BİZ DE İKİSİ DE VAR


16/11/2009 · Kategori: Ihsan Elia_ik Yazilari

‘Biz De İkisi De Var’

 

Geçen hafta içinde Habertürk TV’de Palçiçek Pamir’in Karşıt Görüş proğramına çıktım. Proğramda MUSİAD eski başkanlarından Erol Yarar ile İslam ve Burjuvazi konusunu tartıştık.

Tartışmadan her ne kadar entelektüel bir haz alamasam da, temel mesajları verme açısından fena olmadı. Aşırı yüklenme nedeniyle internet sitem az kalsın çöküyordu. Mail trafiği de cabası…

Bu yoğun ilgiden “İslam abdestli kapitalizm üretmek için var değildir” mesajının yerine ulaştığı anlaşılıyor.

Erol Yarar gibilerin “Sahabeye hakaret ediyor” veya “Komünistlik yapıyor” salvolarının bunu durdurması mümkün değil. Pandoranın kutusu açıldı. Bu tartışma daha da büyüyerek devam edecek ve zamanın ruhunun değiştiğini herkes görecek.

Bize eskiden “yeşil komünist” derlerdi. Şimdi yeşile de gerek kalmadan “komünist” diyerek ‘bahçelerine’ sarılıyorlar. Sırrı Sürreyya Önder dostumun telefondaki espirisi her zamanki gibi harikaydı: “Artık yeşile de yok, terfi etmişsin, hadi hayırlı olsun!”

12 Eylül’den hemen önce, o zaman Kırşehir’de lisede okuyordum, Akıncılar ve MTTB’ye gider gelirdik. Duvarlara “Sınırsız ve sınıfsız İslam toplumuna doğru” diye yazılar yazardık. O zaman yaftamız yeşil komunistti…

Sonra yeni yaftalarımız oldu: Radikal, İrancı, mezhepsiz, modernist, tarihselci, dinde reformcu…

Bunlar da hakkımda yazılan son iki eleştiri yazısından: Liberal-sosyalist, materyalist, naturalist, neo-mutezilî, batınî, ulusalcı…

Yaftalamadan edemiyor yurdum insanı.

Ha babam yafta vuruyorlar.

Ahmed Arif’in “33 Kurşun” şiiri aklıma geldi: “Vurun ulan, vurun, ben kolay ölmem!”

30 yıl önce (1980) Mamak Cezaevi kapısında başçavuşa verdiğim cevap, Balçiçek Pamir’in proğramındaki (2009)“Kendinizi ne olarak tanımlıyorsunuz?” sorusuna verdiğim cevap ile aynı: Müslüman.

Bu kadar.

***

Kur’an’ın “tarihe, hayata ve tabiata dönüşü” için esastan bir yeniden okuma yapıyoruz. Bu, Muhammed İkbal’in “İslam’da dinî düşüncenin yeniden inşası” dediği şeydir. Hz. İsa’nın dediği gibi “Karanlıklarda söylediklerinizi bir gün gelecek çatılardan haykıracaksınız.” Hiçbir güç buna engel olamaz. Hiçbir yaftalama bunu durduramaz ve saptıramaz.

Artık Ebuzer İslam’ı var. Solculuğa, komunistliğe gerek yok. Çağın vicdanı buradan çıkacak. Ebuzer, ıssız çölde yattığı o mezardan kalkarak çağımıza gelecek. Tıpkı İsa’nın mezarından kalkıp döneceği gibi dünyaya dönecek. Tabiî bu, Musa’nın, İsa’nın, Muhammed’in, Ali’nin, Ebuzer’in vb. getirdiği ve savunduğu İslam’ın ruhunun geri dönmesi; zihinlerde bilinç, yüreklerde heyecan olarak yeniden yeşermesi demek oluyor.

Bunun önüne geçmek mümkün değildir. Ben veya bir başkasının katkısı fark etmez, tarihin akışı bu yöndedir. Onun için ‘zamanın ruhu değişti’ diyorum.

***

Gerçi defalarca yazdım, bilen biliyor ama binlerce kişi yazılarımızla yeni karşılaştığı için iki konuya açıklık getirmek istiyorum.

Birincisi proğramda Hz. Osman’a hakaret ettiğim iddiasıdır.

“İslam’ın yenilikçileri” kitabımızın birinci cildindeki “Hz. Ömer”, “Hz. Ali”, “Ebuzer”, “Ammar b. Yasir” bölümlerini okuyanlar bilirler, biz dönemin ekenomi-politik analizini yapıyoruz. Eğer bunu yapmazsak mesafe katedemeyiz. Çünkü yeryüzünde İslam ümmeti diye bir şey varoldukça bu isimler de var olacaktır. Bunları silip atamayız, olayları görmemezlikten gelemeyiz. Çünkü istediğiniz kadar ayet hadis okuyun “Bahçe sahibi” dindar zihin hemen “Hz. Osman’a, Abdurrahman bin Avf’a, Saad bin Ebi Vakkas’a ne diyeceksin?” demekte ve ayeti hadisi tınlamamaktadır.

Dindar zihnin şunu bilmesi gerekiyor: Ebuzer (ve şu an biz) Hz. Osman’ın kişisel hayatını, hayasını, imanını, peygamberimize olan yakınlığını, İslam’a olan hizmetlerini eleştirmedik, eleştirmiyoruz. Böyle bir şey olamaz, olabilemez.

Fakat “kamu icraatı” eleştiriye açıktır.

Çünkü ülke (ümmet) hazinelerinin anahtarı kendisine teslim edilmiş olan, savaşa ve barışa karar verme yetkisi kendisinde olan, halkın mukadderatını etkileyecek kararlar verme makamında oturan yani kamu otoritesi yetkisi kullanan herkes, evet herkes eleştirilebilirdir.

İşte “herekse ait olan” bu alan (kamu) “herkesin” eleştirisine açıktır.

Kamu yetkisini kullandığı sürece hem hesap sorulabilir ve hem de eleştirilebilir olmak durumundadır. Aksi halde hesap sorulamaz ve eleştirilemez olursa diktatör ve hatta giderek tiran olur. Zaten diktatörlük ve tiranlık da bundan başka bir şey değildir.

Bu eleştiriyi yapacak olanlar da o ülkenin (ümmetin) aydınlarıdır. Aydın bu anlamda halkın vicdanıdır. Eleştirilemeyeni eleştirebilendir. Gelecek nesillerin ibret almasını ve bir daha o hataların tekrar edilmesini engelleyecek olan “eleştirel analizi” ortadan kaldıran “kutsallık perdesine bürünme” ve böylece “kamu icraatlarını sorgulamaz kılma” nın büyüsünü bozar. Böylece aydın ülkenin (devletin/ümmetin) donmuş dimağını açarak geleceğe yürümesini sağlar.

İşte Ebuzer bunu yapmıştır. Sahabenin çoğu da bunu yapmıştır. Hz. Osman da hiçbir zaman kamu icraatlarının eleştirilemez olduğunu söylememiştir. Bizzat hilafet makamında çatır çatır tartışmışlardır.

Eğer siz geçmişte hilafet makamında oturmuş birisini, kamu icraatları sebebiyle eleştirilemez görürseniz, bugün de, aynı/benzer makamda oturanları eleştirilemez görürsünüz. İslam toplumlarında eleştirilemez, sorgulanamaz, hesap sorulamaz liderlerin çıkıp durmasının kökleri buralara dayanmaktadır. Çünkü kamu bilinci yeterince gelişmemiştir. “Kamu icraatları sebebiyle eleştiri” ile “kişiliğe hakaret” birbirine karıştırılmaktadır.

Halbuki ilki meşru, ikincisi yasaktır.

Bu söylediğime değil Hz. Osman, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, eğer kamu yetkisi kullanmışsa Ebuzer, hatta Hz. Peygamber’in kendisi bile dahildir. Ona Allah’ın Resulü olarak tabiî ki itaat etmemiz gerekir, amennâ fakat “kamu icraatı” söz konusu olunca, ‘savaşı şöyle yapalım’, ‘barışı imzalamayalım’, ‘hurma ağaçlarını aşılamayalım’ vs. diyebilirsiniz. Eğer bunlardan kaynaklanan bir zarar ortaya çıkarsa ‘bu yanlıştı, yapmamalıydık’ deme hakkınız vardır. Bunların hepsi olmuştur.

Bugün dahi “kamu yetkisini” kim kullanıyorsa “kamudaki tüm icraatları” eleştiriye açık olmak durumundadır. Çünkü kamu “herkese ait olan” demektir ve herkese ait olan hakkında karar verenler eleştiriyi göze almak durumundadırlar. Aksi halde tabiatları kaldırmıyorsa istifa etmeli, yerlerini tahammüllü olanlara bırakmalıdırlar. “Kamu” adı üzerinde kimsenin özel alanı, malı, mülkü ve çiftliği değildir. Nihayetinde ölmek, istifa etmek veya emekli olup gitmek suretiyle kamu görevi bitecek ve fakat milletin/ümmetin örgütlü gücü, ortak hazinesi veya toplumsal tini (ruhu) demek olan “kamu” devam edecektir.

İşte buna kamu bilinci diyoruz. (bkz. “En büyük kamu” başlıklı makale)

Bu nedenle başta Hz. Osman olmak üzere sahabeler “kamu icraatları” sebebiyle eleştirilemez ve sorgulanamaz değildir. “Burada yanıldı” demek sanıldığının aksine gayet ilerletici ve ders çıkarıcıdır. Üstelik günümüze yönelik son derece öğretici tarafları var. Öyle ki “Adalet Devleti” adlı kitabımdaki kimi kamu felsefesi teorileri, Hz. Osman döneminin yanlış icraatlarından çıkardığım sonuçlardan çıkarılmıştır. Yani bana gayet öğretici olmuştur.

***

İkincisi proğramda komunistlik yaptığım iddiasıdır.

“Kur’an’dan kapitalizm hele abdestli kapitalizm hiç çıkmaz. Eğer bir ekonomi-politik çıkarılacaksa, Kur’an kavramlarını kullanmadan, bugünün kavramları ile söyleyecek olursak sosyalizme eğilimlidir…”

“İslam’ın politik duruşu sol bir duruştur.”

Bu sözlerden benim komunistlik yaptığım nasıl çıkıyor?

Şunu da söyleyeyim: Kelime anlamıyla komunist (communist) sözcüğünden rahatsız olmam. Çünkü İslam’daki cum’a, cem, cemaat, cumhur sözcüğü ile aynı köktendir: topluluk, toplu, ortaklaşa olan demektir. Fakat bir ideoloji olarak komunizm ile herhangi bir alakam yoktur. Kendimi solcu, sosyalist veya komunist diye tanımladığım hiç görülmemiştir. Kur’an’dan çıkardığım kimi ekonomi-politik yorumların bunları çağrıştırır olması, bir ideoloji olarak komunizmi savunduğum anlamına gelmez. Nitekim “devlet kapitalizmi” tabirini kullanmıştım.

Daha önce Gerçek Hayat Dergisi’nde “Biz de ikisi de var” başlıklı makalede ve “Mülk Yazıları” kitabıma aldığım “Kur’an’dan kapitalizm mi çıkar sosyalizm mi?” başlıklı makalede bu konuları etraflıca anlatmıştım.

Bu kavramları kullanarak meseleyi anlatmaktan kastım “çağın idraki” içinde konuşabilmektir. Aksi halde “İslam o değildir bu değildir” dediğiniz zaman çağın idraki içine giremiyor ve o dili kullananlarla iletişim kuramıyorsunuz.

Buradan bakılınca asıl söylemek istediğim şu: İslam’ın politik duruşu sol ise metafizik duruşu sağ olur. Çünkü “Evreni yaratan ‘Allah’ var, yerin göğün ‘sahibi’ O’dur, Allah’ın ‘yasa’ları ile oynamamalıyız, yarattığı tabiat ‘düzen’ine uymalıyız, gönderdiği peygamberlere ‘itaat’ etmeliyiz…” dediğinizde bunlar çağın idrakinde gayet ‘sağ’ vurgulardır. Bu açıdan metafizik duruşu sağ olur.

Öte yandan “Zulme karşı direnmeliyiz, kula kulluğa son vermeliyiz, açları, yoksulları doyurmalıyız, malımızı onlarla bölüşmeliyiz, zengin ile yoksul eşit hale gelinceye kadar yardımlaşmalıyız, faize son vermeliyiz, insana emeğinden başkası yoktur, zulmedenler yakında nasıl bir inkılab ile devrileceklerini göreceklerdir, ezilenler yeryüzünün varisi olacaktır..” dediğinizde bunlar da çağın idrakinde gayet ‘sol’ vurgulardır.

Demek ki ‘çağın idraki içinden’ konuşursak, İslam’ın metafizik duruşu tabiattaki ‘yaratıcının koyduğu düzeni koruma’ gibi sağ temalar içerirken, politik duruşu insanlıktaki ‘bozuk düzeni değiştirme’ gibi de sol temalar içeriyor.

Bu nedenle Gerçek Hayat Dergisi’ndeki o yazıda (8 ay önce) anlattığım gibi, 30 yıl önce Mamak Cezaevi’nin kapısında başçavuşun “Sağcı mısınız, Solcu musunuz ulan!” sorusuna Balçiçek Pamir’in proğramındaki gibi “Müslümanım” demiştim. Başçavuş kızıp “Ne demek lan o, biz gavur muyuz? Birileri çıkmış adalet, eşitlik, özgürlük, yoksulluk, açlık, emek, devrim mevrim diyor, birileri de Allah, kitap, vatan, millet, din, iman diyor. Siz hangisini diyorsunuz?” deyince “Biz de ikisi de var” demiştim.

Aynı yaftalar, aynı kalıplar, aynı önyargılar….

Artık bunları kırmanın zamanı geldi de geçmedi mi?

Recep İhsan ELİAÇIK

recepihsan@gmail.com

http://ihsaneliacik.net

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : mal,mülk,ekonomi

1 MİLYAR İNSAN HANGİ SUÇUNDAN DOLAYI AÇ


9/11/2009 · Kategori: Ihsan Elia_ik Yazilari

‘1 Milyar İnsan Hangi Suçundan Dolayı Aç?’

16 Ekim Dünya Gıda Günü nedeniyle BM haberi:

“Birleşmiş Milletler (BM) dünyada açlık sorunu yaşayan insan sayısının 1 milyarı geçtiğini açıkladı. BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ile Dünya Gıda Programı’na (WFP) yayınladıkları ortak raporda, dünyada açlıkla mücadele eden insan sayısının, 2009 yılında 100 milyon artarak, 1 milyar 20 milyona ulaştığını bildirdi. Raporda, bu sayının son 40 yıldaki en yüksek aç sayısı olduğu ifade edildi. FAO Genel Sekreteri Jacques Diouf rapor açıklanırken, ‘Aç insanların sayısındaki artış tahammül edilemez noktada’ dedi. Diouf, ‘Açlık sorunun yok edilmesi için ekonomik ve teknik olanaklarımız var, ancak açlığı sonsuza kadar yok etmek için eksik olan siyasi iradedir’ diye konuştu…”

Görüldüğü gibi 1 milyar 20 milyon insan “yeryüzünün” sokaklarında aç dolaşıyor.

Oysa kıssaların anasında ne deniyordu: “Orada (yeryüzünde) aç kalmazsınız, çıplak olmazsınız, susuzluk çekmezsiniz, güneşin sıcağında yanmazsınız.” (Taha; 118-119)

Yani “yasak ağaçlardan” (adam öldürmek, hırsızlık, yolsuzluk, fuhuş, zulüm, işgal, şiddet, sömürü vb.) yediğiniz takdirde açlık, çıplaklık, susuzluk, yanma; ateş, kaos ve krizden kurtulamazsınız…

Bunlar olmadığı takdirde yeryüzü sizin için “cennet” aksi halde “cehennem” olur…

Yeryüzünün cennete veya cehenneme çevrilmesi bizim kendi ellerimizle yaptıklarımızdan dolayıdır…

Her kim her sabah üzerine güneşin yeniden doğduğu, çiçeklerin açtığı, nehirlerin aktığı, kuzuların melediği, kuşların uçuştuğu, insanların cıvıldadığı bu yeryüzü cennetini “yasak ağaçlara” dokunarak “cehenneme” çevirirse ettiğini bulacaktır. Her kim de cehenneme çevrilmiş yeryüzünü tekrar cennete dönüştürmek için çalışırsa karşılığını eksiksiz bulacaktır…

***

İşte dünyaya böylesi bir bakışa Ali Şeriati “Tevhidî Dünya Görüşü” diyor.

Yani kozmosu bir ve bütün halinde kavrama, yeryüzünü bir ve bütün halinde kavrama, insanlığın bir ve bütün olduğuna; renk, ırk, kavmiyet, milliyet, cinsiyet, mülkiyet bakımından Allah’ın önünde eşit ve özgür olduğuna inanma…

Tüm insanlığı Ehlullah (Allah’ın ailesi) gibi görme…

Buradan bakılınca tevhid ve şirk bu birlik ve bütünlükle ilgili olur.

İnsanları renk, ırk, kavmiyet, milliyet, cinsiyet ve mülkiyet bakımından ayıran ve parçalayanlar Allah’a (bire/bütüne) şirk koşmuş olurlar.

Burada “Allah” teolojik bir kavram değil; bilakis sosyolojik ve antropolojik bir kavrayıştır. Hasan Hanefi’nin dediği gibi Kur’an’a baktığımızda Allah’ın kendisini teorik değil; “pratik” bir düzeye yerleştirdiğini görürüz. Allah bir logos değil; fakat daima bir fiil halindedir. Allah, akılla kavranabilen bir obje, bir fikir, bir kategori değil; fakat bir “davranış” ve “vaziyet alış”tır. Allah, tanımlamadan uzak fakat varlığın yanında olup epistemolojiye değil ontolojiye dahildir.

Bu durumda diyebiliriz ki “Allah” insanların dünyasında ihtiyaç, umut ve arayışlarda ortaya çıkmaktadır. Muhammed’in Allah’tan aldığı okyanustan kabına dolan kadardır. İhtiyacınız, umudunuz ve arayışınız oranında kabınızı doldurabilmektesiniz. Siz ihtiyaç hissetmez, umut bağlamaz ve aramazsanız kabınız bomboş olacaktır. Yani dışınızda değil; içinizde Allah yok demektir. Kör açısından güneş neyse ihtiyaçsız, dertsiz, umutsuz ve arayışsız biri için de Allah odur…

Madem Allah ihtiyaç, dert, umut ve arayış oranında insanların dünyasında tecelli ediyor, şu halde, Allah insanın en temel ihtiyacı neyse onun arayışında görünür (müzahir) oluyor. Bu ise, kıssaların anasında değinilen açın, çıplağın, susuzun ve yanan adamın arayışında ortaya çıkıyor. Demek ki Allah açın, çıplağın, (maddi ve manevi) susuzun ve yanan adamın ruhu ve umudu olarak inkışaf ediyor; yani keşf ve müşahade olunuyor. (‘Fakirin neyi var Allah’tan başka’ veya ‘Umut fakirin ekmeğidir’)…

Kanımca bunun böyle olmasını Allah istemiş görünmektedir. Sanki insanların dünyasında dipten gelen bir arayış dalgası halinde müzahir (kural, ilke ve değerleriyle görünür hale gelen) olmak istemektedir…

Bu nedenle tarih boyunca peygamberlerin hep yoksulun, “açın, çıplağın, susuzun ve güneşin sıcağında yanan” adamın sesi ve soluğu olarak ortaya çıktığını görüyoruz.

Ne garip bir cilvedir ki yoksulların ve açların sesi olmak tarihte ilk defa modern çağda materyalist ve ‘Allah’sız’ bir ideolojiye kalmıştır. Bu nedenle de tutmuyor. Çünkü eşitlik söylemi biraz “irrasyonel’ ve fakat imkansız değildir. İnsanoğlunu, dünyanın acımasız dönen çarkı karşısında, ancak bitmek tükenmek bilmeyen derin bir maneviyatla beslenen adalet özlemi ve eşitlik arayışı ayakta tutabilir. Aksi halde teker teker yıkılır ve teslim olur. Kuşaklar boyu süremez. ‘Mümkün gerçekten daha fazla gerçektir.’

***

Bu nedenlerledir ki “yeryüzünde 1 milyar aç” meselesi her şeyden önce “Allah” davası ile ilgilidir. Kur’an perspektifinden bakarsak bu tevhid-şirk konusuna girer. Çünkü Kur’an’da şirk kavramının geçtiği ilk yer “Bahçe sahipleri” kıssasıdır. “Keşke Rabbime şirk koşmasıydım” diyen Bahçe sahibi zengin dindarlık iddiasında ve fakat bahçesine (sermayesine/tarlasına/parasına/mülküne) tapmaktaydı.

Demek ki bugün peygamber gelse, 14 asır önce “Bu kız çocukları hangi suçudan dolayı öldürüldü?” diye çağa seslendiği gibi, bugün olsa “1 milyar insan hangi suçundan dolayı aç?” diye soracaktı. Gelen ilk ayetler buradan başlayacaktı. Allah ilk buradan çağa seslenecek, yoksulların ve açların lehine, mülk sahiplerinin ise aleyhine olarak tarihin akışına müdahil olacaktı.

