılarındaki dilencilerin, başuçlarına koydukları birer mendil parçası gibi Fatiha isteyen kimi mermer, kimi taş, kimi siyah beyaz tenekelere yazılı "Ruhuna Fatiha" yazısı konulması beni üzdü ve düşündürdü. Fatiha' nın anlamını düşündüm. ... Acaba , “Ruhuna Fatiha” denilen bu meyyitlerin , yaşadıkları hayatta Fatiha ile ilgileri neydi ?
Kur'an'ın anası, Kitabın anası Fatiha, dirilerin yaşantısından koparılmış, mezar çerçevelerine oturtulmuş. Her gelen genellikle Fatihayı ölülere okuyor.
Bunlar yaşantılarında Fatiha’nın anlamına teslim olarak sadece Allah’a kulluk edip, sadece
Allah’tan yardım bekleyen insanlar mıydı ?
Gazaba uğrayanların ve sapıkların yolundan Allah’a sığınıyorlar mıydı ?
Şayet onlarda bu vasıflar yoksa , kendilerine binlerce Fatiha okunsa ne olurdu ve ne
kazandırırdı bu meyyitlere ?
Sırat-ı müstakim , yaşayan insanların talip olmaları gereken bir yoldu . Yolunu bitirmiş
meyyit için “Bizi doğru yola ilet” duasının ne anlamı vardı ?
Öldükten sonra mı doğru yola gelecekler , öldükten sonra mı doğru yolun yolcusu olacaklardı ?
Ben , kendime ve yaşayan insanlara Fatiha’yı okudum .
(Muammer Özkan , Mezar Notları)
Kalıcı Bağlantı Yorum (4) Yorum yaz!
EZBER BOZAN KIZIN HİKÂYESİ
22/10/2009 • Kategori: Genel
Ezber Bozan Kızın Hikayesi
Bir varmış, bir yokmuş. Zamanın bir çarşambasında bir kızcağız yaşarmış. Ailesi ahlaklı olsun diye –ahlak ne ise?- onu bir eğitim kurumuna göndermiş. Kızcağız eğitilecek, ahlaklı ve bilgili olacak, yetmezmiş gibi bir de hoca hanım olacakmış. Sonra ailesi gurur duyacakmış.
Peki kızımız bunu ister miymiş? Ne fark edermiş? Nasıl olsa babası onun hakkında en doğru kararı veriyormuş.
Kızımız eğitime başlamış. Ona orada boğazını zorlayarak tuhaf sesler çıkarmayı, az malzemeden çok yemek yapmayı, geleneksel yargıları ezberlemeyi ve bir de sıkıntılara hiç ses etmemeyi öğretmişler. Kızımıza şerh yaptırmışlar atalarının kitaplarını. Kız “bildim” sanmış. Ama bilgi neymiş? Meğer Rab önce “oku” demiş. Okumak neymiş? Nereden bilecekmiş, hem biz ne anlarız? Bu kutsal mushafa özgürce dokunmaya dahi hakkımız yok, anlamak ne haddimize? Saptırma konuyu.
Onbeşinde bir ev izniyle sosyal(!) yaşama adapte olmuş hanım kızımız. Pek de hanımmış maaşallah. Tam oğlumuza göre, ağzı var dili yok. Namahreme çıkmazmış, bir de kocasının sözünden dışarı… Aman ne de güzel örtünmüş. Çok da iyi yemek yaparmış. A, bu arada dikiş-nakış bile öğrenmiş. Tü tü tü… Nazar değmesin.
Kızım benim şuramda yara çıkıyor, krem sürünce geçiyor ama yine çıkıyor. Bi okusan, geçer mi?
Okurmuş kızımız, her Ramazan’da mukabele okurmuş, hanımları mestedermiş, öyle etkili sesi varmış ki; ağlarmış insanlar…
Kimse sormamış kızcağıza; “sen ne düşünürdün acaba?”
Zaten o da düşünmeye ihtiyaç duymamış. Zaten hep birileri onun adına düşünüyormuş. Çocukken anne babası, biraz büyüyünce sadece babası, sonra ağabeyleri, akrabaları… sonra hocaefendiler, kutsal ataların kitapları, gelenekler… her şeyi, her şeyi düşünmüş önceden birileri.
Ne kadar düşüncelilermiş…
Kızı kim sevmiş?
Bilemezmiş.
Peki kim değer vermiş, önemsemiş?
O neydi?
Kursu başarıyla bitirmiş ve diploması bile olmuş. Kızcağız artık bir “hoca” olmaya hak kazanmış. Artık özgürce taklit edebilirmiş kendi hocalarını ve özgürce tekrar edebilirmiş söylenenleri. Artık sohbet toplantılarına yeni bir ses katılıyormuş, aynı cümleleri tekrar edecek olsa da, yeni bir ses…
Başta heyecan verici olsa da, sonra alışmış. Anlamış gösterilen saygı ve hürmetin kendinden kaynaklanmadığını ve ötekiler gibi alelade bir “hocanım” olduğunu…
“Yeni bir şey söylemedin ki hem, ne bekliyordun?”
Hayat sıkıcı. Hayat alelade. Hayat zor. Keşke paylaşabilseydi.
Birgün kısa sakallı ve biraz da yakışıklı bir genç adamdan haber almış. Görülmek istenmekteymiş. Heyecanlanmış kızcağız. İlk kez bir erkekle görüşecekmiş.
