alıntılar dünyası

MATTA 23'TEN ALINTILAR

28/10/2009 · Kategori: Inan_

1-2 Bundan sonra İsa halka ve öğrencilerine şöyle seslendi: “Din bilginleri* ve Ferisiler* Musa`nın kürsüsünde otururlar.

3 Bu nedenle size söylediklerinin tümünü yapın ve yerine getirin, ama onların yaptıklarını yapmayın. Çünkü söyledikleri şeyleri kendileri yapmazlar.

4 Ağır ve taşınması güç yükleri bağlayıp başkalarının sırtına yüklerler, kendileriyse bu yükleri taşımak için parmaklarını bile oynatmak istemezler.

5 Yaptıklarının tümünü gösteriş için yaparlar. Örneğin, hamaillerini büyük, giysilerinin püsküllerini uzun yaparlar.

6 Şölenlerde başköşeye, havralarda en seçkin yerlere kurulmaya bayılırlar.

7 Meydanlarda selamlanmaktan ve insanların kendilerini `Rabbî*` diye çağırmalarından zevk duyarlar.

...

11 Aranızda en üstün olan, ötekilerin hizmetkârı olsun.

...

23 Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Siz nanenin, dereotunun ve kimyonun ondalığını verirsiniz de, Kutsal Yasa`nın daha önemli konularını -adaleti, merhameti, sadakati- ihmal edersiniz. Ondalık vermeyi ihmal etmeden asıl bunları yerine getirmeniz gerekirdi.

24 Ey kör kılavuzlar! Küçük sineği süzer ayırır, ama deveyi yutarsınız!

25 Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Bardağın ve çanağın dışını temizlersiniz, oysa bunların içi açgözlülük ve taşkınlıkla doludur.

26 Ey kör Ferisi! Sen önce bardağın ve çanağın içini temizle ki, dıştan da temiz olsunlar.

...

28 Dıştan insanlara doğru görünürsünüz, ama içte ikiyüzlülük ve kötülükle dolusunuz.

...

37 Ey Yeruşalim! Peygamberleri öldüren, kendisine gönderilenleri taşlayan Yeruşalim! Tavuğun civcivlerini kanatları altına topladığı gibi ben de kaç kez senin çocuklarını toplamak istedim, ama siz istemediniz.

...

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : matta 23

MEZMURLARDAN

13/10/2009 · Kategori: Inan_

1. Mezmur

1 Ne mutlu o insana ki, kötülerin öğüdüyle yürümez, Günahkârların yolunda durmaz, Alaycıların arasında oturmaz.

2 Ancak zevkini RAB`bin Yasası`ndan alır Ve gece gündüz onun üzerinde derin derin düşünür.

3 Böylesi akarsu kıyılarına dikilmiş ağaca benzer, Meyvesini mevsiminde verir, Yaprağı hiç solmaz. Yaptığı her işi başarır.

4 Kötüler böyle değil, Rüzgarın savurduğu saman çöpüne benzerler.

5 Bu yüzden yargılanınca aklanamaz, Doğrular topluluğunda yer bulamaz günahkârlar.

6 Çünkü RAB doğruların yolunu gözetir, Kötülerin yolu ise ölüme götürür.

4. Mezmur

1 Sana seslenince yanıtla beni, Ey adil Tanrım! Ferahlat beni sıkıntıya düştüğümde, Lütfet bana, kulak ver duama.

2 Ey insanlar, ne zamana dek Onurumu utanca çevireceksiniz? Ne zamana dek boş şeylere gönül verecek, Yalan peşinde koşacaksınız?

3 Bilin ki, RAB sadık kulunu kendine ayırmıştır, Ne zaman seslensem, duyar beni.

4 Öfkelenebilirsiniz, ama günah işlemeyin; İyi düşünün yatağınızda, susun.

5 Doğruluk kurbanları sunun RAB`be, O`na güvenin.

6 Kim bize iyilik yapacak? diyen çok. Ya RAB, yüzünün ışığıyla bizi aydınlat!

7 Öyle bir sevinç verdin ki bana, Onların bol tahıl ve yeni şaraptan aldığı sevinçten fazla.

8 Esenlik içinde yatar uyurum, Çünkü yalnız sen, ya RAB, Güvenlik içinde tutarsın beni.

6. Mezmur

1 Ya RAB, öfkeyle azarlama beni, Gazapla yola getirme.

 2 Lütfet bana, ya RAB, bitkinim; Şifa ver bana, ya RAB, kemiklerim sızlıyor,

3 Çok acı çekiyorum. Ah, ya RAB! Ne zamana dek sürecek bu?

4 Gel, ya RAB, kurtar beni, Yardım et sevginden dolayı.

5 Çünkü ölüler arasında kimse seni anmaz, Kim şükür sunar sana ölüler diyarından?

6 İnleye inleye bittim, Döşeğim su içinde bütün gece ağlamaktan, Yatağım sırılsıklam gözyaşlarımdan.

7 Kederden gözlerimin feri sönüyor, Zayıflıyor gözlerim düşmanlarım yüzünden.

8 Ey kötülük yapanlar, Uzak durun benden, Çünkü RAB ağlayışımı işitti.

9 Yalvarışımı duydu, Duamı kabul etti.

10 Bütün düşmanlarım utanacak, Hepsini dehşet saracak, Ansızın geri dönecekler utanç içinde.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : mezmur, dua, zebur,

119. MEZMUR

24/9/2009 · Kategori: Inan_

(ALEF)

1 Ne mutlu yolları temiz olanlara, RAB`bin yasasına göre yaşayanlara!

2 Ne mutlu O`nun öğütlerine uyanlara, Bütün yüreğiyle O`na yönelenlere!

3 Hiç haksızlık etmezler, O`nun yolunda yürürler.

4 Koyduğun koşullara Dikkatle uyulmasını buyurdun.

5 Keşke kararlı olsam Senin kurallarına uymakta!

6 Hiç utanmayacağım, Bütün buyruklarını izledikçe.

7 Şükredeceğim sana temiz yürekle, Adil hükümlerini öğrendikçe.

8 Kurallarını yerine getireceğim, Bırakma beni hiçbir zaman!

(BEYT)

9 Genç insan yolunu nasıl temiz tutar? Senin sözünü tutmakla.

10 Bütün yüreğimle sana yöneliyorum, İzin verme buyruklarından sapmama!

11 Aklımdan çıkarmam sözünü, Sana karşı günah işlememek için.

12 Övgüler olsun sana, ya RAB, Bana kurallarını öğret.

13 Ağzından çıkan bütün hükümleri Dudaklarımla yineliyorum.

14 Sevinç duyuyorum öğütlerini izlerken, Sanki benim oluyor bütün hazineler.

15 Koşullarını derin derin düşünüyorum, Yollarını izlerken.

16 Zevk alıyorum kurallarından, Sözünü unutmayacağım.

(GİMEL)

17 Ben kuluna iyilik et ki yaşayayım, Sözüne uyayım.

18 Gözlerimi aç, Yasandaki harikaları göreyim.

19 Garibim bu dünyada, Buyruklarını benden gizleme!

20 İçim tükeniyor, Her an hükümlerini özlemekten.

21 Buyruklarından sapan Lanetli küstahları azarlarsın.

22 Uzaklaştır benden küçümsemeleri, hakaretleri, Çünkü öğütlerini tutuyorum.

23 Önderler toplanıp beni kötüleseler bile, Ben kulun senin kurallarını derin derin düşüneceğim.

24 Öğütlerin benim zevkimdir, Bana akıl verirler.

(DALET)

25 Toza toprağa serildim, Sözün uyarınca yaşam ver bana.

26 Yaptıklarımı açıkladım, beni yanıtladın; Kurallarını öğret bana!

27 Koşullarını anlamamı sağla ki, Harikalarının üzerinde düşüneyim.

28 İçim eriyor kederden, Sözün uyarınca güçlendir beni!

29 Yalan yoldan uzaklaştır, Yasan uyarınca lütfet bana.

30 Ben sadakat yolunu seçtim, Hükümlerini uygun gördüm.

31 Öğütlerine dört elle sarıldım, ya RAB, Utandırma beni!

32 İçime huzur verdiğin için Buyrukların doğrultusunda koşacağım.

(HE)

33 Kurallarını nasıl izleyeceğimi öğret bana, ya RAB, Öyle ki, onları sonuna kadar izleyeyim.

34 Anlamamı sağla, yasana uyayım, Bütün yüreğimle onu yerine getireyim.

35 Buyrukların doğrultusunda yol göster bana, Çünkü yolundan zevk alırım.

36 Yüreğimi haksız kazanca değil, Kendi öğütlerine yönelt.

37 Gözlerimi boş şeylerden*fc* çevir, Beni kendi yolunda yaşat.

38 Senden korkulması için Ben kuluna verdiğin sözü yerine getir.

39 Korktuğum hakaretten uzak tut beni, Çünkü senin ilkelerin iyidir.

40 Çok özlüyorum senin koşullarını! Beni doğruluğunun içinde yaşat!

...

(PE)

129 Harika öğütlerin var, Bu yüzden onlara candan uyuyorum.

130 Sözlerinin açıklanışı aydınlık saçar, Saf insanlara akıl verir.

131 Ağzım açık, soluk soluğayım, Çünkü buyruklarını özlüyorum.

132 Bana lütufla bak, Adını sevenlere her zaman yaptığın gibi.

133 Adımlarımı pekiştir verdiğin söz uyarınca, Hiçbir suç bana egemen olmasın.

134 Kurtar beni insan baskısından, Koşullarına uyabileyim.

135 Yüzün aydınlık saçsın kulunun üzerine, Kurallarını öğret bana.

136 Oluk oluk yaş akıyor gözlerimden, Çünkü uymuyorlar yasana.

(SADE)

137 Sen adilsin, ya RAB, Hükümlerin doğrudur.

138 Buyurduğun öğütler doğru Ve tam güvenilirdir.

139 Gayretim beni tüketti, Çünkü düşmanlarım unuttu senin sözlerini.

140 Sözün çok güvenilirdir, Kulun onu sever.

141 Önemsiz ve horlanan biriyim ben, Ama koşullarını unutmuyorum.

142 Adaletin sonsuza dek doğrudur, Yasan gerçektir.

143 Sıkıntıya, darlığa düştüm, Ama buyrukların benim zevkimdir.

144 Öğütlerin sonsuza dek doğrudur; Bana akıl ver ki, yaşayayım.

(KOF)

145 Bütün yüreğimle haykırıyorum, Yanıtla beni, ya RAB! Senin kurallarına uyacağım.

146 Sana sesleniyorum, Kurtar beni, Öğütlerine uyayım.

147 Gün doğmadan kalkıp yardım dilerim, Senin sözüne umut bağladım.

148 Verdiğin söz üzerinde düşüneyim diye, Gece boyunca uyku girmiyor gözüme.

149 Sevgin uyarınca sesime kulak ver, Hükümlerin uyarınca, ya RAB, yaşam ver bana!

150 Yaklaşıyor kötülük ardınca koşanlar, Yasandan uzaklaşıyorlar.

151 Oysa sen yakınsın, ya RAB, Bütün buyrukların gerçektir.

152 Çoktan beri anladım Öğütlerini sonsuza dek verdiğini.

(REŞ)

153 Çektiğim sıkıntıyı gör, kurtar beni, Çünkü yasanı unutmadım.

154 Davamı savun, özgür kıl beni, Sözün uyarınca koru canımı.

155 Kurtuluş kötülerden uzaktır, Çünkü senin kurallarına yönelmiyorlar.

156 Çok sevecensin, ya RAB, Hükümlerin uyarınca koru canımı.

157 Bana zulmedenler, düşmanlarım çok, Yine de sapmadım senin öğütlerinden.

158 Tiksinerek bakıyorum hainlere, Çünkü uymuyorlar senin sözüne.

159 Bak, ne kadar seviyorum koşullarını, Sevgin uyarınca, ya RAB, koru canımı.

160 Sözlerinin temeli gerçektir, Doğru hükümlerinin tümü sonsuza dek sürecektir.

(SİN ve ŞİN)

161 Yok yere zulmediyor bana önderler, Oysa yüreğim senin sözünle titrer.

162 Ganimet bulan biri gibi Verdiğin sözlerde sevinç bulurum.

163 Tiksinir, iğrenirim yalandan, Ama senin yasanı severim.

164 Doğru hükümlerin için Seni günde yedi kez överim.

165 Yasanı sevenler büyük esenlik bulur, Hiçbir şey sendeletmez onları.

166 Ya RAB, kurtarışına umut bağlar, Buyruklarını yerine getiririm.

167 Öğütlerine candan uyar, Onları çok severim.

168 Öğütlerini, koşullarını uygularım, Çünkü bütün davranışlarımı görürsün sen.

(TAV)

169 Feryadım sana erişsin, ya RAB, Sözün uyarınca akıl ver bana!

170 Yalvarışım sana ulaşsın; Verdiğin söz uyarınca kurtar beni!

171 Dudaklarımdan övgüler aksın, Çünkü bana kurallarını öğretiyorsun.

172 Dilimde sözün ezgilere dönüşsün, Çünkü bütün buyrukların doğrudur.

173 Elin bana yardıma hazır olsun, Çünkü senin koşullarını seçtim ben.

174 Kurtarışını özlüyorum, ya RAB, Yasan zevk kaynağımdır.

175 Beni yaşat ki, sana övgüler sunayım, Hükümlerin bana yardımcı olsun.

176 Kaybolmuş koyun gibi avare dolaşıyordum; Kulunu ara, Çünkü buyruklarını unutmadım ben.

Kutsal Kitap'tan alıntılanmıştır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : mezmurlar

İNSANI KİRLETEN NEDİR?

22/9/2009 · Kategori: Inan_

İnsanı Kirleten Nedir?

(Mat.15:1-20)

1 Yeruşalim`den gelen Ferisiler ve bazı din bilginleri, İsa`nın çevresinde toplandılar.

2 O`nun öğrencilerinden bazılarının murdar*, yani yıkanmamış ellerle yemek yediklerini gördüler.

3 Ferisiler, hatta bütün Yahudiler, atalarının töresi uyarınca ellerini iyice yıkamadan yemek yemezler.

4 Çarşıdan dönünce de, yıkanmadan yemek yemezler. Ayrıca kâse, testi ve bakır kapların yıkanmasıyla ilgili başka birçok töreye de uyarlar.

5 Ferisiler ve din bilginleri İsa`ya, “Öğrencilerin neden atalarımızın töresine uymuyorlar, niçin murdar ellerle yemek yiyorlar?” diye sordular.

6 İsa onları şöyle yanıtladı: “Yeşaya`nın siz ikiyüzlülerle ilgili peygamberlik sözü ne kadar yerindedir! Yazmış olduğu gibi, `Bu halk, dudaklarıyla beni sayar, Ama yürekleri benden uzak.

7 Bana boşuna taparlar. Çünkü öğrettikleri, sadece insan buyruklarıdır.`

8 Siz Tanrı buyruğunu bir yana bırakmış, insan töresine uyuyorsunuz.”

9 İsa onlara ayrıca şunu söyledi: “Kendi törenizi sürdürmek için Tanrı buyruğunu bir kenara itmeyi ne de güzel beceriyorsunuz!

10 Musa, `Annene babana saygı göstereceksin` ve, `Annesine ya da babasına söven kesinlikle öldürülecektir` diye buyurmuştu.

11-12 Ama siz, `Eğer bir adam annesine ya da babasına, benden alacağın bütün yardım kurbandır, yani Tanrı`ya adanmıştır derse, artık annesi ya da babası için bir şey yapmasına izin yok` diyorsunuz.

13 Böylece kuşaktan kuşağa aktardığınız törelerle Tanrı`nın sözünü geçersiz kılıyorsunuz. Buna benzer daha birçok şey yapıyorsunuz.”

14 İsa, halkı yine yanına çağırıp onlara, “Hepiniz beni dinleyin ve şunu belleyin” dedi.

15-16 İnsanın dışında olup içine giren hiçbir şey onu kirletemez. İnsanı kirleten, insanın içinden çıkandır.

17 İsa kalabalığı bırakıp eve girince, öğrencileri O`na bu benzetmenin anlamını sordular.

18 O da onlara, “Demek siz de anlamıyorsunuz, öyle mi?” dedi. “Dışarıdan insanın içine giren hiçbir şeyin onu kirletemeyeceğini bilmiyor musunuz?

19 Dıştan giren, insanın yüreğine değil, midesine gider, oradan da helaya atılır.” İsa bu sözlerle, bütün yiyeceklerin temiz olduğunu bildirmiş oluyordu.

20 İsa şöyle devam etti: “İnsanı kirleten, insanın içinden çıkandır.

21-22 Çünkü kötü düşünceler, fuhuş, hırsızlık, cinayet, zina, açgözlülük, kötülük, hile, sefahat, kıskançlık, iftira, kibir ve akılsızlık içten, insanın yüreğinden kaynaklanır.

23 Bu kötülüklerin hepsi içten kaynaklanır ve insanı kirletir.”


Markos 7
İncil' den alıntıdır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : markos

KABİR AZABI ÜZERİNE

13/7/2007 · Kategori: Inan_

MÜSLÜMAN AHİRET ANLAYIŞLARI HAKKINDA KISA BİR TENKİT YAZISI; KABİR AZABI ÜZERİNE
Mehmet Yaşar SOYALAN

 

Ahiret hakkındaki bilgilerimizin kaynağı nedir? Ahiret inancımızı kim/ kimler belirlemektedir? Bu düşünce ve anlayışların kaynağını veya doğruluğunu araştırdık mı? Veya bu konuyu düşündük mü hiç? "Büyüklerimiz halletmiştir" mi diyoruz? Onların "halletmesi" ve bizim ona uymamız bizi sorumluluktan kurtaracak mıdır?