İlk 23 surede o günün 9 büyük mülk sahibi kabile ağasını; Velid bin Muğire, Umeyye bin Halef, Ebu Cehil, Ebu Süfyan, Ebu Leheb, Utbe bin Rabia, Ebu Amr es-Sakafi vb. eleştirerek işe başladığı gibi başlayacaktı. Çünkü bunlar bir tanrıya inanan, namazında niyazında insanlardı. Kabe’nin yeniden yapımında Velid bin Muğire ‘haram para getirilmemesini’ istemişti… Ebu Cehil beş vakit (evet beş vakit) namaz kılıyordu. ‘Vay o namaz kılanların haline’ ayetinin yer aldığı Maun suresi onun hakkında nazil olmuştu…Bunların çoğu Kabe’yi yedi defa tavaf eder, cünüp olunca boy abdesti alır, Ramazan ayında oruç tutarlardı… (İbn Habib’in el-Muhabber adlı eseri cahile dönemi Araplarının dini hayatına dair çok kıymetli bilgilerle doludur. Oradan anlaşılıyor ki İslam’da dini ibadetlerin (nusuk) hiç birisi yeni değildi; hepsini başta yukarıdaki elebaşılar olmak üzere cahiliye Arapları yapıyordu.)

Demek ki bugün olsa, örneğin, Türkiye’nin en zengin 9 büyük ailesini; Koç ailesi (6 milyar dolar üzeri), Sabancı ailesi (6 milyar dolar üzeri), Şahenk ailesi (5-6 milyar dolar), Ülker ailesi (5-6 milyar dolar), Doğan ailesi (4-5 milyar dolar), Tara ailesi (4-5 milyar dolar), Eczacıbaşı ailesi (3-4 milyar dolar), Yazıcı ailesi (3-4 milyar dolar), Dinçkök ailesi (3-4 milyar dolar) gibi büyük mülk sahiplerini aynı onları eleştirdiği gibi eleştirerek “ilk mesajlar” başlayacaktı…

Aynı şekilde yeryüzünün 9 büyük mülk sahibini; Warren Buffett (Yatırımcı/62 milyar dolar), Carlos Slim Helu (Telekom/ 60 milyar dolar), Bill Gates (Microsoft/58 milyar dolar), Lakshmi Mittal (Çelik/ 45 milyar dolar), Ingvar Kamprad (Ikea/31 milyar dolar), KP Singh (Gayrimenkul/ 30 milyar dolar), Oleg Deripaska (Aluminyum/28 milyar dolar) eleştirerek küresel çapta “ilk mesajlar” başlayacaktı…

Çünkü çağımızın yerel ve küresel çapta “Bahçe sahipleri” bunlar ve bunların “zuhruf”una (altına, paraya, lükse, şatafata) özenen daha yüzlercesidir…

Bunlara sorsan önceki çağlarda olduğu gibi “Mallarımız üzerinde dilediğimiz gibi hareket edemeyeceğimizi sana namazın mı emrediyor ey Şuayb?” (Hud; 87) diyecekler, “İsterse Allah’ın doyuracağı kimseleri mi biz mi doyuracağız?” (Yasin; 47) diye mustağnileşecekler, “Yanlarındaki ile eşit hale gelmekten” (Nahl;71) ödleri kopacak ve “Zenginliği kendi aralarında dönüp dolanan bir devlete” (Haşr; 4) dönüştürdükleri için onu korumak için her yola başvuracaklardır.

Bunun böyle olacağını görmemek için Kur’an’ı teberrürken ve ölülerin arkasından okuyup durmak lazımdır (!).

***

İşte çağın peygamberâne misyonu bunların karşısına dikilip “Lehu’l-mülk” diyen söylemdir.Yani Mülk Allah’ın (herkesin/kamunun) dur. Allah’ın toprağı, suyu, merası, otlağı, bağı, bahçesi, doğalgazı, petrolü, alimunyumu insanlığın ortak mülküdür. Bunlar üzerinde tekel oluşturulamaz, adilce paylaşılmalıdır. Hiç kimse tek başına bunların baronu ve ağası olamamalıdır.

BM raporlarına göre Afrika kıtasındaki açlık sorununu çözmek için 40 milyar dolara ihtiyaç var. Yukarıdaki listeye bakın, örneğin ilk sıradaki Warren Buffett’in tek başına serveti 62 milyar dolar!

Ee mesele gayet açık değil mi?

Yeryüzünde 1 milyar insan aç dolaşıyor, öte yandan bir adam tek başına bir kıtanın açlık sorununu çözecek servete sahip!

Bugün peygamber olsa işe “1 milyar insan hangi suçundan dolayı aç?” diye sorarak başlardı ne demek anlaşılıyor olmalı…

Çünkü Kur’an’dan okuduğuma göre söylüyorum, Allah’ı en çok rahatsız eden şey kendi yarattığı dünyası üzerinde “aç, çıplak, susuz ve güneşin sıcağında yanan” insanların bulunmasıdır. Tevhid açısından birinci ve ilk mesele budur. Yeryüzünde dikili putlar bile sonraki meseledir. Çünkü “put” dediğiniz açların ve yoksulların emeği ve alınteri üzerine dikilen şeydir.

Allah’ı en çok hoşnut eden şey ise, zenginler ve yoksullar arasındaki uçurumun giderildiğinin görülmesidir. Yeryüzünün bütün tapınaklarından yükselen ayinler, okunan dualar, kesilen kurbanlar bile bundan daha önemli değildir.

Madem Allah insanların ihtiyacı, umudu ve arayışında müzahir oluyor, kurtarıcı beklemeye ne gerek var? Umudu ve arayışı diri tutmak, canlandırmak, yaymak ve örgütlemek Allah’ın gören gözü, işiten kulağı ve yürüyen ayağa olmak demek değil mi?

Ve bu hemen yanı başımızdan başlamalı değil mi?

“1 milyar insan hangi suçundan dolayı aç?” sorusu, bu nedenle çağın insanî ve ilahî sorusudur. “Bu kız çocukları hangi suçundan dolayı diri diri gömüldü?” sorusunun çağa tercümesidir.

“Yaşayan Kur’an” çağa bu soruyu sorar, peşine düşer, dava eder.

Ta ki son aç doyuruluna, son çıplak giydirilene, son susuz suya kavuşana, son yangın söndürülene kadar… Ve bunlara neden olanlar alaşağı edilene kadar…

Recep İhsan ELİAÇIK
recepihsan@gmail.com
www.ihsaneliacik.net

Yorum (3) Yorum yaz! Etiketler : açlık, insan

"EBUZERLEŞMEYELİM İNŞALLAH"


30/10/2009 · Kategori: Ihsan Elia_ik Yazilari

‘Ebuzerleşmeyelim İnşallah’

“İhtiyaçtan fazla mal haramdır, hırsıklıktır... Açlar, yoksullar dururken villalar alınıyor, ciplere biniliyor... Altın ve gümüş yoksullar üzerinde hegomanya kurmak için kullanılıyor... İnfak edilmiyor… Mülkte şirk koşuluyor... Bahçe sahipleri kıssası ölülerin ardından okunup duruyor… Kırkta bir diye bir şey tutturulmuş gidiyor… Komşusu açken tok yatmamak için zengin mahallelere taşınanlar var… Sokaktaki açtan, yoksuldan haberiniz var mı? Bu din yeryüzünün sokaklarında aç gezen 1 milyar insan için ne diyor hocam? Bu din fekku ragabe (kölelere özgürlük!) diyerek başlamadı mı hocam?...”

Çevresinde tefsir sohbetleri, fıkıh dersleri yapmasıyla ünlü hocaefendi, yanına gelen gencin bu türden heyacanlı konuşmaları karşısında once yutkundu, sonra ensesini kaşıdı, vereceği cevabı düşündükten sonra söyle dedi: “Tamam seni anlıyorum, gençsin heyecanlısın. Şimdi namaz vakti, namaza kalkalım inşallah…”

Namazdan sonra çıkarken kapıda gencin kulağına eğilerek kafa konforu rahat o esaslı nasihatını verdi: “Ebuzerleşmeyelim inşallah!”

***

“Ebuzerleşmeyelim…”

Bu söz uyuşmuş, asude “dindar zihnin” klasik repliğidir.

İslam tarihinin bütün imparatorluk fıkhını özetler.

Bu kafaya gore Ebuzer aşırılığın adıdır.

Bu tür refleksif tepkilerle dindar zihin kendi kendine kafa konforunu iade etmek ister.

***

Buna benzer bir kaç refleks daha var. Bizzat şahit olmuşumdur.

Kur’an’ın ilk 23 suresinden örnekler vererek anlatıyorum mesela.

Yanıma yaklaşıyor ve şöyle diyor: “Bunlar senin şahsi fikirlerin Kur’an öyle demiyor değil mi?

Ben de diyorum ki: “Öyle desem rahatlayacak mısın? İyi o zaman... he bunlar benim şahsi fikirlerim. Kur’an öyle demiyor. Alak suresi zenginlikle tuğyan arasında ilişki kurarak başlamıyor. Kalem suresinde ilk bahçe sahipleri kıssasını anlatmıyor. Mülk sahiplerini ısrarla eleştirmiyor... Bunlar tamamen ındi görüşlerim. Kur’an’ın ilk meselesi mülk değil; havadan sudan bahsediyor. Bahçe sahiplerini ölülerinizin arkasından okuyasınız veya geceleri uykudan önce iyi gelir diye anlatıyor. Bankadaki paracıklarına, yengenin kollarındaki altın ve bileziklere bir şey olmayacak, merak etme...” (!).

Böyle deyince “Oh be!” diyor ve gayet rahatlamış ve kafa konforu iade edilmiş bir halde gidiyor.

Veya aynı tornadan çıkmış gibi başka bir refleks; “Bunlar solculuk, İslam’da böyle şeyler yok. Sen solculardan etkilenmişsin...”

Ona da “Ya evet, 30 yıl önce Mamak’ta solcularla yatmıştım, oradan kalmış, Kurtulamadım gitti yani” diyorum.

Dindar zihin kendi Kitabı ile yüzyüze gelmekten kaçıyor!

Bunun için, zihni, refleksif olarak rahatlayacağı bir bahane arıyor. Kendisini rahatlatacak, gerçekle yüzleşmekten kurtaracak bir argüman buldu mu ona sarılıyor ve kafa konforunu bozacak ‘tehlikeli fikri’ dışına atıyor...

“Ebuzerleşmeyelim inşallah” bunun tipik örneği.

Ebuzerleşince ne olacaksa?

Aç ve açıkta kalacağını, elinde avucunda ne varsa infak edeceğini, Hind fakirleri gibi olacağını, çoluk çoçuğunun sersefil olacağını sanıyor.

Sanki biz bunu söylüyoruz.

Tam tersi Ebuzerleşmeyelim dediği şey bunlar olmasın diyedir. Ama kendi celladına gülümsersen böyle oluyor.

***

1- “ (Ortalamasından) bir ev, bir binek (araba) saliha bir eş, yıllık 4 bin dirhem (aylık 3-5 bin TL) gelir. Ve bunları alabilecek, evirip çevirebilecek bir iş, ticaret, ortaklık vs.” her yetişkine farzdır. (Bunlar sahih rivayetlerden hesaplanarak çıkarılmıştır).

2- “ Bunlar temel ihtiyaçtır, mülkiyet değil. İhtiyaçtan fazlası mülkiyet olup kanımca Müslümana haramdır, hatta hırsızlıktır. Mülk Allah’ındır!”

3- “Bundan fazlasını biriktirmeyecek, infak edecek, paylaşacak, bölüşeceğiz. Bireysel kurtuluş ve köşe dönmeyi değil; toplumsal kurtuluş ve dayanışmayı esas alacağız. Badireleri ancak böyle aşabiliriz. Peygamberimiz böyle yaparak zulüm çemberinini kırmadı mı? ”

3- “Dinimizin atar damarı buradadır. Bunu yapmayan kendini baştan aşağı gözden geçirmelidir...”

İşte bu aktüelleştirerek çağa taşıdığımız söylemlere “Ebuzerleşme” diyorlar.

“Ne sırıtıyorsun, anlattığım senin hikayen” diyen Ebuzer söylemine “Ebuzerleşmeyelim” demek...

‘Hep kahır, hep kahırr...’

***

‘Hep kahır, hep kahırr’ dedirtecek başka bir örnek daha;

Yalova’da konferans vermiş İstanbul’a evine dönüyordu... Oturduğu koltukta cep telefonunu unuttuğunu otobüsten inince anladı. Telefonunu almak için bir hamleyle otobüse doğru koştu. Tam o esnada geriden gelen bir otobüsün çarpmasıyla otagarın yağmurdan ıslak parkeleri üzerine serileverdi...

Üzerine gazete kağıtları örttüler.

Şurada bir adama otobüs çarptı, ölmüş galiba” sesleri duyuldu. “Profesörmüş, İbrahim Canan yazıyor” dediler...

Gazeteler “Profesör cep telefonu uğruna öldü” diye yazdığında o defnediliyordu.

***

Ah benim güzel hocam!

Böyle yalnız ve gariban ölümlere dayananam.

Nitekim haberi duyduğumda dayanamadım.

Otogarları bilirim, çok gelip giderim öyle.

Yalnız biner, yalnız inerim.

Yalnızlık bana hep ümmetin o görkemli yalnızını hatırlatır.

Issız çölde yalnız yatan Ebuzer...

Bu ismi duyunca elektrikleniyorum. İçimin derinlikleinden bir heyecan dalgası yükseliyor. Titriyorum ve haykırasım geliyor.

Ah benim güzel hocam!

Sen öyle yalnız ve gariban otogar köşelerinde ölmeyesin diye meydanlara atılan, sarayların duvarlarını inleten Ebuzer hakkında aşağıdaki sözleri söyleyen sen mi olmalıydın?

Beni tarifsiz elemlere garkettin. Kahrıma kahır kattın.

Senin ölümüne mi yanayım, İstanbullu Ebuzer’in Ğifarlı Ebuzer’ için söylediklerine mi yanayım, klasik ‘dindar zihnin’ aşağıdaki sözlerinde kendini ele veren hal-i pür melâline mi yanayım, neye yanayım...

Bakın otogar köşelerinde ölüp üzerine gazete kağıtları örtülen İstanbullu Ebuzer Canan hoca, Ğifarlı Ebuzer hakkında neler yazmış;

Zamanımızda solcu fikirlere bulaşanlar, sermaye düşmanlığına Ebu Zerri örnek vererek İslam’ın da zenginlere, ferdi zenginliğe karşı olduğunu söylemektedirler. Burada hataya düşülmektedir. Evet, Ebu Zerr, ashabdandır, hemde büyüklerinden. Ve Rasulullah ashabının hepsinin doğru yolda olduklarını söylemiştir, bu da doğrudur. Ancak gözden kaçan bir husus var. Hz. Muaviye de ashabdan, Hz. Osman da, Ebu Hureyre r. da. Hz. Osman devrinde hayatta olan ve Ebu Zerr’e katılmayan büyük çoğunluk niye görmemezlikten geliniyor. İslam’ın bir başka dusturu da ihtilaflı hususlarda çoğunluğun iltizam edilmesidir. Ümmet-i Muhammed de sıratı mustakim olacak. Geniş cadde “Hz. Osman ve Hizbi”nin yoludur. Ebu Zerr Hazretleri’nin görüşü ferdi kalmaktadır. Cadde-yi Kübra olamamaktadır. Her isteyen o ferdi, o dar yolda gidebilir, kimse İslam adına o yolda gideni itham edemez, mani olamaz. Ama o yolu beğenip tercih edenler de öbür yolu, çoğunluğun yolunu itham edemez, buna hakları yoktur. Ve ümmet ferdi patikalara değil, büyük çoğunluğun cadde-i kübrasına sevkedilir. Dinimiz zekat, sadaka gibi emirler yerine getirildiği taktirde servete karşı değildir…” (Prof. Dr. İbrahim Canan/Kütübü Sitte Muhtasarı c.3 s.540).

Ashab arasında ihtilaflı meselelerde ümmete rehber olacak esas ekseriyetin görüşüdür. Ferdi anlayışlarda ısrar etmek, İslami espiriye uymaz. Ebu Zerr’in görüşüne saygı duyulur ama İslam budur denemez. Belki “İslam'a aykırı değil, dileyen tatbik edebilir, onu tatbik etmeyen itham edilemez” denebilir. Zira ashab olsun, tabiîn olsun, zekatı vermek kaydıyla para biriktirmenin caiz olduğunda ittifak ederler. Ashabdan büyük zenginler bile çıkmıştır…” (Prof. Dr. İbrahim Canan/Kütübü Sitte Muhtasarı c.7. s.337).

Ah benim güzel hocam, ah!

İşte bizim hâl-i pür melâlimiz bu.

“Aç sabahlayıp da kılıcını çekmeyene şaşarım” diyen Ebuzer, sen böyle olmayasın diye savaşmıştı. Şimdi o çölde yatıyor, bak onun yerine söylüyorum: “Otogar köşelerinde ölen yoksul bir ilahiyat profesörünün, zenginleri savunan birisi olduğuna şaşarım.”

Ne hazin bir durum!

***

İşte bunlar İslam’ın yaman çelişkisidir.

Yoksulların, ezilenlerin, açların, alınıp satılanların, kölelerin tarihteki son dinî çığlığı olarak, “fekku ragabe” (kölelere özgürlük!) diyerek doğmuş, ilk 23 surede mülk sahiplerini bombardımana tutarak başlamış, okurlarına ilk bahçe sahipleri kıssasını anlatarak başlamış, “Lehu’l-mülk” sesleriyle servet kalelerini, “Lailahe illallah’ nidalarıyla imparatorluk duvarlarını yıkmış bir dinin sonraki hocaefendileri, profesörleri, şehyleri, mollaları, tutar o yıkılan kalelerin ve duvarların savunucu ve hatta koruyucusu haline gelirler.

Kendisi de bir Ebuzer’dir ama Ebuzer’i açlıktan öldürenlere övgüler düzer.

‘Kendi celladına gülümser.’

Yaşadığı hayata bakmaz, ilhamını hayatın içinden almaz. ‘700 yıllık eserlerlerle averelik eder’. Sırf “Böyle gördük dedemizden” kör gelenekçiliği yüzünden Seyyid Kutup’un tabiri ile “haraketu’l-fıkıh” üretmez; “varakatu’l-fıkıh”ı tekrar eder durur.

Oysa o varakatu’l-fıkıh (eski kitaplarda/sahifelerde yazılı fıkıh) Ömer’i vuranların, Ebuzer’i çöle gömenlerin, Ali’yi hançerleyenlerin, Hüseyin’i susuz bırakanların, Harre’de Medine’yi yağmalayarak 900 sahabe kadınına tecavüz edenlerin ve Kabe’yi mancınıkla ateşe verenlerin fıkhıdır.

O fıkıhtan bir şey çıkmaz. Zenginlerin, kodamanların, cariye ve köle sahibi olma peşine düşmüşlerin, “fekku ragabe”yi tersine çevirenlerin fıkhıdır.

O fıkıhtan bir şey çıkmaz. Sultanların, saray ahundlarının, harem ağalarının, zindandan İmam-ı Azam’ın kırbaçtan morarmış cesedini çıkaranların, hile-i şer’iyecilerin, kırkta bircilerin fıkhıdır.

O fıkıhtan bir şey çıkmaz. Çünkü maharref bir Ehl-i Kitap fıkhı haline gelmiş durumda. Defteri dürülmeli, tarihe intikal etmeli ve ‘Müslüman Ehl-i Kitap fıkhı’ muamelesine tabi tutulmalıdır.

Çağa “hareketu’l-fıkıh” lazımdır. Yani ilhamını doğrudan doğuya Kur’an’dan alan, sokağın tozuna toprağına bulanmış, hayatın atardamarlarından fışkırıp gelen, suyu ilk kaynağından içen; Peygamberin, Ömer’in, Ali’nin, Ebuzer’in düştüğü yerden kalkan, daima yoksulu, ezileni, mazlumu, dışlanmışı, yalnızı, garibi, azınlıkta kalanı koruyan ve kollayan yaşayan fıkıh...

Yaşayan Kur’an fıkhı bu olmak icap eder.

***

Yazılarındaki bu zenginlik antipatisi nedir böyle diyeceksiniz...

Okuduğum Kur’an’da zengini öven ve zenginliği teşvik eden bir tek ayet görmedim. Varsa bilen meydan okuyorum, göstersin. Övülen ve teşvik edilen sürekli olarak paylaşma, verme ve bölüşmedir.

İslam’ı yıkan üç şeyden (3m) ilki kesinlikle mülk meselesidir.

Hz. Peygamber ümmetin şirke düşeceğinden korkmamış ama mal mülk sevgisinden korkmuştur. Hasan-ı Basri bu ümetin putunun mal tutkusu olduğunu söylemiştir.

“Vermek için zengin olmalıyım” lafı içi boş bir avuntudur. Böyle olanlar nedense sonra hep “Ebuzerleşmeyelim” demeye başlıyorlar.

Kanımca kişinin kendisine “Ben zenginim” demesi bile Kur’an’ın hem lafzına hem ruhuna aykırıdır: “Siz yoksulsunuz, Allah’tır zengin olan.” (Muhammed; 47/38).

Allah’ın sürekli olarak ‘mülk O’nundur, zengin O’dur, aziz O’dur, büyük O’dur, kibriya O’dur’ vb. şekilde kendini yüceltmesi, tabiri caizse ‘kibirli’ konuşması, aslında, bizdeki kibri kırmak içindir. “Birbirinize tanrılar gibi davranmayın, oturun oturduğunuz yerde, ne olduğunuzu sanıyorsunuz siz? Sonunda ölünce üç gün sonra leşiniz kokacak, dâhi sandığınız o beyninizi mezarda kurtlar böcekler yiyecek...” dedirtmek içindir...

Bu halk bunları öğrenmeli. Hocalar, şeyhler, mollalar uyanmalı. Otogarlarda ölüp giden yoksul profösörler, ölmeden önce geçmişe eleştirel bakmalı, yaşayan fıkıh üretmeli. İslam kalkarsa buradan ayaga kalkacak...