“Ne demeli, nasıl davranmalı? “
“Acaba günah mı?”
Evlilik niyetiyle konuşmak günah değilmiş.
Ama yine de dikkatli olmalı… Ya kalbinden kötülük geçerse?
Hem bu erkek diğerleri gibi değilmiş. Hocası herhangi birini tavsiye eder miymiş?
Büyük gün gelmiş. Eli ayağına dolaşmış. Aklı yüreğine. Çözememiş elini, ayağından ayıramamış. Gitmiş buluşma yerine ve yüzü kızarmış. Diyememiş içinden geçeni. Bakamamış bile yüzüne doğru düzgün.
Ama iyiymiş işte, hem daha ne olsunmuş.
Sonra adam aramış kızı ve onu sevdiğini söylemiş.
Seviyormuş…
Kızcağız mutlu olmuş.
Seviliyormuş işte!
Peki sevgi neydi? Amaaaan bana ne!
Evlenmiş kızcağız birkaç görüşme sonunda biraz yakışıklı genç adamla. Ama adam sormamış ona hiç, hiçbir şeyi.
Genç adam yürümüş, kadın takip etmiş.
Adam konuşmuş, kadın susmuş.
Adam eğitmiş, kadın eğitilmiş.
Ve adam zalim, kadın mazlum. Halbuki susmak da zulüm.
Kadın itiraz etmiş bir gün, sevimsizce. Çirkef sözcükler bulaşmış dudaklarına.
Adam da oldukça çirkin olmuş. Ve ahlaksız.
Kirlenmiş evleri, kadın ağlamış.
Sadece süs olan zevcliği “döverde severde” hengamesine kapılmış...
Kadına vurmuş adam.
Kadın sızlanmış. Düşmüş yere,
Düşmüş mırıldandığı ezbere...
Canı değil sadece yüreği acımış.
Ama yüreği varmış!
“Böyle olmamalıydı”
bir fikri de varmış!
İnşirah suresini yüzelli kere okursa geçermiş sıkıntısı, ezberlerinden hatrına düşmüş bu bilgi. Hemen uygulamaya koyulmuş fakat yüzkırkdokuzuncu okuyuşunda duraksamış, devam edememiş, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamış.
Tüh ziyan oldu o kadar okuduması, azıcık daha tutsaydı kendini sıkıntısı da geçecekti.
Ağlamış yılların bastırılmışlığına. Ağlamış uzun uzun, hıçkıra hıçkıra…
Sarılmış kitaba.
Sıkıntısını geçirmeyen, kalbine şifa olmayan ama yıllarını verdiği bu Kitab’a sarılmış.
“Peki herkes yalan mı söyledi? Niye işe yaramıyor? abdest okuyup, örtünüp bir de kıbleye dönüp okudum üstelik! Ağlamamalı mıydım? Tabii ya, ne saygısızım ben! Ama tutamadım ki kendimi… insanım!”
ve yolculuk başlamış.
Sormuş kızcağız, sormuş böyle hep. Eşine, kendi aklına ve yüreğine, tüm samimiyetiyle sormuş;
“hiç işe yaramayacak mıydı? Hani dünyada huzur ve saadetti Kur'an-ı Kerim okumak?”
bir gün biri ona okumanın ne olduğunu anlatmış. Hocaefendinin buyruklarıyla, geleneksel kabullerle şekillenmiş önyargılarla değil, sadece yaratan Rabbin adıyla okumak… kızcağıza bunu anlatmış. Devam etmiş sarsarcasına heyûlayı; Anla demiş kendini, kendini dinle... Kendini kendinden iyi bilen tek dostunu anla, dostunun sana mesajını anla...
Sarsılmış hanım kızımız; “bu niye hiç aklıma gelmedi?”
“sormasaydım aklıma hiç gelmeyecekti. Peki niye böyle oldu?
Niye Rabbimin mesajını okuyor olduğum halde yıllardır aramda kalın perdeler vardı? Niye?”
Hayatının dönüm noktasıymış o an. İlk kez bir şeyi bilmiş. Anlamış. Bilerek okumuş sonra vahyi. Ve görmüş ki yüzelli kez olmasına gerek yokmuş, inşirah’ı ilk okuyuşuyla huzur kaplamış içini. Daha önce hiç hissetmediği bir doygunluğu tatmış yüreği. Sarılmış mushafa, bu kez aralarında hiç perde yokmuş. Gülümsemiş sonra, çok mutlu olmuş. Artık elindeki bir yük, avuntu ve sıkıntı değil gerçek bir rehbermiş. Çekilmiş aradan tereddütle karışık anneler babalar abiler, ablalar, hocaefendiler, kara kaplı yüce ciltler... Ve orada işte ona şahdamarından yakın dosttan bir mektup, bir sırdaş bir gönüldaş işte Gerçek bir rehber!
Gözyaşlarıyla dokunmuş tekrar Kitaba. Nasıl olmuş da bu kadar yakınken, bu kadar uzak kalabilmiş? Anlayamamış. Bırakmış tüm bunalımları bir yana ve eşsiz bir sevinçle teslim olmuş vahye. Hafiflediğini fark etmiş. Din, sandığı gibi zorba bir yaşam değilmiş. Sade ve huzurlu yaşamakmış üstelik.
Kadın secde etmiş Rabbine, şükretmiş saatlerce.