Bu soruları sorup, cevaplarını araştırmamız, en azından kendi yerimizi tesbit etmek açısından önemidir. Doğru veya yanlış ondan sonrasını belli ilkeler üzerine oturtarak götürmek daha tutarlı olacaktır. Tabii ideal ve doğru olanı, kişinin bu sorulardan sonra inancını ve yaşayışını Kur’ân’a göre yönlendirmesidir.

Kabir Azabı Meselesi

Kabir azabı, veya kabir hayatı herşeyden önce gaybi bir konudur. Gerçek anlamda böyle birşeyin olup olmadığını ancak Rabbımız bilir. Allah-u Tealâ Kur’ân’da sık sık müslümanları gaybe iman edenler olarak tanımlar. Bu hiçbir zaman, müslümanlar gelecekte veya ahirette olacağı iddia edilen her habere inanırlar anlamına alınmamalıdır.

Kur’ân’ı incelediğimiz zaman, gaybe imandan kasdın, Kur’ân’ın bizden inanmamızı istediği gayb haberleridir. Başka bir deyişle inanmamız gereken gayb; Kur’ân’da anlatılan gayb’tır.

Bu nedenle kabir azabı konusuna da bu açıdan bakmak gerekir. Çünkü bu konu; söylenen sözler dışında müşahade edilmiş değildir.

Sadece kabir azabı olduğunu söyleyen sözler vardır. Bunların, bir kısmı hemen hemen müslümanlarla ilgili her konuda olduğu gibi Peygamber’e ait olduğu iddia edilen sözlerdir. Yine her zaman yapıldığı gibi Kur’ân’dan destek aranmış, kendilerince bu destekler bulunmuştur da.

Biz önce kabir azabından ne kastedildiğini anlatmaya çalışalım:

İnsanlar ölür ölmez kabir diye bir çukura konuyorlar. Hemen sonra munker-nekir melekleri geliyor, soru sormaya başlıyor: Rabbın kim? Dinin ne? Peygamberin kim? gibi sorular... Müslümanlar bu sorulara: Rabbım Allah, dinim İslam, Peygamberim Hz. Muhammed diye cevap veriyor. Kafirler ise.- Hah, hah anlamadım diyorlar. (Fıkhul Ekber, Aliyyul Kari Şerhi).

"Kabir, mü’minler için cennet bahçelerinden bir bahçe, kafirler için ise cehennem çukurlarından bir çukurdur."

Kabirde kime soru sorulacağı konusu da tartışılagelmiştir. Bu konuda Hanefiler arasında bile ittifak yoktur. Bir kısmı, müslümanların çocuklarının da sorguya çekileceğini söylerken bir kısmı, Peygamberler, çocuklar ve şehitlerin sorgudan muaf tutulacağını söylemişlerdir.

"Kılıçlarının parıltısı onlar için şahid olarak yeter" hadisinin bu sözlerinin delili olduğunu iddia etmişlerdir. (Kitabın mütercimi Y.V.Yavuz bu hadisin kaynağını bulamadım diyor.)

Müslüman çocukların kabirde sorgulanmasına rağmen cennete gireceği, kafir çocuklarının ise durumunun daha karışık ve müslüman çocuklarından farklı olarak "cennet ehline hizmetçi olacaklarına hükmedilmiştir." denilmektedir.

Kabirlerde azabın nasıl olacağı da tartışılmaktadır. Cesede mi yapılacaktır. Ruha mı yapılacaktır, yoksa hem ruha hem de cana mı yapılacaktır? Bu durumda kabirde ruhların cesede dönmesi konusu gündeme gelmektedir. Tabii ki bu da tartışılmıştır. Kabirde ruhlar cesedin tümüne mi, yahut bir kısmına mı, topluca yahut ayrı ayrı olarak mı iade edilecektir? Kabirde soru sorulma işi ruhların bedene iade olunmasından sonra olduğu iddia edilmiştir. (Bizimruh konusundaki anlayışımız daha farklı. Üstelik bu yazı içerisinde tartışma imkanımız da yok. Ayrı bir yazı konusudur.)

Ehli sünnet azabın hem bedene hem ruha olduğu, bunun da ruhların bedene dönmesiyle olacağı inancındadırlar.

Kabir azabı konusu Ehli sünnete göre iman edilmesi vacip olan konulardan biridir, ilmihal kitaplarında olsun, akaid kitaplarında olsun konu hep bu şekilde ortaya konmuştur.

"Ahirete ait bazı ahvali bilip bunlara iman etmek vaciptir, inanılması icap eden hallerden bir kısmı şunlardır: 1) Cennet-cehennem haktır, ve el’an yaratılmış varlıklardır. 2) Kabirde kafirlerin ve bazı günahkar müslümanların azab çekmesi, salih mü’minlerin nimete ve rahata kavuşması haktır." (İslam Fıkhı ve Hukuku. A. Fikri Yavuz)

"Deriz ki vuku bulması aklen mümkün olan birşey hakkında nas varid olunca onu kabul etmek ve ona inanmak gereklidir. Bunlardan birisi de ölümden sonraki (Münker ve Nekir meleklerinin kabirde soru soracakları) kabir azabıdır. Bunlar ehli sünnete göre haktır. Vuku bulacaktır. Mu’tezile ise muhalefet etmiştir.

Kabirde sual ve azab ruhun cesede iade edilmesiyle mümkündür. Gazali dahil ehli sünnet alimleri bu görüştedir." (Maturidiye Akaid, N.Es Sabuni, İslam Dini İlmihali, Prof. M.Aydın)

Konu bir kısım Ehli Sünnet uleması tarafından çok ilginç boyutlara kadar vardırılmıştır.

Örneğin, Konevî: "Ölü asi ise kabir azabı vardır. Ancak Cuma günü ve Cuma gecesi azab ondan kaldırılır ve bir daha kıyamete kadar azab iade edilmez. Eğer bir mü’min Cuma gecesi öldüğü takdirde eğer asi ise bir an kabir azabı ve kabir sıkıştırması olur. Sonra kıyamete kadar bir daha azab edilmez." (Fıkhul-Ekber Aliyyul Kari Şerhi)

Kabirde bir hayatın, dolayısıyla azab ve mükafatın bulunduğunu iddia edenlerin görüşlerini aktardıktan sonra bu görüşlerine kaynak gösterdikleri hadis ve ayetlere geçelim...

Kabir Azapçılarının Delilleri

A) Hadisler:


1- Peygamberimiz mezarlıktan geçerken: "Kardeşiniz için Allah’tan mağfiret dileyiniz. Çünkü o şu anda sorguya çekilmektedir" demiştir. (Sünen-i Ebu Davut)

2- "İdrardan sakınınız, zira kabir azabının çoğu ondandır." (Camiussağir)

3- "Şüphesiz kabrin sıkıştırılması vardır. Kabrin sıkıştırılmasından kimse kurtulamaz. Kurtulacak olsaydı, ölümünden dolayı arşın titrediği Said b. Muaz kurtulurdu." (Fıkhul-Ekber Aliyyul Kari Şerhi, Kaynağı bulunamamıştır.)

4- Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur." (Tirmizi)

5- Şüphesiz kabir ahiret konaklarının ilkidir. Eğer ölü bu konaktan kurtulursa ondan sonrası daha kolaydır. Ondan kurtulamazsa sonrası daha zordur. (A.i. Hanbelin Müsnedi)

6- Hz. Peygamber Hz. Aişe’ye sordu: "Kabirde halin nedir." Kendisi cevap verdi: Ya Hümeyra şüphesiz kabrin mü’mini sıkıştırması, ananın çocuğunun ayağını sıkması gibidir. Münker-Nekir meleklerinin soru sorması da; göz kamaştığı zaman ona sürme çekmek gibidir." (Fıkhu-l Ekber, Aliyyul Kari Şerhi, Kaynağı bulunamamıştır.)

7- Hz. Peygamber, Hz. Ömer’e: "Kabirde halin nicedir?" demiş. Hz.Ömer de- "Aklım başımda mı olacak ?’ demiş. Resulullah ‘Evet’ demiş. Hz. Ömer de ‘O taktirde hiç aldırmam’ cevabını vermiş (Fıkhul Ekber, Aliyyul Kari Şerhi, Kaynağı bulunamamıştır.)

B) Ayetler:

1- O sabah akşam ateşe sunulur. Kıyamet koptuğu gün de "Fir’avn ailesini azabın en çetinine sokun denilir." (40/46)

2- Hatalarından dolayı boğuldular. Ateşe sokuldular. Kendilerine Allah’tan başka yardımcılar da bulamadılar." (71/25}

3- "Allah inananları dünya hayatında da ahirette de sağlam sözle tesbit eder. Allah zalimleri de saptırır. Ve Allah dilediğini yapar. "(14 727)

4- "Ona cennete gir denilince ne olurdu dedi kavmim bilseydi. Rabbımın bana bağışladığını ve beni ağırlananlardan kıldığını. " (36/27)

5- "Sonra onu öldürdü kabre koydu." (80/2 1 )

6- "Belki dönerler diye, mutlaka onlara o büyük azabtan ayrı olarak yakın azabı da taddıracağız. " (32/ 21) (Ayrıca Bakınız: 3/169, 20/124, 6/98, 9/84)

İddia ve Delillerin Değerlendirilmesi:

l- Genel Değerlendirme:


1) Şu ana kadarki yazdıklarımızdan da anlaşıldığı gibi kabirde bir hayat olduğunu savunanlar; konunun nasıllığı ve niceliği konusunda bir fikir birliğine sahip değillerdir.

2) Kendi iddiaları arasında çelişkiler vardır.

3) Hatta bu iddiaların bir çoğu dinin genel ilkeleriyle de çelişmektedir.

a. Azabın hem ruhlara hem cesetlere olacağı ve kabirde ruhların cesetlere döneceği iddiası bunlardan biridir. Ruhların cesetlere dönmesi demek ölünün dirilmesi demektir. Kur’ân-ı Kerim, dirilmenin kıyametten sonra olacağını açıkça ifade etmiştir.

b. Kafir çocuklarının cennet ehline hizmetçi kabul edilmesi de bu çelişkilerden biridir. Kafir çocuklarıyla, mü’min çocuklarının sorumluluk açısından ne gibi farkları vardır. Kafir bir anne babadan olmak çocukların cezalandırılması veya ikinci sınıf bir statüye tabi kılınmasını haklı kılar mı?

c. Yine kabirde sorgulanma hadisesi de bizce Kur’ân’la çelişmekledir, Çünkü hesapların kıyametten sonra sorulacağı konusunda çok sayıda ayet vardır. Ahirete hesap günü denmesi de bundandır.

Azabın nasıl olacağı , ruhların cesetlere nasıl ve ne kadar iade edileceği konusundaki tartışmaları okuyunca, bunların üstüne, ünlü ulemaların konuyla ilgili olarak Cuma ile ilgili iddiaları da eklenince bu insanların mantıklarını daha iyi kavrayabiliyoruz.

Bu mantığın ne tür hadislerin arkasına sığındığını, Kur’ân ayetlerini, siyak-sibaka ters olarak nasıl kullandıklarını anlayabiliyoruz.

Zaten önemli olan da bu zihniyetin mantığını kavramaktır. Kafir çocuklarını hizmetçi, mü’min çocuklarını efendi kılan zihniyetin ne kadar Resulullah’ın yolundan gittiğini, ne kadar Kur’ân’ı anladığını daha net görebiliyoruz.

Bu zihniyetin mantığını keşfettikten sonra ayetlere ve hadislere yaklaşım biçimlerini kavrayabiliyoruz.
Bu mantık Kur’ân’a göre yönlendirilmiş, Kur’ân’a teslim olmuş, Kur’ân’ın şekillendirdiği bir mantık değildir.

2) Hadislerin Değerlendirilmesi:


Bu sözlerin ne kadarı Resulullah’a aittir bilemiyoruz. Belki bir çoğu uydurmadır, belki bir kısmının başından çıkarılmış sonuna eklenmiştir veya tersi olmuştur, bilemiyoruz.

Daha önceki yazılarımızı takibedenler bilir, biz Resulullah’ın kendisine Kur’ân’da bildirilenler hariç gaybı bilmediği inancındayız.

Bu nedenle Resulullah’a atfedilen bu sözlerin ona ait olmadığı kanaatini taşıyoruz.

Hadislerin içeriğini azıcık irdeleyenler, aşırı abartıları hemen farkedeceklerdir.

Örneğin "idrar" hadisi... yani Kabir azabının çoğunun idrardan olduğu iddiası. Akıl sahipleri konunun, dinin özünü oluşturan Tevhid-Şirk mücadelesinden nasıl uzaklaştırıldığını, dinin asıl amacından nasıl kaydırıldığını göreceklerdir. Oysa ceza ve mükafatı belirleyen asıl öğe tevhid ve şirktir.

3) Ayetlerin Değerlendirilmesi:

Daha önce de dediğimiz gibi hangi mantığın bu ayetleri iddialarına delil olarak getirdiğini bilmek çok önemlidir.

Ayetleri siyak-sibak içerisinde, konu ve Kur’ân bütünlüğüne göre değerlendirmemek verilmek istenen mesajı amacından saptırır.

Üstelik Kur’ân’ın kendine özgü üslubunu yok saymak, Kur’ân’ın mesajını muhatabına anlatmakta kullandığı ifade biçimlerini ve teknikleri görmezlikten gelmek veya bundan habersiz olarak konuya yaklaşmak tehlikenin boyutlarını göstermek için yeterlidir.

Biz, kabir azabına veya kabirde bir hayat olduğuna dair delil olarak ileri sürülen ayetlerin konuyla ilgisi olmadığı kanaatindeyiz.

Kur’an’dan bilgisi olan insanlar bunu hemen farkedeceklerdir. Az sonra örneklerini vereceğimiz gibi dolaylı olarak ilgi kurulmaya çalışmanın faydasız bir zorlama olduğuna inanıyoruz

Örneğin; aşağıdaki ayetler bunun ilginç örnekleridir:

Nuh Suresinin 25. ayetinde geçen "fe-udhilu" kelimesindeki "fa"nın takibiyye olduğu bu nedenle "boğulur boğulmaz ateşe sokulmuşlardır" anlamını verdiği, bu da gösteriyor ki kıyametten evvel Nuh’un kavmi ateşe sokulmuşlardır denilmektedir.

Oysa sûre bir bütün olarak ele alındığında, iddia edildiği gibi kıyametten önceki bir ateşe sokulmayı değil, onların boğulmaları ile kıyametten sonraki ateşe sokulmaları arasında bir hayatın olmadığını anlatır.

Boğulan insanlar için ateşe atılmak o kadar yakın ki... Arada herhangi bir zaman dilimi de yok.

Boğuldular ve hemen cehennem ateşine girecekler. Dirilme ile ilgili ayetlere baktığımızda ne kadar uyum içerisinde olduğunu görürüz. Burada bir de muhataplara bir mesaj vardır. Ateş.. İşte bu kadar hakikattir. Ve mutlaka gelecektir. Ölen için hayat kıyamete kadar bitmiştir. Ölen için kıyamet hemen kopacaktır. Ve tabii hemen ateşe gireceklerdir.

İbrahim Suresinin 27. ayetinde geçen "ahiret" kelimesinden muradın kabir hayatı olduğu iddiası ise laf olsun diye söylenen bir sözden öte bir anlam taşımamaktadır. Çünkü herhangi bir mesnedi olmadığı gibi Kur’ân gerçeğine de terstir. Çünkü Kur’ân’a göre dünya hayatının devamı ahiret hayatıdır.

Yasin Suresinin 27. ayetinde kabir hayatıyla ilgili herhangi bir ifade yoktur. Elçilerden birinin temennisisinin 46. ayetidir. Konuya 43. ayetten itibaren okuyarak girelim.

Mü’min kişi Fir’avn ailesine konuşuyor:

"Sizin beni çağırdığınız şeye kesinlikle ne dünyada ne de ahirette davet olunmaz. Bizim dönüşümüz Allah ’adır. Müsrifler, işte onlar ateş halkıdır. Benim size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a bırakıyorum. Şüphesiz Allah kulları görür."

"Allah onu, onların kurdukları tuzaklardan korudu. Ve Fir’avn ailesini azabın en kötüsü kuşattı. Ateş..Sabah akşam ona arzolunurlar. Kıyamet çattığı gün Firavn azabın en ağırına sokun.

"Ateşin içinde birbiriyle tartışırlarken zayıf olanlar, müstekbirlere dediler ki, biz size uymuştuk, şimdi siz şu ateşin küçük bir parçasını savabilir misiniz? Müstekbirler de dediler ki: Hepimiz onun içindeyiz. Allah kullar arasında hüküm verdi.
(40 / 43 - 48 )

Şimdi ayetler bir bütün olarak ele alındığında, 46. ayet kabir azabına nasıl delil olarak getirilebilir. Biz ayetleri biraz daha etraflıca tetkik edelim;

1- 43. Ayette; müsriflerin ateş halkından oldukları anlatılıyor. Burada müsrif olarak adlandırılanlar Fir’avn ve adamları da dahil olmak üzere tünraşırı gidenlerdir. Ateş halkından (Ashabunnâr) kasıt ise cehennem ehlidir. Müsriflerin cehennem, yani ateş halkı olduğu anlatılıyor. Kur’ân’da "Ashabunnar" deyimi yalnızca cehennemle ilgili olarak kullanılmaktadır. (2/ 39,81,217,257,275,_3/116, 5/29)

2- 44. Ayette "söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız" ifadesinin "yakında görecekler", "yakında bilecekler" türünden benzer ifadeleri de kullanılmaktadır. Bu ifadelerin hepsinin anlattığı şey ahiretteki hesaplaşmadır. Kafirlerin sonu ise zaten dünyadayken bellidir. Kur’ân’da bunun birçok örneği var. (Bkz.: Tekasür Sûresi)

3- 45. Ayette "yakında hatırlayacaksınız" ifadesi Kuran’ın kendine özgü üslubuyla dile getirilmektedir.