Aksi halde ‘Ebuzerleşmeleyim inşallah’ sözü ile daha çok uyutulacağız...

Not: Aşağıdaki linkte Kayseri’den kadim dostum Kemal Ersözlü tarafından kaleme alınan “Bir adalet savaşcısı Ğıfarlı Ebuzer” başlıklı kitapçık çapında enfes bir makale var. Lütfen okuyunuz, okutunuz, dağıtınız...

http://www.ulumulhikmekoeln.de/seminerlerdizisi/ebuzer.htm#_ftn50

Recep İhsan ELİAÇIK
recepihsan@gmail.com
www.ihsaneliacik.net

Yorum (2) Yorum yaz! Etiketler : ebuzer

EY ALLAH'IN KULLARI! KARDEŞ OLUNUZ!


20/10/2009 · Kategori: Ihsan Elia_ik Yazilari

Ey Allah'ın Kulları! Kardeş Olunuz!

Şehirde Muhammed geliyor diye sesler duyuldu…

Evsliler, Hazreçliler… Medine’de daha önce yıllarca birbiriyle savaşmış, aralarında kan davası olan onlarca kabile; kadın erkek, çoluk çocuk Medine’nin girişine doğru yürüdü…. Nihayet çölün kızgın güneşi şehri kavururken ufukta göründüler.

Hep bir ağızdan şarkılar başladı. Erkekler ellerini açmış yakarıyor, kadınlar zılgıt çekiyor, çocuklar bağrışıyordu. Şehrin girişinde büyük bir kalabalık çoşkuyla Mekke’den Medine’ye hicret eden Hz. Peygamber’i karşılıyordu.

Kalabalık “İşte o” diye Hz. Ebubekir’in üzerine üşüştü. Bağırlarına basmak, omuzlarına almak ve doyasıya sarılmak istiyorlardı. “Hayır” dedi ikinin ikincisi; “Allah’ın Resulü o, ben değilim.” İnsanlar, su arkının yön değiştirmesi gibi ona koştular, etrafını sardılar…

Yüksekçe bir taşın üzerine çıktı, eliyle hafifçe susmalarını işaret ettikten sonra, “ilk” olarak şunları söyledi;

“İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız. Birbirinizi sevmek için de aranızda selamı yayınız… Birbirinize haset etmeyiniz. Birbirinize hasım olmayınız. Birbirinizin arkasından çekiştirmeyiniz. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz! (Kunû yâ ibadallahi ihvâna)…”

***

Dikkat edin, Ey “Müslümanlar” kardeş olunuz değil; Ey “Allah’ın kulları” kardeş olunuz!

Yani: Ey Evsliler, Hazreçliler, Kaynukalılar, Nadirliler, Yahudiler, Hrıstıyanlar, zenciler, beyazlar, zenginler, yoksullar! Merkezde oturanlar, kenar mahallelerde yaşayanlar! Şehirde’de kim yaşıyorsa bütün herkes! Hiç biriniz büyük, hiç biriniz imtiyazlı, hiç biriniz sahip değilsiniz. Paylaşınız, bölüşünüz, kardeş olunuz kardeş! En yüksek insanlık ideali budur!

Şehrin semalarında yankılanan ilk sözler işte bunlardı.

Medine’de “yeni dünyanın” temelleri işte bu sözlerle atıldı.

183 aile birbiri ile kardeş oldu; ilk yapılan da buydu.

Kaynaştılar, paylaştılar, bölüştüler.

“Yar yanağından gayrı” her şey ortak oldu.

Öyle ki bir ineğin sütünden 10 aile birlikte içiyordu.

Bu, bir anlamda, kıssaların anasında “Orada aç kalmazsınız, çıplak olmazsınız, susuzluk çekmezsiniz, güneşin sıcağında yanmazsınız.” (Taha; 118-119) diye tarif edilen ebedi ve ideal ülke “cenneti” ilk kurma girişimiydi. Çünkü cennet dünyada kurulmak için vardı, başarılamazsa “Kurmaya çalıştığınız bu muydu?” diyerekten “ödül” olarak ahirette verilecekti. Müslümanın zihin dünyasında cennet ütopyasının dünyevi ve uhrevi anlamı bu olmak icap eder. Cenneti kurmaktan, yaşamaktan ve yaşatmaktan dünyada nasibi olmayanın ahirette de nasibi yoktur.

Cennet, her şeyden önce kardeşlik demektir. Paylaşım, bölüşüm, sevgi, merhamet, adalet, eşitlik, doğruluk, dürüstlük, özgürlük demektir…

Sonradan ortaya çıkan bütün ayrılıkların gayrılıkların sona ermesi, “takva” elbisesi dışında bütün elbiselerin çıkarılması, “erdem” dışında bütün rütbelerin sökülmesi, “insan” dışında bütün renklerin, ırkların, kabilelerin, dillerin anlamsızlaşması, “bölüşmek” dışında bütün sahiplenmelerin ortadan kalkması, “sevgi” dışında bütün hislerin bayağılaşması, “Hakk” (gerçek ve adalet) dışında bütün otoritelerin yok olması demektir…

İşte Hz. Peygamber Medine’ye geldiğinde ilk bunu yaptı.

Yürünecek yolun (din), yaşanacak şehrin (medine) ve kurulacak uygarlığın (medeniyet) temelinde neyin yatması gerektiğini gösterdi. Buradan bakarsanız gerisi teferruattır…

Onun için, o gün, bir taşın üzerine çıkarak yaptığı o konuşma ezeli ve ebedi insanlık idealini ifade etmektedir: “Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz!”

***

Bütün şairler bunu terennüm etti; “72 millet birdir bize” (Yunus Emre).

Bütün ozanlar bunu söyledi: “Gel birlik kavline girelim kardaş” (Aşık Veysel)

Bütün devrimler bunun için yapıldı; Eşitlik, kardeşlik, özgürlük, adalet, birlik

Gelmiş geçmiş bütün peygamberler, bilgeler, büyük filozoflar hep bunu söyledi.

Artık mesele “Ayinesi iştir kişinin lafına bakılmaz” noktasına gelmiştir. Yani kimin, bizzat ve bilfiil kalkıp bunu yaptığı, yaşadığı ve yaşattığı önemlidir.

Hz. Peygamber Medine’ye geldiğinin ilk yılları başta olmak üzere, tüm Mekke ve Medine hayatı boyunca bunu bizzat ve bilfiil kalkıp yapmış, yaşamış ve yaşatmıştır.

Öyle ki Medine’nin ilk yıllarındaki o “kardeşlik devriminde” bir tür komün hayatı yaşandığı bile söylenebilir. Çünkü bugün bırakın 10 ailenin bir ineğin sütünden içerek yaşamasını, komşu komşusundan kaçıyor. Bugünün muhafazakarları, komşusu açken tok yatar durumda olmamak için olmalı (ki böyle olduğunu bile sanmıyorum) tok ve asude semtlere taşınıyor. Böylece komşusu açken tok yatmamış oluyor (!).

İnsanlar bayramlarda kardeşlikten, paylaşmaktan, kaynaşmaktan “tek başına” güneşleneceği kıyılara kaçıyor.

Bazıları “O dönemde yokluk kıtlık vardı, öyle oldu” diyor. Hayır bayım! Bu bir iman, bilinç, ideoloji ve projedir! Çok bilinçli olarak öyle yaşadılar. Mescidin kapısına mal mülk yığıldığı halde peygamberimiz tenezzül etmedi. İstese rahatlıkla Karun olabilirdi, hiçbir engel yoktu. Böyle yapmakla bir toplumun (Medine’nin) harcında neyin yatması gerektiğini gösterdi. Çünkü o usve-i hasene (en güzel örnek) idi.

Medine’ye geldiğinde o taşın üzerinde “Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz!” derken seçim konuşması yaptığını mı sanıyorsunuz?

***

Bu cümleyi bir yerde daha söylediğimi hatırladım.

1992 yazıydı sanırım, bir gurup arkadaşla İran’a gitmiştik. Tahran’da milyonluk Cuma namazındayız…Cuma namazını Rasancanî veya Hamaney kıldırıyordu. Kalabalığın içine karışmış halde namazı kıldık. Namazdan sonra, orada herkes sağ ve sol yanında oturanla musafaha (tokalaşma; Allah kabul etsin deme) yapıyor. Selam verir vermez kalabalık sarmaş dolaş oluyor.

Yanımda Tahran’a yakın bir köyden geldiği belli olan bir İranlı Azeri oturuyordu. Solundaki ile musafahalaştıktan sonra baktım bana dönmedi. Tereddüt içinde bekliyordu. Namazda baktıki bizim secde ettiğimiz yerde “Kerbela taşı” yok, bir de biz ellerimizi göbek hizasında bağlıyoruz, ne olur ne olmaz necistir bunlar diyerekten hiç oralı olmadı.

Yüzüme öyle bir baktı ki, o bakışta 14 asırlık Şiî-Sunnî ayrılığının bütün serancamı vardı. “Sen Türkiyeliseen” diye kelimenin sonunu Fars ağzıyla melodi gibi uzatarak sordu, “Beli” (Evet) dedim. Ardından “Sunnîseen, ellerini bağlisen, Kerbela taşı yohtur secdende, Hz. Hüseyin’in şefaatinden mahrum olmuşsen” dedi.

Sanırım beni necis sayıyor olmalı ki bana dokunmuyor bir türlü. O tereddüt içinde beklerken ben birden eline yapışıp kendime doğru çektim. Pazarlık yapar gibi sıkı sıkıya sallamaya başladım. Sallarken “o cümleyi” okuyordum; “Kunû yâ ibadallahi ihvana!” (Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz!).

O bana şaşkın şaşkın bakarken şöyle şeyler söyledim: “Agacan! Dere tepe aşmışam, yedi gün yedi gece yol gelmişem. Yanına oturmuşam, omzumu omzuna vermişem. Aynı kıbleye yönelmişiz, aynı fatihayı okumuşuz, aynı Allah’a yakarmışız, aynı peygambere salavat getirmişiz. Sen hala tereddüt edirsen, necis mi acaba diye düşünirsen. Ver elini ben senin gardaşınam…

Bu minval üzere konuşmalar yaptıkça adamcağız “Agacan! Doğru söylirsen. Heyli zemon ki sunni görmemişem. Biz böyle nemaz kabul olmaz bilirik, sen iyi okumuşsen, bağışlayasan” dedi. Boynuma öyle bir sarıldı ki sanki 14 asırlık bir hasret vardı gözlerinde….

Köyümüze gel, konağımız ol. Aşımız, ayranımız yahşidir” dediyse de işimiz vardı ayrıldık. Ayrılırken ona dedim ki: “Eğer ki bir gün sen bizim konağımız olursan secdede Karbela taşı ile, kolların yanda namaz kılarsan, namazdan sonra Ali’ye, imamlara böyle mersiyeler okursan, senin bana yaptığını sana yapacak “necisler” göreceksin. Benim sana yaptığımı sen de onlara yap; tut ellerini ben sizin gardaşınızam de…”

**

Öyle ya bu ümmet “Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz” diye kurulmadı mıydı?

Şu Ehl-i Sünnet –Şia ayrılığı ne hazindir.

Bu ümmet kıyamete kadar bu ayrılıkla mı yaşayacak?

“Ebubekir mi, Ali mi halife olmalıydı?”

İyi de onlar öleli 14 asır olmadı mı?

Ahmet el-Katip’in yeni çıkan “Tarihte kalmış ayrılık: Sünnîlik ve Şiîlik” kitabını okurken işte bunlar aklımdan geldi geçti. (Şiddetle okumanızı tavsiye ederim; Ahmet el-Katip; Nedenleri Tarihte kalmış ayrılık; Sunnîlik-Şiîlik, Mana yayınları, İst., Eylül, 2009).

Ahmet el-Katip Şiî havzalarında yetişmiş, son dönem İslam’ın yenilikçi simalarından birisi. Şiîliğe ve Sunnîliğe her ikisine birden esaslı ve sarsıcı eleştiriler getiriyor. Şiîlerin Ehl-i Beyt imamlarını, Sunnîlerin de sahabeyi kutsayıp etraflarında efsaneler üretmesinin ilk dönemlerde olmadığını, sonradan ortaya çıktığını klasik kaynaklara derinlemesine bir vukufiyetiyle ortaya koyuyor. Böylece bir taraftan “Şiî İmamet mitolojisinin” diğer yandan da “Sunnî saltanat ideolojisinin”; her ikisinin birden aşılmadıkça ümmetin önünde yeni ufuklar açılamayacağını savunan Fas’lı M. Abid el-Cabiri’ye Şiî kanattan güçlü bir destek veriyor.

Ahmet el-Katip kitabın sonunda Ehl-i Sunnet-Şia (veya Alevî –Sunnî) ayrılığının sona erdirilmesi için çözüm yolları önermiş. 12 maddelik bir de sonuç bildirgesi hazırlamış. Sunnî-Şiî adlarının terk edilmesi, bu ayrımın çağımızda artık bir manasının kalmadığı, tarihte kalmış bir ayrılık olduğu gibi çarpıcı önerileri var.

Daha önce “Ehl-i Kitap kimdir?” başlıklı yazımda söylemiştim, eğer bu yapılmaz da tarihin tortuları temizlenmek yerine iyice kabuk bağlamaya devam ederse “Ehl-i Sünnet” veya “Ehl-i Şia” (her ikisinin birden iddia ettiğinin aksine) bırakın “Öz Muhammedi İslam” veya “Peygamberin sahih yolu” olmayı, yeni “Ehl-i Kitap” toplulukları haline gelecekler, belki de geldiler bile.

Ahmet el-Katip’in kitabı buna bunları bir kez daha düşündürdü.

Ali Şeriati’nin dediği gibi ne Hz. Ebubekir Sunnî, ne Hz. Ali Şiî, ne Hz. Musa Yahudi, ne Hz. İsa Hristıyan, ne Budha Budist, ne de Karl Marx Marksist idi. Onların bunlardan haberi bile yoktu. Dirilip gelseler de adlarına yapılanları görseler, acaba ne yaparlardı, merak ediyorum.

‘Her şey biz yaşarken oldu.’

Onun için köke, iyice köke dönmeliyiz. Hani parçalanmış (kabilelere, mezheplere, dinlere, etnik kökenlere, guruplara bölünmüş) Medine’yi yeniden kuran o ilk cümleye: “Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz!”

“Bölüştük ne varsa ekmeği aşı

Harç yaptık şehre sevgiyi barışı

Bağrımızdan çıktı Bilal’in haykırışı

Hayyalesselah, Hayyalelfelah dedik

Hançereler bile anladı da

Bir insan anlamadı bizi”

Recep İhsan ELİAÇIK

recepihsan@gmail.com
www.ihsaneliacik.net

Yorum (2) Yorum yaz! Etiketler : kardeşlik

BENİM HALKIM KUR'AN'I TERKETTİ!


19/10/2009 · Kategori: Ihsan Elia_ik Yazilari

Benim Halkım Kur'an'ı Terk Etti!


Kur’an, peygamberin kıyamet günü Allah’a şöyle şikayette bulunacağını söyler:

“Peygamber diyecek ki: “Ey Rabbim! Benim halkım bu Kur’an’ı terketti.” (Furkan; 25/30)

Ayette geçen “Kur’anmehcur tabiri terk edilmiş, bir kenara atılmış, bırakılmış, uzaklaşılmış Kur’an demek…

Peygamber rabbine hangi halkı şikayet edecek dersiniz?

Kim bu Kur’an’ı bir kenara atan halk?

***

Elinize aldığınız herhangi bir mushafın üzerinde “Kur’an-ı azim veya “Kur’an-ı Kerim” yazar.

Büyük, şanlı, asil Kur’an; içinde insanlığın şerefi ve itibarı olan, kemikleşmiş değer ve ilkeleri bulunan, onları ısrarla vurgulayan, insanlığa sürekli bunları hatırlatan (zikr), temel değerlerinin (hablun min’ennâs) savunucusu, vicdanının sesi (basâiru li’nnâs) olan Kur’an demek…

Ne asil bir isim…

Demek artık şöyle okuyacağız: Kur’an-ı mehcur…

“Geçip giden varsa İslam’ın şu çiğnenmiş diyarından”, viran olmuş yurtların, metruk binaların, ot basmış evlerin örümcek bağlamış duvarlarında asılı duran, artık bir manası kalmamış, bunun için de dönüp bakmaya gerek olmayan, terkedilmiş, bir kenara atılmış, kendi haline bırakılmış Kur’an demek…

Ne hazin bir isim…

***

“Kur’an Mekke’de nazil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı” diye meşhur bir söz var…

Kur’an’ın tarihteki serancamını adeta özetliyor: Nazil oldu… Okundu… Yazıldı…

Peki nerede anlaşıldı? Nerede yaşandı? O niye yok?

Manidar değil mi?

***

Kendinizi bir yoklayın.

En son ne zaman Kur’an’ı okudunuz demiyorum, ne zaman dediğini anlamaya çalıştınız?

Yani Kur’an’ı en son ne zaman terk ettiniz?

Biliyorum bir çoğumuz için trajik bir soru.

Kur’an’ı terk etmek…

Ondan umudunu kesmek…

Gerek duymamak…

Heyecan duymamak…

Okuduğu halde terk etmek…

Yazdığı halde terk etmek…

Konuştuğu halde terk etmek…

Saygı duyduğu halde terk etmek…

***

Bu kitap bir çoğumuz için artık Kur’an-ı azim değil Kur’an-ı mehcur…

Yani büyük, şanlı, asil kitabımız; içinde şerefimiz ve itibarımız olan, kemikleşmiş değer ve ilkelerimizi ısrarla vurgulayan, bize sürekli bunları hatırlatan (zikr), temel değerlerimizin (hablun min’ennâs) ve vicdanımızın sesi (basâiru li’nnâs) olan kitap değil; ya çocukluk yıllarımızı, ya mahalle camilerini, ya kandil gecelerini, ya da pişmanlık ve nostaljiyle karışık cemaat ortamlarındaki tefsir derslerini hatırlatan, artık terk ettiğimiz bir kitap…

Peki, Kur’an nasıl terk edilir?

Kimimiz Kur’an’ı “okuyarak” terk ederiz.

Gece gündüz hatim indiririz. Bir ölünün toprağına okuyup geçeriz. Şifa niyetine okur, fal bakar, sağa sola üfürür, şifre arar, güllü yasin hatmeder, teberrüken tilavet ederiz. Hafızlık yarışmalarında birincilikler alırız. Davudi seslerimizle salonları inletiriz. Ne dendiğine hiç bakmayız çünkü önemli değildir. Önemli olan lahuti bir sesin içimizi huzurla doldurmasıdır.

İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne mezarlarda okunmak, ne fal bakmak için

***

Kimimiz “saygı göstererek” terk ederiz.

İşlemeli kılıflara koyup duvarlara asarız. Belden aşağıya indirmeyiz. Ayağımızı ona uzatarak yatmayız. “Abdestim yok, aybaşıyım” vs. diyerek zinhar el sürmeyiz. Saygımızdan peygamberin ismini bile anmayız. Anınca da kırk çeşit salavat getiririz. Öyle saygılıyızdır ki Kur’an’a, saygımızdan ne dediğini anlamayı bile saygısızlık sayarız.

İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur…

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne duvarlara asılmak, ne el sürülmemek için

***

Kimimiz “yazarak” terk ederiz.

Kufi’den rıka’ya, sülüs’ten cülus’a hat sanatının nadide örnekleriyle bezenmiş türkuaz ve altın sarısı yazmalara işleriz. Hat ve tezhip sanatının mükemmel örneklerini sergileriz. İnceden inceye yazar, bir noktası için kırk divid harcarız.

İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur…

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne tezhip, ne sülüs, ne hat yazmak için


***

Kimimiz “konuşarak” terk ederiz.

Kur’an üzerine bol bol konuşuruz. Nutuklar atar, hutbeler irad ederiz. Konuşmalarımızı en güzel ayetlerle süsleriz. Besmele, hamdele ve salvele ile başlar, “hur-i iyn” dualarıyla bitiririz. Tefsir dersleri yapar, tapınaklarda vaaz verir, kürsülerde gerdan kıvırmaya bayılırız.

İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur…

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne tapınak, ne nutuk, ne vaaz dini için

***

Kimimiz “kenarında dolanıp durarak” terk ederiz.

Emsile, bina, maksut, avamil, beleğat, usul, hadis, fıkıh, kelam vadilerinde dolanır dururuz. 72 ilmi öğrenmek için bina okur döner döner bir daha okuruz. Ömür biter 72 ilim bitmez. Meslek kaygılarından, kariyer hesaplarından ilahi mesajın özünü unutur gideriz. Peygamberin ağzından “Bu kız çocukları hangi suçundan dolayı öldürüldü” ayetini duyar duymaz kılıcını çekip “Bundan böyle kılıcım bu sözün arkasındadır!” diyen sokaktaki adamın sadeliğini, heyecanını, doğrudan muhataplığını hissetmeye kasınıp durmaktan bir türlü sıra gelmez. Halbuki iş bu kadar sade ve basittir.

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne meslek kaygıları ne kariyer hesapları için

***

Kimimiz de “açık arayarak” terk ederiz.

Kur’an’da habire açık ararız. Dörde kadar evlenmeyi emrediyormuş, köleliği onaylıyormuş, erkeğe iki kadına bir hak veriyormuş, kadını aşağılıyormuş, zina edeni taşlayın diyormuş, Muhammed çocuk yaşta kızla evlenmiş, hurafeyle doluymuş vs. diyerek terk ederiz. Kur’an’ı sönmüş bir yıldız gibi görürüz. Eski çağların kitabı muamelesi yaparız. Çağa ayak uyduramadığını söyleriz. Çöl kitabı veya Arap dini olarak görürüz. Bütün bunları gösterebilmek için açık üstüne açık ararız.

İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur…

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne erkeği yüceltmek, ne kadını aşağılamak için
Ne Araba paye vermek, ne Acemi hor görmek için

***

Oysa bu kitap esas itibarîyle “yaşayan hayatın” içinde “okunur”. Yaşayan hayattan koptuğu an terkedilmiş (mehcur) olur. Çünkü onun oluş ve doğuş tabiatında dosdoğru “yaşayan hayatın” içinden gelen (kitabun qayyime) özelliği vardır. Keza hakkında bilgi sahibi olurken bile “metafizik bir gerilim” içinde ve “korku ve titreme” (huşu) halinde olmak icap eder. Aksi halde size kendini açmaz.

Zira bu kitap tapınaklarda değil, varoluş sancısı çeken bir öksüzün mağaradan şehre inmesiyle şehrin sokaklarında, evlerinde, çarşılarında, pazarlarında ve de giderek savaş alanlarında doğmuştur. Bu nedenle onu okurken, içinden, “dışarıda gürül gürül akan hayatın” sesini; diri diri toprağa gömülen kız çocuklarının yalvarışlarını, kölelerin zincir seslerini, at kişnemelerini, kılıç şakırtılarını, şehit feryatlarını, gazi çığlıklarını duymuyorsanız onu asla okumuş olamazsınız.

“Metinde geçmeyeni duyabilmek” işte bu bunun için vardır.

Çünkü Kuran sadece bir “metin” değildir. Onun meali de metinde görünenin yan tarafına yazılması değildir. Bilakis meal, metinde geçmeyeni duyabilme çabasının adıdır. Zira üzerinde çalıştığınız metin, metinlerden bir metin değildir. Bu metin öyle kolayına ortaya çıkmamıştır. Arkasında yirmi üç yıl boyunca esen bir ruh, dalgalanan bir heyecan ve coşkun bir hareket vardır. Bunlardan nasibiniz yoksa Kuran okumak ha bir kuru emektir…

Peki, nedir Kuran?

Kuran, bilgiden ziyade esasında bir bilinç kaynağıdır. Epistemolojiden ziyade ontolojiye dâhildir. Yani bilgi kaynağı olmaktan ziyade, bilgiye ulaşacak olan insanoğluna hitaptır. İnsanı çevresine tepki vermeye çağırır. Onda “Allah şuuru” (takva) uyandırarak hayat yolculuğunda “birlikte yürümeye” davet eder. Bu şuur uyandıktan sonra bilgiye insan kendisi ulaşacaktır.

Bilgi ise bütün varlığa saçılmıştır; tarih, tabiat ve hayat... Bilgi bütünüyle tek bir kişiye veya bölgeye inhisar edilmemiştir. İnsana düşen bunları aramak, esaslı bir hakikat arayışına girmek, tarihin, tabiatın ve hayatın neresinde ise bulup ortaya çıkarmak, Çin’de de olsa gidip almaktır.

Kuran sınırlı sayıda bilgi verdiği yerde bile esas itibarîyle şuur oluşturmak istemektedir. Kuran’ın yazılı bir metin olarak, tekrarlı, kesintili, vurgulu ve dalgalı akışında bunu görmek mümkündür. Esasında Kuran, deruni dile ve cânu gönüle yönelmiş bir hitabettir.

Kuran, insanlığa hiç duyulmamış yepyeni şeyleri getirmez. Bilakis bilindiği halde uygulanmayan, o çok bilenen fakat oralı olunmayan, çeşitli sebeplerle savsaklanan, her insanda fıtraten var olan insanlık vicdanını (basâirun li’n-nâs) uyandırmak ister (45/20). Uyanan vicdanın hayata yansımasını bekler; iyilik, güzellik, doğruluk, dürüstlük, sevgi, saygı, söz, namus, adalet, erdem, vefa, dostluk, kardeşlik, cömertlik, yiğitlik, mertlik gibi temel insanlık değerleri (hablu’n-nâs) üzerinde ısrarla durur (3/112) ve sürekli olarak bunları talep eder. Bunları aynı zamanda Allah’ın ipi/yolu/değerleri (hablullah) olarak vazeder (3/112).

Kuran bize hakikat arayışında yoldaş olmak ister. Yardım eder, aptalca bir yanlışlığa düşmememiz için bizi uyarır. “Allah” kavramının peşine düşürerek, her şeyden bağımsızlaşmamızı sağlar. Böylece bizi her tür batıl bağımlılıktan kurtararak özgürleştirir. Bu anlamda Kuran işaret parmağı gibidir. Bilfiil, bizzat ve “hemen şimdi” işaret ettiği yöne gitmemizi ister, işaret parmağının kendisi ile uğraşıp durmamızı değil… (Yaşayan Kur’an; Türkçe Meal-Tefsir, Önsöz’den, İnşa yayınları, İst. 2007).

***

Bu Kitab’tır: her insana için dışın öğreten
Gökte, yerde, tende, canda bir Yaratan sezdirten

Bu Kitab’tır: Her kişiye benlik veren, yol açan.
İnsanlığın sergisine armağanlar astırtan
Bu çerağdır: Obalara, konaklara nur saçan
Bir köylünün işlerini tarihlere basdırtan

Bu Kitab’tır: Yürekleri iyilikle besleyen
“El bağına girme” diyen, dost yarasın bağlatan.
Bu anadır: Her öksüze “Yavrum” diye sesleyen
Nice canları kardaş eden birbirüçün ağlatan

Bu Kitaptır; akıllara her bir şeyi sordurtan
“Düşün sonra inan” diyen, doğru yollar gösteren
Bu bilgidir: Ululuğun yapıların kurdurtan
Çıplak dağlar yeşilleten, viran köyler şenleten

Ey kardaşlar! Şu küçücük armağanım atmayın;
Bir goncadır; Muhammed’in gül yaprağından derildi
Sakın, bunu yapma çiçek demetine katmayın
Bu şey size özünüzü açmak için verildi.

(M. Emin Yurdakul, Kur’an-ı Kerim)

İşte bu da Kur’an-ı azim’dir…

Onu terk eden kendini terkemiştir.


R.İhsan ELİAÇIK
Haber 10

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : kuran

EY HALKIM SÖYLE


28/9/2009 · Kategori: Ihsan Elia_ik Yazilari

Ey Halkım Söyle

Tevrat’ın son bölümü olan Malaki şöyle bitiyor: “Rabb’in büyük ve korkunç günü gelmeden önce size peygamber İlyas’ı göndereceğim. O, babaların yüreklerini çocuklarına, çocukların yüreklerini babalarına döndürecek. Öyle ki gelip ülkeyi lanetleyerek yok etmeyeyim.” (Malaki; 4/5).

İncil’in son bölümü olan Vahiy kitabı da şöyle bitiyor: “Bunlara tanıklık eden “Evet, tez geliyorum!” diyor. Amin! Gel, ya Rab İsa! Rab İsa’nın lütfu kutsallarla birlikte olsun! Amin.” (Vahiy; 22/20-21).

Kur’an’ın son suresi olan Nâs da şöyle biter: “De ki: İnsanları şüphelere düşüren sinsi fısıldayıcıların şerrinden, görünür görünmez tüm belaların şerrinden insanların Rabbine, Melikine, İlâhına sığınırım.” (Nâs; 1-6)

***

Bitiş bölümlerinden de anlaşılacağı gibi Kur’an, önceki Tevrat ve İncil’den uslup, tema, vurgu ve geleceğe bakış açısı (eskatoloji) bakımından esaslı farklarla ayrılır. Bu, aynı zamanda Kur’an’ın dini dünyaya getirdiği reformu da yansıtan önemli bir farktır.

Önceki Tevrat ve İncil’in, bu konuda, daha önceki Vedalar ve Avesta metinlerinin etkisi altında olduğunu görüyoruz. Yani her ikisinde de Hindu-Caynacılığının ve İran-Mecusiliğinin açık etkisi var. Bu metinlerde daima muntazır (beklenen, gözlenen), musavver (özelikleri açıklanan) ve muhayyel (hayali kurulan, düşlenen) bir “kurtarıcı mehdiden” bahsedilir.

Şöyle ki:

* Hindistan’daki Caynaizme göre Mahavira, dünyaya belirli aralıklarla gelen kurtarıcılardan (cayna) biriydi. Mahavira’dan önceki son kurtarıcı (cayna) 250 yıl kadar önce gelmişti. Çünkü dünya kuruluşundan beri canlı bir öz olan civa (ruh) ve cansız madde­lerden (aciva) oluşur. Civalar doğaları gereği tüm bilgiyi, erdemi ve sonsuz mutluluğu içerirler. Bu özelliklerini açıkça göstermemelerinin sebebi daha baştan türlü türlü maddelerle kirlenmiş, bulanmış olmalarıdır. Böylece gerçekte kusursuz ve ölümsüz olmaları gereken civalar ölümlü, maddi vucutlara bağlanmış olurlar. Civanın bu kirli maddeye bağlanmışlıktan kurtulmasının yolu, maddeden bağımsızlaş­ması ve yeni kirlenmiş maddelerin alınmasının önlenmesiyle mümkündür. Bunun için kişi sıkı perhiz yapmalı, katı bir disiplin içinde yaşamalı, çileci ve erdemli bir yaşam sürmelidir. Bunu en yüksek düzeyde yapan kişiye de cayna (kurtarıcı) denir ve her 250 yılda bir ‘yüzyılın başında’ zuhur ederek insanlığı kurtarır… Bugün Mahavira taraftarları (caynalar) Hindistan’da seçkin bir azınlık çevrede iki milyon civarındadır...

* Mecusiliğe göre, yaratılıştan kıyamete kadar zamanın süresi her biri üçer bin sene devam eden, dört devreden meydana gelen 12.000 senedir. Birinci devrede (1-3000) Ahura-Mazda melekleri, iyi ruhları ve Fravaşileri, yani canlıların ezeli ruhsal suretlerini yaratmıştır. Bütün bunlar sonsuz bir gelecekte mevcutturlar… İkinci devrede (3000-6000) sonsuz yaratılış maddeye dönüşür. Maddeye dönüşen ilk insan Gayomart ve hayvanlar aleminin ilk boğa ruhu olgun ve günahsız bir hayat sürmeye başlarlar. Kötülük tanrısı Ehrimen birinci devredeki hücumunun boşa gittiğini ve nihai zaferi Ahura-Mazda’nın kazanacağını görerek tekrar yeni bir saldırıya geçmek ister. Bu defada Ahura-Mazda galip gelir… Üçüncü devrede (6000-9000) Ehrimen dünyaya girer, ilk insanı ve ilk boğayı öldürür. Fakat ilk insan ve boğa kederlerini önceden görerek nesillerini bırakmayı ihmal etmemişlerdir. Ehrimen’in bütün kötülük güçleri, devler, cinler vs. dünyayı kaplar. Yeryüzünde iyilerle kötüler birbirine karışır.

Dördüncü devrenin (9000-12.000) başında ise insanlara yardım etmek için Ahura-Mazda Zerdüşt’ü gönderir. Tanrı, onun ruhunu henüz ikinci devrin başında yaratmıştı ve o zamandan beri sonsuz alemde ruhen yaşıyordu. Zerdüşt’ün yaptığı tebliğ bin yıl sürecektir. Zerdüşt’ten sonraki ikinci bin yılda, yine Zerdüşt’ün zürriyetinden bir peygamber gelecektir. Bu peygamberin tebliği de bin yıl sürecek, üçüncü bin yılda ise “beklenen mehdi” zuhur edecektir. Adı Soşyant olan bu mehdi peygamber dünyaya hakim olan şer güçlerini temizleyecek, Zerdüşt’ün tebliğini yenileyecek, dünya Zerdüşt’e inananlar ile dolacaktır. Bin yılın sonunda ise, hakimiyeti Ahura-Mazda’ya teslim edecek ve bu suretle dünya son bulacaktır…

* Maniheist metinlere gore ise Mani, çeşitli zamanlarda insanlığa kurtuluş yolunu göstermek için görevlendirilen ilahi elçilerden (paraklit) sonuncusudur. Kendisinden önceki Zerdüşt, Buda ve İsa gibi şahsiyetler hep aynı yolun yolcusuydular. Mani’den sonra peygamber gelmeyecek ancak yalancı elçiler zuhur edecektir. Mani, yeryüzünden ayrıldıktan sonra ruhlar alemine gitmemiş, şu an ay gezegeninde beklemektedir. Oradan insanlığa yol göstermeye devam etmektedir. Maniheizme göre ruhların yeryüzü ve beden hapishanesinde kurtularak ışık alemine yükselmelerine paralel olarak dünyada zulüm ve şiddet artacak, kötülük çoğalacaktır. Ayrıca yalancı Mithra (Deccal) ortaya çıkacak ve insanları saptırmaya çalışacaktır. Ahir zamanda son ışık parçacığının da kurtuluşunun yakın olduğu bir dönemde dünyanın sonunun habercisi olan büyük bir savaş zuhur edecektir. Bundan itibaren dünyaya yalnızca günah ve kavga egemen olacaktır. Daha sonra ışık elçisi İsa Mesih ikinci kez yeryüzüne gelecek ve insanları yargılamaya başlayacaktır. İsa Mesih dünyanın tam ortasına oturacak, iyiyi kötüden ayıracaktır. Bu ayrıma göre o ana kadar henüz ayrılmamış olan Mani bağlıları ona katılarak sağ tarafına oturacaklar ve kazananlardan olacaklardır…

***

Şimdi…

Ey halkım söyle!

Elini vicdanına koy ve düşün: Acaba bu tür ifadeler Kur’an’da neden geçmiyor?

Arayın tarayın Kur’an’ın hiç bir yerinde böylesi bir eskatoloji (gelecek tasavvuru) bulamazsınız.

Mehdinin geleceğine, İsa’nın ineceğine dair yapılan zorlama yorumların hiçbirinin aslı astarı yoktur. Konuyla ilgili hadis olduğu iddia edilen rivayetlerin tamamı uydurmadır. İbn Haldun, altıyüzyıl önce Mukaddime adlı eserinde bunları tek tek ele almış ve kesin bir şekilde çürütmüştür. (bkz. “İsa nerede?”, “İsa gökten inecek mi?” ve “İnzâr ve intizâr” başlıklı makaleler).

Bunların hepsi eski dünya dinlerinin kurtarıcı beklentisini yansıtan boş inançlarıdır. Kur’an’ın bunların hiç birine itibar etmediğini ve insanlığa bambaşka bir gelecek tasavvuru getirdiğini görüyoruz.

Bu açıdan bakınca, evet, Kur’an son derece futurist (gelecekçi) bir kitaptır. Yoğun bir şekilde gelecekte olacaklardan ve yarınlarda beklenmesi gereken şeylerden bahseder. Fakat bu asla eskiden yaşamış bir kahramanın dirilerek yeniden dünyaya gelmesi veya bir kurtarıcının ortaya çıkıp dünyayı kurtarması beklentisi değildir.

Peki nedir?

Kur’an’ın “İleride şunlar olacak, bekleyin” dediği şey nedir?

Üç şey: 1- Ölüm 2- Afet 3- Kıyamet!

Bütün Kur’an bunlara dair uyarılarla dolu…

Açın herhangi bir yerinden bir kaç sayfa okuyun, göreceksiniz.

Bunun dışında beklenecek hiç bir şey yok!

Ne mehdi gelecek, ne İsa inecek, ne mesih zuhur edecek!

Bunların hepsi Kur’an öncesi eski dünya eskatolojilerinde kalmış çaresiz, zavallı, boş beklentilerdir.

Aslında bu tür rivayetleri “Mehdi Kur’an’dır”, “Her Müslüman mehdidir”, “İsa’nın ruhu geri dönecek, davası hakim olacak” vs. şeklinde “tevil” ederek yorumlamak da mümkün.

Fakat ben bu yoldan kazançlı çıkanın yine pusuya yatmış bekleyen ve halkı aldatmayı meslek haline getirmiş din simsarları olacağı kanaatindeyim. Asıl böyle yapılınca onlara prim verilmiş olacaktır. Bu nedenle tereddütsüz hepsi reddedilmelidir. Bunun hesabını hem dünyada hem de ahirette vermeye hazırım. Bu kadar kesin, aslı yok bunların!

***

Peki, elde Kur’an gibi bir “bürhan-ı hakikat” varken, bu kitabın bağlıları olduğunu iddia eden Müslümanlar dahi, nasıl oluyor da hala mehdi, mesih veya nuzul-i İsa beklentilerine inanabiliyor?

İşte cevabı : “Ey Rabbim, benim halkım bu Kur’an’ı mehcur bıraktı” (terketti/bir kenara attı/uzaklaştı)“ (Fussilet; 30).

Yani: En güzel hadis (ahsenu’l-hadis) Kur’an iken uydurma hadislerin peşine düştü. Uydurma rivayetler yoluyla eski dünya dinlerinin boş inançlarını 200 bin uydurma rivayet yoluyla yeniden dinine soktu. Senin dinini tersyüz edip iyiyi kötüden, gerçeği kurgudan ayıran Furkan’ı terketti. Akif’in tabirleriyle “Nebiye atf ile binlerce herze uydurdu/Yıktı din-i mubini de yeni bir din kurdu...”

Usül ulemasının defalarca söylediği gibi bende yineliyorum: Gelecekten/ğaybtan haber veren, bir kişiyi veya kesimi yeren, diğer bir kişiyi veya kesimi öven, Kur’an’ın vurgusu, teması ve söylemi dışında vurgular, temalar ve söylemler içeren tüm hadisler uydurmadır, batıldır! Böyle asgari 200 bin, azami 1.5 milyon uydurma rivayet vardır ve hepsi de piyasada dolaşmaktadır.

Muhammed’in getirdiği din bu yolla tersyüz edilmiş, yerine Ehl-i Kitap dinine benzer yeni bir din kurulmuştur.

Kanımca mevzu (uydurma) rivayetler konusu İslam’ı yıkan üç şeyden birisidir (bkz. “İslam’ı yıkan üç şey“ başlıklı makale).

Hz. Peygamber’in Kur’an dışındaki nasihatlerini derleseniz en fazla 500 rivayeti geçmez. Bunlar da daha çok ahlak, ibadet, doğruluk, dürüstlük, merhamet, adalet vb. etrafında döner. Kur’an’ın ana söylemini doğrular nitelikte ve onunla direk irtibatlıdır. Bunlar dahi Hz. Peygamberin emri veya tevsiyesi üzerine değil; sahabelerin kendiliğinden tuttuğu notlardan ortaya çıkmıştır. Dini değil; sosyolojik değere haizdir. Dini değer ifade eden tek şey Allah’ın kitabı Kur’an’dır. Çünkü Allah bizi kendi kitabından hesaba çekecektir. Buhari’nin veya Ebu Davud’un kitabından değil. “Dini değer“ derken bunu kastediyorum...

***

Şimdi...

Ey halkım söyle!

Artık uydurma treninden ne zaman ineceksin?

Sermayeyi kediye yüklemekten ne zaman vazgeçeceksin?

Burhan-ı hakikat’e ne zaman döneceksin?

Ey halkım söyle!

Allah’ın kitabı ölüm, afet ve kıyamet uyarıları yapar durur.

Oysa sen...

Ölüm gelir aldırmazsın...

Afet olur akıllanmazsın...

Kıyamet yaklaşır umursamazsın...

Bilmem ki daha neyi beklersin?

Ey halkım söyle!

Allah’ın kitabı ölüm, afet ve kıyamet uyarıları yapar durur.

Oysa sen...

Mehdiyim diyene koşarsın..

Mesihim diyene kanarsın...

İsa’yım diyene söğüşlenirsin...

Defalarca aldatılır, kandırılır, yine aynı şeyi yaparsın.

Trafik kazası olur böcek gibi çiğnenirsin...

Deprem olur tezek gibi ezilirsin...

Sellere kapılır kütük gibi kıyılara vurursun...

Bunlara neden olan rantçılardan, kaçak binacılardan, dere yatağı haramîlerinden hesap sormak aklına gelmez, hep kurtarıcı beklersin...

Allah’ın kitabının ölüm, afet ve kıyamet uyarılarını teberrüken okuduğundan görmezsin. Bunları boyuna ölülerin arkasından üfürür durursun.

Açıp nazm-ı celilin bakarsın yaprağına/veya okuyup geçersin bir ölünün toprağına... İbret olmaz sana, hergün okursun ezberde/ yoksa bir maksat aramazsın ayetlerde...”

Mehdiyim diyene koşarsın..

Mesihim diyene kanarsın...

İsa’yım diyene söğüşlenirsin...

Defalarca aldatılır, kandırılır, yine aynı şeyi yaparsın.

Bilmem ki daha neyi beklersin?

Ey halkım söyle:

Hala “Beni uyaran olmadı” mı diyeceksin!

Recep İhsan ELİAÇIK

recepihsan@gmail.com

www.ihsaneliacik.net

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : halk

RAMAZAN KELİMELERİNİN DÜNYASI


11/9/2009 · Kategori: Ihsan Elia_ik Yazilari

Ramazan Kelimelerinin Dünyası


Ramazan ayında çokça duyduğumuz kelimelerin ne anlama geldiğini sanırım merak ediyorsunuzdur. İçimdeki dizginlenemez “etimoloji” merakına yenik düştüm ve sizler için bir “Ramazan kelimelerinin dünyası” derlemesi yaptım. Oruç oruç sanırım iyi gelecektir.

Bakın Ramazan kelimelerinde ne manalar var.