Dua etmiş sonra;
“Herkes zincirleri kırsın, perdeleri yırtsın ve kavuşsun rehberine!”
Esra SARAÇ
Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!
GECE YÜRÜYÜŞÜ VE AKLIMIN RAHMİNDEKİ NUTFE
19/10/2009 • Kategori: Genel
Ey! Akleden kalbimin rahmine yapışıp kalan umut nutfesi, hayatım! Ey, doğduğundan beri başkalarının ve belki de benim başarısız, hoyrat kürtajlarına maruz kalıp sakatlandığı halde varlığımın bağrına yapışmaktan vazgeçmeyen; umut! Çocukluğumu kurban ettim sana. Parça parça pay edip sundum. Sonra sonra yürüdüğüm engebeli yollarda anı, yorulmadan kurtarabileceğim takatim ve canımla besledim seni. Yorulmayı göze aldım, yoruldum. Yokuşlarda, senin kendi varlığının hakkını vereceğin, gelecek bir güne dek hassas ve kırılgan varlığını beslemekten bitap düşüp, nefesim kesildi. Dostlarım rahimlerinde meyvaya durduğunda bile ben elimi kalbimin üzerine bastırıp seni sevdim, ey umut. Kalbimi her tekmeleyişinde ve geceleri sancınla uykumu kaçırıp, nefesimi her kesişinde varlığına şükrettim tüm burkulmalarımdan öte. Çünkü; sana doğru giderek artan bir meyille yaratılmış/t/ım. Hiç gocunmadım, gocunmamaktayım. Ey varlığına şükrettiğim sancımın sahibi! Şimdi, çocukluğumdan beri bağrında saklanıp, sarılıp, ağladığım, güldüğüm, düşündüğüm, içine düştüğüm, okuduğum, unuttuğum, unutayazdıklarımı hatırlamaya çalıştığım ağaç kovuğumdayım. Meryem'in sancısından bir payla geldim. Bazen neyin sancısını çektiğimi bilmez bir haldeyim, en bereketli anlamı giydir bu sancıya Rabbim! Bu sancı ki beni erkenden çocukluğumdan eden. Severek çektiğim, çektikçe sevdiğim beni ben kılan, çok kıymıklar batırıyor aklımın sinir uçlarına. İşte, büyüdükçe, ayakta kalabilmek için, içini boşaltıp hafifleten çınarlardan bir çınarın gölgesindeyim. Bu ayetini görmek bile ruhumun yırtılmışlıklarına inşirahı sarıyor. İçimdeki hüznü yıka, hafiflet, inşirah ver Rabbim! Toprağın sarıp sarmalayamadığı, açıkta kalan köklerinin kavislerine oturup, yaslanıp yakarıyorum işte Rabb. Biliyorum bana lutfunla yardım edeceksin ama yine biliyorum ki varlığımı kıvrandıran lütfunun ve keremimin açlığına, tüm bitap düşmüşlüğüme rağmen, uzattığım dalları silkele diyeceksin. Yorgunum Rabbim, yorgun. Nicedir, nice umutlarımı ölü doğurup vakitsiz sancılarla, gömüyorum yüreğime, benden iyi biliyorsun. Aczimi kabul edişimle beni güçlü kılmanı diliyorum. Sana dayandım hakkını veremesem de. Kendimi, en çok da kendimi, sana şikayet ediyorum. Varlığıma merhametinle gülümse Rabbim. Aralıksız, esirgemeden lutfettiğin merhametini görebilmem için akleden kalbimin gözlerini daha derinlere ve daha derince aç/tır! Yorgunum Rabbim, evladını yitirmiş analar gibi gömmekteyim kalbimin rahminden düşlenleri. Meryem'in yaptığı gibi dallarını silkeleyemiyorum, köklerine tutundum. Hep kapılar açmaktasın, hiç kapatmadığın kapılarının açık olduğunu göstermektesin belki de nasibimizce. Ama bir iteklemelik takatim kalmadı içeri girmek için. Tokmağına tutundum kaldım. Bunca kapıyı açan Sen, zahmetsizce içeri de alabilensin, bilirim. Bunu bana bildiren de sensin! Yorgunum Rabbim, yorgun! Sana yaslanıp kendimi şikayete geldim. Ben İbrahim değilim, bir İsmail'im de olmadı hiç, sana kurban edecek. Ama kalbimin rahminden gelen, öpüp kokladığım, yeni terlemiş saçlarını severek, toprağa verdiğim, adı konulmuş, konulmamış nice gürbüz umutlarım oldu. Hepsini yeni bir tohum olmaklıkları niyetine varlığımın bağrına gömdüm. Belki de tökezleyişim buradan. Sadece kurban etmeliy/d/im. Yine de niyazımdır, bu hüzümnbazlığımdan gürbüz filizler yeşertmen. Hangi tür ve renkte açacağını bilmeden emek verdiğimiz sabır tohumlarımıza, bu teslimiyetimiz hürmetine yedi veren gücü kat, bereketlendir hasatımızı ey Rabb!.. Onları kendi ellerimle soldurmama müsade etme artık. Uzattığın dallar yerine, kendi benliğimi silkeliyorum önün/d/e. Dökülen bir hayır meyvesi var da ben mi göremiyorum!?. Sade yolunda hayırlı bir kul eyle beni başka sancı sahiplerine inşirah vesilesi. Öyleyse varlığımın sancıdan ibaret olmasına da razıyım. Mum tahtaya dayandığında, dedi çilekeşliğini sana basamak kılmış bir kadın. Mum tahtaya dayandığında... Beklerim Rabbim, beklerim. Ama