"Ona cennete gir denilince keşke dedi, kavmim bilseydi. Rabbınıın beni bağışladığını ve ağırlananlardan kıldığını. "

Elçinin bunu cennete girerken söylemesi ayetin sağa sola çekilmesine zaten imkan vermemektedir.
Dedik ya.. Mantık çok önemli.. Hangi mantık bu ayetleri kullanıyor?

Kabir azabçılannın üzerinde düşünmeye değer tek delilleri,-ki buna sıkı sıkıya sarılıyorlar- Mii’min Surenin cevabını buluyoruz. Evet, Allah onu korudu ve Fir’avn ailesini kötü azab (suel azab) kuşattı. Kur’ân’da "suel azab"tan kasıt ta yine cehennem azabıdır. (Bkz: 6/157, 27/5, 39/24,47)

Aslında suel azab’ın cehennem azabı olduğunu anlamak için, hemen-arkadan gelen ayeti okumak da yeterlidir.

Ayet numaralarını gözönünde bulundurmadan 45 ve 46. ayetleri birlikte okuduğunuzda Fir’avn ailesini kuşatan kötü azabın ateş olduğu ve sabah-akşam ona girecekleri (arzolunacakları) anlatılıyor. "Ennar" (ateş) kelimesi Kur’ân’da hep cehennem veya cehennemdeki ateş anlamında kullanılmıştır. (Bkz: 2/24, 3/131, 4/56, 7/38-41, 9/35 gibi.)

4- Bazı meal ve tefsirlerde "yuridune" kelimesi; "gösterilir", "sunulur" şeklinde tercüme edilmiş. Kelimede herne kadar gösterilme, sunulma anlamı varsa da, bu ve benzeri kullanımların da yaslanmak, girmek anlamı ön plandadır. Gösterilerek cehenneme girmeleri de ifade edilmiş olabilir. Şimdi konu ile ilgili ayetleri görelim.
"Yuridune" kelimesinin hangi anlamda kullanıldığına bakalım.

Şûra Sure’si’nin 45. ayetinde ibare aynen, Mü’min 46. ayetteki gibidir: "Yuridune aleyhe", aşağıda görüleceği gibi açıkça cehenneme atılmaları anlatılmaktadır.

"Yine onları görürsün; aşağılıktan başlarını öne eğmiş vaziyette arzolunurlarken, göz ucuyla, gizli gizli bakarlar, inananlar da işte işte hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü kendilerini ve ailelerini hüsrana sokanlardır. Bakın, gerçekten zalimler sürekli bir azab içindedir derler. "

Şimdi benzer ayetlere göz atalım:

Kafirler ateşe arzolunacakları (girecekleri) gün.- Bu gerçek değil miymiş? ’Rabbımız hakkı için, ‘evet’ derler, öyleyse inkar etmenizden dolayı azabı tadın." (46/34)

"Kafirler ateşe arzulanacakları (girecekleri) gün: Dünya hayatında bütün güzel şeylerinizi zayi ettiniz, yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan ötürü bugün alçaltıcı bir azab ile cezalandınlacaksınız."
(46/20)

Ayetlerden de açıkça görüldüğü gibi burada ateşin insanlara, (Mü’min: 46 ile ilgili olarak da Fir’avn ailesine) gösterilmesinden değil, insanların o ateşin içine girmesinden söz edilmektedir.

5- Oysa kabirde cehennem ateşinde yanmak diye birşey söz konusu değildir. Üstelik kabirde azab olduğunu iddia edenlerin de böyle bir görüşü yoktur. Dolayısıyla buradaki ateşe sunulma kabir azabı ile değil, kıyametten sonraki cehennem azabı ile ilgilidir.

6- 46. Ayette "sabah-akşam" diye tercüme edilen "Ğuduvven-aşiyyen" kelimeleri Arapçada bir
deyimdir. Ve sürekliliği, sonsuzluğu anlatır. (Zemahşeri’nin Keşşafında konuyla ilgili çok malzeme vardır. Hatta bu ayetin nasıl anlaşılması gerektiğiyle ilgili de ilginç yorumlar da mevcuttur.) Benzer ifadeler Kur’ân’ın değişik surelerinde kullanılmaktadır. Örneğin Hud Suresi’nin 107 ve 108. ayetlerinde: Kafirlerin gökler ve yer durdukça cehennemde, mü’minlerin de gökler ve yer durdukça cennette kalacaklarından söz edilmektedir. Yani cennette ve cehennemde bizim bildiğimiz gökler ve dağlar mı vardır ki böyle deniyor, bilemiyoruz. Üstelik kıyamet günü her şeyin parça parça olacağı anlatılmıyor mu? Oysa bu ayetlerde insanların nazarında göklerin ve yerin büyüklüğüne, yüceliğine, sağlamlığına, sonsuzluğuna dikkat çekilerek bir benzetme yapılıyor. İnsanın cennette ve cehennemde sonsuza değin kalacağı vurgulanıyor.

Konu bu anlatımla pekiştiriliyor "sabah-akşam" kelimesi de böyle, azabın sürekliliğini ve sonsuzluğunu anlatıyor,

İşte bu ayette "ğuduvven-aşiyen" kelimelerinin geçmesi de buradaki azabın kıyametten sonraki cehennem azabı.olduğunu anlatıyor. Çünkü iddia edilen kabir azabı sürekli değildir. Ayrıca (78/23) de cehennemde çağlar boyu (yani ebe-diyyen) kalınacağı anlatılıyor.

7- 46. Ayetin devamında "saat çattığı gün, Fir’avn ailesini azabın en çetinine sokun" cümlesi önceki anlatılanları pekiştirmek ve destekleme içindir. Anlatılanların "saat’ten sonra meydana geleceğini vurgulamak içindir.

Kur’ân’ın bir çok yerinde benzer anlatımlar vardır.

Biz sadece ahiretle ilgili olanlardan örnekler vereceğiz. .

" Ve her ümmetin âyetlerimizi yalan sayanlarından bir cemaati toplayacağımız gün, artık onlar bir arada tutulup (hesap yerine) sevkedilirler.Geldikleri zaman der: Ayetlerimi anlamadığınız halde yalanladınız mı? Yoksa ne yaptınız ? Zulmetmeleri yüzünden o söz başlarına gelmiştir.

Artık konuşmazlar. Görmediler mi biz geceyi içinde istirahat etmeleri için yarattık. Gündüzü de aydınlık yaptık. Şüphesiz bunda inanan bir kavim için ayetler vardır. Sur’a üflendiği gün göklerde ve yerde bulunanlar-hep korku içinde kalır. Meğer Rabbın dileye. Hepsi boyun bükerek onage/ir/er..."(27/83-90)

"Siz ve Allah’tan başka taptıklarınız cehennemin odunusunuz. Siz oraya gireceksiniz. Eğer onlar tanrı olsalardı oraya girmezlerdi. Oysa hepsi orada ebedi kalacaklardır. Onlar için bir inleme ve soluma vardır. Ama bizden kendilerine güzellik geçmiş olanlar işte onlar ondan uzaklaştırılmışlardır. Onun uğultusunu duymazlar. Ve canlarının çektiği içinde ebedi kalırlar. O en büyük korku onları asla tasalandırmaz. Melekler onları; ’size söz verilen gün işte bugündür’ diyerek karşılarlar. O gün göğü kitap gibi düreriz. İlk yaratmaya nasıl başladıksa onu yine öyle çeviririz, üzerimize söz bunu mutlaka yapacağız." (21798-104) Ayrıca 237 99-110 ayetlerine bakınız.

Şimdi bu ayetlerde de
önce cehennem azabından, cennet nimetlerinden söz ediyor, daha sonra kıyametin kopmasına geçiliyor.

Şimdi bu ayetleri bir bütünlük içinde, siyak-sibakına uygun olarak, Kur’ân’ın ilkelerini ve üslubunu göz önünde bulundurmadan, cennet nimetlerinin ve cehennem azabının kıyametten önce olduğunu mu söyleyeceğiz?


Ayrıca Kehf Suresi’nin 52-53, ayetlerinde suçluların ateşi görmelerinin ahirette (kıyametten sonra) olacağı anlatılıyor.

Allah-u Tealâ Kur’ân’ı parça parça edenlere (15/91) lanet ediyor. Aynı şekilde Rabbımız Kur’ân’ı terkedenlere (25/30) de lanet ediyor. Onları korkunç azabla korkutuyor. O halde gelin inancımızı ve yaşantımızı Kur’ân’a göre yönlendirelim.

Kabirde Hayat Olmadığını Gösteren Ayetler

Kur’ân-ı Kerim’deki dirilişle ilgili ayetlere baktığımızda, kabirlerde herhangi bir hayat izinden bahsedilmiyor.

Kabirde, yıllarca kalan insanların, herhangi bir ceza ve mükafata çarptırıldıklarının da izine rastlanmıyor. Aksine insanlar şaşkın şaşkın bakıyorlar. Mükafat ve cezaya hiç de hazırlıklı değiller. Mezarlarda ne kadar kaldıklarından haberleri yok.

Eğer orada bir acı ve nimet tatsalar onları hatırlamaları gerekmez mi?

Öldükten hemen sonra dirildiklerini sanıyorlar. Üstelik insanlar ne durumda olduklarını ancak yeniden dirildikten sonra anlıyorlar.

İnfitar Suresi’nin 4 ve 5. ayetleri çok açık:

"Kabirlerin içi dışına getirildiği zaman, her can ne öne sürdüğünü ne geri bıraktığını bilir." (82/4-5}

Ayrıca kitaplarını (amel defterlerini) alan insanların şaşkınlıklarına ne demeli. (69/25)

O zaman insan kaçacak yer arar. (70/10)

Eğer iddia edildiği gibi kabirden kolay geçenin hayatı kolaylaşacak, zor geçenin hayatı daha da zorlayacak olsaydı, insan niye böyle telaş etsindi ki?

Zaten sonunu biliyor. Boynunu büker otururdu. Kendisine durum açıklandıktan sonra, nasıl sonuca teslim olduysa, kabirdeki durumunu bildiği için de herhangi bir telaşa gerek kalmazdı.

Üstelik, sorgu madem kabirde yapıldı, herkesin ne olduğu ortaya çıktı, mahşerde yeniden sorgulamanın ne anlamı kalırdıki?

Biz şahsen, insanların sorgulamalarının ve ebedi hayatın kıyametten sonra başladığı kanaatindeyiz. Gayb olan bir konuda> daha fazla tartışmaya girmek istemiyoruz. Biz Rabbımızın, Kur’ân’da bildirdiği gerek gaybi olsun gerekse görünürdeki bütün anlattıklarına iman ediyoruz. Çünkü gaybı bilen yalnızca Allah’tır. Şimdi konu ile ilgili ayetlere geçelim:

"Sura üflendi, işte onlar Bahirlerden rablerine koşuyorlar. Dediler; Vah bize yattığımız yerden kim kaldırdı, İşte Rahmanın va’dettiği şey budur. Demek peygamberler doğru söylemiş." (36/51-52)

"O gün Sur’a üflenir, ve o gün suçluları gömgök süreriz. Kendi aralarında gizli gizli konuşurlar. ’Sadece on gün kaldınız. Onların dediklerini biz daha iyi biliyoruz. En akıllıları sadece bir gün kaldınız’ der." (20/ 102-104)

Rabbımız tüm bu ayetlerinde ölülerin diriltilmesinden bahsediyor. Acı çeken, nimetlenen insanlara, şahsiyetlere, üstelik akıl sahibi kişilere nasıl ölü denir.

Eğer mezardakiler ölü değil iseler, Allah’ın kıyamet günü dirilteceği ölüler neyin nesidir.

İster bedene ister ruha, isterse her ikisine birden olsun, azab ve mutluluk veriliyorsa ve bunlar sorulan sorulara aklı başında kişiler olarak cevap veriyorlarsa bunlara ölü demek mümkün değildir. Bunların dirilmeye de ihtiyaçları yoktur.

Çünkü zaten onlar bu durumda canlı değiller midir? Eğer bunlar canlılık alameti değilse, canlılık alameti nedir?

Sonuç

İnsanların bir şeye var demesi, o şeyi var kılmıyor. Aynı şekilde var olan bir şeye de insanların yok demesi, o şeyi yok etmiyor. Bu nedenle Kur’ân’da hakkında herhangi bir bilgi olmayan bir konuda, hem de gaybî olan bir konudar üstelik insanların bilgi ve tecrübelerinin de olamıyacağı bir konuda, bu konu vardır ve haktır. Buna inanmak vaciptir, imanın gereğidir demek İslâmî bir tavır olmadığı gibi bunun mantıkî bir açıklaması da yoktur. İnsanlann Kur’ân gibi bir ölçeri yoksa, üstelik düşünmüyorlarsa da, bunlar için inanma’ nın da yaşamanın da ölçülecek ve üzerinde durulacak bir yanı yoktur.

"Kabir hayatı" düşüncesinin arkaplanına baktığımızda, tartışılanları incelediğimizde bu konunun müslümanların inancına sonradan girdiğine hükmedebiliriz. Bizi bu şekilde düşünmeye iten konuların başında ruh beden tartışması yatmaktadır. Çünkü toplumun şu an sahip olduğu ruh anlayışı da Kur’ânî değildir. Felsefenin müslümanlara zehirli bir armağanıdır.

Antik Yunan felsefesinin ruh anlayışı özünde fazla bir şey kaybetmeden "müslümanların" malı olmuştur.

İşte kabir hayatında anlatılan, zaman zaman tartışılan ruh, Antik Yunan felsefesindeki ruhtur. Bu nedenledir ki kabir hayatı anlayışının bize felsefenin girdiği veya sonrakityılların bir armağanı(!) olarak görüyoruz. Bu düşüncemizi pekiştiren daha bir çok şey var. Bu düşünceye varmamızın kaynağı dediğimiz gibi kabir hayatı ile ilgili iddialardır, tartışmalardır. Söylenen sözler, konuşulan, tartışılan konular, ne zaman konuşulduğunun, ne zaman tartışıldığının ipuçlarını da verir.

Konu ile îlgili söylemek istediklerimizi kısaca özetlemek istersek:

1- Kabir hayatı için ileri sürülen görüşler arasında büyük çelişkiler var. Görüşlerde bir birlik olmadığı gibi, hemen hemen her konuda ihtilaf mevcut.

2- Kabir hayatının nasıl ve niceliği ile ilgili görüşler Kur’ân ilkeleriyle çelişmektedir. Islâmın anlam ve içeriğinin yozlaşmasına ortam hazırlamaktadır.

3- Konunun delili olarak, hadis diye ileri sürülen sözlerle Kur’ân çelişmektedir. Üstelik ileri sürülen hadislerde kabir hayatı birbirinden çok farklı şekilde, hatta birbirini tekzip edecek şekilde anlatılmaktadır.

4- Kabir hayatına delil olarak gösterilen ayetlerin konu ile herhangi bir ilgisi mevcut değildir. Kur’ân’da; kabir hayatı olduğunu gösteren bir ayet yoktur.

5- Kur’ân dirilmenin kıyametten sonra, hesabın kıyametten sonra, ceza ve mükafatın kıyamettensonra olduğunu söylemektedir.

6- Allah, ahirette ölüleri diriltecektir. Ceza çeken, sefa süren, aklı başında kimseleri değil. Kısacası biz Kur’ân ayetlerinin kabirde bir hayat olmadığını ortaya koyduğu inancındayız, isteyen inanır, isteyen inanmaz. Nasıl olsa sur’a üflenip herkes toplandığında gerçek ortaya çıkacaktır. Bekleyelim, görelim.

İktibas Dergisi, Sayı: 147-148, Mart/Nisan 1991.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : din, ölüm, ölüm ötesi, kabir, kabir azabı,

GAYBI KİM BİLİR?

23/5/2007 · Kategori: Inan_

GAYBI KİM BİLİR?

Yazan: Hikmet Zeyveli


A. ALLAH VE GAYB BİLGİSİ


1.
Gayb Nedir?


Vasıtalı veya vasıtasız, duyu orgarılarımızla ulaşamadığımız ve ilmimizle ihata edemediğimiz her şeye "gayb" denir. Gayb sahasının zıddı "müşahede" sahasıdır.


Gaybı iki kısma ayırabiliriz.

a) Mutlak gayb: Beşer imkan ve kabiliyetleriyle -dünyada- hiçbir zaman ihata edilemeyen saha Allah'ın zatının ve meleklerinin mahiyeti; kıyamet, ahiret, hesap, cennet-cehennem ahvali... bu tür gayba örnek verilebilir.

b) İzafî (basit) gayb: Zaman, mekan, imkan ve kabiliyet farklarından dolayı bir kısım insanlar için ulaşılmaz, ihata edilmez iken diğerleri için ulaşılan, ihata edilen saha. Yakın bir geçmişe kadar, huzurda bulunmayan bir kimsenin hareket ve konuşmaları gayb iken, günümüzde, çeşitli imkanlarla (radyo, teyp, TV, video vb.) bunlar -kısmen de olsa- gayb olmaktan çıkarılmışlardır. Bunun gibi, geçmişte gayb olan birçok saha (coğrafya, astronomi vb. dallarda) artık müşahade sahasına sokulmuşlardır. Mesela, bir güneş veya ay tutulmasının zamanının önceden ihbarı artık "gaybden haber vermek" değildir.