RAMAZAN: (R-M-D) kökünden gelen bu kelime “sıcaklık/kızgınlık” ile ilgili kullanılıyor. Arap, yalınayağı ile çölün kızgın kumunda yürüyüp ayağı yanınca buna “ramaza’l-gadem” demiş…Günün ısısı şiddetlenip artınca “ramza’l-yevm”, susuzluktan içi yanınca “ramiza’l-sâim”, koyununu sıcak bir vakitte otlatıp ciğerlerini yaralayınca “ramiza”l-ğanem”, güneş ıssısından kızgın hale gelmiş çöldeki taşa “er-ramzâu”, yaz sonunda yağan ve toprağı sıcak bulan yağmura “er-ramzu”, koyunun sıcakta otlama yerine “el-mermız” demiş… Bu durumda “ramazan” da sıcağın arttığı ay veya yazın ardından güz yağmurlarının başladığı ay demek oluyor…

Bu yılki Ramazan tam da öyle. Hem sıcak, hem de Ağustos ayının sıcaklığı üzerine Eylül’ün güz yağmurları başladı.

Manevi ve ahlaki olarak da her tür şehvetin, aç gözlülüğün, ihtirasın, öfkenin sıcaklığının dinip yerini serinleten yağmura bırakmasını temsil ediyor. Eğer bunlara karşı kendimizi tutarsak, bilelim ki, ardından vicdanımızı rahatlatan, ruhumuzu dindiren yağmur gelecek. Günaha karşı kendini tutan kişinin ödülü yağmur serinliğidir. Çünkü günah mü’min kalbe sıkıntı verir. Sabır zordur ama meyvesi tatlıdır…

RAHMET: (R-H-M) kökü sözlükte “Sevgi, merhamet, şefkat, bağışlama, saf iyilik, güzellik saçıcılık” manasına geliyor. Bu kökten gelen kelimelerin eski dünya dillerinde meşhur ve yaygın olduğunu görüyoruz; Akadcada döl yatağı, rahîm (remu), merhamet eden tanrı (remânu), Aramice rahîm, merhamet (rhm), İbranîce rahîm, merhamet (raham), Hindçe iyilik tanrısı (Brahma) hep aynı kökten… Sevginin ve merhametin babası anlamına gelen Eb-Raham’ın bütün Sami dillerinde ve hatta Hindçede bile kullanıldığını görüyoruz. Buralardan evirilerek Arapçaya İbrahim olarak geldiği anlaşılıyor. Bunların hepsi Arapçadaki rahmet, rahman, rahîm kelimeleri ile aynı anlam ikliminden. Demek ki Allah’ın öz varlığında mündemiç (içkin) bulunana rahmân (çokça seven), bunun mahlûkat üzerindeki tezahürüne de rahîm (sevgisi taşıp yayılan) diyoruz.

Rahmet kökü, Türkçede, şimdilerde pek kullanılmayan fakat Çantay, Elmalılı, Ö.R. Doğrul gibi “klasik” meallerde çokça gördüğüm “yârlığamak” kelimesini çağrıştırır. İçinde sevgi, saygı, şefkat ve merhamet anlamları yatan bu kelime aslında çok hoş. “Rabbim rahmeti ile yârlığasın”, “Rahmetinle yârlığa ya Rabbi”, “Rahmetinle yârlığa kıl ya gâni” deyişlerinde geçtiği gibi “yârlamak” veya “yârlayıcı” esasında yâr muamelesi yapmak demektir ki sevgi ve merhametin neticesidir. “Allah yâr ve yardımcımız olsun” derken de bu kastedilir… Demek ki “rahmet ayı” dediğimizde sevgi ve merhamet ayı demiş oluyoruz. Yani insanların birbirlerine yâr muamelesi yaptığı; sevgi ve merhamet hassasiyeti ve yoğunlaşması yaşadığı, çevreye, doğaya, insanlara gayet derin ve mistik bir iyimserlikle bakmanın arttığı ay demek oluyor. (bkz. “Sevgi ve merhamet” ve “Besmele” başlıklı makaleler).

BEREKET: (B-R-K) kökü sürekli, kalıcı olma, çoğalma, yayılma, birikme anlamında kullanılıyor. Bu anlamda “Allahu teâla ve tebâreke” dediğimizde Yüce, Ulu, Kalıcı, Daim olan, Ölmeyen, Yok olmayan, Yaşayan ve hep Yaşayacak olan Allah demiş oluyoruz. Kuran’ın “mübarek” bir kitap olması bu anlamda insanların kalbinde kalıcı olması, insanlık vicdanında çağlar boyu yankılanması, insanlığı sarıp sarmalaması, tutması, onlar tarafından benimsenmesi ve giderek ona inananların, gönül verenlerin çoğalması, artması manasındadır. Bu durumda mübarek beldeler de “yankısı çağlar boyu süren, kalıcı, sürekli yerler” demek olur… “Rahmet ve bereket ayı” da sevgi ve merhametin kalıcı, sürekli olduğu, çoğaldığı, yayıldığı ve giderek yerleşik hale geldiği/gelmesinin istendiği, bütün yıla yayılmasının hedeflendiği, insanlarda kalıcı/sürekli bir ahlaka dönüşmesinin amaçlandığı, bunun öğretildiği, taliminin yapıldığı ay demek oluyor.

ORUÇ: (S-V-M) kökü de Arapça’da tutmak demek. “Oruç tutmak” ise Osmanlıca’nın Farsça ile Arapça arasında sentez ve hakemlik misyonunu ifade eden en güzel deyimlerindendir. Bir imparatorluk dili olduğunun en güzel göstergelerindendir… Oruç Farsça gün (ruz) kökünden geliyor. Günlük (ruzname), çağ, devir, sabah meltemi (rüzgâr), yenigün (nevruz), gün gibi (piruz) kelimeleri bu kökten… Şu halde oruç tutmak, “günü tutmak, bir günlük kendini tutuş” demek oluyor. İslami literatürde ise “Kişinin bir gündüz boyunca yemeden, içmeden, cinsel arzulardan uzak durması, bunlara karşı kendini tutması” manasında. İnsan hayvandan, şehir ormandan işte bu “kendini tutabilmek” sayesinde ayrılır. Bu nedenle bütün büyük dinlerde oruç bir insanlaşma aracı olarak yer alır… Hakîm (bilge) kelimesi de “Ata gem vurmak” kökünden geliyor. Bu durumda Kuran’ı Hakîm de “İnsanoğluna, kendisine gem vurmayı öğreten kitap” demek olur. “Allah hakîmdir, hikmet sahibidir” demek de “Allah insana kendini tutmayı, arzularına gem vurmayı öğreten bilgelik dolu hükümler gönderendir. Yüce bilgelik kaynağıdır O.” demek olur.

İFTAR: (F-T-R) kökü de bir şeyi açmak, yarmak, ilk defa icat etmek demek. Arap, deriyi iyice sepileyip yumuşak yapmaya “fetara’l-cilde” demiş…Demek ki “iftar vakti” ruhen sepilenme, yumuşama vakti demek oluyor. İçimizdeki şehveti, ihtirası, öfkeyi sepiliyor, yumuşatıyor, iyice inceliyoruz. İftar sofrasındaki son 5 dakikayı düşünün…İç dünyamız nasılda yumuşuyor, inceliyor, insana bir dinginlik çöküyor. Sonra ezanla birlikte “açılım” yapıyoruz. Yeme içme dünyasına dönüyoruz… Orta harfi ince “te” ile okunduğunda sakin olmak, dinginleşmek, fersizleşmek manası kazanıyor. Yani içimizdeki şehvet, ihtiras, bencilik ve öfkenin sakinleşmesi, dinginleşmesi, fersiz hale gelmesi… Onun için ayın sonundaki bayrama da “iydu’l-fıtr” (sakinleşme, dingin hale gelme bayramı) deniyor. Türkçe’deki “fatura” sözcüğü de bu kökten. Bu durumda “fıtr sadakası” işte bu dinginleşmenin, yumuşamanın faturası oluyor. Öyle ya her işin bir faturası var. Sakinleşmekten, dinginleşmekten, bencilliği yenmekten maksat neydi? Ötekini düşünme, verme, paylaşma, ötekine doğru “açılım” yapma, kendi Ben’ini aşabilme, Benlik zindanından çıkma ayı, bayramı…

SAHUR: (S-H-R) kökü “erken, erken olmak” ile ilgili. Arab zihninin ‘eşyaya isim koyma’ tercihi, güneşin doğuş vaktine “seher” demiş. El çabukluğu, erken davranarak göz boyamaya da “sihir” demiş. Erken kalkarak gece yemek yemeye de “sahur” demiş. Bunların hepsi aynı kökten… Demek ki sahurun “erken” davranmakla ilgili bir anlamı var. Şöyle: Erken davranıp içinizdeki şehvet, ihtiras, bencilik ve öfkenin göz boyacılığına kendinizi kaptırmayacaksınız, bunların büyüsüne kapılmayacaksınız, gece uyanıklığı içinde olacak, büyüye kapılmış adam mahmurluğundan ayıkacak, diri bir zihinle kendinize hakim olmayı öğreneceksiniz… Demek ki “sahura kalkmak”, aslında erken davranmayı öğrenmek demek oluyor. Şehvetten, öfkeden, ihtirastan, bencilikten önce davranıp bunları yenecek; sağınızdan, solunuzdan, arkanızdan, önünüzden girip sizi büyüsü altına almasına izin vermeyeceksiniz.

SADAKA: (S-D-G) kökü “doğru söylemek/gerçeği tasdik etmek” demek. Doğruluk anlamına gelmekle birlikte daha ziyade sözün doğruluğu manasında. Kur’an’da zekat anlamında da kullanılır. Bu durumda “sadaka vermek” ne oluyor? “Sadakallahu’l-azim” (Büyük olan Allah doğru söyledi) cümlesinde de geçtiği gibi sadaka vermek, bir sözü doğrulamakla ilgili. Sadaka verdiğiniz zaman hangi sözü doğrulamış oluyorsunuz? Çünkü “sadaka verdi” demek “doğru söz söylemeyi verdi” demektir ki pek anlaşılmıyor. Ancak Kur’an’ın anlam dünyasında çok esaslı bir anlamı var. Biraz araştırdığımızda bunun “Mallarında muhtaç ve mahrum olanların hakkı vardır.” (Meâric; 24, Zariyat; 19) ayeti ile ilgili olduğunu görürüz. Siz, sadaka verdiğinizde bu gerçeği tasdik etmiş oluyorsunuz. Onun için “İsteyeni geri çevirme” denir. Onun için “Sadakalar yoksullar, muhtaçlar, yolu kesilmişler, köleler, borçlular, kalpleri ısındırılacaklar… içindir.” denir. Yani bunların malınız üzerinde hakkı olduğunu “tasdik” ettiğinizi göstermek için vereceksiniz. Vermiyorsanız “sadakat” göstermiyor, muhtacın ve mahrum hakkına “ihanet” ediyorsunuz demektir. İşte “sadaka vermek” bu oluyor.

Tabi bu sadaka, dilenciye atılan sadaka veya ucundan kırkta birci sadaka değil. Mülkü bölüşme, paylaşma hakkını kabul etme anlamında sadaqa/tasadduq… Çünkü Kur’an (Hud; 87) zenginlerin malları üzerinde dilediği gibi hareket edebileceğini savunan “liberal” mülkiyet anlayışını reddeder. (Sadaka sözcüğü Türkçe zihinde “Allah rızası için bir sadaka” dilenci yalvarışını hatırlattığı ve böylece de mahvedilmiş kelimeler listesinde yer aldığı için ne söylesem bu kelimeyi kullanmaya devam ettikçe olmuyor. Onun yerine tasadduk diyelim. Kelimedeki asalet sanki geri geliyor.)

ZEKAT: (Z-K-Y) kökü bir şeyin artması/çoğalması/fazlalaşması demek. Kelime bu mana etrafında dönüyor. Sevgi arttı (zeka’l-hubb), mal çoğaldı (zeka’l-mâle), adam zengin oldu (zeka’r-racul) şeklinde kullanılıyor. Peki o zaman “zekat vermek” ne demek? Tam karşılığı “fazlalaşmışı/çoğalmışı vermek” demek oluyor. Nitekim Ku’an’da genellikle onlar ki zekat verirler (ati’z-zekât) şeklinde “vermek” fiili ile birlikte kullanılır. Aksi halde tek başına ‘onlar ki çoğaltırlar, biriktirirler, fazlalaştırırlar’ olur ki doğrusu ‘böyle çoğalmış/birikmiş/fazlalaşmış (zekaten) olanı verirler’ demektir.

Tezkiye ile afv kelimeleri Kur’an literatüründe birbirinin yerine kullanılabilecek manaya sahip. Her ikisi de artmak/çoğalmak ve artmış/çoğalmış olmanın getirdiği kirlerden (mülkte şirk, ihtiras, kibir, cimrilik, kıskançlık, bencillik vb.) arınmak, temizlenmek manası etrafında dönüyor. Örneğin “Beni af et” demek “Benden sadır olan fazlalığı görme, hoş gör” demek oluyor. Keza afiyet olsun (aldığın fazlalık sana iyi gelsin), afedersiniz (fazlalık yapıyorum ama…), muaf olmak (fazlalıktan hariç tutmak), muafiyet sınavına girmek (ek/fazla sınava girmek) kelime ve deyimleri bu manadadır. Hepsinde de fazlalık manası vardır. Zekat kökünden gelen kelimeler de aynen böyle. Mesela tezkiye olmak üzerinden fazlalığın alınması demek oluyor. “Mahkemede tezkiye oldum” dediğinizde “Üzerime atılı/fazlalık duran suçtan arındım, temizlendim, o fazlalığın bana ait olmadığı anlaşıldı” demiş oluyorsunuz.

Zekat vermek işte bunlarla ilgili. “Zekat veriniz” demek, “Fazlalaşanı veriniz, birikeni dağıtınız” demek oluyor. Kur’an’daki kelimelerin kullanımı üzerinden söyleyecek olursak bu verme, paylaşma ve dağıtma özelliği inanmak ve namaz kılmaktan daha önce geliyor. Bu şu demek: Kur’an mülk sahiplerini malları dura dura soyut bir imana değil; mallarından vermeye çağırır. Mülk/bahçe sahiplerine “zekat veriniz”” demek “iman ediniz” demekle eşdeğerdir. Eğer vermezlerse bahçe sahipleri kıssasındaki zenginin “Keşke Rabbime şirk koşmasaydım” sözünden de anlaşılacağı gibi Allah’a (mülkte) ortak koşmak (şirk) ile ilgili bir durum var demektir.

Bütüne ait mülkten kendine pay devşirerek, kendinde fazlalık meydana getirerek, kumlara karışmayı kendine yediremeyip korunaklı kum tepelerinde yaşayarak, fazlalıkları bütüne iade etmeyerek işlenen şirk türüne mülkte şirk diyoruz. Kur’an’ın bahçe sahipleri kıssasında anlattığı ilk şirk bu.

Kur’an’ın mülkte fazlalık meselesini birincil mesele yaptığını ve ilk Mekke yıllarından itibaren zekata (birikmişe, fazlalığa) dikkat çektiğini görüyoruz. “Birikmiş, fazlalaşmış olanlar sizin putunuz olacak, şirk buradan geri gelecek” dercesine sürekli verme, dağıtma, paylaşma vurgusu yapmanın bu kadarı tesadüf olabilir mi? Kur’an’ın ister nuzül sırasına göre, ister normal sıraya göre rastgele bir yerinden açıp okuyun, bir kaç sayfa geçmez ki vermekle, paylaşmakla ilgili bir ayet geçmemiş olsun.

***

Evet… Ramazan kelimelerinin dünyası böylesine uzayıp gidiyor. Daha 10-15 kelime üzerinde daha durulabilirdi. Özelikle Ramazan ayında çok duyduğunuz kelime ve kavramlar olduğu için bunları seçtim.

Konfüçyüs’e sormuşlar dünya nasıl değişir diye ‘kelimeleri değiştirin’ demiş. Marx’a sormuşlar kelimelerin işe yarayıp yaramadığını nasıl anlarız diye ‘hayatla yüzleştirin’ demiş…

Hayırlı ramazanlar.

R. İhsan ELİAÇIK / Haber 10

Yorum (8) Yorum yaz! Etiketler : ramazan, oruç

KISSALARIN ANASI (2)


28/8/2009 · Kategori: Ihsan Elia_ik Yazilari

Kıssaların Anası -II

(ikinci sahne)

ALLAH: “Ey Adem! Sen ve eşin cennete yerleşin. Orada ne acıkırsın, ne çıplak kalırsın, ne susarsın, ne de güneşin sıcağında kalırsın. Dilediğiniz yerden yiyin; ancak şu ağaca sakın yaklaşmayın. Aksi halde zalimlik etmiş olursunuz. Şeytan senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun.

ŞEYTAN: (Ayıplarını kendilerine göstermek için fısıldayarak) “Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması melek/melik olmanızı ve burada temelli kalmanızı önlemek içindir. Ey Adem! Sana sonsuzluk ağacını ve yıkılmayacak bir mülke sahip olmanın yolunu göstereyim mi? Yemin ederim, sizin iyiliğiniz için söylüyorum.” (Şeytan ikisini de boş sözlerle aldattı. Adem Rabbine asi oldu, yolunu şaşırdı. Böylece ayıp yerleri göründü de cennet yapraklarıyla örtmeye çalıştılar.)

ALLAH: “Ben size o ağacı yasaklamamış mıydım? Şeytan size apaçık bir düşmandır dememiş miydim?”

ADEM VE EŞİ: (Adem Rabbinden bir takım kelimeler aldı. Rabbi de onu seçti, tövbesini kabul etti ve doğru yolu gösterdi) “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve acımazsan perişan oluruz.”

ALLAH: “Birbirinize düşman olarak gidin. İşte size bir süreye kadar barınma ve geçinme yeri olacak yeryüzü! Orada yaşayacak, orada ölecek ve orada diriltileceksiniz. Artık Benden size bir yol gösterici geldiğinde kim ona uyarsa onun için korku ve hüzün olmayacaktır.” (Bakara; 30–38, A’raf; 11–24, Hicr; 21–44, İsra; 61–65, Kehf; 50–51, Taha; 115–127).

***

Görüldüğü gibi ikinci sahne “cennet” ile başlıyor. Birinci sahne ilahi zamandan/Allah’ın katından (semavi prolog) bir sesleniş idi. İkinci sahne ise “yeryüzündeki” cenneti, oranın nasıl bir yer olduğunu ve orada kalmak/kaybetmemek için neler yapılması gerektiğini anlatıyor.

Terim olarak “yemyeşil bir diyar, yeşillik ve ağaçlık bir bölge” anlamına gelen cennetin, kıssanın mesajı açısından antropolojik ve sembolik iki anlamı olduğu anlaşılıyor.

1- Antropolojik açıdan “cennet”, yeryüzünde bir bölgedir (Ebu Muslim). Bu durumda ilk insan veya insanlar “yeryüzünde” yaratılmış olurlar. “Öbür dünyadaki cennette yaratılıp bu dünyaya düşme/kovulma” şeklindeki Hristyan algısı “ilk günah” doktrinini tazammun ettirdiğinden kabul edilebilir değildir. Bu durumda Adem ve eşi UFO iddialarında olduğu gibi dünyaya gökten iniş yapmış uzaylı bir takım yaratıklar gibi oluyor. Halbuki düşme/kovulma ile “İsteneni (ideal olanı) yapmazsan, konumunu yitirirsin, kaybedersin” denmek istenmektedir. Bunun bize örnek olacak ilk örneği yeryüzünden veriliyor. Zira Adem soyu yeryüzünün bağlık, bahçelik, yeşilliklerle dolu bir bölgesinde ortaya çıkmışlardır. “Bir zamanlar insanlık tek bir topluluktu. Aralarındaki kin ve düşmanlıktan dolayı anlaşmazlığa düştüler.” (Bakara; 213) ayeti de bunu gösterir.

Kıssada “Sen ve eşin cennette ‘iskân’ edin” denmesi, insanların çoğalmaya başladığı, sakinleri insan toplulukları olan yeryüzündeki bağlık, bahçelik bir bölgeyi anlatmaktadır. Fakat bu yerin neresi olduğu konusunda rivayetler muhteliftir. Antropolojik ve sosyolojik verilerle desteklenen en güçlü iddia jeoloji tarihinde bir zamanlar yemyeşil bir diyar olarak gösterilen “Mekke” şehri civarı olduğudur.

İkinci sahnede “Adem” ev (beyt) yapan, hukuk (şeriat) ve ahlak kaideleri üreten “insan türünü” temsil etmektedir. Daha önce insanımsı varlıklar evsiz (ailesiz), hukuksuz (can, mal, ırz, emanet, sözleşme kavramları olmadan) ve ahlak kaideleri (insan eti ve leş yeme, kan içme, zina, ensest yasağı vs.) olmadan yaşıyorlardı. Böyle anılmaya değer bir şey olmadan üzerlerinden uzun zamanlar geçmişti. Nihayet “insanoğlu” akıl, bilgi, bilinç ve konuşma yetenekleri ile donatılmış olarak aile, hukuk ve ahlak üretmekle anılmaya değer hale geldi ve tarih sahnesine çıkmaya başladı. Ev yaparak, hukuk ve ahlak kaideleri üreterek medeni hayata geçiş sağlandı. İnsan hayvanlıktan, şehir ormandan ayrıldı.