beni, bizi onar ve hayrına layık bir hale hazırla. Dayanma gücü ver. Katından gelecek her hayra muhtacım/z. Tüm suni dayanaklardan bizar ve azade, katıksızca sana dayanma gücü ver. Bizi güvensiz, ahlaksız imandan koru! Sabrımızı eyleme çevir. Madem geceyle karıldı çağımızın kaderi, menzili Senin rızan olan bir gece yürüyüşü kıl bizi! Ey, aklımın rahmine tutunan nutfe, ey umut! Ey varloluş sancım! Yokluk içinde seni var kılan ve varlık içinde seni yoklara karıştıranın kudertini elinde tutanın hakkı için, sevdim seni ve parçalanmış uzuvlarınla büyümekte olduğun rahmimden elbet bir gün tüm sancılarıma kefaret olmaklığına doğuracağım seni. Yoktan var eden varlığını tamir etmeye de kadirdir! Ve yine bilirim, doğduğunda Rahim olandan, yeni bir sancı düşecek aksak varlığımın rahmine. Ey akleden kalbimin rahmindeki sancının sahibi Rabb, uzattığın dallar yerine kendi varlığımı silkeliyorum önünde, aczimle. Bizi istikameti ve nihayeti Senin rızan olan bir gece yürüyüşü kıl!Gece Yürüyüşü ve Aklımın Rahmindeki Nutfe
Dilsiz Mütercim
http://dilsizmutercim.blogcu.com
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
ÜÇ SÖZ / ÜÇ TAVIR
13/10/2009 • Kategori: Genel
26/60-62: Böylece (Firavun ve ordusu) güneşin doğuş vakti onları izlemeye koyuldular. İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa'nın adamları: 'Gerçekten yakalandık' dediler. (Musa:) 'Hayır' dedi. 'Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir.'
9/40: Siz O’na (peygambere) yardım etmezseniz, Allah O’na yardım etmiştir. Hani kâfirler ikiden biri olarak O’nu (Mekke'den) çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: 'Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir.' Böylece Allah O’na 'huzur ve güvenlik duygusunu' indirmişti, O’nu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, inkâr edenlerin de kelimesini (inkâr çağrılarını) alçaltmıştı. Oysa Allah'ın kelimesi, yüce olandır. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
12/85-86: 'Allah adına, hayret' dediler. 'Hâlâ Yusuf'u anıp duruyorsun. Sonunda (ya kahrından) hastalanacaksın ya da helake uğrayanlardan olacaksın.' (Yakup) Dedi ki: 'Ben, dayanılmaz kahrımı ve üzüntümü yalnızca Allah'a şikayet ediyorum. Ben Allah'tan (bir bilgi olarak) sizin bilmediğinizi de biliyorum.'
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
KAYIP KENTLİ KİMDİR?
25/9/2009 • Kategori: Genel
Bu sayfayı takip eden çok kişi yoktur ama edenler için söyleyeyim. Son eklediğim şiirlerin sahibi Kayıp Kentli, benim de merak ettiğim bir şahsiyet. Tanımıyorum kendisini. Ama onu anlatan hoş bir yazı okudum. Paylaşıyorum:
Kayıp Kentli Kimdir?
Esselamunaleyküm ve Rahmetullahi ve Berekatühü ve Kütübihi ve Rasulühü…
Birçokların Kayıp Kentli denilen zatı merak etmesinden yola çıkarak bu merakı fisebilillah gidermeye çalışmak gibi bir fikir aklımda ceyeran etti.Tarihin sahnesine bir kişi çıktığı zaman,bu insan üzerinden eleştiriler,yorumlar,desteklemeler aracılığı ile açıkçası büyük bir rant doğar.Ben de bu rantın anaforuna kapılmadan kenarından biraz nemalanacağım Allah'ın izniyle.
Efendim Kayıp ile ilk defa nerede ve nasıl müşerref olduğumu hatırlamıyorum.Yalnız hayatımda Kayıp gibi bir kaybın (uyaklı olsun diye böyle dedim,tabii ki 'kazancın' demek istedim) olduğunun ayırdına ilkokul üçte vardım. İki tane dördüncü sınıf veledi gelip "çıkar ulan paraları" diye üstüme çöküp beni okulun arkasına götürdüler. O an Allah'tan başka kimse yardımıma gelemezdi. Korkumun derecesini anlatmaya şu an bile kelimeleri yetiremem.Ancak birden çocuklardan birinin "anamanamanamanam diye gözünü tuttuğunu" diğerinin yere uçtuğunu gördüm. Beşe giden bir çocuk gelmiş beni soymaya kalkanları adeta ayaklarının altında çiğniyordu. Sonra beni aldı, lavaboya götürdü yüzümü yıkadı. Zil çaldı…Sınıflara girdik.O günden sonra ciddi anlamda hayatımda bir Kayıp faslı başladı.
Kayıp Kentli, hayatımın başka evrelerinde ara ara kaybolup ortaya çıkıyordu. Hatırladığım mühim hatıralardan birini anlatmadan geçemeyeceğim. İlk aşkım,ortaokuldaydı.Tabii ki o zamanın sudan meseleleri,bu gün biz …izm,…loji dediğimiz zaman bizim için ne derece önem arzediyorsa o derece önemliydi.