2.
Kur'an'da Gayb
Kur'an-ı Kerîm'de geçen "gayb" kelimeleriyle. yukarıda tanımladığımız iki tür gaybın her ikisi birden kasdedildiği gibi. ayrı ayrı , mutlak ve izafî (basit) gayb'ler de ifade olunmuşlardır.
"De ki: ...Eğer gaybı bilseydim (daha) çok hayır elde ederdim ve bana kötülük de dokunmazdı..."(7/188) Ayette. kıyametin ne zaman kopacağı gibi mutlak gayb'le beraber, hal ve gelecekteki izafî (basit) gayb, ikisi birden kasdedilmektedir.

"...Ey babamız, oğlun hırsızlık yaptı. (Gerçi) biz ancak bildiğimize şahitlik ettik, gaybı bilenler değildik. (Yani işin içyüzünü bilmiyoruz)" (12/81) Ayette izafî (basit) gayb kasdedilmiştir.

" ...Onlar ki; gaybe iman ederler, namazı ikame ederler, kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler."(2/3) Bu ayette imana konu olan gayb, izafî ı basit) gayb değildir. Çünkü basit gayba inanmanın, muttakiler için övgüye sayan bir meziyet olarak, namaz kılmak ve infak etmekle beraber anılmasının mana ve hikmeti olamaz. O halde ayette kasdedilen, Allah'ın vc meleklerin varlığı, ahiret hayatı, hesap günü. cennet-cehennem... gibi konular, yani, 'mutlak gayb" dır.


3.
Gaybı Kim Bilir?


Kur'an-ı Kerîm'de, genel anlamıyla gayb'ın ancak Allah tarafından bilineceğini kesin ifadelerle bildiren birçok ayet vardır. Sadece birkaçını verelim:

"De ki: Göklerde ve yerde Allah'tan başka kimse gaybı bilmez.. ."(27/65) "De ki: Gayb(ı bilmek) Allah'a mahsustur..." (1O/2O)

"Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. Onları. O'ndan başkası bilmez..."(6/59) "Onlar: ... Bizim bilgimiz yok, derler, gayb'leri bilen yalnız sensin, sen."(5/1O9)

4.
Allah'ın Gaybı Bildirmesi
Gaybın mutlak sahibi ve alimi olan Allah'ın, dilediği takdirde, dilediği kimselere gaybını bildirmesi aklen mümkün ve caizdir. Ancak bunun vuku bulmuş olduğu ve kimlere gaybın bildirildiği veya bildirilebileceği ancak nass'la bilinebilecek bir konu olduğundan, ilgili gibi görünen iki ayeti inceleyelim:

Birinci ayet "...Allah sizi gaybe vakıf (muttali) kılacak değildir; fakat

AIlah, resullerinden dilediğini seçer, (onlara gaybı bildirir)."(3/179)

İkinci ayet: "O, gaybı bilendir; kimseyi gaybına vakıf (muttali) kılmaz. Ancak razı olduğu resulleri
(vakıf kılar)." (72/26-27)


Bu ayetlerde, Allah'ın, gaybını ancak peygamberlere bildirebileceği; Peygamberler dışında hiç kimseye bildirmeyeceği hususu gayet sarihtir. Müfessirler bunlara dayanarak her çeşit kehanet iddialarını batıl saymışlardır. (Keşşaf tefsiri, 72/27 ayetinin yorumu)


Peygamberlere bildirilen gaybın türü ve bu bildirilmenin ne şekilde olduğu konusunda müfessir Taberî (O.31O H)'nin verdiği bir yorum aydınlatıcıdır.


"Gayb bilgisinden dilediğini nebilere indirir. Resulullah (s,)'a da Kur'an gaybı'nı indirmiştir. Onda (Kur'an'da), kıyamet günü vuku bulacak gaybı bize bildirmiştir." (Tefsîr, 72/26-27 ayetlerinin yorumunda, Abdurrahman b. Zeyd'den) Bu tefsirden, yukarıda verilen ayetlerde kasdedilen gaybın, mutlak gayb olduğu ve bu gaybın ancak tebliğ olunan bir vahiyle (son peygambere Kur'an'la) bildirildiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bildirilen gayb, peygamberler aracılığıyla bütün muhataplara iletilmek zorundadır.


Gaybın yegane iletim vasıtasının vahiy olması hikmetine mebni olmalıdır ki, bizzat Kur'an'a "Gayb" isminin verildiğini ifade eden tefsirlere rastlıyoruz.


"O
(Muhammed), Gayb'den dolayı itham altında tutulamaz." Müfessirler, bu ayette geçen "gayb"le "Kur'an"ın kasdedildiğini; özellikle müşriklere hitap eden bu ayetle, gaybî ihbarları ihtiva eden Kur'an':
tebliğ etmekte olan Hz. Peygamber (s)'in, yalancı, kahin ve benzeri ithamlarla zan altında bulundurulamayacağını bildirmektedir.
(Taberi ve ibn Kesîr tefsirleri, ilgili ayet)


Bütün bunlardan, her peygambere olduğu gibi, son peygamber Hz. Muhammed (s)'e de, Kur'an'la bazı gayb'lerin bildirildiği kesinlik kazanmaktadır.


5.
Kur'an'da Gayb Haberleri
Kur'an, mutlak gaybın yegane kaynağıdır. Kur'an'la bildirilen mutlak gaybe (Allah'a, meleklere, hesap gününe...) inanmamız kulluğumuzun gereği ve göstergesidir. Buna karşılık, Kur'an'ın (vahyin) dışında hiçbir beşer kaynağın mutlak gayb hakkında doğru haberler verebileceğine inanmamamız da teslimiyetimizin göstergesidir.Kur'an'da mutlak gaybın yanısıra izafi (basit) gayb haberlerinin de bildirildiğine şahit oluyoruz. Mazi(geçmiş), hal (şimdiki zaman) ve istikbal (gelecek) haberleri diye sınıflandırabileceğimiz bu gaybî ihbarlara ömekler verelim.


a) Mazi'den gaybî ihbarlar:

Kur'an'da, geçmiş toplumlara ve peygamberlere dair verilen kıssaların büyük bir kısmı muhataplarca biliniyor olmasına rağmen, bu bilgilerinin eksik ve yanlış yönleri de mevcuttu. İşte bu eksik ve yanlış yönler, Kur'an'da, Allah tarafından gaybî ihbarlarla tamamlanıp tashih edilmişlerdir.


"Bunlar, sana vahyetmekte olduğumuz gayb haberleridir.." gibi ayetlerle bu tür ihbarlar kasdedilmiştir. (11/49, 12/1O2, 3/44,..)


b) Hal'den gaybî ibbarlar:


Hz. Peygamber (s). vahiy aldığı dönem boyunca, kendi gıyabında ve aleyhinde vuku bulan olayların ve sözlerin bir kısmından Kur'an'ın gaybî ihbarlarıyla haberdar edilmiştir. Hasr: 11-12; Muhammed: 16:Ahzab: 1O-2O; Tevbe; 42-52, 64,68, 73, 1O1, 1O7-11O; Munafıkün: 1- ayetleri, hep münafık ve Yahudîlerin, Resulullah (S)'ın gıyabındaki tutum ve davranışlarını, sözlerini ifşa eden gaybî ihbarlara örnektirler.



c) İstikbal'den gaybî ihbarlar:

Kur'an'da, İslamın ve müslümanların yakın ve uzak geleceğine dair birtakım gaybî haberlerin yanısıra (3/86; 5/13, 54. 24/55; 48/16, 2O. 28; 61/8, 9, 13 gibi) özel müstakbel ihbarlara da rastlanmaktadır:


Miladî 614 yıllarında; mecüsî İranlılar kitab-ehli olan Bizanslıları Suriye'de hezimete uğrattıklarında, Cenab-ı Hakk, 4 ila 9 yıl zarfında (arapça kelime bunu ifade ediyor) Bizanslilann galip geleceğini ihbar etmiş (3O/1-2) ve bu ihbar, 622 yılından itibaren gerçekleşmeye başlamıştır. Takip eden yıllarda ise Bizanslıların galibiyeti zirveye ulaşmıştır.


B. HZ. PEYGAMBER VE GAYB BİLGİSİ


1.     
Genel
Birinci bölümde, her çeşit gaybın ancak Allah tarafından bilinebileceğini ve O'nun tarafından peygamberlere vahiy yoluyla bildirilenlerin dışında hiç bir kimsenin, hiç bir gaybe vakıf olamayacağını ayetlerle işledik.


Acaba bu genel kaideden Hz. Peygamber (S) istisna edilemez mi? Allah dilerse, vahyi vasıta kılmaksızın, Hz.
Peygamber (S)'e bazı gaybleri bildiremez mi?


Aklen mümkün ve caiz olan bu durumun "vuku" bulduğuna dair, subütu ve delaleti kesin bir nassın olmadığım; yukanda, Cinn: 26-27 ayetlerini tahlil ederek ortaya çıkarmış bulunuyoruz.


Ayrıca "De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri yanımdadır, demiyorum.
Ve ben gaybı da bilmem; size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum." (6/5O, benzeri: 11/31) gibi ayetler, Hz. Peygamber (S)'in vahiy yolunun dışında, gaybı bilebileceği ihtimalini tamamen yok ediyor, kanaatındayız.


Hz. Peygamber (S)'in hayatından bazı meşhur olayların ve sözlerin Kur'an ayetleriyle nasıl uyum sağladıklarını örneklemeye geçmeden önce, zihinlerde oluşması muhtemel bir soruyu hatırlatalım.


Resülullah (S), Kur'an-dışı vahiy almamış mıdır? Kur'an'da bulunmayan bir çok rivayetlere bize gelen gaybî ihbarlar bu tür bir vahiyle bildirilmiş olamaz mı!



Kur'an-dışı (gayr-ı metlüv) vahiy iddiası ötedenberi savunulan bir tezdir. Resülullah(S)'in her söylediğinin veya -en azından- din ile ilgili konuşmalarının vahiy olduğu iddiasına, gerçekte, Kur'anî bir mesnedin bulunmadığı hususunu başka geniş bir incelemeye bırakarak, şimdilik, bu konuda Buharî'den birkaç yerde geçen bir rivayeti vermekle yetiniyoruz:



Şîa'nın iddiasına göre, güya, Hz. Peygamber (s), Ehl-i Beyt'e hususî vahiyler tebliğ etmiştir. Sahabeden Ebu Cuhayfe (r), Hz. Ali (r), ye, bu iddiayı kasdederek soruyor: "Sizin yanınızda Allah'ın kitabından ve AIlah'ın her müslümana bahşettiği kavrayıştan ve bir de şu sahîfe'den başka birşey yoktur."(Buharî: K:3.B: 39, K: 56, B: 24, 31 K: 96, B: 5: Fethu'l-barî, Beyrut Basımı C.l.s.2O4 Aynı hadislerden sözü edilen 'sahîfe"nin; Hz. Peygamber(s)'in Medine'ye hicretinden kısa bir süre sonra yazdırdığı, bütün Medine halkımn hukukunu tanzim eden ve İbn Ishak (ö. 151 H) sîretinde tam metnini bulabildiğimiz "Medine Anayasası" olduğunu çıkarabiliriz.
(Ibn Hişam Kahire Basımı C.l-2,s.5O1-5O4)


2.
Mazi Bilgisi ve Peygamber


Hz. Peygamber (s), Allah'ın bildirdiği gayb haberlerinin dışında geçmişe dair vasıtasız hiçbir bilgiye sahip bulunmadığı gibi, bu kabil haberleri bilme sorumluluğu ve konuşma yetkisi de yoktur.
Ashab-ı Kehfin sayıları hakkında üçtür, beştir.. gibi "recmen bi'l-ğayb" . (mesnedsiz tahminlerde) makam tayin eden kimselere, Hz. Peygamber (s)'in şöyle söylemesi emredilmiştir: "De ki: 'Onların sayısım en iyi bilen Rabbim'dir" Onlan pek az kimseden başkası bilmez. Onlarla (bu konuda) tartışırken sana bildirilenden başka birşeyle tartışma ve onlar (Ashab-ı Kehf) hakkında kimseden birşey de sorma."(18/22) Ayet mealinde altı çizilen bölüm, Taberî tefsirinde Mücahid'in yorumu esas alınarak meallendirilmiştir.


Demek ki Hz. Peygamber (s) geçmişe ait gaybi konuda, ne Allah'ın bildirdiğinden fazlasını söyleyecek ne de başkasına danışacaktır.



3.
Hal Bilgisi ve Hz. Peygamber

"Risalet hayatı boyunca, çeşitli yerlerde gıyabında cereyan eden sayısız hadiseleri Hz. Peygamber'in şahsen bilmekte olduğunu iddia etmek, onu beşer hüviyetinden çıkarmak demektir. Muhiti haricindeki hadiseler bir yana, kendi çevresinde fakat gıyabında vukü bulan şeyleri, söylenen sözleri, zihinlerden geçirilenleri vahiy olmadan Hz. Peygamber'in bildiğine delil olabilecek Kuran-ı Kerîm'de hiç bir ayet bilmiyoruz." (Prof. Dr. M. Said Hatiboğlu-Gaybî Hadisler Mes'elesi, A.Ü. îlahiyat Fakültesi Ders Notları, s.8) Resulullah (s)'ın hayatından, hal gaybını da bilmediğini te'yid eden bir çok olay ve rivayetlerin sadece bir kaçını vermekle yetineceğiz:



a) Hz. Peygamber (s)'in bazı istihbaratçılar istihdam ettiği tarihen bilinen bir gerçektir. Bunlardan bir kaçının ismi zikredilmektedir. (Mesela, Muslim: K:33, hadis:145, Cuheyne'li ikisi için bkz. îbn Sa'd, c.2, s.617) Demre'li Amr.b. Umeyye ise bu işte en başanlı olup müslüman olmadan önce de aynı görevi yapmıştır. (M. Hamidullah-İslam Peygamberi, 3.B..C.1.S.317-322)


 Daha önce müslüman olmasma rağmen ancak Mekke'nin fethinde İslamiyetini izhar eden Hz. Abbas (r)'ın, Mekke'den müşriklerin durumunu Resulullah (s)'a rapor ettiği de bildirilmektedir. (El-îstîab, Hz. Abbas maddesi)


Gaybı bilen bir insanın böylesi beşeri yollara baçvurması gereksiz olurdu.

 


b) Resulullah (s), vahiyle ikaz edilmedikçe muhatabının sözlerindeki yalanlara -her zaman- vakıf olamamaktadır. Münafıklann, söyledikleri hilafına olan kötü niyetleri, çoğu durumlarda ayetlerle ifşa edilerek Hz. Peygamber (s) durumdan haberdar edilmiştir. (47/29-3O, 68/8,9/42-43, 64,94) Çünkü Hz. Peygamber (s)'in, çevresindekilerin içyüzlerini bilmesi münafıkları tanıması -açık deliller mevcut olmadıkça -mümkün olmamaktadır. Allah Tevbe/1O1, ayetinde şöyle buyuruyor: "Çevrenizdeki bedevilerden ve Medîne halkından nifak üzerinde direnen münafıklar vardır. Sen onlan bilmezsin, onları biz biliriz..."Görüldüğü üzere Hz. Peygamber (s) huzurundaki ve çevresindeki ikiyüzlüleri tanıyamamaktadır.


c) Mureysî gazvesi dönüşünde, Resulullah (s)'ın mubarek zevcesi Hz. Aişe (r)'ye münafıklarca en iğrenç iftira (ifk) yapılmış ve Medîne kısa zamanda bu azim iftirayla çalkalanmıştır. Hz. Peygamber (s), sevgili zevcesi hakkındaki bu dedikodulan kesinlikle tekzib edememiş çaresizlik içerisinde ashabıyla istişarede bulunmuş, bu arada Hz. Aişe (r)'yi de babasının evine göndermiştir. Günlerce süren ve hem Resulullah (s) hem de zevcesi için ızdırap veren bu ahval içerisinde, bir gün Hz.
Peygamber (s) hasta yatmakta olan Hz. Aişe (r)'nin başı ucunda, ona şu sözleri söylemektedir:


"Ey Aişe, senin hakkında bana şöyle şöyle haberler ulaştı. Eğer günahsız isen Allah seni mutlaka temize çıkaracaktır. Yok eğer bir günaha bulaştı isen Allah'dan mağfıret dile, O'na tevbe, et..." (Birçok kaynak meyanında, Buharî, tefsîr, 24.
Sure. B;)+ K;52. B;15. K;64, B;34, Muslim; K;49, hadis: 56, İbn Hişam, C.1-2,s.3O1 Taberî-Tefsir, 24, 11 ayetinin yorumu)


Şayet Hz. Peygamber (s) gaybı bilseydi, bu hitabından kısa bir süre sonra, Kur'an'la masum olduğu kıyamete kadar bütün insanlara ilan edilen Hz. Aişe (r)'yi ta kalbinden yaralayan ve göz pınarlarındaki yaşları kurutan bu sözleri sarfederler miydi?


Bu tasvir, gaybı bilme istidadında olmayan bir peygamberin hayatından , ızdıraplı bir kesiti sergilemektedir.