Demek ki “Adem ve eşi” bu süreci başlatan (ve şu an bu süreci yaşayan) insanların ortak ismi oluyor. “Tek bir topluluk” halinde yaşadıkları, “aç” kalmadıkları, “çıplak”, “susuzluk” çekmedikleri ve “güneşin sıcağında yanmadıkları” ve “yasak ağaçlara” yaklaşmadıkları yer de onların cenneti. olmadıkları

Demek ki kıssaların anası “yitik geçmişi”, bize “ideal gelecek” olarak yeniden inşa ediyor. “Geleceğiniz yitirdiğinizdedir” diyor. Kadim dini metinlerde “atılmışlık”,“düşmüşlük”, “kovulmuşluk” olarak ifade edilen kötümser yaklaşım, aslında, hep o yitik ideale ulaşamama hüznünün terennümleridir

Şu halde Mekke’deki ev (beyt), bu nedenle “Evvelu’l-beyt” (İlk ev) veya “Beytu’l-atîk” (En eski ev) dir. İnsanlaşmanın başladığı, eve dayalı medeni hayatın kurulduğu yer anlamındadır. O evi yapan da Adem ve eşi ile temsil edilen medenîlerdi. Bu nedenle İslam’da hacc ilk eve yönelik yapılır. Namazlar ilk eve yönelerek kılınır. Ev’in etrafı tavaf edilir, böylece Ev’e dayalı yaşam yüceltilir. Bu manada İslam’da haccın çok derin anlamları vardır ve her bir ritüeli (nusuk) bir insanlaşma gösterisini ifade eder. (bkz. ‘Beyt, şeriat ve oruç’ başlıklı makale).

2- Kıssadaki sembolizm açısından cennet ise “ebedi ve ideal ülke” anlamındadır. Burası, en küçüğünden büyüğüne bir “ev” (beyt) olabileceği gibi, bir “mahalle”, bir “şehir”, bir “ülke” veya bir “dünya” olabilir… Çünkü cennet buralardan kurularak başlar. Dikkat edilirse kıssada cennet kurulmuş, tesis ve inşa edilmiş varsayılmaktadır. “Sen ve eşin cennete yerleşin” bunu ifade eder. Var olan, kurulmuş bir cennet var. Şu denmek istenir: İşte Allah’ın istediği cennet (ebedi ve ideal ülke) burasıdır! Öyle ki “Orada ne acıkırsın, ne çıplak kalırsın, orada ne susarsın, ne de güneşin sıcağında kalırsın.” Yani orada açta ve açıkta kalmak (yeme, giyinme, barınma sorunu), susamak (ihtiyacın kadar maddî ve manevî ihtiyaçların tatmini) - bitmek tükenmek bilmeyen ihtirasların değil!- ve güneşin sıcağında yanmak (saldırı tehdidi/güven sorunu) yoktur.

İşte bu temel ihtiyaçların karşılandığı, fazlasının paylaşılıp bölüşüldüğü, yığmanın biriktirmenin olmadığı yer bizim cennetimiz oluyor. Dahası uhrevî cennet dünyevî cennetin de aynası. Yani Kur’an’ın öbür dünyadaki cennet tasvirleri, bu dünyadaki cennetin bir nevi ideal tasviri ve ütopyasıdır. Öyle ya cennette yöneten-yönetilen yok! Ezen-ezilen yok! Zengin-yoksul yok! Zenci-beyaz yok! Devlet yok! Sınırlar yok! Pasaport yok!.. Hürriyet var! Adalet var! Sevgi ve merhamet, kardeşlik, paylaşım var! Serazat selam, güvenlik, barış ve esenlik var!

Demek ki cennet, dünyadayken bastırılmış duyguların ahirette kapıp koyverildiği yer demek değildir. Toplu seks, bir erkeğe yüzlerce huri filan yoktur. Allah’ın dünyada yasakladığı bir şeyi orada serbest bırakması muhaldir (imkansız). Bilakis aynen dünyada olması gerektiği gibi (kadın erkek fark etmez) gözaydınlığı eşler (huri’l-ıyn), mutlu aileler, barış, esenlik, tam bir güven, kardeşlik, sevgi ve merhamet ortamı vardır. Her kim dünyada bunları yaşıyorsa çevresine cennet değerlerini taşıyor veya cennet esintilerini yayıyor demektir. Burada nasıl isek orada da öyle olacağız. Veya orada nasıl olacaksak burada da öyle olmalıyız. Allah’ın dünyada yasakladığı şey ahirette de yasaktır. Yalnız bir farkla; orada yasağa yasak demeye gerek yoktur.

Şu halde “cennete yerleşin” demek, “Böyle bir yer kurun, tesis edin (ve oraya yerleşin) ” demektir. Bu istek bizler için bir ufuk, ideal, hedef, misyon, vizyon, medeniyet, dünya ve gelecek tasavvurudur. Varolanın, varolmayanın içinde ete kemiğe bürünerek yeniden varolmasıdır. Zira her zaman birileri hayal eder ve o hayalin içinde dünya yeniden kurulur. “Kıssaların anası” bize önce o hayali/ideali/ufku veriyor.

Eğer dünyaya bu ufuktan bakarsanız, diğer bütün şeyler gözünüzde küçülür.

Onun için Adem’e ve Eşine (bizlere) deniyor ki: “Sen ve eşin cennete yerleşin.” Yani ebedi ve ideal dünyanızı kurun. Bu, 2+1 bir evde olabileceği gibi, bir mahallede, şehirde veya ülkede bile olabilir. “Dünyada cennet olmaz” diye bir şey yoktur. Eğer kuramazsanız, ömrünüz yetmez veya engel olunursanız, gerçekleştirmeye çalıştığınız yeryüzü cenneti, size, öbür dünyada hem de aslıyla “ödül” (ecr) olarak verilecektir.

Bu öyle bir ideal ki ölümle bile bitmez… Güneşler dürülür, yıldızlar dökülür, dağlar yürütülür, mezarlar deşilir, ölüler diriltilir, yerler ve gökler başka yerler ve göklerle yenilenir ve o ebedi ve ideal dünya eninde sonunda kurulur… Günler gelip geçer ve devran döner dolaşır O’nun dediği yere gelir.

***

Kıssada “ağaç”, “kişi/öteki” anlamına geliyor. Yani ‘kişi”ye (Sümerce kişi=giş; ağaç) dokunma; canına, malına, ırzına, namusuna, aklına, nesline dokunma… Onlar sana yasaktır. Öldürmek, leş, kan, zina, hırsızlık, yolsuzluk, yalan, aldatma vb. yasak ağaçlardır; bunlara yaklaşma…

Peki, her ağacın tohumu olduğuna göre “yasak ağacın” tohumu ne dersiniz? Yani “yasak ağaçtan yeme dürtüsünü” içimizde oluşturan nedir?

Kıssaların anası onu da veriyor: Birinci sahnede “sağlarından, sollarından, önlerinden, arkalarından” diye ifade edilen ve “yeryüzünde insanlara süslü gösterildiği”“iktidar”Mülk! söylenen şehvet, şöhret, servet ve siyaset ‘hırsları’… Bunların hepsinin de kökünde tutkusu yattığından, tohum da bu:

“Melek olmak” (en tekune melekeyn)…”

Buradaki melek olmayı ‘nurdan varlığa dönüşmek’ olarak anlayamayız çünkü hemen sonraki ayette tefsiri geliyor: “Yıkılmayacak bir mülke (mulk-i la yebla) kavuşmak…”

İşte “vesveselerin anası” da bu!

Görüldüğü gibi yine mülk meselesi… Yani mal ve iktidar; yani şehvet, şöhret, servet, siyaset; yani yeryüzünde insanlara süslü gösterilenler; yani sağdan, soldan, arkadan, önden ‘adamı’ sersemleten, paçavraya çevirenler; yani şöhretin, şehvetin, servetin, siyasetin (iktidar) insanın “Tanrı-Ben”ini okşayan dayanılmaz hafifliği…

Bütün bunların kökünde “mülk” hırsı var!

Şu halde daha derine inildiğinde yasak ağaç kişideki “mülk hırsı” oluyor!

Demek ki “vesveselerin anası” insanoğlunun iki büyük zaafını kullanıyor; mülk ve huld“açlık” ve “korku”huld (ebediyet/sonsuzluk) ihtiraslarını beslemektedir. tutkusu. Yani güç, kudret, para, servet, şan ve şöhret elde etme, böylece bütün dertlerinden kurtularak rahat ve lüks bir hayat yaşama, tanrılar gibi herkese hükmetme, ne isterse onu yapabilme hırsı… Daha yakından bakılırsa bunların insandaki güdülerinden beslendiği görülür. Şöyle ki: Zenginliğe duyulan açlık, şöhrete yönelik açlık, cinsel açlık ve iktidara yönelik açlık mülk arzusunu… Yok olup gitme endişesi, unutulma acısı, ölüm kâbusu vs. de

Eğer insanoğlunun gözünü bunlar bürümüşse her şey yapabilir. Aç ve doyumsuz, üstelik korkularla dolu bir insanın eğer kendini gemlemezse yapmayacağı bir kötülük yoktur. Bu uğurda her vaade kanabilir. İşte şeytanlık tam da burada ortaya çıkmakta ve insan bu hırslarına kendini kaptırarak son derece yırtıcı bir mahlûk haline gelebilmektedir. Dikkat edilirse hayatta bütün suç ve günahların kökünde bu ihtiras, bu ihtirasın kökünde de mülk ve huld tutkusu vardır.

***

Kıssada “Ayıp yerlerini göstermek” insan hayatının suç ve günah işlemeye yönelik tahrik ve teşviklerini anlatmaktadır. Şeytanın doğru yolun üzerine oturup bu yolda yürüyenleri kandırmak ve yoldan çıkarmak için giriştiği her vesvese veya insanın içinden kabarıp gelen her dürtüyü temsil eden bir örnektir. Âdem ve eşi örneğinde kişileştirilmektedir. Onların işledikleri suçun ne olduğu ise meçhuldür. Aslında önemli de değildir. Genel olarak “suç işleme dürtüsü veya tahriki” veya Türkçe’deki güzel tabirle “ar damarını çatlatmak” için tahrik, kışkırtma, özendirme, suça ve günaha teşvik olarak anlaşılmalıdır.

Şu halde “Onlara ayıp yerlerini gösterdi” demek, “Onları kışkırttı, suç işlemeye teşvik ve tahrik etti; şehveti, şöhreti, serveti, siyaseti (iktidarı) süslü göstererek, suç ve günah işlemelerine vesile oldu” demek olur…

“Ayıp yerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye çalıştılar” ifadesi, “İşledikleri suçu örtbas etmeye çalıştılar, gizlemek istediler” manasındadır. Yani hayatta bütün suçluların yaptıklarını yaptılar. Suç işlediklerini, nefislerine uyduklarını; şehvetin, şöhretin, servetin veya siyasetin (iktidarın) dayanılmaz cazibesine kapılarak “utanç” içinde kalacakları bir iş yaptılar. “Ayıp yerleri görünmek” burada “utanç” içinde kalmayı ifade ediyor. Oysa Allah her şeyi görüyor, biliyor. Hayatta önemli olan insanın şeytanın vesvesesine kanmaması, bu vesveselerle kabaran her tür kötülük dürtüsünün daha baştan yanlış olduğunu bilmesi ve nefsine hâkim olmasıdır. İnsan bunu başarabilecek güçtedir. Bunu başarmalı ve “utanç” içinde kalacağı, sonrada mazeretler arayacağı (cennet yapraklarıyla edep yerlerini örteceği) bir iş yapmamalıdır.

“Kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan…” ifadeleri insanoğlunun hayatta suç ve günah işlememesinin esas yolunun içten gelen tövbe ve pişmanlık olduğunu gösterir. Aksi halde her insanın başına bir polis dikmek çözüm değildir. İnanç, ahlâk, iman ve cânı gönülden Allah’a bağlılık yanlış işler yapmamanın en esaslı teminatıdır. Demek ki insan yanlış işlerinde ısrar etmemeli, yaptığı yanlışlığı dürüstçe itiraf etmelidir. Pişmanlık ve tövbe bu açıdan arındırıcı ve ıslah edici ahlâkî bir erdemdir.

“İhbutû” ifadesi “İnin” değil “Gidin, dağılın” anlamındadır (Ebu Muslim). Yani “Dağıldılar, başka yerlere gittiler, birbirlerinden ayrıldılar” manası emir kipinde (gidiniz, dağılınız) şeklinde ifade edilmiştir. Bu, Yakup’un oğullarına yönelik “Mısır’a gidiniz” (ihbitû mısran) (12/ 61) demesi gibidir.

Aksi halde “aslî günah doktrini” onaylanmış olmaktadır. Oysa ibareyi Âdem ve eşinin (ilk insanların) yaşadığı yerde çoğalmalarına, çevrenin genişlemesine, ilişkilerin giriftleşmesine, çıkar (mülk) kavgalarının başlamasına yormak daha isabetli görünmektedir. Bu durumda bir zamanlar “tek bir topluluk” halinde yaşayan insanların bir arada yaşayamaz hale gelmeleri, şehvet, şöhret, servet ve siyaset (iktidar) kavgalarından dolayı bölünüp parçalanmaları ve yeryüzünün başka diyarlarına dağılmaları, gitmeleri anlatılmış olur. Bu okumaya göre kıssada düz mantıkla aslî günah, cennetten kovulma, dünyaya sürgün, dünyada ceza çekme, insanlığa Tanrı’nın ölüm yargısı vs. diye bir şey yoktur. Anlatılmak istenen; insanlığın gelişim aşamaları (yükseliş ve çöküş yasaları), yeryüzünün bağlık bahçelik bölgesinde (kendi cennetleri) birlikte yaşarken giderek ayrılığa düşerek dağılmaları/parçalanmalarıdır.

***

Görüldüğü gibi kıssanın bu ikinci sahnesinde ilk bölümdeki soyut ortam kaybolmuş, yerini “adam ve eşi” (insanlar) almıştır. Artık adam ve eşi yeryüzü toprağının bir yerlerindedirler. Ortada şeytan, melek gibi görünmeyen, insan idrakinin dışında kalan ve fakat hissedilen, sezilen olaylar ve kişiler değil, bizzat görünen, yeryüzünün bir yerlerinde yürümeye, koşmaya, nefes almaya başlayan adam ve eşi (adamlar ve eşleri) vardır. Bir anlamda teoloji antropolojiye, semavî prolog dünyevî diyaloğa, gerçeküstücü anlatım toplumsal gerçekçi anlatıma evrilmiştir. Semavî prologla ilişkiye geçmemiz (tümüyle gerçeküstücü anlatım olduğundan) semboller ve kavramlar üzerinden mümkünken, dünyevî diyalogun izini sürmemiz, (toplumsal gerçekçi anlatıma yer verildiği için) olup bittiği yeri bulmamız mümkün hale gelmiştir. Çünkü artık insanoğlunun ortaya çıkışı yeryüzünün tozuna toprağına bulanarak başlamış oluyor.

Hıristiyanlıktaki “cennetten düşüş”, Âdem ve eşinin cennette işledikleri ilk günah yüzünden tüm insanlığın ölüme mahkûm edilmesi, ölüme mahkûm edilen insanlığı kurtarmak için de Tanrı’nın bizzat kendi oğlu “suretine bürünerek” kendini çarmıha germesi ve böylece kurtuluş kapısını açmış olması… Tevrat’ta geçtiği gibi işledikleri suç yüzünden bütün kadınlar çocuk doğururken acı çekmeye, kocası tarafından yönetilme cezasına, bütün erkekler de hayat boyu geçim derdi ile boğuşmaya, ancak emek vererek hayatını kazanabilme cezasına, bütün yılanlar da Havva’yı yoldan çıkardığı için evcil ve yabanıl hayvanların en lanetlisine, karnı üzerinde sürünme ve hayatı boyunca toprak yeme cezasına çarpıtılmış (Tekvin: 2/4–24, 3/1–21) olması…

Bütün bunlar aslında sembolik dini anlatımlardır.

Fakat mecaz, avama inince hakikate kalbeder.

Yahudi, Hristiyan ve Müslüman avam zihni, basbağı kıssada Adem ve Havva’nın işledikleri ilk günah sonucu cennetten kovulup, yeryüzüne ‘paraşüt’ ile iner gibi indiğine inanıyor.

Bu noktada Hıristiyan teolojisinin kıssanın birinci sahnesine, Yahudi teolojisinin de ikinci sahnesine üstelik tuhaf teolojiler üreterek yoğunlaştığını görüyoruz. Nitekim Tevrat’ın hiçbir yerinde kıssanın birinci sahnesi (semavî prolog) geçmez. Adam ve eşinin Aden adı verilen bahçedeki maceraları öne çıkarılır. Kitab-ı Mukaddes geleneğinde insanlık tarihi Âdem ve eşinin cennetten veya Aden’deki bahçeden kovulmalarıyla başlar. İnsanlık macerası bu kovulmanın tarihidir. Kurtulmak için ya Tanrı’nın seçtiği millete (İbranîlere) hizmet etmeli veya İsa’nın dönüşünü bekleyen kiliseye sığınmalıyız. Aksi halde ebedi lânet bizimle olacaktır (!).

Oysa Kuran’da birbirini tamamlayan her iki sahnesiyle kıssayı, bu ayetleri okuyan herkesin kendi hayat macerasının duyulur ve akledilir kavramlarla kişileştirilmesinden (semavî prolog) ve bunun insanlığın doğal halindeki bir örneğinin gösterilmesinden (dünyevî diyalog) ibaret görmek gerekmektedir.

***

Demek ki kıssaların anası, geçmişte öykülendirme yöntemi ile aslında gelecek tasavvuru inşa etmektedir. Demek ki bizler için cennet “aç” kalmayacağımız, “çıplak” olmayacağımız, “susuzluk” çekmeyeceğimiz ve “güneşin sıcağında yanmayacağımız” ve “yasak ağaçlara” yaklaşılmayan bir ebedi ve ideal ülkedir . Kur’an buna evrensel adalet ve barış yurdu (daru’s-selam) diyor: “Allah daru’s-selam’a çağırıyor” (Yunus; 25).

Bunlarla ne denmek istendiği yukarıda açıklanmıştı.

Kanımca tanrısı “Mamon” (para/mülk) olan bir dünyanın alternatifi ancak buralardan çıkabilir. İnsanlığın geleceği açısından tanrısı “Hakk” (gerçek/adalet) olan bir dünyaya geçişten başka bir yol kalmamıştır. “Cenâb-ı Hakk” ise böylesi bir dünyayı kurmak için yola çıkanların gören gözü, işiten kulağı, yürüyen ayağı olacağını vaat ediyor…

Demek ki “kıssaların anası” başta olmak üzere, Kur’an’ın tüm kıssalarının “yaşayan kıssa”“çağa ve bize ne deniyor” ona bakılması icap eder. Aksi halde Ramazan hocalarından mebzul miktarda dinlediğiniz o sahur mahmurluğunun “ölü kıssaları” ortalıkta cirit atar. mantığı içinde okunması gerekiyor. Kıssaları dinamik ve aktüel bir yaklaşımla okumalıyız. Çünkü bizim için artık Kur’an’ın tarihi değil; mesajı daha önemli ve öncelikli olmak durumunda. Bu nedenle ilahî mesajda

Sonuç olarak, demek ki hayatın akışı içinde her doğan çocuk Âdem’dir. Ve her doğan çocukla birlikte Âdem kıssası yeniden başlar. Anlatılan eskiçağlarda olup bitmiş bir masal değil, bizim kendi hikâyemiz; yaşadığımız hayattır. Burada yaratılış sürecine doğumuyla birlikte katılan her Âdemoğlunun hayatı boyunca nelere dikkat etmesi gerektiğinin öğütleri vardır; iyi ve kötünün doğası, yaşam ve ölümün anlamı, varlık ve oluşun manası vardır. Çünkü her oluş gibi insanın oluşu da bir şeyin içinden yarılıp sökülerek (felaq) gerçekleşir. Her yarılıp sökülen de acı çeker; olma, oluş (kevn) acısı…

Recep İhsan ELİAÇIK

recepihsan@gmail.com

www.ihsaneliacik.net

http://ihsaneliacikenglish.wordpress.com

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : kıssa

KISSALARIN ANASI (1)


20/8/2009 · Kategori: Ihsan Elia_ik Yazilari

Kıssaların Anası (1)

Şairin “Zifiri karanlıkta gelse şiirin hassı ayak sesinden tanırım/Ne zaman bir köy türküsünü dinlesem şairliğimden utanırım. (B. Rahmi Eyüboğlu) demesi gibi, ben de ne zaman kıssaların anasını okusam B. Rahmi gibi utanırım. Doğrusu bu ya nedenini de bilmiyorum.

Dünya tarihinde insanlığa mal olmuş böyle bir kıssa var mıdır?

Sümer tabletlerinden Babil teolojisine, Yunan mitolojisinden Kızılderili efsanelerine kadar bu denli evrensel, kalıcı ve doğrudan insanlık macerasını özetleyen bir kıssa sanırım anlatılmamıştır.

Ali Şeriati’nin dediği gibi “yaratılış kıssası” bütün milletlerin din ve mitolojilerinde var. Değişik versiyonlarıyla nesiller boyu anlatılıyor.

Galiba onu bu denli önemli kılan, bir taraftan “köken” anlatısı olması, diğer taraftan da “beni bana, seni sana, onu ona, bizi bize” anlatıyor olması olsa gerek.

Çünkü her doğan çocuk bir Adem’dir.

Ve her doğan çocukla birlikte Adem kıssası yeniden başlar.

Farklı dini metinlerde “Adem/Adam”, “Yaratılış”, “Adem-Havva”, “İblis” şeklinde ifade edilen “kıssaların anası” aslında içimizdeki savaşı/çatışmayı ve “hayat” denen “meçhule giden” yolculuğumuzu anlatmaktadır. Anlatılan biziz; ben, sen, o hepimiz… Bu nedenle kesinlikle üzerimize alınarak; “yaşayan kıssa”ya dönüştürerek okumamız gerekiyor.