Darbe dönemlerinin gençleri değildik,sağ sol yoktu,anarşi yoktu,aksine bizi lümpen olmaya özendiren bir medya vardı karşımızda,ve'l hasılı kelam,bu sudan meselelerin biri yüzünden orta okulda ilk ayrılık acısını yaşamıştım ve Kayıp telefonu açıp terkeden kıza ağzına geleni söylemiş ve içimi soğutmuştu. Ayrıca beni dışarı çıkarıp bicibici (mersinin meşhur soğuk yiyeceği;karsambaç) ısmarlamıştı teselli etmek için.
Gel zaman git zaman büyüdüm.Kayıp yine kaybolup ortaya çıkmaya devam ediyordu.Bir kavgam olduğu zaman dersi mersi asıp gelen,Kayıp'ı artık çok düşünceli görüyordum.
Kayıp "Rasih olmaya" karar vermişti.Eskisi kadar kavgacı ve keskin değildi.Ya da kavgada kullandığı vuruculuk artık yumruklarında değil,kesicilik de artık bıçağında değildi.(hiç bıçak kullandığını görmedim gerçi,daha çok zincir taşırdı(!)..). Kavgada düşman ve kullanılacak silah olarak gördüğü artık çok başka şeylerdi. İnsandan daha öte, organize suçlular ve namussuzlar olduğundan söz ediyordu.Organizelerden daha derinlerde,yer altında yaşayan organizasyonlar üstü organize suçlular olduğundan söz ediyordu. İnanmaktan, değerden, devirmekten, Allah'tan ve Allahsızlıktan, Kitaptan ve Kitapsızlıktan bahsediyordu. Yavaş yavaş anlamaya başlıyordum. İdeolojilerin ruhumuza sokulmuş Truva atları olduğunu,ya da bunların farkına varıp cephe almak için illa bir darbe döneminin fişek delikanlısı olmak gerekmediği gibi birçok şey…
Coca-cola içmiyorduk beraber,Amerikaya lanet okuyorduk beraber…Amerikaya ve onun zihniyetine ve onun zihniyetine destek veren,dolaylı yollardan onun zihniyetinin yanında olan,ve dolaylı yollardan onun zihniyetine açıkça karşı duruş ilan etmişlere karşı olan zihniyetlere öfke kusuyorduk…Bu denklem bir satranç gibi devam ediyor ve uluyordu salyalarını akıtan bir canavar gibi insanlığın üzerine…
Zulüm sistemleri(tağut),onu finanse eden sermaye sahipleri(Karun),ona yardakçılık eden ve Allah adına ortaya çıkmış dini önderler(belam)…Dünya bu üç ayaklı sacayağın üstünde şişe geçirilmiş pişiyordu!Kayıp böyle tanımlıyordu dünyayı ve hayatı…
Kürt sorunuyla ilgili düşüncelerim artık resmi ideolojinin saçma öğretilerinden birkaç fersah ilerideydi. Bu konuyla ilgili projeler bile oluşturuyordum artık.Milliyetçiliğin insanlığın başına ne büyük belalar açtığını,açıkçası Allah'tan arı ve ırak,vahiyden değil beşerden beslenen herhangi bir düşüncenin,sistemin,ideolojinin insanlığa sadece kan ve gözyaşı getireceğini görmeme vesile oldu Kayıp.
Artık bir ortamda söyleyecek sözüm oluyordu. Kayıp yine arada bir ortaya çıkmaya devam ediyordu.Bu çıkışların birinde bana Ali Şeriati'nin "Kendini Devrimci Yetiştirmek" adlı kitabını verdi.Ardından gerisi geldi…Biz ve İkbal,Anne Baba Biz Suçluyuz,Dine Karşı Din…Seyyid Kutub'la da Kayıp tanıştırdı beni.Evin raflarında yan yana duran kocaman ciltli tefsirin kime ait olduğunu artık daha iyi biliyordum.Seyyid Kutub,Yoldaki İşaretler adlı kitabı yüzünden asılmıştı…Gerisi yazarlar,düşünce önderleri ve kitaplarla örülü bir serüvendi.
Konuştuğum ortamlarda onun ilginç sözlerinden alıntı yapıyordum:
"Madem ilişkilerimizde Rasulullah model değil, madem dedikodu, hırs ve kinimizin önünde Allah yeterli değil, Kurana rağmen herkes saçmalıyor, hala neden inkar etmiyoruz? Kafirler bile şu hallerinde bizden daha yakışıklı ve onurlular."2005 …
Bazı zamanlar Kayıp, mısırlı bir şair, bazı zaman filistine cihada gitmiş ve orda şehid olmuş genç bir mücahid, bazı zamanlar ateist bir bilim adamı, bazı yerlerde Budist bir rahipten ders almış,sonradan Müslüman olmuş ve Hindistanda yaşayan bir meditasyon uzmanı,İran devriminde bulunmuş ve devrime destek vermiş bir sosyalist idi…
Kayıp hiçbirşey değildi, çünkü her şeydi.Yazdığı şiirler yüzünden Milliyetçi bir şiir sitesinden atıldığını duydum.Hemen ardından bu şiir sitesine ben de üye oldum ve şiirlerimle büyük ilgi topladım.Kayıp uzun bir zaman şiirlerimin çok iyi olduğunu söyleyen daha iyi olması için destek veren bir okuyucum,yazılarımı bekleyen bir takipçimdi.Sonra siteden ben de atıldım:)
Kayıpın ortadan kaybolduğu bir zaman ben gitar öğrenmeye karar verdim.Kayıp gitarını duvara asıp gitmişti.Aldım elime…Başladım bir gitar metoduyla çalmaya.