Sonunda bildirilen gayb ise kıyamete kadar okunan Kur'an olmuştur. ;(24/1O-2O) Bu nokta unutulmamalıdır.


d) Hicretin 9 yılında Tebük Seferine çıkılmadan hemen önce, Medîne'nin Kuba yakınlarındaki bir banliyösünde oturan bazı kimseler, Peygamber Mescidi'ne gelişin zorlaştığı yağmurlu ve soğuk günlerde namaz kılmak amacıyla bir semt mescidi inşa ettiklerini haber vererek, Resulullah (s)'tan, gelip ilk namazı kıldırmak suretiyle mescidlerini meşrulaştırmasını rica ederler. Hz. Peygamber (s), teklifi kabul etmekle beraber, sefere çıkmak üzere olduğundan bu küşadı (açılış) sefer dönüşü yapacağına dair onlara söz verir. Oysa sefer dönüşü esnasında Allah Teala, vahiyle, yeni mescidin münafıklarca bir klik oluşturmak, müslümanları zarara, küfre ve tefrikaya düşürmek amacıyla inşa edilmiş olduğunu ihbar ederek Resülune, o mescidde asla namaz kılmaması emrini verir.(9/1O7-1O8) Bunun üzerine Hz. Peygamber (s), birkaç müslüman göndererek sonradan "Dırar Mescidi" diye anılacak bu fe sat yuvasını yıktırır. (Ibn Hişam: 1-2/529-3O, Vagıdî, 1O45-49, Taberî-Tefsîr, 9:1O7 ayeti yorumunda da) Bir kere daha, Hz. Peygamber(s)'in, karşısındaki münafıkların kalblerindekini bilmediğini müşahade etmekteyiz.


e) Hz. Peygamber, aynı zamanda "ulu'l-emr"i bulunduğu müslümanlar için ve hatta bütün Medîne ehli için son kaza (yargı) merciidir (4/64, 65, 1O5, 2/213, 5/48)


Ancak, hüküm vermede Kur'an'ı Kerîm'i esas almasına rağmen, Hz. Peygamber, davacılarca veya şahitlerce verilen ifadelerin doğru veya yanlışlığını nasıl tefrik edebiliyordu? İşte aşağıda verilen ifadeler "gaybı bilmeyen" bir peygamberin bu konudaki endişe ve uyarısını dile getiriyor:


"Ben ancak bir beşerim. Siz bana bazı davalarla geliyorsunuz. Mümkündür ki bazınız (haksız olduğu halde) savunmasını (karşı taraftan) daha iyi yapabilir ve ben de duyduklarıma dayanarak (isabetsiz) bir hüküm verebilirim. Böyle bir durumda, kardeşinin hakkında kendi lehine bir şey hükmettiğim (haksız) bir kimse sakın onu almasın. Çünkü kendi lehine hükmettiğim (gerçekte) ateşten bir parçadır onun için." (Muvatta: K:36, B:1; Buhari:K:46, B:16 ve diğer yerler Müslim: K:3O, hadîs:4 ve 5)


Bu bölümü bitirirken, büyük imam ve büyük alim Ebu Hanife (r)'nin de gayb ile ilgili görüşünü verelim:
"..Kalblerde olanı ancak Allah ve Allah'ın kendisine vahyettiği bir peygamberden başka kimse bilemez. Vahiy olmadan, kalblerde bulunanı bildiğini iddia eden, Alemlerin Rabbi'nin ilmine sahip olduğunu iddia etmiş olur. Kalblerde ve hariçte, Allah'ın bildiğini kendisinin de bildiği iddiasında bulunan insan büyük bir cürüm işlemiş cehennem ve küfrü hak etmiş olur." (İmam-ı Azım'ın Beş Eseri, Çev. Mustafa öz, İstanbul, 1981, s.29, Arapça metin., s.24) 
          
                                             
4. İstikbal Bilgisi ve Peygamber
Kur'an-ı Kerîm'de bütün peygamberlerin, kendilerinden sonraki olaylar hakkında bilgi sahibi olmadıklarına işaret eden ayetler vardır. (5/1O9, 116-117)


Son Peygamber Hz. Muhammed(s)'m de bu konuda bir ayrıcalığının olmadığı, yukarıda temas ettiğimiz "De ki: ...Ve ben gaybı da bilmem..." (6/5O) ve "De ki:...Eğer gaybı bilseydim (daha) çok hayır elde ederdim.."(7/188) gibi ayetlerle açıklığa kavuşuyorsa da, ilave olarak iki ayet ve Resulullah (s)ın hayatından bu ayetleri te'yid eder birkaç olay vererek konuyu biraz daha netleştirmeye çahşacağız.


Birinci ayet : Loqman-34

"Kıyametin (ne zaman kopacağının) ilmi ancak Allah'ın katındadır. Yağmuru O yağdırır ve rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez ve hiç kimse nerede öleceğini bilemez. (Her şeyi) bilen ve (her şeyden) haberi olan Allah'tır."


Bu ayetin meali, pek cüz'i farklarla hadis olarak da rivayet olunmuştur. (Mesela, Buharî: K:65, Tefsir, Luqman Suresi) Hz. Aişe (r)'den aşağıya alacağımız rivayet ise, ayet mealindeki "Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez." hükmünün şumülü hakkında bize fikir vermektedir.


Hz. Aişe (r)'den rivayet olunan biraz uzunca hadisin konumuzla ilgili olan bölümü şöyledir:



"Üç şey var ki, kim bunları iddia ederse Allah'a en büyük iftirayı yapmış olur. (...)
Ve kim, O (Hz. Peygamber) yarın ne olacağını haber vermiştir, derse Allah'a en büyük iftirayı yapmış olur, çünkü Allah "De ki: Göklerde ve yerde Allah'tan başka kimse gaybı bilmez."(28/65) buyurmuştur." (Müslim: K: 1, hadis: 287)



Buharî'de ise rivayetin son bölümü şöyledir:


"...Ve kim sana, O (Hz. Peygamber)yarın ne olacağını biliyordu, derse şüphesiz yalan söylemiş olur. Çünkü Allah "Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez (31/74) buyurmuştur." (Buharî:K:65. Tefsir, Necm Suresi, B:1



Buharî'den, ilgili bir olay daha: Bir evde toplanan ve def çalarak Bedr'de şehîd düşen yakınlarına ağıt yakan kadınların yanına Resulullah (s) girince, ağıtçı bir kadın aynı nağme ile "Ve aramızda yarını bilen bir Nebî var!"  diye ağız değiştirince Resulullah (s) şöyle buyurur: "Hayır, böyle söyleme (başka bir yerde 'bırak onu') önceki söyledîklerini söyle!" (Buharî: 64, B:12, K:67. B:48)



Şarih İbn Hacer, bu haberden şu sonucu çıkarmaktadır. "Hadiste, gayb ilminin yaratılmışlardan bir kimseye nisbet edilemeyeceği hükmü de var."
(Fethu'l Barî, s.7, s.316, hadis: 4OO1)


İkinci ayet Ahqaf:


"De ki: (Diğer) Peygamberlerden benim bir yeniliğim (farkım veya üstünlüğüm) yok. Bana ve size ne yapılacağını bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum ve ben ancak apaçık bir uyarıcıyım:" (Ayetin ilk cümlesini Razî tefsirinde zikredilen bir görüşü tercih ederek meallendirdik)


Bazı müfessirler "Bana ve size ne yapılacağını bilmem." cümlesiyle dünyadaki geleceğin kasdedildiğini belirtirler. (Taberî-Tefsîr, ilgili ayet) Ancak bize göre, ayetin manası, Allah'ın vahiyle bildiklerinin dışında dünyadaki geleceği de, ahirettekileri de kapsamaktadır. Aşağıda vereceğimiz olay bu kanaatımızı te'yid edici niteliktedir:


İlk müslümanlardan ve ilk muhacirlerden, ifrat derecede zahidane bir hayata düşkün Hz. Osman b. Maz'ün (r), Medine'de Ummu'l-Ala isminde bir kadının evinde misafirken vefat etmiştir. Resulullah(s) techîz ve tedfininde bulunmak üzere Ummu'l-Ala'nın evine vardığında kadın şöyle haykırmaktadır: "Ey Osman, şehadet ederim ki şu anda Allah sana ikram etmektedir." Resulullah (s) hemen müdahale eder: "Allah'ın ona ikram ettiğini nereden biliyorsun" Kadın: "Anam babam sana feda olsun ya Resulullah, peki Allah (ona etmesin de) kime ikram etsin?" Resulullah(s) buyurur: "Bakın, Osman'a (Allah'ın takdir ettiği) ölüm ulaşmıştır. Ben-şahsen- onun için hayır ümit etmekteyim. Fakat -Vallahi- ben, peygamber olduğum halde, bana ve size ne yapılacağını bilmem."

Ummu'l-Ala (r) ilave ediyor" "Vallahi, bu olaydan sonra hiç kimseyi asla tezkiye etmedim. (Yani ahiretteki durumu hakkında konuşmadım)"


Bu rivayet Buharî'de çeşitli yerlerde (mesela, K:91, B:27) olmak üzere birçok kaynakta yer almaktadır.


Bu konuda son olarak İmam Malik (r)'ın Muvatta'sından bir rivayet verelim: "Resulullah (s) Uhud şehitleri için 'Bunların lehinde (Allah katında) şehadet ederim" deyince, Ebu Bekr(r) 'Ey Allah'ın Resulu, biz de onların kardeşleri değil miyiz?' der. Bunun üzerine Resulullah (s) buyurur: 'Doğru,
 fakat benden sonra neler yapacağınızı bilmiyorum ki" (Muvatta, K:21, B:14, hadis: 32).


SON SÖZ

Kur'anî veriler ve Resulullah (s)'ın hayatından bu verileri te'yid eden olay ve rivayetlerle vardığımız sonuçları şöyle özetleyebiliriz:


1)
Allah'tan başka hiçbir kimse gaybı bilemez.

2)
Allah, her çeşit gayb haberlerinden dilediğini, yalnız peygamberlerine, vahyederek bildirmiştir.


3)
Son Peygamber (s)'e bildirilen gayb haberleri, Kur'an'da yer almış olanlardan ibarettir.


4)
Bunun dışında, "Allah gaybı, dilediğine -dilerse- bildirir" formülüyle, peygamberin dışındaki bazı kimselere de gaybın bildirildiği iddiası -nereden gelirse gelsin- batıldır.


Resulullah (s)'ın hayatına dair, Kur'an-ı Kerîm dışında bize intikal etmiş her eser (tefsîr, hadîs, sîret, tarih...) bu hususlar gözönüne alınarak okunursa ayıklanması gereken birçok rivayetlerin   mevcudiyetinin hemen farkına varılacaktır.


Geçmişte ve günümüzde, hurafe ve safsatanın menfezi olan bu zihniyetin (gaybın bilinebileceği iddiasının) sahiplerini Kur'an-ı Kerîm'i ve Resulullah(s)'ın sarîh sünnetini -basiret üzere- anlamağa davet ediyoruz.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, akide, gayb, bilgi, peygamber

CENNETE KİMLER GİRER?

20/4/2007 · Kategori: Inan_

www.fikritakip.com sitesinden alınmıştır.

 

Cennete Kimler Girer? / Ahmet BAYDAR

 

Kur`ân`ın üslubunda hep çoğul olarak "elçiler" dendiği hâlde, onlara indirilen vahiy söz konusu olunca durum değişir. Bir iki yerde, vahyin farklı zamanda indirilişine nispetle "kitaplar" denmişse de genelde "kitap" şeklinde tekil kullanılır.


Nitekim İncil, Zebur ve Tevrat mensupları kast edilirken bile sözcüğün ikil (kitabeyn) ve çoğul (kütüb) şekli ile "Kitaplar ehli" gibi bir terkip kullanılmamış, aksine hep "Kitap ehli" denmiştir.

 

Çünkü peygamberlerin mesajları lafız olarak farklı olsa da iyi ve kötü olarak "belirlenen" hususlar hepsinde aynıydı. Başka bir ifadeyle değişik zamanlarda indirilen vahiy, farklı dillerde ve çok görünse de aslında hepsi, tek dinin tek kitabıydı. Tevrat bir kitap, İncil bir kitap idiyse de Kur`ân da aynı "belirleme" leri ihtiva eden bir "kitap"tır.

 

Kur`ân`ın üslubunda bu gayet açık ve anlaşılır bir durumdur. Ne var ki şu "Yetmiş küsur fırka" meselesi bu tek din ve tek kitap üslubuyla çözülemez.
Ahirette kurtulamayacak olanlar; kitap ehlinden fırkalar mıdır? Yoksa peygamberleri izleyen ümmetler midir? Yerleri cehennem midir, değil midir? Onlar, son Peygamber`in davetine muhatap olanlardan mıdır, yoksa icabet edenlerden midir? Yetmiş iki fırka mı yoksa yetmiş üç fırka mı olacaklardır? Bu sayı belli bir süre ile sınırlı mıdır yoksa Kıyamete kadar olan zaman zarfında mı gerçekleşecektir?

 

"Şu kadar fırkadan sadece biz kurtulacağız" diyenler; işte bu soruların cevabını Kur`ân`da bulamazlar. Ama bizce şu sonuçla karşılaşırlar: Farklı Peygamberlere uymanın sebebi, aynı Kitab`a uymuş olmaktır. Bunun amacı, dünya saadetini elde etmek olduğu kadar, uhrevi kurtuluşu kazanmaktır. Birincisi, "sünnet"i izlemekle kolaylaşacağı gibi, ikincisi elbette sadece Allah`a bağlanmakla mümkün olur. Nitekim Kur`ân`da şöyle buyrulur:

 

"Yahudi olanlardan veya Hıristiyanlardan başkası Cennete giremeyecek" dediler. Bu, kuruntularıdır. De: "Getirin bürhanınızı, doğruysanız!" Aksine; kim özü doğru olarak yüzünü Allah`a tertemiz teslim ederse, Rabbinin indinde ecri vardır..." (Bakara 2/111-112.)

 

Bu ayette, uhrevi kurtuluş için toplumlarının kendilerini bir peygambere nispet etmeleri yeterli görülmemiş, aksine kurtuluşun tek şartının, Allah`a teslimiyet olduğuna işaret edilmiştir. Şu ayetler de bu anlamı teyit eder:

 

"İman edenler, Yahudi olanlar, Hıristiyanlar ve Sabiîler… Kim Allah’a ve Sonraki Güne iman etti, salih amel yaptıysa onların Rab’leri nezdinde mükâfatları var…" (Bakara 2/62.)

 

"İman edenler, Yahudî olanlar, Sâbiîler, Hıristiyanlar… İçlerinden her kim, Allah`a ve sonraki güne iman edip de salih amel yaptıysa onlara korku yok..." (Mâide 5/69.)

 

Son iki ayette temas edilen Sâbiîler, bazı yorumculara göre, bir dinden çıkıp başka bir dine giren, ya da kitapları ve bir peygamberleri izlemeyen ama Allah inancı bulunan kimselerdir. Yahudi olanlar ve Hıristiyanlar ise, kendilerini bilinen iki peygambere nispet eden, onların izlerinden gittiklerini söyleyen toplumlardır.
"İman edenler" diye işaret edilenlere gelince. Bunlar son Peygamber`i izleyenlerdir. Demek ki uhrevî kurtuluş hususunda müminlerin öncekilerden farklı bir durumu yoktur. Onlar da ancak yukarıdaki ayetlerde değinilen esaslara uydukları takdirde öteki hayatın azabından kurtulabileceklerdir.

 

Yani, bütün bu grupları, ahirette mensup bulundukları aidiyetleri değil, kişisel kimlikleri kurtarır. Uhrevi kurtuluş, toplumların inançlarına ve ait olduklarını dile getirdikleri peygamberlere değil fertlerin kişisel çabalarına bağlıdır.
"Kitap" işte bunun için rehberlik etmiştir. Kur`ân şöyle der:

 

"Kendilerine Kitap verdiklerimiz, sana indirilene sevinirler. Gruplardan, bir kısmını inkâr eden de var. De ki: "Ben sadece Allaha kulluk etmek ve ona şirk koşmamakla emir olundum…" (Ra`d 13/36.)

 

Bir ayetin, son peygambere iman edenleri, önceki şeriatların mensupları ile hatta Mecûsî ve müşriklerle bir arada zikretmiş olması ise çok daha anlamlıdır:
"İman edenler, Yahudi olanlar, Sâbiîler, Hıristiyanlar, Mecûsîler ve müşrik olanlara gelince, hükmü Allah verir aralarında, Diriliş gününde…" (Hacc 22/17)

Kısaca, uhrevî kurtuluş için Kur`ân`ın insan tekine tembihi şudur. Kimse farklı beklentiler peşinde olmasın. Öteki hayatta insanı "velâyetler" ve "mensubiyetler" değil, kişisel çabalar kurtarır. Ayrıca ister velâyet beklentili olsun, ister aidiyet inançlı olsun yahut böyle olmasın, bütün grupların uhrevî kurtuluşları sadece Allah`ın elindedir. (Hûd 11/107.)

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, cennet

ŞARTLI ŞEFAAT

19/4/2007 · Kategori: Inan_

www.fikritakip.com sitesinden alıntılanmıştır.
 
YARGI GÜNÜ
 
-I-
 
Kur`ân-ı Kerim, peygamberlerin küçümsenmelerini de öteki hayatta kurtarıcı kabul edilmelerini de istikametten sapma olarak niteler. Birine Hz. İsâ`nın peygamberliğini inkar edenleri, diğerine de onu şefaatçi ilan edenleri örnek verir. İnkarcı Yahudileşme zihniyetini konu edindiği kadar, peygamberleri yücelten ve onları kurtarıcı kabul eden Hıristiyanlaşma zihniyetini de en az onun kadar gündemine alır.
 
Sadece şefaat köklü kelimelerin bulunduğu bölümlere bakanlar bile, şefaatin, Kur’ân’ın ana konularından birisi olduğunu görürler. Meseleye daha yakından bakanlarsa; başka birçok sözcükle de bu konuya temas edilmiş bulunduğunu kavramakta gecikmezler.
 