***

Malum, Kur’an’da 23 kıssa, 22 de mesel (örnek) anlatılır. Kıssaların anası (Adem kıssası) ise Kuran’da toplam yedi yerde geçer (Bakara; 30–38, A’raf; 11–24, Hicr; 21–44, İsra; 61–65, Kehf; 50–51, Taha; 115–127). Kıssa’nın en geniş toplu özeti ise Araf suresinde verilir.

“Kıssaların anası” dememiz Kur’an kıssalarının kendi iç bütünlüğü açısından da boşuna değildir. Çünkü diğer tüm kıssalar andan doğar ve bir yönüyle onu açıklar. Örneğin Şeytanın ‘üstünlük iddiasını’ Firavun’da… ‘Yıkılmayacak bir mülke sahip olma hırsını’ Karun’da… ‘Beni sen azdırdın” (Allah böyle istedi) iddiasını Haman’da… Tanrılaşma/ölümsüzleşme arzusunu Firavun ve Nemrud’ta… ‘Doğruluk ve dürüstlük yolunun üzerine oturma’ iddiasını ‘yol başlarına oturmuş, şehre hakim dokuz çete” de… ‘Yasak ağaçtan yeme” uyarısını Salih’in devesinde, Talut’un sudan içmeyin uyarısında… ‘Adem tövbesini’ peygamberlerde, Salihlerde… ‘Allah’ın yardımını’ Musa’nın Kızıldeniz’den geçişinde… ‘Adem’in Allah’tan kelimeler almasını’ İsa’nın Allah’ın sesi (kelimesi) oluşunda buluruz.

Bütün kıssalar “kıssaların anası” ile bir yönüyle irtibatlıdır. Diğer tüm kıssalar kıssaların anasıyla; kıssaların anası da bizimle irtibatlıdır. Döner dolaşır beni, seni, onu; bizi anlatır.

Bu nedenle “dinî zihin” de, olup biteni izah sadedinde “Şeytan da beni ateşten onu toopraktan yarattın, ben ondan üstünüm demişti…”. Veya “Şeytan, Adem’i ve eşini yıkılmayacak bir mülk vaadi ile kandırmıştı, bunlar boş işler, dikkat etmek, haddi aşmamak lazım…” vs. türünden değerlendirmeler yapılır. Bitmek tükenmek bilmeyen bir yorum zenginliği yaratılır. Her vesile ile bağlantılar kurulur ve “kıssaların anası” her daim yaşar.

Bu açılardan bakılınca Adem kıssası gerçekten kıssaların anasıdır. Onda hayatın özü ve özeti vardır.

***

Aşağıda kıssayı Kur’an’da geçen yerleri tarayarak iki “sahne” halinde topladım. Birinci sahneye Begoviç’in tabiri ile “semavî prolog” (gökteki ilk konuşma), ikinci sahneye de “yerdeki diyalog” dedim.

Birinci sahnede konuşmalar Allah, Melekler ve İblis arasında geçmekte, ikinci sahnede ise Allah, Şeytan, Adem/Adam ve Eşi yer almaktadır. Birinci sahnedeki teorik muhayyile, ikinci sahnede pratik gerçekliğe dönüşmektedir. Edebiyat diliyle söyleyecek olursak, birinci sahneye tümden “gerçeküstücü” anlatım tarzı hakimken, ikinci sahnede “toplumsal gerçekçi” eğilim görülür.

Bu haliyle “kıssaların anasının” tarih boyunca bir çok edebiyatçı, şair, filozof , bilge ve yazı ustasına ilham kaynağı olduğunu görüyoruz. Mesela Yusuf Has Hacip’in Kutadgu BiligKün-Toğdı adalet/kanun, Ay-Toldı mutluluk, Oğdülmiş akıl, OdgurmışDevlet’i de aşağı yukarı böyledir… adlı eseri bu tarzda yazılmıştır. Yusuf Has Hacip anılan eserinde dört kişiyi birbiri ile konuşturur: akibet’tir. Eser boyunca bunlar birbiriyle konuşur ve insan, hayat, mutluluk ve gelecek hakkında öğütler verilir. Bireysel ve toplumsal kurtuluşun yolları gösterilir. Tarihin yükseliş ve çöküş yasaları anlatılır. Eflatun’un

“Kıssaların anasında” da esas amaç budur.

Kıssa sembolik kavram ve ifadeleri ile gerçeküstücü anlatımın dini örneğini teşkil eder. Önceki çağların dini metinleriyle irtibatlı yüksek derecede bir dini edebiyat ve metafizik kavramsallaştırma görülür. Malum Kur’an’ın ahlak, hukuk, siyaset ve doğa ile ilgili ayetlerini sembolik okuma imkanı pek yokken, özellikle metafiziği kavratma amaçlı anlatılarında ve kıssalarda bol miktarda sembolik kavram ve ifadeler görürüz. Bu açıdan kıssaların anası aynı zamanda “Kur’an’ın sembolik okunuşu” na gayet güzel bir örnektir.

Kıssada anlatıcı, bir gerçek varlık olarak Allah’tır. Allah’ın insan öncesi yarattığı ve yaratıldığı hal üzere olan tüm varlıklar; yeryüzü, gökler, geceler, gündüzler, dağlar, nehirler, yıldızlar, bulutlar, yağmurlar, bitkiler, ekinler, rüzgarlar vb. alemdeki tüm iyilik güçleri Melâike/Melekût olarak ifade edilirler. Teşhis (kişileştirme) ve intak (konuşturma) sanatı çerçevesinde bütün bunlar Melekler adıyla konuşan, canlı bir varlık halini alarak dile gelip konuşurlar. Sonra Adem/Adam/İnsan olarak iç dünyamız konuşturulur. İçimizdeki “kötülük dürtülerine” birinci sahnede İblis, ikinci sahnede Şeytan denir. Adeta şavkımıza ayna tutulur ve içimizde ne gibi bir canavarın yattığı ve hangi hallerde uyanıp bizi yoldan çıkaracağı haber verilir…

Sözü daha fazla uzatmadan kıssaya geçelim.

***

(Birinci sahne)

ALLAH: “Yeryüzünde bir halife var edeceğim.”

MELEKLER: “Biz seni övüp yüceltiyoruz, orada kan dökecek birisini mi?”

ALLAH: “Sizin aklınız ermez, Ben bilirim. Eğer biliyorsanız eşyanın isimlerini söyleyin bakalım.”

MELEKLER: “Sen Yücesin, bize öğrettiğinden başkasını bilmeyiz, her şeyi bilen Sensin.”

ALLAH: “Ey Âdem! Eşyanın isimlerini söyle bakalım (deyince isimleri saydı). “Size göklerin ve yerin bilinmez derinliklerini, bildiğiniz bilmediğiniz her şeyi yalnız Ben bilirim dememiş miydim? (Haydi ) Âdem'i selâmlayın.” (İblis dışında hepsi selâmladı; o ise karşı geldi, büyüklük taslayarak reddedenlerden oldu. İblis cinlerdendi ve Rabbinin emri dışına çıkmıştı. Ben onlara ne göklerin ve yerin yaratılışında, ne de kendilerinin yaratılışında bir rol vermedim/şahit tutmadım.)

ALLAH: “Ben sana emretmişken neden selâmlamıyorsun?”

İBLİS: “Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu topraktan. Kuru balçıktan yarattığın birisine secde edecek değilim.”

ALLAH: “Öyle mi, yıkıl karşımdan, burada büyüklük taslamak senin haddine değildir, aşağılık küstah, defol! Ceza gününe kadar lanet sanadır.”

İBLİS: “Bana kıyamete kadar mühlet ver.”

ALLAH: “Peki, mühlet verilenlerdensin.”

İBLİS: “Beni azgınlığa ittiğin için ben de senin o doğruluk ve dürüstlük yolunun üzerine oturacağım. Önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından onlara sokulacağım. Çoğunu şükredenlerden bulamayacaksın. Onlara yeryüzünde olan şeyleri süslü göstereceğim ve onların hepsini azdıracağım. Ancak saf bir yürek temizliği içinde olanlar hariç.”

ALLAH: Ben de işte bu doğruluk ve dürüstlük yolu üzereyim! Kullarım üzerinde senin bir gücün olmayacak. Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak defol! Yemin olsun ki insanlardan kim sana uyarsa, hepinizi cehenneme dolduracağım.” (Bakara; 30–38, A’raf; 11–24, Hicr; 21–44, İsra; 61–65, Kehf; 50–51, Taha; 115–127).

Görüldüğü gibi Allah, “yeryüzünde” bir “halife” var edeceğini ilan ederek kıssaya başlıyor. Bu, halife olacak kişinin (Adem/Adam) öbür dünyadaki cennetten veya başka bir alemden gelmediğini gösterir. Kıssada anlatılan cennet bu dünyadadır ve evrensel adalet ve barış yurdu (dâru’s-selam) anlamında ebedi ve ideal ülkedir. Önce bu ülke/diyar kurulmuş ve içinde Adem ve eşi (insanlar) yaşıyor olarak resmedilmekte ve ne yaparlarsa böyle bir nimeti kaybedecekleri ve oradan çıkıp yeryüzüne (cehennemi bir hayata/kaosa/çatışmaya/kin ve düşmanlıklar içinde) dağılacakları anlatılıyor. (ikinci sahnede daha geniş gelecek).

“Halife” sözlükte mastar olarak “Birinin yerine geçmek, arkasından gelmek, vekil, önder, lider, imam olmak” anlamındadır. Bu kökten gelen kelimeler Kuran’da 130 yerde geçer. Toplam beş anlamda kullanıldığını görürüz: 1- Arkadan gelen, peşi sıra (halef), 2- Önder, lider, imam, başkan, iktidarı elinde tutan (halife), 3- Karşı çıkmak, karşıt olmak (muhâlefet) 4- Sözünden dönmek (ihlâf), 5-Anlaşmazlık (İhtilâf)... Bu ayette ilk iki anlamda kullanıldığı anlaşılıyor. Dolayısıyla ayet; “Yeryüzünde şu ana kadar yaşayanların ardından, onlardan sonra daha gelişmiş bir varlık yaratacağım, bu varlığa yeryüzünün önderliğini vereceğim” demek olur. Arapçada devenin gebe kalmasına (halifetu’n-nâgatu) deniliyor. Bu durumda halife önceki bir şeyin rahminde varlığı mayalanmış olanın doğması, ortaya çıkarılması demek olur.

“Adem” sözcüğünün “yeryüzü toprağı” anlamına gelen “edimu’l-arz” kelimesinden türediği en sahih görüştür. Buna göre insan türüne “Âdem” adının verilmiş olması yeryüzünde olmuş olmasındandır. Nitekim Arapça’da esmerliği artmak (udûme), esmer, kara, yağız (edmâ’), etle deri arası tabaka (edeme), gökyüzü (edîmu’s-semâ), gece karanlığı (edîmu’l-leyl), bir şeyin dış kısmı (edîmu’ş-şey), deri, cilt (edîm) kelimeleri bu köktendir… Sümercede babam anlamına gelen (adamu), Asur-Babil dilinde yapılmış, meydana getirilmiş, ortaya konulmuş, çocuk, genç anlamındaki (adamu), Sabiî dilinde kul, insan anlamına gelen (adam), Türkçede insan, kişi anlamına gelen (adam) ve batı dillerinde (edmurd, edward) sözcükleri de aynı köktendir. İbranicede (adam) insan türü için kullanılan müşterek isimdir. Tevrat’ta insan türü anlamında beş yüzden fazla yerde geçer… Kıssada Âdem (Adam) önceki varlıklara nazaran daha gelişmiş, bilgi, akıl, kavram üretme, eşyaya isim koyma, konuşma ve dil yetenekleriyle donatılmış, ev (beyt) yapan, ahlak ve hukuk üreten “insanı” temsil etmektedir…

“İblis” Sözlükte “Hayret eden, şaşan, hayırsız olan, üzgün bezgin olan, surat asan, ümitsiz olan, şaşkınlığından dolayı susan, şaşakalan” anlamına geliyor. Akadçada Be’el, Baal; Efendi, Tanrızebub’a İbranîlerin verdiği aşağılayıcı isim olarak da kullanılmıştır. Yine Yunancaya iftiracı, kara çalan anlamında Diabolos, İngilizce’ye kötü ruh, şeytan anlamında Devil olarak geçmiş… İnsanoğlundaki kötülük temayülü veya dürtüsünü temsilen kıssanın semavî prolog (gökteki ilk konuşma) adını verdiğimiz birinci bölümünde iblis, yerdeki diyalog adını verdiğimiz ikinci bölümünde şeytan olarak geçtiğini görüyoruz. Kıssanın Kuran’da geçtiği yedi ayrı yerde aynı şekilde ilk bölümde iblis, ikinci bölümde şeytan olarak geçmektedir. Gökte iblis adıyla şahıslaştırılan bu temsil, yerde şeytan veya şeytanlar olarak ifade ediliyor. “Adam” içindeki bu kötülük dürtülerine kapılarak yanlış işler yapmamalıdır mesajı veriliyor… anlamında, Eski Filistin halkı tanrılarından Be’el

“Secde”: Arâmicede “İbadet etmek, selamlamak, yere kapanmak” demek olan (SGD) kökü, anlamını koruyarak fakat orta harf değişikliği ile Arapça’ya (SCD) olarak geçmiş. Ayette saygı göstermek amacıyla selâmlama, selâm durma, tazim için ayağa kalkma anlamında kullanılıyor. Türkçe’de birine selâm durmak, saygı için ayağa kalkmak dediğimiz şey Arapçada yere kapanmak, eteğine yüz sürmek, ayaklarına kapanmak olarak kullanılıyor. Her ikisi de saygı ve tazim için yapılır. Katade, “Onun için secdelere kapandılar” (Yusuf; 100) ayeti hakkında, “O zaman insanların birbirine selâmı secde etmek şeklindeydi” der. Yine bir rivayette Muaz bin Cebel Yemen dönüşü Hz. Peygamber’e saygı maksadıyla secdeye kapanır. Hz. Peygamber bu yaptığının ne olduğunu sorması üzerine “Yahudi ve Hristıyanların büyüklerine böyle yaptığını gördüm, bu peygamberlerin selâmlamasıymış” der. Hz. Peygamber’de “Onlar peygamberlere iftira etmişler” karşılığını verir. Yine Hz. Ali huzuruna giren birisinin secdeye kapanması üzerine onu doğrultarak “Bana değil Allah’a secde et” der. Bunlardan hareketle ayette geçen secdenin ibadet değil; teşrif, saygı, selâmlama anlamında olduğu söylenmiştir (Razi). Çünkü Allah’ın kendisinden başka birisine bildiğimiz anlamda secde edilmesini emretmesi teolojik açıdan proplemlidir…

Şu halde kıssada “secde” kavramıyla, varlık sahnesine çıkacak olan “adam”a diğerlerinin (yerlerin, göklerin, ekinlerin, bitkilerin, yağmurun, rüzgarın vs.) saygı göstermesi, özgür irade, bilinç, akıl, kavram üretme, eşyaya isim koyma ve konuşma yeteneği ile geldiğinin, dahası bunun bir değer/avantaj (fadl) olduğunun kabul edilmesi anlatılmak istenmektedir…

Kıssada İblisin “ateş” ve “toprak” kıyaslaması yapması genellikle insanların birbirine “senlik-benlik” kavgası yüzünden zarar verdiği, insan olarak bir tarafımızın ateş; kıskançlık, bencillik, çekememezlik, kendini beğenme, kibir, üstünlük taslama, öfke, hırs, şer saçma, acı verme, yakıcılık gibi dürtülerden oluştuğu, diğer tarafımızın ise toprak; sükunet, bağışlama, tevazu, hayır üretme, ayıp örtme, kanaatkarlık, vb. özeliklerinden oluştuğu, bu ikisinin içimizde çatışma halinde olduğu, dolayısıyla insanın topraktan yana olması gerektiği çünkü yaratılış hamurunun ondan karıldığı (ondan yaratıldığı) ateş-çamur temsilleri ile anlatılıyor. Çünkü ateşin ve toprağın temsil ettiği insani özellikler kadim dini metinlerde hep böyle anlatılır. Demek ki şeytanın ateşi gerekçe göstermesi gibi, biz de, derimizi, dilimizi, ırkımızı, cinsiyetimizi, bölgemizi, kavmimizi vb. gerekçe göstererek üstünlük iddiasında bulunmamalı, bunlara dayalı hırs içinde olmamalı, toprak gibi mutevazi ve kanaatkar olmalıyız.

Allah’ın “Defol, aşağılık küstah!” diyerek huzurundan kovduğu şey ontolojik varlık olarak İblis şeklinde kişileştirilmekte ve fakat bununla insanoğlundaki kibir, kendini beğenme, haset, ihtiras, üstünlük taslama, öfke, şehvet gibi “sen-ben” kavgasını körükleyen dürtüler dışlanmaktadır. Kovulan bu dürtülerdir. İnsanoğlu, bu dürtüleri kabardığında onları “aşağılık küstah, defol” diye kovmalıdır…

“İblis cinlerdendi… Ben onlara (iblis/şeytan, cin) ne göklerin ve yerin yaratılışında, ne de kendilerinin yaratılışında bir rol vermedim/şahit tutmadım” (Kehf; 50-51) ifadesi şeytanların ve cinlerin bizatihi ontolojik varlıklar olmadığını, insanın arazı olduğunu yani insanla ilgili/ona bağlı bir durumu ifade ettiğini gösterir. Ayrıca “Kullarım üzerinde senin (iblisin/şeytanın/cinin) bir gücü yoktur.” (Araf; 41-43) ifadesi de bunu destekler.

Aynı şekilde “Yaratma ikinci (bir ortak/şef’i) olmadan yalnızca kendisinin (Allah’ın) iradesi iledir.” (Yunus; 10/3) ayeti de meleklerle ilgili aynı durumu ifade eder. Yani Allah yaratmayı direk kendisi yapar, ikinci bir güce (melek diye ayrı bir varlığa) rol vermez, onu ortak yapmaz. Melekler Allah ile ilgili/O’na bağlı bir durumu (niteliklerini, sıfatlarını, melekelerini, yerde ve gökte yarattıklarını/melekûtu) ifade eder. Örneğin “ikişer, üçer, dörder kanatlı melekler” ifadesi hız ve kuşatıcılıktan mecazdır. Yani Allah’ın bir işi en hızlı ve en kuşatıcı bir şekilde (tüm kanatlarıyla/bütün yönleriyle) yaptığını anlatır. Keza “Onun kürsüsünü o gün sekiz büyük melek taşır” ifadesi de egemenlik ve üstünlükten mecazdır. Yani o gün (kıyamette) Allah her şeye egemendir ve her şeyin üstündedir, bütün yer ve gök güçleri (melekût) O’nun emri altındadır denmek istenir. (bkz. ‘Ğayb nedir , ne değildir?’ başlıklı makale)

Şeytanın Allah’ı “Beni azgınlığa ittiğin için” diyerek itham etmesi, insanoğlunun yaptığı bir kötülüğü Allah’a atfetmesi ve “Allah böyle istedi” demesini ifade eder. Özellikle din adına konuşanlar yaptıklarını “Allah öyle istediği için” yaptıklarını söylerler ki dışlanması/kovulması gereken Şeytani bir haslettir.

“Sağlarından, sollarından, arkalarından, önlerinden sokulacağım” temsilî ifadesi Türkçede “Akla hayale gelmedik yollardan”, “Hiçbir fırsatı kaçırmadan, her fırsatta”, “Kafasında kırk tilki dolaştırıp hiç birinin kuyruğunu birbirine değdirmeden” , “Bin bir dolap çevirip düzen kurarak” diye ifade dediğimiz manayı çağrıştırır. İnsanın içinde böyle dürtüler kanın damarda dolandığı gibi dolanır ve “kötülük” dediğimiz şey buradan gelir…

Sağımızdan, solumuzdan, arkamızdan, önümüzden sokulmak nedir ve nasıl olur? Şeytan devam ediyor: “Onlara yeryüzünde olan şeyleri süslü göstereceğimleuzeyyinenne).”(Hicr; 39-40). Peki, bize “süslü” kılınan şeyler nelerdir? (

Kur’an kendi kendini tefsire devam ediyor: “Kadınlara, evlat/çevre/taraftar toplamaya, çil çil altınlara ve deste deste paralara, soylu atlara, sürülerle davarlara, geniş arazilere sahip olmak insanlara süslendi (zuyyine li’nnâs). Bütün bu zevkler dünya hayatının süsüdür (cazibe). Ancak asıl varılacak güzel yer Allah’ın yanıdır.” (Al-İmran; 14).

Görüldüğü gibi ayette anlatılanlar, bugün, adına şehvet, şöhret, servet ve siyaset dediğimiz iktidar araçlarıdır. Kadınlara düşkünlük (hubbi’ş-şehevâti min’en-nisâ) şehveti, evlat/çevre/taraftar (benîn) sahibi olmak şöhreti, çil çil altın ve deste deste para (ganâtıri’l-mugantarati min’ez-zehebi ve’l-fıdda) serveti, soylu atlar (ki yönetici takımı soylu atlara binerdi), sürü gibi güdülecek halka ve iktidar olunacak geniş arazilere (ülke/memleket) sahip olmak siyaseti ifade etmektedir.

Demek ki şeytanın yeryüzünde olanları süslü göstermesi bu oluyor. Şeytan, bize sağımızdan (siyaset), solumuzdan (servet), arkamızdan (şöhret), önümüzden (şehvet) sokulacağını ve içimizde bunlara dair hırsı harekete geçirerek bizi yoldan çıkaracağını söylüyor. Başka bir tabirle, bizi, içimizdeki bu “negatif enerjiler” yoldan çıkarır. Ne gelirse başımıza bunlara duyulan ihtirastan gelmektedir.