Çevreden çalgı aletinin haramlığına dair ordu hücumu gibi tepkiler aldım,Kayıp gücümün bittiği anlarda ortaya çıkıp bana lojistik destek sağlayıp,erzak ve cephane bitmeden geri geleceğine söz verip gidiyordu.Gitar serüveni beni sahnelere taşıdı.Kayıp zaman zaman gelip oturup bir Cafede beni dinleyen müşteri,alkışlayan dinleyici; zaman zaman yanımdaki mikrofonu alıp bir şarkıda bana eşlik eden bir vokal oluyordu.
Niğde'de bir Filistine Destek Mitinginde,Miting otobüsünün üzerinde direniş parçaları söyledi ben gitar çaldım.Güney Direnişçileri her zaman üzerine binaen direnişler ortaya konulacak bir zemin olarak onun eseri olarak devam etmekte…
Kayıp'ta "lanlı lunlu konuşma" diyen samimi bir elitizm; aynı zamanda "birileri canımı sıkıyor" diye şikayet ettiğim zaman "ulan gelirsem onların ağzına ..." diyen avami bir samimiyet vardı her zaman.Gel zaman git zaman sırt çantasına Ali Şeriati'nin Kendini Devrimci Yetiştirmek adlı kitabını ve birkaç parça giyeceği koyup İstanbula gittiğini duydum.Sonraları bana internetten dürüm yerken etrafına toplanan kedilerle sohbet ettiği fotoğraflarını gönderdi ve sırf kedileri için İstanbul güzel bir yer olduğuna beni ikna etti.
Elime geçen ilk fırsatta İstanbul'a Kayıp'ın yanına geldim.Kayıp bir devrimciydi belki ama aynı zamanda "oldu şu saatte görüşürüz" diye ayrıldığımız zaman ardımdan arayıp "hemen şu şu sokağa gel dört tane yavru yapmış bir kedi var çok tatlı" diye planı programı değiştiren bir yufka yürekliliği vardı her zaman.
Bu günlerde ise bir iftar programına gittiğimizde konuşmacı(Abdulaziz Bayındır) konuşma yaparken daldığımda "pşşt dinle dinle" diye kızan bir baba,gitar çaldığım cafeden gelince "aç mısın dolapta yemek var" diyen bir anne,"hadi sokak müziği yapak para kazanak ..nasını satim" diyen bir deli,sürekli susan bir Rasih,Urfalı bir çocuğun "Ellah Hezreti Nuh'a deyi ki sen siye bi gemi yap ben de suyu salıyam" dediğini her yeri geldiğinde ustalıkla anlatan bir meddah,şarkılarıma vokal,dertlerime bir dinleyici,pişirdiğim menemen'e ikinci yeyici,
Ve son olarak şu an yandaki bilgisayarın klavyesinde "çatara çutara da çutara çatara" msn de derin,ilmi ve fikri bir tartışmada Kayıp…
Kayıp Kentli belki de kayıp. Herkesin hayatında bir Kayıp var ve sorun onu bulup çıkarmakta. Modernitenin kirli "şimdi,şuan,bu gün"cü ve ambalajcı vizyonundan sıyrılıp bir dağ köyündeki çoban sadeliğine eriştiğimiz zaman bulunacak biri ya da bir şey Kayıp.
Kayıp belki de kendimiz.Kaybettiğimiz bir şey belki Kayıp.Aslında hiçbirşey Kayıp değil çünkü her şey kayıp.Ya da Kayıp aslında hepimizin biryerinde,maharet onu görmekte… vesselam…
Herkese hayırlı ramazanlar
Selam ve dua ile…
Eyüp Ömer Bal (kayıb'ın kardeşi...)
23.Eylül.2008
Çarşamba 02.02
Fatih/İSTANBUL
Kalıcı Bağlantı Yorum (5) Yorum yaz!
THE KAUTOKEINO REBELLION - KAUTOKEİNO İSYANI
23/9/2009 • Kategori: Genel

Yer, Kuzey İskandinavya
Yıl, 1852
http://www.snlhznem.com/online-yabanci-film-izle/119432-kautokeino-isyani.html
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
INTO THE WILD (ÖZGÜRLÜK YOLU)
23/9/2009 • Kategori: Genel
Genç Christopher McCandless’ın (Emile Hirsch) ilham veren gerçek hikayesinden uyarlanan Into the Wild, rahat ve konforlu yaşamını terk ederek Alaska’nın kırsalında hayatının en büyük meydan okumasını gerçekleştirmek ve özgürlüğü yaşamak için yollara düşen Christopher’ın hikayesini anlatıyor.