Ne var ki bu konu, üzerinde çok tartışmalar bulunan başka meselelerle de direkt alakalıdır. Bir açıdan büyük günahlarla, başka bir açıdan da imanın bölünme kabul edip etmeyeceğiyle ilişkilidir. İslam Tarihinde; bağımsız düşünen kimi ulema ile, merkezi otoriteye boyun eğmeyen bazı siyasi fırkaların, şefaatle ilgili fikirlerinin aynı kulvarda örtüşmüş olması da her hâlde bundandır. Bu nedenlerle konu, bazı ilim ve siyaset otoritelerinin yönlendirmesinden azade olamamıştır.
 
Şefaat, ikilemek, çift yapmaktır. Kim, kendisine bir iyilik ulaştırması için, makama yakın bildiği birisinden, makam sahibi nezdinde aracılık etmesini isterse, talep makamını ikilemiş olur. Aslında, başkasının hukukuna müdahale etmediği takdirde, aracı kılınanın, hayra vesile olabileceği düşünülebilir. Nitekim, bir çığır açan kimse, o işi yapan gibi görüleceğinden, Kur’ân-ı Kerim; iyi bir işe şefaat edenin o işten bir nasibi olacağını, kötü bir işe şefaat edenin de ondan bir pay alacağını söyler. (Nisâ 4/85) 
Ancak, hemen kaydetmek gerekir ki bu kural, şimdiki hayat için geçerlidir. Öteki hayatta ise kazanmak; hayır ve şerre rehberlik etmek diye birşey yoktur. Aksine orada herkes, şimdiki hayatta kazandığının karşılığını bulacaktır. Dolayısıyla Kur`ân, öteki hayatta kişinin kendisine fayda veya zararı dokunacak olan hayra, ya da şerre delalet etme anlamında bir şefaati konu edinmemiştir.
 
Kur`ân`ın önemle üzerinde durduğu ise, günahkar birisinin, Yargı Günü`nde azabı gerektiren bir sonuçtan kurtulmak için, Allah katında, değerli birisini aracı edinmesidir. Zaten şefaat deyince de yaygın olarak bilinen; hadislerle ispat edilen ve az farklarla da olsa mezheplerin akaidinde yer almış bulunan şefaatin anlamı budur.
 
Ne var ki Kur`ân, kişinin kurtuluşunu kendi ameline ve Allah`ın mağfiretine bağlar. İmanı bulunan kimsenin, sürekli salih amel yapmasını vurgular. Günahkarın cezalandırılmaktan kurtulması için, öncelikle ondan vaz geçmesini teklif eder. Hiç bir bölümde, müspet bir üslupla okuyucusunu şefaat beklemeye yönlendirmez.
 
Bununla birlikte pek çok ayet, hiç kimsenin Yargı Günü`nde, hiçbir kayırmaya, hiç bir yardıma ve fidye karşılığında kurtulmaya bel bağlamamasını telkin eder. (Bakara 2/48) Yargı Günü`nde, günahkarın azaptan kurtulması için düşünülen şefaat formülünün de fayda vermeyeceğini söyler. (Bakara 2/123) Suçluların şefaatçi edindikleri kimseleri bırakıp hesaba yalnız başlarına çıkacaklarını, (En`âm 6/94) şefaatin de tamamının Allah`a ait olduğunu (Zümer 39/44) belirtir.
 
Kur`ân-ı Kerim, konunun önemini birçok kez, bizzat şefaat kelimesiyle vurguladığı gibi, farklı kelimelerle de gündeme getirir. Bir pasajında, çok nadir kullandığı bir üslupla, hem de dört defa Yargı Günü`ne dikkat çektikten sonra; “Kimse, kimse için bir şeye mâlik olamaz, emir o gün yalnız Allah`ındır” der. (İnfitâr 82/19)
 
Bu son ayette, şefaat sözcüğü yerine, "mlk" kökü kullanılmıştır. Bu sözcük şefaatin talep edileceği makama işaret eder. Bu da, melikin işlerinde tek söz sahibi olması gerektiği çağrışımıyla, Yargı`da her türlü müdaheleyi nefyeder. Ayetin bulunduğu bölüm şöyledir:
 
"Hayır, hayır, doğrusu siz Yargı`yı yalanlıyorsunuz. Halbuki, üzerinizde gözcüler var. Değerli yazıcılar. Her ne yaparsanız bilirler. İyiler nimet içindedirler. Kötüler de cehennemdedirler. Yargı Günü ona yaslanırlar. Onlar ondan çıkacak da değiller. Yargı Günü`nün ne olduğunu sen bildin mi? Evet, bildin mi nedir o Yargı Günü? O Gün kimse kimse için bir şey`e mâlik olmaz, emir o gün Allahındır."
 
Aslında sadece bu bölüm bile meselenin vuzuha kavuşması için yeterlidir. Kaldı ki Kur`ân, şefaati, nüzulünün hemen her döneminde gündemine almıştır. Fatiha Suresinde de konuya, aynı sözcükle değinilmiştir. Yargı Günü`nün mâlik ve melikinin Allah olduğu belirtilerek mesele, namazlarda okunan bu sureyle hayatın hemen her anına taşınmıştır:
 
"O Yargı Günü`nün mâliki Allah. Ancak sana ederiz kulluğu, ibadeti ve ancak senden dileriz yardımı, inâyeti."
Ancak, Yargı Günü`nde muhtemel görülen şefaate şartlı bir üslupla değinen bazı ayetler vardır ki genelde bunların şefaati olumladığı sanılır. Böyle düşünen çoğunluk, yukarıda işaret ettiğimiz ayetleri bu doğrultuda yorumlayarak; Allah`ın razı olduğu kimselere, yine O`nun izin vereceği kimselerin şefaat edeceğini söyler.
 
Kur`ân`ın bu husustaki yönlendirmesini anlamış görünen Muhammed Esed bile, çoğunluğa uyar. Kur’an`ın aslında şefaati reddettiğini kabul eden, peygamberlerin ve velîlerin şefaat edebilecekleri yolundaki inancı avâmi bulan Esed, öte yandan Allah`ın rızâsını kazanmış bulunan günahkarlar için Yargı Günü`nde peygamberlere sembolik olarak şefaat etme izninin verileceğini kabul eder. Ona göre, peygamberlere verilen bu şefaat hakkının, tek anlamı, Allah`ın o günahkarları kendisinin bağışlamasının bir ifadesidir.
 
İşte bu bakışıyla Esed, yukarıda temas ettiğimiz şefaatin tamamını Allah`a tahsis eden ayeti, "Şefaat hakkını verme yetkisi yalnız Allah`a aittir" şeklinde yorumlar.
 
Doğrusu bu yorum, şartlı bir bakışın sonucudur. Sözün akışını da oldukça zorlamaktatır. Çünkü, söz konusu ayet, bir önceki ve bir sonrasıyla okunduğunda, böyle bir anlama hiç de müsait görülmemektedir. Ayetin bulunduğu bölüm şöyledir:
"Yoksa Allah`tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: "Onlar bir şeye mâlik olmadıkları, akıl da edemedikleri halde mi? De ki: "Bütün şefaat Allah`ındır. Göklerin ve yerin mülkü O`nundur. Sonra O`na döneceksiniz. Böyle iken Allah tek olarak anıldığında ahirete inanmıyanların yürekleri burkulur, ondan berikiler de anıldığı vakıt derhal yüzleri güler."
 
Bu bölümde ifade edildiği gibi, mülkün hepsi Allah`ındır. Mülkün sahibi O olduğu gibi, bütün şefaatin sahibi de O`dur. Çünkü, şefaat talep eden de şefaat edeceğini düşündüğü de bu mülktendir. Mülkünde O`na kendisi dışında bir ortak düşünülemeyeceği gibi, şefaatinde de bir ortak düşünülmemelidir. Peki, acaba O şefaatine; ahit, rıza ve izin gibi bazı şartlara bağlı olarak başkasını ortak eder mi? Sorunun cevabını, bu üç şartı konu edinen bölümlerde aramak gerekir.  Biz bu yazımızda, şefaatle ilgili bütün ayetlerin değil de, meseleyi sadece şartlı üslupla konu edinen ayetlerin üzerinde düşünmek istiyoruz.
 
VARSAYILAN AHİT ve İZİN
 
Şefaati mutlak anlamda reddeden ayetleri değil de, sadece şartlı üslupla değinenlerin üzerinde duracağımızı söylemiştik. Konuya devam ediyoruz.
 
Şefaati, şarta bağlı olarak konu edinen ayetlerden birisi, Meryem Suresinin 87. ayetidir. Bulunduğu bölümden anlaşıldığına göre, ayet Yargı Günü`nden söz etmakte ve şefaatin gerçekleşmesini ahit şartına bağlamaktadır. Ayetin geçtiği bölüm şöyledir:
"O gün, takva sahiplerini, heyet olarak Rahmân`ın huzuruna toplarız. Suçluları da susuz olarak cehenneme sevk ederiz. Rahmân`ın nezdinde bir ahit almış olan kimseden başkaları şefaate malik olamazlar. Rahmân çocuk edindi dediler. Pek çirkin bir iddiaya cüret ettiniz. Az daha ondan gökler çatlıyacak ve dağlar yıkılıp yerlere geçecek; Rahmân`a çocuk iddiasında bulundular diye. Çocuk edinmek Rahmân`a yaraşmaz. Göklerde ve yerde, Rahmân`a kul olarak gelmeyecek hiçbir kimse yoktur. Allah, onların hepsini kuşattı, kendilerini ve yaptıklarını bir bir saydı. Hepsi de Diriliş Günü O`na tek olarak gelir."
Ayetin "Rahmân`ın nezdinde bir ahit almış olan kimseden başkaları şefaate malik olamazlar" kısmı, acaba, şefaati olumlu görüyor, Yargı Günü`nde bazı kimseler için de olsa şefaatin olacağını ilan ediyor şeklinde yorumlanabilir mi?
 
Hayır. Çünkü burada, öne sürülen şart ahittir. Ahit, ise yükümlülük taşıyan, değişen her durumda riayet edilmesi gereken ve hukuki bir değeri olan sözleşmedir. Bu durumda ahdin, elbette yargıdan önce yapılmış olması gerekir. Kur`ân da böyle bir ahitten bahsedilmemektedir.
 
Allah, Adem oğullarıyla, kendisini bilmeleri ve şeytana tapmamaları hususunda ahitleşmiştir. (Yâsîn 36/60) İnsanlardan bir kısmı bu ahdi sürdürmekte, bir kısmı bozmakta ise de (Bakara 2/27), temelde herkes, bu bilinen ahde dahildir ve ondan sorumludur. (İsrâ 17/34)
 
Oysa yukarıdaki ayette, ahdin herkese değil bazı kimselere verilmiş olmasından söz edilir. Bu, henüz konuşulmamış, gerçekleşmemiş, varsayılan bir ahit, daha doğrusu farzımuhal bir vaaddir. Tıpkı, "Ateş bize sadece sayılı birkaç gün değecek" diyenlere karşı, "Allah`tan bir ahit mi aldınız?" (Bakara 2/80) cevabındaki gibidir.
 
Ne var ki ayetin öncesinde de, sonrasında da, Kur`ân`ın başka bir pasajında da şefaat için Allah`tan böyle bir ahit almış kimseden söz edilmemiştir. Aksine, bu pasajın hemen öncesinde, benzer zihniyet mensubu kimse; "Gaybe muttali mi olmuş? Yoksa Rahmân`dan bir ahit mi almış?" diyerek kınanmıştır. Bunun bir reddetme üslubu olduğu da açıktır.
 
Ayrıca bu ayette, Allah`ın pek çok güzel isminden “Rahmân” tercih edilmiştir. Bu isim, şefaat mucitlerinin suçluya merhamet etme gerekçelerine cevap teşkil ettiği için, şefaat ayetlerinde hep konuyu olumsuzlama kontekstinde bulunmaktadır. Aynı isim, bu bölümde arka arkaya tam altı kez tekrarlanmıştır. Bu seçim ve tekrar, elbette tesadüfi değildir.
 
Bunlardan başka, dikkat edilmesi gereken önemli bir husus da, ayetin devamında olumsuzlama vurgusunun sürdürülmüş olmasıdır. Nitekim onların "Rahmân çocuk edindi" dedikleri belirtilmiş, bunun, gökleri çatlatacak ve dağları yıkacak çirkin bir söz olduğu ifade edilmiştir.
 
O zaman yukarıdaki ayetin anlamı, "Eğer Allah birisini çocuk edinmiş olsaydı, hem ona şefaat edebilmesi için önceden bir ahit de vermiş olsaydı, ancak o zaman Yargı Günü`nde şefaat gerçekleşirdi. Ama çocuk da edinmemiştir, kimseye bir ahit de vermemiştir, bu durumda kimse şefaate mâlik olamaz" demek olur.
 
Allah, Yargı Günü`nde şefaat için kimseye bir ahitte bulunmamış ama o gün, birisine böyle bir şey için izin verir mi? Kur`ân, bunu da gündemine alır. Ancak her şeyden önce Kur`ân üslubunda "izn"nin anlamına bakmamız gerekir.
 
İyi bir diyarın bitkisi, Rabb`ın izniyle çıkar. (A`râf 7/58) Hiç bir elçi, O’nun izni olmadan bir delil getirememiştir. (Gâfir 40/78) Harut ve Marut’un yaptıkları iş, Allah’ın izniyle gerçekleşmiştir. (Bakara 2/102) Cinlerin, Hz. Süleyman için yaptığı harika işler de Allah’ın izniyle gerçekleşmiştir. (Sebe 34/12) Bu kanun, şefaatçi ilan edilerek tanrılaştırılan İsa (a.s.) için de değişmemiştir. O, insanlarda şaşkınlık uyandıran bazı işler yapmıştır. Dokunduğu âmâ ve cüzzamlı iyileşmiş, elindeki kuş tasvirleri ve ölüler de hayat bulmuştur. Ancak, Kur’ân’ın anlatımına göre bunların hepsi, onun emri değildir, ama “Allah’ın izni”yle olmuştur. (Mâide 5/110)
 
Öyle anlaşılıyor ki Kur’ân`ın eşsiz üslubunda; Allah`ın izni, uluhiyetiyle ilişkilidir. O`nun izni, bir anlamda meliklik emridir. Ancak, emri, her türlü işinin çeşitli vasıtalarla hayat bulmasını sağladığı hâlde, izni bütün bu emirlerin sadece zatına bağlı bulunan yönünü anlamlandırır. İzin, varoluş kulağına (üzün) iletilen bir duyurudur (ezan). Bu nedenle Kur`ân, Allah’ın emrini "biz" şeklindeki çoğul zamire, ama iznini sadece tekil zamirlere izafe eder.
 
O hâlde Allah`ın izni her iradeyi, her talebi, ve her işi geçecektir. İnsanların şefaat taleplerini de, şefaatçi ilan edilen elçilerin ve hatta meleklerin işlerini de geçecektir. Yani hiç kimse şimdiki hayatta Allah`ın izni olmadan birşey yapamadığı gibi, Yargı`da da, ondan sonra da, Allah’ın izni olmadan kimse birşey, isteyemeyecek, konuşamayacak ve yapamayacaktır.
Şefaate, izin sözcüğü ile temas edilen ayetlerden birisi Sebe Suresindedir:
 
"De ki: «Allah`ın berisinden tanrı saydığınız tanrılarınıza istediğiniz kadar yalvarın. Onlar, ne gokte ne de yerde zerre miktarına mâlik olamazlar. Onların, bunlarda bir ortaklığı da yoktur. O`nun da onlardan bir yardımcısı yoktur. Onun katında şefaat, kendisine izin verdiği kimseden başkasına fayda veremez. Sonunda, gönüllerindeki korku giderilince birbirlerine «Rabbiniz ne söyledi?» diye sorarlar; «Hak söyledi» derler. O, yücedir, büyüktür. De ki: «Göklerden ve yerden sizi rızıklandıran kimdir?» De ki: «Allah`tır. Öyleyse doğru yolda veya apaçık bir sapkınlıkta olan ya biziz ya sizsiniz." Sebe 34/22-4
 
Görüldüğü üzere bu bölümde, “Şefaat, kendisine izin verilen kimseden başkasına fayda veremez” kaydı vardır. O hâlde izin verilen kimseye fayda veren bir şefaatten söz etmek mümkündür denebilir mi?
 
Hayır. Çünkü ayetin öncesinde şiddetli bir uyarı yer almaktadır. Bu da açıkça şu anlama gelir: Tanrı saydıklarınıza, yani şefaatini beklediklerinize, istediğiniz kadar yalvarın, yani istediğiniz kadar şefaatlerini isteyin, onlar bir şeye mâlik olamazlar, yani meliklik edemezler, çünkü onların varlığa bir ortaklığı yoktur, yani böyle bir idda Allah’a ortak koşmak olur, çünkü bir yardımcısı yoktur, yani O, yanına vezirlerin oturduğu bir melik değildir.
 
Şimdi, bu söz akışından sonra; ayette izin şartına bağlanan bir şeyi olumlu anlamak mümkün olabilir mi? Hem, kelimenin tam anlamıyla bir "izin"den sonra, şefaatin bir anlamı kalır mı? Şefaatçilerin o izne refakatten başka rolü ne olabilir ki?
 
Aslında şefaatten “izin” kelimesiyle söz eden bu ayette üslup öncekilerden biraz da farklıdır. Yargı anından ziyade, öncesini ve sonrasını da mevzubahistir. Ayetlerdeki dileme ve yaratma gibi bir takım "umur" konteksi; dünyevi ve uhrevi derece yükseltilmesine de işaret eder gibidir. Bu ise, Yargı Günü`ndeki gibi bir aracılık sayılmayacağı gibi, esasen aracılık türünden de değildir. Çünkü seyri aşağıdan makama doğru değil, makamdan aşağıya doğrudur. Bu ise şefaat değil bir ikram olur.
 