Kıssanın ikinci sahnesinde ise, daha derine inilerek bu ihtirasın içimizdeki kökü/yatağı teşhis ediliyor ve ‘şeytanın vesvesesinin’ tabiri caizse hammaddesinin bu olduğu açıklanıyor: “Melek/melik/mülk sahibi olacaksınız (en tekûne melekeyn). (Yani) yıkılmayacak bir mülk (mülk-i la yeblâ) elde ederek ölümsüzleşeceksiniz…” (A’raf; 7/20> Taha; 20/120). Melekeyn’in mülk-i la yeblâ şeklinde tefsir edildiğine dikkat ediniz.

Hay Allah, yine mülk meselesi! (ikinci sahnede daha geniş gelecek)

***

Görüldüğü gibi birinci sahne bir semavi prolog (gökteki/yücelerdeki/bilinmeyen alemdeki/Allah’ın yanındaki) ilk konuşma iken, birazdan gelecek ikinci sahne yerdeki diyalog oluyor. Birinci sahnedekilerin hiç birini göremiyorken, ikinci sahnede Adam ve Eşi gibi görünür, duyulur, dokunulur varlıklar öne çıkıyor. Birinci sahnede teolojik vurgu öne çıkarken, ikinci sahnede antropolojik vurgu daha baskın. Birinci sahnede öne çıkarılan İblisken, ikinci sahnede “Adam ve eşi” öne çıkıyor. Birinci sahnede Adam ve eşi, ikinci sahnede ise melekler diyaloglarda yok.

Kanımca önce birinci sahne verilerek Allah’ın “ilahi/ezeli zamandan” hitabı olarak, insanlıkta bir “yaratılış muhayyilesi” oluşturuluyor. Bu nedenle birinci sahnedeki olaylar ve kişiler duyulur ve akledilir nesneler şeklinde tasvir ediliyor. İyilik, kötülük, insan, insanın gücü ve kabiliyeti, varlık âlemindeki yeri, neden yaratıldığı, onu ne gibi tehlikelerin beklediği, güçlü yanları, zayıf tarafları vs. görünür, akledilir, algılanabilir suretlere sokularak kişileştiriliyor. Böylece canlı, yürüyen, konuşan, yer kaplayan, dokunulabilen, yanımızdan geçen şahıslar, zatlar gibi algılamamız sağlanarak dimağımızda canlı ve dinamik bir tasavvur oluşturuluyor.

Birbirini tamamlayan kıssanın ilk sahnesinde, aslında, Allah dışında bizatihi canlı, hareket halinde, ben bilincinde ontolojik varlık bulunmuyor. İblis, Şeytan, Melek, Âdem (Adam) kavramsallaştırmaları, Allah’ın gücü, kudreti, ilmi, melekeleri, insandaki kötülük dürtüleri, ilâhî hayatla irtibatlı bir takım olaylar ve yeni yaratacağı varlığın şahıslaşmış sembolleridir. İnsan algısının bunlarla ilişkisi kurabilmesine yönelik kolaylaştırılmış, indirgenmiş din dili ifadeleridir. “Mutlak Oluş” olarak konuşan Allah, olayları insanoğlunun muhayyilesine hitap ederek resmetmekte, şuur, tasvir ve tasavvur oluşturmaktadır. Özellikle İblis kavramının öne çıkarıldığı kıssanın ilk sahnesindeki “ilahi zamandan hitap”, Âdem ve eşinin öne çıkarıldığı az sonra gelecek ikinci sahnede, “yeryüzü sürecinde” örneklenmektedir. Böylece kıssa biz “Adem”leri iyice içine çekmekte, anlatılanların bizim hikayemizden başka bir şey olmadığı ortaya çıkmaktadır.

Ardından da “Ey Âdem’in çocukları!” şeklinde genel bir hitapla adeta insanın, iyiliğin, kötülüğün, varlığın, yokluğun, yaşamın, ölümün, geçmişin, geleceğin anlamı budur!” denerek tüm insanlık kıssanın çizdiği çerçeve içinde yeniden var olmaya/olmaya/oluşmaya çağırılmaktadır…

Yazı yeterince uzadı, “ikinci sahne” ve sonuç ikinci bölüme kalsın…

(devam edecek).

Recep İhsan ELİAÇIK

recepihsan@gmail.com

www.ihsaneliacik.net

http://ihsaneliacikenglish.wordpress.com/

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : kıssa, kuran

HANGİNİZ MUHAMMED?


11/8/2009 · Kategori: Ihsan Elia_ik Yazilari

Hanginiz Muhammed?

Önce üç rivayet:

1- “Peygamberimiz ile birlikte oturduğumuz sırada biri gelip ‘Hanginiz Muhammed`dir?’ diye sordu. Allah’ın Resulü ashabı arasında dayanmış oturuyordu. ‘İşte dayanmış olan şu beyaz kimsedir.’ dedik. Adam ‘Ey Abdü`l-Muttalib`in oğlu!’ diye hitâb etti. Peygamberimiz Seni dinliyorum.’ buyurdu. ‘Ben sana bazı şeyler soracağım. Amma soracaklarım (pek) ağırdır. Gönlün benden incinmesin.’ dedi. Peygamberimiz Aklına geleni sor.’ buyurdu. ‘Senin ve senden evvelkilerin Rabbi aşkına (söyle) bütün halka seni Allâh mı gönderdi?’ dedi. Evet. buyurdu. ‘Allâh aşkına (söyle) namaz kılmayı sana Allâh mı emretti?’ dedi. ‘Evet.’ buyurdu. ‘Allâh aşkına (söyle) oruç tutmayı sana Allâh mı emretti?’ dedi, ‘Evet.’ buyurdu. (yine): ‘Allâh aşkına (söyle) zenginlerimizden alıp yoksullarımıza dağıtmayı sana Allâh mı emretti?’ dedi. Peygamberimiz (buna da) ‘Evet.’ buyurunca adamcağız: ‘Sen ne getirdin ise ben ona îmân ettim. Kavmimin geride kalanlarına da elçi benim. Ben, Bekr kabîlesinden Dımâm b. Sa`lebe`yim.’ dedi.” (Buhari; Kitabu’l-ilm, 57).

2- “Peygamberimiz bir gün sahabelere verdiği bir ziyafet sırasında, onlara hizmet ederken, uzaklardan geldiği anlaşılan bir atlı, Peygamberimizin meclisine yaklaşıp: ‘Bu kavmin efendisi kimdir?’ diye sordu. ‘Bu kavmin efendisini arıyorum’ dedi. Allah’ın Resulü Benim demedi. O sırada sahabelerine su dağıtmakta olduğundan, atlıya şöyle cevap verdi: Bir kavmin efendisi, ona hizmet edendir!” (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:463).

3- “Beni Amir heyetiyle Allah’ın Resulünün yanına gitmiştik. ‘Sen bizim efendimizsin!’ diye hitap ettik. ‘Efendi, Allah`tır!’ buyurdular. Biz: ‘Fazilette en ileride olanımız, mertlikte en başta gelenimizsin!’ dedik. Bize: Söylediğinizin hepsi bu veya buna yakın bir söz olsun. Şeytan sizi uçurmasın’ buyurdular.” (Kütüb-i Sitte, hadis no: 5391).

Görüldüğü gibi ilk iki rivayette “dışarıdan gelen bir adam”, topluluğun içine karışmış peygamberin kim olduğunu tanıyamıyor. “Hanginiz Muhammed?” veya “Sizin efendiniz kim?” diye soruyor. Birincisinde “İşte şurada yaslanmış oturan beyaz (yüzlü) adamdır”, ikincisinde de bizzat kendisi “Benim” demiyor da “Kavmine hizmet edendir.” diyor. (o sırada su dağıtmaktadır). Üçüncü rivayette ise onu tanıyan bir grup direk kendisine “Sen bizim efendimizin” diye hitap edince “Efendi, Allah’tır!” diye cevap veriyor.

Bu rivayetler Kur’an’da anlatılan “arkadaş peygamber” karakterine tamamen uygundur. Bu nedenle sahih mi değil mi diye şüphelenmeye gerek yok.(ayrıca bkz. ‘Arkadaş peygamber’ başlıklı makale).

***

İçinde yaşadığı topluma karışıp gitmiş birisine “Hanginiz Muhammed?” diye sormak durumunda kalıyorsanız, bilin ki o, derin bir ahlak ve karakter sahibidir.

Çünkü arif lisanıyla kâmil insan “Hanginiz Muhammed?” makamına (tekrar ede ede ulaşılan ahlak ve karaktere) ulaşmış kişidir. Peygamber okulunun asıl amacı bu makama ulaşmış insanlar yetiştirmekti. Böyle birisi dışarıdan bakıldığında halktan ayırt edilemediğinden sıradan biri gibi görünür fakat hiç de sıradan değildir! Çünkü böylesi biri başlangıçta sıradan/halktan biriyken, “hamdım, piştim, oldum” seyrinden geçer ve tekrar başa dönerek halktan birisi olur. İrfan’da son makam tekrar başladığı yere dönmektir. Bayazıd der ki: Marifetullahın (Allah’ı tanıma yolunun) sonu susmaktır!

Dikkat edersiniz, insanoğlu için mal, mülk, bilgi, statü ve iktidar sahibi olmanın getirdiği kibir, ayrıcalık ve sınıflaşmaların ortadan kaldırıldığı iki yer vardır; ihram ve kefen!

Hacda “ihrama girmek” ve ölünce “kefene sarılmak” sonradan edinilmiş rütbe ve kisvelerden sıyrılıp tekrar başa dönmeyi, bütüne karışıp gitmeyi ifade eder. İhramda ve kefende insanoğlu her tür statü belirtici alametlerden sıyrılır; ne rütbe, ne kisve kalır… İhrama girmiş veya kefene sarılmış birisini tanımak için “Hangisi” diye sormak zorunda kalırsınız. Çünkü ayırıcı hiçbir rütbe ve kisve kalmamıştır. Kişiyi yalnızca içi (kalbi) ve amelleri ötekinden ayırır.

İşte “Hanginiz Muhammed?” sorusu, bunu yaşarken yapmayı ifade eder ki İslam’da bütün tasavvuf mekteplerinin veya irfan okullarının amacı bu makama ulaşmış insanlar yetiştirmekti. Tarikatlar bunun için kuruldu, seyr-i süluk (yolda yürüyüş halinde olma)lar bunun için yapıldı. Fakat sonunda ‘keser döndü sap döndü bir gün oldu hesap döndü’ ve en çok rütbeli, makamlı, kisveli, kavuklu, cübbeli, zünnarlı, suflu (yünlü) haller bu topluluklarda görülmeye başlandı.

Bu noktada tasavvuf hareketi içinde tekrar başa dönme amaçlı yani “Hanginiz Muhammed?” sorusunu sordurtacak hale gelme amaçlı protest bir hareketin tâ ilk baştan itibaren doğduğunu görüyoruz: Melametilik!

“Horasan erenleri” de denilen bu hareketin ilk başlatıcıları, her türden halktan ayırıcı rütbe, kisve, suf (yün) elbise giyme, sema, zikr ve vird talimi, tarikat hiyerarşisi, şehy-murid ilişkisine karşıdırlar. “Fakr”ı savunarak ihtiyaç fazlası mülkiyet talebini reddederler. “İsâr” diyerek vermeyi/paylaşmayı teşvik ederler. “Fütuvvet” diyerek digerğamlığı/ötekiciliği savunurlar. “Ahilik” diyerek Anadolu’da kardeşlik iktisadı kurarlar. “Kalendirilik” diyerek kof şekilciliğe isyan ederler, ruhsuz kuralcılığa aldırış etmezler.

Anadolu’nun İslamlaşmasında ve kaynaşarak yeniden inşasında bu anlayışların yattığını görüyoruz.

İslam’ın ilk yüzyılındaki Emevi darbesine ve onun getirdiği mal ve mülk ihtirası ile ganimetçiliğe tepki olarak Hasan-ı Basri gibi zahidlerin karşı çıkışının bir benzeri 13. yüzyıllarda Anadolu’da yaşandı. Osmanlı merkezileşmesinin yaşandığı dönemde de Melametilik, Kalenderilik, Ahilik gibi akımlar Hasan-ı Basri’nin rolünü üstlendiler. Emeviler ilk dönem zahitlerini nasıl dışlayarak merkezileşmişse, Osmanlı da bu akımları dışlayarak merkezileşmiştir. Kuruluş döneminde kullanılmışlar fakat mal ve mülk ihtirası ile ganimetçilik arttıkça bu akımlar da tepki biçimlenmesi olarak ortayı çıkmışlar. Anadolu’daki fütuvvet (mertlik, diğerğamlık, kardeşlik) geleneğinin kökleri buraya dayanmaktadır.

***

Hasan-ı Basri’nin (öl. 110/728) şu sözü kendi döneminde “zamanın ruhunun” nasıl değiştiğini gösterir: “Eğer Allah’ın Resulü’nün ashabından biri şu mescidin kapısından içeri girerek yanımıza gelseydi, kıblemiz hariç, hiçbir şeyimizi tanımazdı.” (İbnu’l-Cevzi; Hasan-ı Basri, s. 69, M. Kubat; Hasan-Basri, s. 108)

Yine zamanın ruhunun değiştiğini gören Hasan-ı Basri’nin daha ilk yüzyılda şöyle dediğini görüyoruz; “Her ümmetin bir putu vardır, bu ümmetin putu da altın ve gümüştür.” (A.g.e, s. 110)

Keza ona göre “Yün (suf) elbise giyen şahsın kibri ipek elbise giyenden daha fazladır.” Hasan-ı Basri, Ferkad es-Subhi adlı zahidin üzerinde yünden yapılmış bir elbise görünce ona “Şu elbisenle insanlar arasında üstünlük mü taslıyorsun. Oysa ben cehennem ehlinden çoğunun bu kıyafeti giyecek olduğunu gördüm” der. Yine “Bir topluluk içinde nefsini kınayan kimse, aslında zımnen kendisini övüyor demektir.” diyerek, samimiyetten uzak, yapmacık, sırf gösterişe dayalı amellerin hayır getirmekten çok kişiyi dalalete sürüklediğini söyler. Ona göre bir Müslümanın “ihtiyacını gidermek” bir ay “itikâfa girmekten” daha hayırlıdır. (A.g.e., s.102-103).

Horasan erenlerinden İbrahim b. Ethem (öl. 166/782), Ahmed b. Hanbel gibi tarlalarda çalışarak, ekin ekip-biçerek, değirmencilik, odunculuk yaparak geçimini temin ederdi. Cömertliğin, yardımseverliğin ve diğergamlığın yok olduğundan şikayet eden İbrahim b. Ethem şöyle diyor: “Gerçek kazanç kendi alnının teri ile karnını doyurmaktır. Yoksulluk şikayet sebebi olamaz. Çünkü tüm mülkiyet Allah’ındır. Mülkiyet Allah’ın olunca elinde mal bulunduran kişinin, gerçekte kendisine ait olmayan mal-mülk ile yoksullara karşı üstünlük taslaması (kendini halktan ayırarak) büyüklenme alametidir…” (Ali Bolat; Melametilik, s. 47)

Yine Horasan erenlerinden Şakık Belhi’nin (öl. 194/810), geçimini “Elime geçince şükreder, geçmeyince sabrederim” diyen birisine “O dediğini Belh’in köpekleri de yapıyor. Biz bulunca dağıtır, bulamayınca şükrederiz” dediğini görüyoruz. (A.g.e, s. 61).

Yine Horasan erenlerinin ulularından Ebu Turab en-Nahşebi’nin (öl. 245/859) mülkiyet görüşü bizim anlamakta güçlük çekeceğimiz türdendir. Ona göre Kur’an’da Hz. Musa “O âsâmdır” diye mülkiyet iddiasında bulununca Allah “Âsânı at” (Taha; 20/18) diyerek haddini bildirmiştir. Bu nedenle ona göre hür tür mülkiyet iddiası kendini toplumdan (bütünden) ayırma olup batıldır. (A.g.e, s. 90).

Yahya b. Muaz (öl. 258/872) da zamane fâkih, şehy ve hocalarına şöyle seslenir ki güncelliğinden hiçbir şey kaybetmiş değil: “Saraylarınız Kayserlerinki gibi, evleriniz Kisralarınki gibi, elbiseleriniz Talut’unki gibi, binekleriniz Karun’unki gibi, sofralarınız cahiliyeninki gibi, mezhepleriniz şeytanınki gibi, Muhammed’inki gibi olanlara nerede?” (A.g.e, s. 98).

Bayazıd-ı Bistami (öl. 264/878) de şöyle der: “Eğer Firavun aç olsaydı ‘Ben sizin en yüce Rabbinizim’ demez, Karun aç olsaydı azgınlık etmez, Sa’lebe aç olsaydı kendisinden övgüyle bahsedilirdi. Halbuki o mülke kavuşunca (karnı doyunca) nifaka düşmüştür.” (A.g.e, s. 108).

Horasan Melametilerinin liderlerinden Hamdun Kassar’ın (öl. 271/884) “Hanginiz Muhammed?” sorusuna halel getirecek her tür davranışı kerih gördüğünü ve Melamet öğretisini bu sorunun gereği ile temellendirdiğini görüyoruz.

Ona göre hırka giymek, suflu (yünlü) elbiselerle gezmek, cübbe, sarık, zünnar, kisve gibi halktan ayrı kıyafetlerle dolaşmak, zikr, sema, vird vermek, şeyh-murid ilişkisi tesis etmek, tarikat kurmak, servet yığmak, mülkü ve ilmi kendine saklamak “Hanginiz Muhammed?” diye sormaya gerek bırakmayıp, kişiyi halktan ayıracağı ve belli edeceğinden riyadır. (A.g.e s.128 vd., 204 vd.)

Keşfu’l-Mahcup yazarı Hucviri’ye göre de aslolan hırka değil; hurka (gönül ateşi) dir.

Demek ki alim ilmiyle, zengin malıyla toplumdan ayrılamaz. Tıpkı resulün risaletiyle ayrılmadığı; “Hanginiz Muhammed?” diye sordurtacak denli topululuğa karıştığı gibi…

Demek ki alim bilgisini, zahid malını, aşık canını verebilendir. Ve bunlardan dolayı hiçbir maddi karşılık (ücret) beklemeyendir.

Kanımca gerçek arifler bunlardır ki böylelerini seviyorum. Bu tür karakter ve ahlakta kesinlikle Kur’an’ın ruhu ve peygamberin kokusu var.

***

Baştaki rivayette geçen adam gibi ben de sorayım: Allah aşkına (söyleyin), günümüzün şeyhleri, hocaları, liderleri burada gördüklerinize ve duyduklarınıza hiç benziyor mu?

Rivayetteki adam gibi dışarıdan gelip, devenizi bağlayarak (arabanızı park ederek) gidip bunlardan birinin yanına girseniz, “Hanginiz şeyhiniz?”, “Hanginiz hocanız?” veya “Hanginiz lideriniz?” diye sorar mısınız, sormaya gerek kalmadan hemen tanır mısınız?

Uygulanan protokolden, oturduğu yerden, giyiminden kuşamından, çevresindekilerin ona davranışından, hal ve hareketlerinden hemen belli olur mu olmaz mı? Topluluğun arasına karışmış, sıradan birisi ile karşılaşmak sanırım hayal.

Siz hiç seçmenleri arasında fark edilmeyen bir lider gördünüz mü?

Siz hiç müridleri arasında fark edilmeyen bir şehy gördünüz mü?

Siz hiç yoksulların arasına karışıp giden ve fark edilmek istemeyen bir zengin gördünüz mü?

Ayette geçtiği gibi böylelerinin halkla (yoksullarla, müridleriyle, seçmenleriyle, seyircileriyle, okurlarıyla, işçileriyle) eşit hale gelmekten, onlardan birisi gibi olmaktan, onların içine karışıp tanınamaz hale gelmekten ödleri kopar.

***

“Hanginiz Muhammed?”

Bu öyle bir soru ki, sorulduğu an, peygamberin kürsüsünde oturarak elde edilmiş bütün kisveleri tiril tiril döker.

Bu öyle bir soru ki “ihram” ve “kefen” dışında adamda hiçbir şey bırakmaz, her şeyini sıyırır döker. İnsanı yalnızca imanı ve yalnızca ameli ile baş başa bırakır.

Bu öyle bir soru ki Allah, Kitap, Peygamber namına konuşan/onun kürsüsünde oturan bütün rütbe, kisve, servet, şan ve şöhret sahiplerini eğer imanları varsa utanç içinde bırakır.

Böyle öyle bir soru ki, sorulunca bütün kastlar yıkılır, hiyerarşiler yerle bir olur.

Bu öyle bir soru ki, sorulunca mağrur rütbeler sökülür, kibirli kasıntılar iflas eder.

Bu öyle bir soru ki efendi-kul ilişkileri ile örülmüş kerpiçten duvarları yer ile yeksan eder.

Onun için “Hanginiz Muhammed?” sorusu üzerine ne kadar düşünsek azdır.

İnsanları, makam, mevki, mal, zenginlik ve iktidar yani “sosyal statü” bakımından birbirinden ayıran ve sınıflaştıran, dahası buna göz yuman bir din, bilin ki “Muhammed’in getirdiği din” değildir.

Onun estirdiği ruh “Hanginiz Muhammed?” sorusunda gizlidir.

Allah’ın selamı, sevgisi ve merhameti “onun” ve güzide “arkadaşlarının” üzerine olsun!

Anam babam bu sorunun muhatabına feda olsun!

R. İhsan ELİAÇIK

recepihsan@gmail.com

www.ihsaneliacik.net

http://ihsaneliacikenglish.wordpress.com

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : muhammed, din, peygamber

« Önceki ::