Yapım: 2007 / ABD
Tür: Biyografi, Dram, Macera
Yönetmen: Sean Penn
Oyuncular: Emile Hirsch, Kristen Stewart, Marcia Gay Harden, Vince Vaughn, William Hurt, Jena Malone, Catherine Keener, Steven Wiig, Zach Galifianakis, Brian Dierker, Hal Holbrook
Kitap: Jon Krakauer
Müzik: Eddie Vedder, Kaki King, Michael Brook
Süre: 2 saat 20 dakika
http://film-sinema-izlesene.blogspot.com/2009/07/ozgurluk-yolu-into-wild.html
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
MATTA 6 (İNCİL'DEN)
17/9/2009 • Kategori: Genel
Yoksullara Yardım
1 Doğruluğunuzu insanların gözü önünde gösteriş amacıyla sergilemekten kaçının. Yoksa göklerdeki Babanız`dan ödül alamazsınız.
2 Bu nedenle, birisine sadaka verirken bunu borazan çaldırarak ilan etmeyin. İkiyüzlüler, insanların övgüsünü kazanmak için havralarda ve sokaklarda böyle yaparlar. Size doğrusunu söyleyeyim, onlar ödüllerini almışlardır.
3 Siz sadaka verirken, sol eliniz sağ elinizin ne yaptığını bilmesin.
4 Öyle ki, verdiğiniz sadaka gizli kalsın. Gizlice yapılanı gören Babanız sizi ödüllendirecektir.”
Dua
5 Dua ettiğiniz zaman ikiyüzlüler gibi olmayın. Onlar, herkes kendilerini görsün diye havralarda ve caddelerin köşe başlarında dikilip dua etmekten zevk alırlar. Size doğrusunu söyleyeyim, onlar ödüllerini almışlardır.
6 Ama siz dua edeceğiniz zaman iç odanıza çekilip kapıyı örtün ve gizlide olan Babanız`a dua edin. Gizlilik içinde yapılanı gören Babanız sizi ödüllendirecektir.
7 Dua ettiğinizde, putperestler gibi boş sözler tekrarlayıp durmayın. Onlar söz kalabalığıyla seslerini duyurabileceklerini sanırlar.
8 Siz onlara benzemeyin! Çünkü Babanız nelere gereksinmeniz olduğunu siz daha O`ndan dilemeden önce bilir.
9 Bunun için siz şöyle dua edin: `Göklerdeki Babamız, Adın kutsal kılınsın.
10 Egemenliğin gelsin. Gökte olduğu gibi, yeryüzünde de Senin istediğin olsun.
11 Bugün bize gündelik ekmeğimizi ver.
12 Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi, Sen de bizim suçlarımızı bağışla.
13 Ayartılmamıza izin verme. Bizi kötü olandan kurtar. Çünkü egemenlik, güç ve yücelik Sonsuzlara dek senindir! Amin`.
14 Başkalarının suçlarını bağışlarsanız, göksel Babanız da sizin suçlarınızı bağışlar.
15 Ama siz başkalarının suçlarını bağışlamazsanız, Babanız da sizin suçlarınızı bağışlamaz.”
Oruç
16 Oruç* tuttuğunuz zaman, ikiyüzlüler gibi surat asmayın. Onlar oruç tuttuklarını insanlara belli etmek için kendilerine perişan bir görünüm verirler. Size doğrusunu söyleyeyim, onlar ödüllerini almışlardır.
17 Siz oruç tuttuğunuz zaman, başınıza yağ sürüp yüzünüzü yıkayın.
18 Öyle ki, insanlara değil, gizlide olan Babanız`a oruçlu görünesiniz. Gizlilik içinde yapılanı gören Babanız sizi ödüllendirecektir.”
Göksel Hazineler
19 Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin. Burada güve ve pas onları yiyip bitirir, hırsızlar da girip çalarlar.
20 Bunun yerine kendinize gökte hazineler biriktirin. Orada ne güve ne pas onları yiyip bitirir, ne de hırsızlar girip çalar.
21 Hazineniz neredeyse, yüreğiniz de orada olacaktır.
22 Bedenin ışığı gözdür. Gözünüz sağlamsa, bütün bedeniniz aydınlık olur.
23 Gözünüz bozuksa, bütün bedeniniz karanlık olur. Buna göre, içinizdeki `ışık` karanlıksa, ne korkunçtur o karanlık!
24 Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Tanrı`ya, hem de paraya kulluk edemezsiniz.
Kaygılanmayın
25 Bu nedenle size şunu söylüyorum: `Ne yiyip ne içeceğiz?` diye canınız için, `Ne giyeceğiz?` diye bedeniniz için kaygılanmayın. Can yiyecekten, beden de giyecekten daha önemli değil mi?
26 Gökte uçan kuşlara bakın! Ne eker, ne biçer, ne de ambarlarda yiyecek biriktirirler. Göksel Babanız yine de onları doyurur. Siz onlardan çok daha değerli değil misiniz?
27 Hangi biriniz kaygılanmakla ömrünü bir anlık uzatabilir?
28 Giyecek konusunda neden kaygılanıyorsunuz? Kır zambaklarının nasıl büyüdüğüne bakın! Ne çalışırlar, ne de iplik eğirirler.
29 Ama size şunu söyleyeyim, bütün görkemine karşın Süleyman bile bunlardan biri gibi giyinmiş değildi.
30 Bugün var olup yarın ocağa atılacak olan kır otunu böyle giydiren Tanrı`nın sizi de giydireceği çok daha kesin değil mi, ey kıt imanlılar?