Yunus Suresi`ndeki bir bölümde de şöyle buyrulur:
"Rabbınız o Allahdır ki gökleri ve yeri altı günde olarak yarattı sonra arş üzerine istivâ buyurdu emri tedbir ediyor, hiç şefaatçi yok ancak onun izninden sonra, işte bu Allah`tır Rabb`ınız, o hâlde ona ibadet edin, artık düşünmez misiniz!" (Yunus 10/3)
Bu ayetin şefaatle ilgili kısmına, "Hiç şefaatçi yok ancak onun izninden sonra", yahut, "İzni olmadan kimse şefaat edemez", ya da "hiç şefaatçi yok meğer ki o izin vere" şeklinde anlamlar verilebilir. Ama nasıl anlam verilirse verilsin, buradaki izin sözcüğü gerçek anlamıyla düşünüldüğünde, bu ayetin de şefaati olumladığı söylenemez?
 
Kaldı ki bu ayette de Yargı`dan söz edilmemektedir. Yaratmaya dikkat çekilmekte ve, herkesin yaptıklarıyla cezalandırılmaları için tekrar diriltilecekleri daha sonra vurgulanmaktadır. Yani sözün bağlamı Yargı değil, Allah`ın işleridir.
 
Buradan anlaşılması gereken, bütün işlerin akıbetini tayin eden Allah`ın hükmü olduğu, O`nun işlerine karışacak, tedbirine müdahale edebilecek bir ortağı, bir yardımcısı olmadığıdır. Bu söz akışında "eğer izin verirse başka" dendiğinde, O`nun işlerinde bir ortak ve yardımcı da edineceği mi anlaşılır? Elbette hayır.
 
O hâlde, şefaati izin şartına bağlayan ayetlerden anlaşılması gereken de, mutlak olumsuzlayan ayetlerden farklı olmamalıdır.
 
Peki, bazı ayetlerde, izin şartına bir de rıza şartı eklenmektedir. O zaman durum nasıl olur? Bunu da gelecek yazıda ele alalım.
 
MEĞER Kİ İSTEYE VE RAZI OLA
 
Şefaate kapı araladığı zannedilen kimi ayetlerde gördüğümüz ahit ve izin şartına, bazı bölümlerde bir de Allah`ın dilemesi ve razı olması şartı eklenmiştir. Buradan hareketle; " Eğer Kur`ân, şefaati mutlak anlamda reddetmiş olsaydı, tutup bir de Allah`ın dilemesinden ve razı olmasından bahsetmezdi. Eğer birşeyin tahakkuku şarta bağlanmışsa, şart vuku bulunca, o şey de tahakkuk eder" denebilir mi? Önce bir örnek görelim:
 
"Yoksa, her umduğu şey insanın mıdır? Ama ilk de son da Allah`ındır. Göklerde nice melek vardır ki şefaatleri hiç bir şeye yaramaz, meğer ki Allah dileyip razı olduğuna izin verdikten sonra ola. Ahirete inanmayanlar, meleklere dişi adını takarlar..." (Necm Suresi 24-7)
 
Evet, bu bölümde şefaat, Allah`ın dilemesi, razı olması ve izin vermesi şartına bağlanmaktadır. Ancak, söz akışında menfi bir tutum da hemen hissedilmekte; insanın her kurduğu hülyayı elde edemeyeceği, ardından da hem dünyanın, hem de ahiretin Allah`a ait olduğu vurgulanmaktadır.
 
Şefaati açıkça olumsuzlayan bu üslup, daha sonra da devam etmekte; meleklere dişi adı takarak onları aracı edinenler kınanmakta, onların bu konuda hiçbir bilgileri olmadığı, yalnızca zanlarının ardından gittikleri, zannın da hiçbir şekilde gerçeğin yerini tutamayacağı dile getirilmektedir.
 
İki olumsuzluk arasına sıkıştırılmış olan bu şartlı istisna, herhâlde şefaatin bir gerçek değil, daha çok zan olduğunu anlatır. Benzer bir bölüm de Tâhâ Suresi`nde bulunur:
 
"O gün hiçbir yana sapmadan davetçiye uyarlar. Rahmân`ın heybetinden sesler kısılmıştır; artık bir hışırtıdan başka birşey işitmezsin. O gün şefaat fayda vermez, ancak Rahmân`ın izin verdiği ve sözüne razı olduğu kimse müstesnâ. O, onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir, onlar ise onu ilmen ihata edemezler. Bütün yüzler, o diri ve her şeyi gözetip durana baş eğmiş ve bir zulüm yüklenen gerçekten hüsrana uğramıştır." (Tâhâ 20/108-111)
 
Aslında, olumsuz bir cümleden istisna edilen şey neticede olumludur. Bu ayette olumsuz cümleden, iki şarta bağlı olarak istisnada bulunulduğuna göre, şefaat de gerçekleşir denebilir.
 
Ancak o zaman da; aynı bölümde Yargıç`ın kendisinin Rahmân olduğunu, onların yaptıklarını ve yapacaklarını, (yani kimin ne hak ettiğini), zaten bildiğini söylemesi anlamsız kalır. Oysa bunlar, şefaat için iznin ve konuşmanın gerekçelerini boşa çıkartacak hususlardır.
 
Kaldı ki şefaatin tahakkuku için öne sürülen bu şartların ikisinde de tasarruf hakkı Allah`a bağlanmıştır. Bunlar da, başka ayetlerde, başka açıklamalara tabi tutulmuş; Allah`ın huzurunda kimsenin konuşamayacağı, konuşsa bile ancak doğruyu söyleyebileceği ifade edilmiştir.
 
Bu ise; bir melikin ben izin verirsem ancak o zaman konuşabilirsiniz dedikten bir zaman sonra, huzurumda konuşmanıza izin vermiyorum diyerek önceki sözüne açıklık getirmesi gibidir. Şefaati rıza şartına bağlayan başka bir bölüm bu hususa işte böyle bir açıklık getirir niteliktedir:
 
"Senden önce gönderdiğimiz her elçiye: "Benden başka tanrı yoktur, bana kulluk edin" diye vahyettik. "Rahmân çocuk edindi" dediler. Haşa; hayır, şerefli kılınmış kullardır. O`nun sözünü geçemezler; ancak O`nun emri üzerine iş işlerler. Önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Razı olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler; O`nun korkusundan titrerler. Bunlardan kim, "Ben, Allah`tan başka bir tanrıyım" derse, onu cehennemle cezalandırırız." (Enbiyâ 21/25-9)
 
Burada, "O`nun sözünü geçemezler" yani Allah`tan önce söz söyleyemezler deniyor. Bu hüküm gayet sarihtir. Ayrıca, burada da Rahmân isminin anılması, "Allah, bir çocuk edindi" şeklindeki batıl inanca temas edilmesi, "O`nun korkusundan titrerler" denmesi, ardından da, birisinin kendisini şefaatçi ilan etmesinden tanrılık iddiasına geçiş yapılması, yine Allah`ın, zaten onların önlerindekini de arkalarındakini bildiğinin vurgulanması kontekstin amacını belirleyen hususlardır.
 
Görüldüğü gibi, şartlı ifadeli ayetlerin bulunduğu bütün bölümlerde, şefaat hep olumsuzlanmaktadır. O zaman ayetlerdeki "şartlı istisna"dan anlaşılacak şey, bu maksada uygun olmalıdır.
 
Zaten Kur`ân, başka bölümlerde; kimsenin Yargı Günü`nde, hiçbir kayırmaya, yardıma ve fidye karşılığında kurtulmaya bel bağlamamasını (Bakara 2/48), suçluların şefaatçi edindikleri kimseleri bırakıp hesaba yalnız başlarına çıkacaklarını (En`âm 6/94), şefaatin tamamının Allah`a ait olduğunu belirtir (Zümer 39/44). Kim ortaya bir iyilik korsa o gün ona kat kat verileceğini, bir kötülük koyanın ise misliyle cezalandırılacağını (Enâm 6/160), bedbahtların, cehennemde, mesutların ise cennette temelli kalacaklarını (Hûd 11/105-8) kesin bir dille ifade etmektedir.
 
Kaldı ki hiç kimse kendisinden daha merhametli olduğunu bildiği bir hakimin önünde, merhamet gösterisinde bulunamaz. Herşeyin ayrıntılarıyla sicilinin bulunduğu bir mahkemede, kimse, olmayan şeyleri varmış gibi gösterme gafletine düşmez.
O zaman, şefaatle ilgili ayetlerdeki şarta bağlı söyleyişlerden, şefaat olabileceğini değil de, aksine; bunun için  Allah`ın hiç kimseye ahit vermediğini, O`nun izni, dilemesi ve rızası olmadan birşeyin tahakkuk etmeyeceğini, hiç kimsenin Rahmân`dan daha merhametli olamayacağını anlamak gerekir.
 
Bütün bunlara rağmen, yine de, "Bu olumsuz beyanlar, müşrik ve kafirleri kapsamına alıyordur. Şartlı ifadeler ise günahkar müminleri bundan istisna eder" denebilir.
 
EY İNANANLAR
 
Yazımızın ilk üç bölümünde, Yargı Günü`nde şefaati şartlı bir üslupla yadsıyan ayetlerin üzerinde durduk. Denebilir ki "Bu yadsıyışın dozajı ne olursa olsun, inkar edenler içindir. Bu üslup, müminlerden günahkar olanlara şefaat edilmesine mani değildir."
 
Aslında böyle bir iddia, Kur`ân`da çelişki bulunmayacağını bilen bir kimse için, şefaati mutlak olumsuzlayan diğer ayetlerin yanında mesnetsiz kalır. Ama biz yine de meselenin müminlerle ilgili boyutuna değinmek istiyoruz. Bu hususta ileri sürülebilecek bir bölümde şöyle denir:
 
"O`ndan başka yalvardıkları kimseler, şefaate malik olamazlar, meğer ki bilerek hakka tanıklık eden kimseler olalar. Sorsan onlara: "Kendilerini kim yarattı?" Elbette Allah derler, o halde nasıl çevriliyorlar?" (Zuhruf 43/86-87)
İddiaya göre; kendisine yalvarılanlar, putlardır. "Hakka tanık olanlar" da, bir anlamda kelime-i tevhidi bilinçli söyleyen inananlardır. Ancak yine de metne; "Fî-men" veya "Li-men" gibi bir kelime eklendiği tekdirde, inananlar, puta tapanlardan istisna edilmiş olur.
 
Oysa, putlara tapanların arasında müminlerin bulunduğunu düşünmek bir çelişkidir. Aslında, metinde "yalvarılanlar"a, "ellezine" ile işaret edilmiştir. Bunlar da putlar olamaz. Ancak bazı nakillerde olduğu gibi; melekler, azizler ve özellikle Hz. Üzeyir ve Hz. İsa gibi tanrılığa yüceltilen peygamberler olabilir. Ayette geçen "Hakka şahadet etmek" deyimi de, kendisine şefaat edilecek olanın niteliği değildir. Eğer ayete harf eklenmez, söz kendi akışına bırakılırsa, "Hakka şahadet etmek" deyiminin şefaatçileri nitelediği görülür. Bu durumda anlam, "Meğer ki şefaatçiler, şefaate müstahak olanı bileler" demek olur. (İbn Aşûr) Nitekim bazı müfessirler, bu ayetten hukuki bir şahitlik yapabilmek için görmek gerektiği usulünü çıkarmışlardır. (Cessâs) Yani bu bölümde meleklere inanan, peygamberleri de tasdik eden, ancak kimi insanları tanrılığa yücelterek Yargı Günü`nde onların şefaatlerini bekleyenler kınanmaktadır. Ayetin mefhumu ise, "Meğer ki şefaatçiler, işin doğrusunu bileler ve bildiklerini de doğru anlatalar" demektir. Her şeyin künhünü bilen, istediğini zaten bağışlayacak olan bir hakim karşısında kim daha doğru bilme iddiasında bulunabilir? Delaleti sarih olmayan böyle şartlı bir istisna, başka ayetlerde sarahatle reddedilmiş olan şefaati ispat için yeterli sayılabilir mi?
 
Kaldı ki bu ayetlerin öncesinde; "De ki: "Eğer, Rahmân olan Allah`ın çocuğu olsa, kulluk edenlerin ilki ben olurdum. Bırak onları, kendilerine söz verilen güne kavuşana kadar, dalsınlar, oynasınlar" şeklinde bir temas vardır. Aynı bölümde, gökte de, yerde de Tanrı`nın Allah olduğu ifade edilmektedir. Şimdi bu uyarılardan sonra, birden şartlı bir istisna bazılarına şefaati ilan edildiği düşünülebilir mi?
 
Zaten Kur`ân, Yargı Gün`ünde şefaatin olmayacağını, şefaat konusunda şartlı üslup taşıyan bölümlerin belki de en özelinde, iman edenlere seslenerek açıklar. Üzerinde yeteri kadar durulmayan bu bölüm, konuyu şartlı olumsuzlayan Mekki ayetlerle, mutlak olumsuzlayan Medeni ayetler arasında yer alır. Burada, adeta bir meydan okuma hissedilmektedir. Zaten hemen sonra buna işaretle, "Dinde zorlama yoktur; artık hak ile batıl iyice ayrılmıştır" ayeti gelmektedir. Bakara Suresi`ndeki bu bölüm şöyledir:
 
"Ey iman edenler! Size verdiğimiz şeylerden infak edin: bir gün gelmeden evvel ki onda alım satım yok, dostluk da yok, şefaat de yok, kâfirler ise hep zalimlerdir. Allah`tan başka hiç bir tanrı yoktur. O, daima yaşayan, daima durandır. O`nu ne gaflet basar, ne de uyur. Göklerdeki ve yerdeki herşey O`nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat etmek kimin haddine! Onların önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir.” (Bakara Suresi 2/254-5)
Görüldüğü gibi bu bölümde, kesin bir dille meselenin uluhiyetle ilgisine işaret edilmiş, sonra da Allah`ın hiç birşeyden gafil olmadığı vurgulanmış, böylece aracılık düşüncesine şartlanmış olanların avami gerekçeleri de iptal edilmiştir.
Bunlardan daha önemlisi ise yukarıda işaret ettiğimiz gibi, şefaatin, iman edenlere seslenilirken olumsuzlanmış olmasıdır. "O gün alış veriş yok, dost edinme yok, şefaat de yok" seslenişinin iman edenlere yapılması, meselenin şümulü açısından dikkat edilmesi gereken bir husustur. Bu üç şey de, Kur`ân`ın başka hiçbir bir yerinde, buradaki menfilik sarahatiyle müspet görülmemiştir.
 
Bir ayette, "O gün müttekiler hariç, dostlar birbirlerine düşmandırlar" (Zuhruf  43/67) şeklinde olumlanan dostluğun, şefaatle ilişkilendirilmesi ise çok gariptir. Oysa, ayetin anlamı, müttekiler dışında bütün eski dostlar ogün düşman olur; dostluklar, günah ve küfür üzerine kurulmuşsa, ogün düşmanlığa dönüşür, ama takva temeli üzerine bina edilenler düşmanlığa dönüşmez demektir. Yoksa, burada üzerine düşeni terk eden birisi, orada eksiklerini telafi etmek maksadıyla kendisine bir dost bulur anlamında değildir.
 
Kaldı ki başka ayetlerde de, hesap için toplanma gününde cezadan kurtulmak için dost edinmek, şefaatçi edinmek ve fidye vermek bağlamında reddedilmiştir. (En`âm 6/51 ve 70) Abese Suresinde ise; o gün, herkesin kendine yeter derdi olacağı, insanın kardeşinden, anasından, babasından, refikasından ve hatta çocuklarından kaçacağı beyan edilmektedir.
Bütün bunlara rağmen, yine de, "Kur`ân, niçin meseleyi sade bir dille kesin olarak tavzih etmiyor da, böyle şartlı sözler söylüyor?" denebilir. Bu sorunun cevabını da son bölümde ele alalım.
 
``ŞEFAAT YA...``
 
Şefaati şartlı bir üslupla konu edinen ayetlere topluca bakıldığında; hepsinde de genel olumsuzlamadan sonra bir istisna edatı bulunduğu görülmektedir. Bu durumdan ilk bakışta, kısmi bir olumluluk çıkarılabilir gibidir. Ancak, bu edat her zaman muhtevadan bir kısmını dışarıda bırakmak için değil, aksine kimi zaman sözü pekiştirmek için de kullanılmaktadır.
Mesela, “Sana okutacağız da unutmayacaksın” ayetinden sonra gelen “Ancak Allah`ın dilediği başka” (A’lâ 87/6-7) kısmı, bir miktar unutacaksın demek değil, aksine hiç unutmayacaksın demektir. Önceden geçen “unutmayacaksın” anlamını pekiştirmektedir.
 
Hz. Şuayb’ın Medyenlilere; “Dininize dönersek, Allah`a karşı yalan uydurmuş oluruz, Allah dilemiş başka” der. (A’râf 7/89) Buradan, Hz. Şuayb ve ona inananların kafir topluma dönmelerinin muhtemel olduğu değil, tam aksine kesinlikle onlara dönmeyecekleri anlaşılmalıdır.
 