31 Öyleyse, `Ne yiyeceğiz?` `Ne içeceğiz?` ya da `Ne giyeceğiz?` diyerek kaygılanmayın.
32 Uluslar hep bu şeylerin peşinden giderler. Oysa göksel Babanız bütün bunlara gereksinmeniz olduğunu bilir.
33 Siz öncelikle O`nun egemenliğinin ve doğruluğunun ardından gidin, o zaman size bütün bunlar da verilecektir.
34 O halde yarın için kaygılanmayın. Yarının kaygısı yarının olsun. Her günün derdi kendine yeter.”
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
YALNIZLIĞA ALIŞMAK LAZIM
30/7/2009 • Kategori: Genel
Yalnızlığa Alışmak Lazım
Hangimiz yalnızlığa yabancıyız ki!
Hangimiz zaman zaman yalnız kalmak istemeyiz!
Hangimiz şehrin bunca kalabalığına rağmen kendimizi uzaydan gelmiş gibi yabancı ve yalnız hissetmeyiz ki!
Hep bir parça içimizde var!
Ve sürekli yanı başımızda!
Her an konuk olabilir.
Her an onun kucağına kendimizi atabiliriz.
Yalnızlıkla yıldızlarınız barışmadığı anlar da olur.
Çok bunalmışsınızdır yalnız kalmak istersiniz ama ortalarda yok!
Yalnızlığında sizi yalnız bıraktığını anlarsınız...
Yeteri kadar yalnız kaldığınızı düşünüp kalabalıklara karışmak istersiniz, bu kez de o siz bırakmaz...
En kötüsü de kendinizden uzaklaşamadığınız dönemlerdir bu dönemlerde yalnızlıkta çözüm olmaz.
Bazen hüzünle yalnızlık şarkıları dinleriz;
Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar,
yeryüzünde sizin kadar yalnızım,
Sevmek korkulu rüya yalnızlık büyük acı, hangi kapıyı çalsam karşımda buruk acı…
...
Yalnızlığın sürekli sobelediği çocuk olmak zoruma gitmiyor.
Yalnızlık kelimesini duyduğumda negatif bir etki oluşmuyor bende, çünkü çoğu kez ben istiyorum.
Bazen bir ipek böceği gibi kozamı örüp içinde yalnız kalmak,
Çevreden, gürültüden, yapmacık davranışlardan uzakta kelebek olup özgürce uçmayı becerene kadar kozamda kalmayı çok özlüyorum.
Bazen de Bir muhabbet kuşu gibi aynanın karşısına geçip aynadaki görüntümle başa başa kalıp yalnızlığımın resmini seyrediyorum. Sıkıntılı anlarımı sadece onunla paylaşıp, onunla sohbet ediyorum.
Yalnızlığımı kimseyle de paylaşmak istemiyorum.
Yalnızlıktan korkmuyorum!
Doğarken yalnız doğdum, yaşarken de yoğunluk ve yorgunluklardan ya yalnız bırakıldım ya da yalnızlığı tercih ettim.
Yaşlılıkta müebbet bir yalnızlık beni bekliyor.
Hayatla sözleşmem bittiğinde yalnızlığı otomatikman kabul edeceğim. Ölürken Yalnızım, mezarda yalnızım, ruhum gökyüzünde bilinmez bir mekânda yalnız, mahşer günü dirilirken de yalnız olacağım…
Kim bilir belki hazırlık yapıyorum,
Alıştırıyorum bünyeyi yalnızlıklara...
Belki bu yüzdendir her gece yalnızlığımla uyuyorum.
Zaman zaman Dağ başları kadar yalnızlığı istemem bundandır.
Huzur evindekilerin yalnızlığı kadar bir yalnızlığı arada bir tercih etmemin sebebi belkide budur.
Çok sahiplenmiyorum!
Çocukları, elimdeki malı, yanı başımda duran dostu ve hayatı...
Günü gelince uçacaklarını biliyorum.
Bir kuş misali kendi maviliklerine...
O zaman işte alışmak zaman alabilir diye bilinçli olarak yalnızlığın yerçekimine giriyorum arada bir...
Aslında hepimizin en yakın dostudur yalnızlık
Nice dostlar beni terk etti de bir tek o beni terk etmedi, yanımda kaldı.
Bu yüzden bende onu seviyorum ve bende nice dostlarımı onun yüzünden aldattım ve terk ettim!
Yalnızlığın avucunda eriyeceğimi düşünmüyorum.
Hazırlıklıyım!
Gerçeklerden korkmuyorum.
Mehmet Orhan DURDU
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
DERVİŞ VE AŞK
21/6/2009 • Kategori: Genel
Derviş ve Aşk
Dervişin biri, bir kucak elmayla yanından geçen kıza; "Nereye gidiyorsun?” diye sormuş.
Kız ilerde ki tarlayı göstererek:
"Sevdiğim çalışıyor şu tarlada. O’na gidiyorum” diye cevaplamış.
Derviş:
“O kucağına ne doldurdun?" diye sormuş.
Genç Kız; “Sevdiğime elma götürüyorum" diye cevaplandırmış.
Derviş: "Kaç tane elma var elinde?" diye sormuş.
Kız gayet sakin:
"İnsan, sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç?" demiş.
Bu cevap karşısında neye uğradığını şaşıran derviş, elindeki tespihi yavaşça kopartmış.
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
« Önceki :: Sonraki »