Kaldı ki özellikle Yargı Günü`ne vurgu yapan şartlı ayetlerde, daha özel bir durum vardır. Bu ayetlerde istisna edatı, "İlla men" şeklinde gelmiştir. Bu formun, benzer bir kullanımı, Gâşiye Suresi`ndedir. Hz. Peygambere seslenilen bir bölümde; "Sen bir hatırlatıcısın, onlara zor kullanacak değilsin, ancak kim yüz çevirir ve küfre saparsa..." buyrulur. Bu istisnadan da, "Küfredenlere zor kullanmalısın" anlaşılamaz. "Kim, küfrederse onun durumu başka, ona yeni bir hüküm var" demektir. Zaten bu şartın cevabı, hemen sonraki ayette; "Allah, onu en büyük azap ile azaplandırır" şeklinde açıklanmıştır.
 
Bu tür örnekleri artırmak mümkündür. Ama en anlamlısı herhâlde şu iki ayettir:
"O gün, ne mal fayda verir ne de evlât, ancak kim Allah`a selim bir kalple varırsa..." (Şuarâ 26/88-9)
"Ey insanlar! Sizi bana yaklaştıracak olan ne mallarınız ve ne de çocuklarınızdır; ancak bir kimse inanıp yararlı iş işleye..." (Sebe 34/37)
 
Bu ayetlerin mefhumu, "Ogün mal ve evlat hiçbir durumda fayda vermez" demektir. Önceki ayette, ogün, ancak Allah`a selîm bir kalple gelenin zenginliğinden başka hiçbir zenginliğin fayda vermeyeceği (Bkz. F. Râzî) ikinci ayette ise, insanı Allah`a yaklaştıracak şeyin mal ve çocuklar olmayıp kişinin kendi ameli olduğu belirtilmiştir.
 
Bu formdaki ayetlerin, meseleyi kesin olarak tavzih etmeyip de, bazı ihtimaller düşündürmesinin ve açıklamalara ihtiyaç bırakmasının sebebi ise bir üslup meselesidir. Bilinmelidir ki toplumsal alışkanlıklara ve avami inanç şartlanmışlıklarına karşı Kur`ân`ın metodu hep böyle derece derece anlatım (tedrîc) dır. Gün olmuş içkinin sadece zararlarını dile getirmiş, ama gün gelmiş içkiyi şeytan işi pisliklerden saymıştır.
 
Kur`ân`ın bölümleri ise, çelişkili değil, ikili (mesânî) ve birbirine benzer (müteşâbih) dir. (Zümer 39/23) Sözlerin ikili oluşu, tekrarlanmış anlamında değil, tafsil edilmiş anlamındadır. Bir konuşmada; "İşte böyle, böyle" denmesi, söylenenlerin tekrarlandığını değil, detaylandırıldığını gösterir. "Gözü iki kere çevir" ayetinde olduğu gibi, meseleyi defalarca ve çeşitli yönleriyle anlatmış demektir. Fatiha Suresi`nin "mesânî" oluşu da, "Onu da bunu da" ihtiva etmesindendir.
 
Yani Kur`ân`da bölümler birbiriyle desteklenmiştir. Bunlar; birbirini neshetmez. Salt tekrarlanmış da çelişkili de değildir. Muhkem olanlara zemin hazırlaması için söylenmiş müteşabih ve mesânî sözlerdir. Her biçiminde farklı faydalar olan açılımlardır. Bu tür ayetler, muhataplarını kalplerinin derinliklerinden yakalar. Onlara, önce değerlerin derece düzenini öğretir. Bu süreçte, eğrilikte ısrar etmek isteyenlerle, öğüt almak isteyenleri, birbirinden ayrıştırır. Sonra da öğüt alanları, nihai maksadı belirleyen muhkem sözlere taşır.
 
Bu durum, daha çok, insanın zaafı bulunan meselelerin değişim seyrinde görülür. Alışkanlık veren içki böyledir. Kur`ân, toplumsal değişim seyrini hep göz önünde bulundurmuş, bu metodu, inanç konularında da izlemiştir.
 
Mesela, müşriklerin ağaç ve taşlardan edindikleri putlar için, Kur’ân, başlangıçta nihai maksadı söylememiştir. İlklerden olan Kureyş Suresi`nde, Kâbe`den bahsederken, "Bu evin sahibine ibadet edin" demekle yetinmiş, ama içindeki putları hiç anmamıştır. Kalplerinde eğrilik  bulunanlar, "Putlarımızı kötülemeyen bu değini, bizim inancımızı onaylıyor" şeklinde düşünmüş olabilirler. Ama hakka geçmek isteyenler, bu üslupla putların kutsallığının tasdik edilmiş olduğu sonucunu çıkarmamışlar, aksine, içindeki putlar anılmadan Ev`e yapılan vurgudan, sözün nihai maksadını anlamışlardır.
 
Kur`ân, bu metoduyla, önce şartlanmışların kalplerinde küllenmiş bulunan hayırlı alanı tahrik etmeyi hedeflemiş, bunu da başarmıştır. Muhataplarını, 29. sırada inen Kureyş Suresi döneminden, putların birer pislik olduğunu ilan eden, nüzulde 110. sıradaki Mâide Suresi`ne taşımıştır. Mekke`nin fethi de, Kâbe`nin putlardan temizlenmesi de işte bu Rabbâni üslupla müyesser olmuştur.
 
Hıristiyanları muhatap alan bazı ayetlerde de durum aynıdır. Bunlarda, Mesih, Allah`tan bir ruh ve O`nun kelimesi olarak anılır. (Nisâ 4/171) Bu üslup başlangıçta onları pek de rahatsız etmemiş, hatta kalplerinde eğrilik olan Necranlılar, bu üsluba takılıp kalmışlardır. Oysa aynı Kur`ân, Adem oğullarının hepsinde Allah`ın ruhu olduğunu, bütün varlıkların O`nun kelimeleri olduğunu ifade etmiş, sonra da: "Allah katında İsa`nın durumu, Âdem`in durumu gibidir: Onu topraktan yarattı sonra da ona "ol!" dedi, o hâlde olur" (Âl-i İmrân 3/59) diyerek Mesih`in diğer insanlardan, yaratılışının da diğer yaratılışlardan bir farkı bulunmadığını tavzih etmiştir.
 
Kur`ân`ın, şefaat hakkındaki şartlı üslubu da işte böyle sosyal bir zemine oturmaktadır. Görüldüğü gibi, Kur`ân, hiçbir yerde, müstakil olarak şefaati ispat için bir bahis açmamış, şefaat istemeye rehberlik etmemiş ve şefaat talebinde bulunacaklar için tek bir örnek form göstermemiştir. Bununla beraber şartlı ifadeleri; hep meleklere dişi isimler takan, onların Allah`ın kızları olduğuna inanan, bazı peygamberleri Allah`ın oğlu sayan, onların şefaatlerini dileyen, dinlerini temenni üzerine kuran müşriklerin kötülendiği bölümlerde sunmuştur. Şefaat için Allah’ın kiminle ahitleştiğini, kime izin vereceğini ve kimin sözünden razı olacağını belirtmemiş, üstelik şefaati Allah`ta başlatıp yine onda bitirmiştir.
 
Bunun yanında, avamın şefaatle karıştırdığı dua, tövbe ve istiğfar için, Kur`ân`nın üslubu hiç de böyle değildir. Duaya rehberlik etmiş, tövbeyi teşvik etmiş ve pek çok örnekler vermiştir. Sahabe de istiğfarda bulunmuş, tövbe etmiş ve dua yapmıştır. Ama hiçbir sahabi, ezan okunurken, baş parmağını tükrükleyip "Şefaat ya Rasulallah" diyerek kaşlarına sürmemiştir. İslam`ın bidayetinde, yemek duasında "Şefaat senden ya Rasulallah" dendiğini nakleden zayıf da olsa tek bir rivayet mevcut değildir.
Ne var ki ucuz kurtulma formüllerine karşı insanın hep zaafı olagelmiş, kendisine göre bir yol icat etmiştir. Kur`ân`ın şefaati konu edinmesinin sebebi de, işte bu beşeri zaaftır. Şefaat için ahit, izin ve rıza şartını ileri süren ayetleri, kontekstinden ayırarak, sunulan gerekçeleri göz önüne almadan ve bu konuda muhkem olanları da göz ardı ederek okumak, kayırma ve fidye gibi şeylerle kurtulmaya ve ucuza kapatmaya şartlanmış toplumların zaafıdır. Kur’ân ise, her meselede olduğu gibi, şefaatte de ilk ve son sözü Mabud`a tahsis eder. Yunus Suresi`nin 18. ayetinde buyurduğu gibi:
 
“Allah`ı bırakarak, kendilerine fayda da zarar da veremeyenlere tapıyorlar: Bunlar, Allah yanında bizim şefaatçilerimizdir” diyorlar, de ki: siz göklerde ve yerde, Allah’a bilmediği bir şey mi haber vereceksiniz?"
 
Allah`ın ilminde bulunmayan şey yok hükmündedir. O hâlde bir şefaatçi edinmenin gerekçesi de yoktur. Hiçbir şefaatçinin olmayacağını söylemenin en güzel yolu da herhâlde budur.
 
Bu ayetin metninde kapalı bulunan iki kelimeye de dikkat etmek gerekir. Birisi, kendisine tapılan şey anlamında kullanılan "mâ", diğeri ise bunlar anlamındaki "hâulâi" dir. Bu kelimelerin ikisi de, hem eşya için, hem de âkıl varlıklar için kullanılır. Bu durumda Allah katında şefaatçi kılınanlar; hem melekler ve salih kimseler, hem de onlara ait şeyler; soy, hırka, sakal, mezar ve benzeridir.
 
İlahi bağışı tekelinde düşünen Yahudileşmenin kaynağı, nebevi soy ağacına atfedilen tanrısallık değil midir? Bu tanrısal akrabalık (!), zürriyeti bulunamayan peygamberden sonra dini kurumlara verilmemiş midir? İslam coğrafyasında, şefaat anlayışına daha çok meyledenlerin değişmez ölçüsü, nebevi soya (silsileye) itibar değil midir? Dini pratikleri daha az olan müslümanların, hiçbir nassa dayanmayan bazı mekanları ve eşyaları kutsallaştırmalarının, bazı kabirleri festival yerlerine çevirmelerinin sebebi, onlara tanrısallık atfetmeleri değil midir?
 
Peki onlar, göklerde ve yerde Allah’a bilmediği bir şey mi haber verecekler?

 

Ahmet BAYDAR



Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, akide, şefaat

ŞEFAAT ETME HAKKI VAR MIDIR?

1/4/2007 · Kategori: Inan_

Şefaat Etme Hakkı Var mıdır?

Şefaat terim olarak, bir kimsenin bağışlanmasını dilemek yardım etmek, bir kimseden, başkasına yardımcı olması için aracı olmak başkasının işini görmek için aracılık yapmak, suçlunun affı için aracılık etmek veya günahı olan kimsenin bağışlanması için Allah'la kul arasında aracılık yapmak anlamlarına gelmektedir.


Geleneksel kültürümüzde ise, Peygamberlerin, evliyanın ve kimi seçkin kimselerin, günahkar ve muhtaç olan kulların günahlarının bağışlanması için aracılık yapacakları ve Allah'ın da bu aracıların hatırına, günahkârların günahını bağışlaması olarak bilinmektedir.

Bu, aynı zamanda, Allah'ın değer verdiği kuluna bir ikramı, günahkâr kuluna da rahmetidir. Bu anlayışa göre, Allah, hesap günü peygamberlerine ve iyi/seçkin kullarına, günahı olan kimselerin bağışlanması için yetki verecek, onlar da uygun gördükleri kimselerin günahlarının bağışlanmasına ve cennete girmesine aracı (şefaatçi) olacaklardır.


Diğer islamı kavramlarda olduğu gibi, şefaat kavramına da gerçek anlamından başka anlamlar yüklenilerek, Müslümanların inançlarında büyük sapmalara neden olunmuştur. Şefaat kavramının yanlış anlaşılması neticesinde, insanların çoğu, seçkin (!) takva sahibi ve Allah'ın yanında yeri olduğu söylenen veya sanılan kimselere, hesap gününde kendilerine şefaat edecekler diye yönelmektedirler.

Bu da onların aldatılmalarına, uyutulmalarına ve sömürülmelerine neden olmaktadır. Şefaat, Kur'an bütünlüğü içinde yer almış, o bütünün bir parçasıdır. Böyle olduğu için de, Kur'an bütünlüğü içinde ele alınıp, Kur'an'ın ruhuna uygun bir tanım yapılacağına, Kur'an'ın bütünlüğüne ve özüne ters, gerçeklere aykırı bir tanımlama yapılmıştır.

Büyük bir çoğunluk, Kuran gerçeğine aykırı bu tanıma göre inancını şekillendirdiğinden, hesap günü yardımını umdukları (şefaat edeceklerine inandıkları) kimselere muhtaç oldukları inancıyla, onlara sığınmakta ve bu kurtancılara yönelmekte sıkı bir bağlılıkla bağlanarak Allah'a yaptıkları kulluktan daha fazla kulluk eder hale gelmektedirler.

Diğer yandan da, nasıl olsa "Peygamber bütün ümmetine şefaat ederek, bağışlanmalarını sağlayacaktır" inancı, Müslümanlarca dinin temel anlayışı haline getirildiğinden, birçok kimse "nasıl olsa şefaat edilerek bağışlanacağım' düşüncesi ile Allah'a gereğince kuluk etmeyi bırakıp, şeytanın adımlarına uymaktadır.

Ona göre, işlediği günahlardan dolayı göreceği cezadan, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in ümmeti olduğu için, Peygamber şefaat edecek ve kendisini kurtaracaktır, işte bu anlayışın sahipleri, dini yaşanan hayatın belirleyicisi olmaktan çıkarmış, kuru bir inanca dönüştürmüşlerdir.


Şefaat inancı, Mekke dönemi müşriklerinin çok önemseyip öne çıkardığı bir inançtı. Müşrikler, Peygamber(sav)'den gelen çağrıyı reddediyor, inandıkları ve ibadet etikleri ilahların (Lat, Uzza, Menat , .} kendilerine şefaatçi olacaklarına inanıyorlardı.

Allah ta onlara verdiği cevapta, şefaat etme hakkının kendisinde olduğunu ve O'ndan başka hiçbir varlığın böyle bir hakka sahip olmadığını ve şefaat etme hakkının ancak Allah tarafından verilebileceğini ki öyle bir hakkı da hiç kimseye vermediğini ortaya koyarak, onların bu beklentilerim boşa çıkarıyordu, şimdi efendim bu şefaat meselesinde Allahın müşriklere verdiği cevap idi yani ozamanlar Müslümanların şefaat diye bir sorunu bile yoktu .!!! müslümanlar Allahın ayeti ile müşriklere cevap veriyorlardı.ne diyorlardı... şefaat yoktur...!!!!!!! Sizi ancak Allah kurtaracak gelin iman edin diyorlardı..onlarda hayır bu taptıklarımız bize şefaat edecek diyorlardı. Bu şefaat dialoğu böyle başladı. "Dilediğine şefaat etme hakkı verecektir" ifadesi şu anlama gelmekteydi:
"Ey mürşrikler! Hiçbir varlık şefaat etme gücüne ve hakkına kendiliğinden sahip olamaz. Çünkü böyle bir hakkı vermek sadece benim elimdedir. Bu hakkı ancak ben dilediğime veririm. Ben vermedikten sonra sizin yöneldiklerinizin kendiliklerinden böye bu hakka sahib olamayacağını bilin, Ve bilin ki, Peygamber de dahil, şefaat etme hakkını hiçbir varlığa vermedim/' Keza yüce Kuran:

اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ مَا لَكُمْ مِنْ دُونِهِ مِن وَلِيٍّ وَلَا شَفِيعٍ أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ (4)

Allah; gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı, sonra arşa istiva etti. Sizin O'nun dışında bir yardımcınız ve şefaatçiniz yoktur. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz? (32 Secde - 4) diyerek bu gerçeği ifade etmektedir.


Yine Kur'an'a baktığımızda, iyi veya kötü, az veya çok kim ne yaptıysa karşılığını görecektir: 'Kim zerre kadar iyilik işlemişse karşılığını görür.

فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَه (7)

وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَه (8)


Artık kim zerre ağırlığınca hayır işlerse, onu görür.
Kim de zerre kadar kötülük işlemişse karşılığını görür (99 zilzal 7,8)



Allahü taale şöyle buyurur:

وَاتَّقُوا يَوْمًا لاَ تَجْزِي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْئًا وَلاَ يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ وَلاَ يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلاَ هُمْ يُنْصَرُونَ (48)



Ve hiç kimsenin, hiç kimse adına bir şey ödemeyeceği, hiç kimsenin şefaatinin kabul edilmeyeceği, hiç kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği bir günden sakının (2 Bakara 48);

يَوْمَ لَا تَمْلِكُ نَفْسٌ لِنَفْسٍ شَيْئًا وَالْأَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلَّهِ (19)

"O gün kimsenin kimseye faydası dokunmaz. O gün hüküm bütünüyle Allah'ındır, (82 înfıtar 19)

Herkesin tek başına hesaba çekileceğini:

كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ (38)

"O gün herkes, yaptığının hesabını vermek için alıkolnur“(74 Müddesir. 38) ,

Tartıların kurulacağını, tartısı ağır gelenlerin cennetlik, hafif gelenlerin cehennemlik olduğunu:

فَأَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ (6) فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ (7) وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ (8)

فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ (9) وَمَا أَدْرَاكَ مَا هِيَهْ (10) نَارٌ حَامِيَةٌ (11)



"Kimin sevabı ağır gelirse., işte o memnun olacağı bir hayata kavuşacaktır. Kimin günahı ağır gelirse, onun yeri de haviye (kavurcu ateş) tir," (101 Kaaria -6,7,8,9)

Cennetlik olanların ancak iman eden ve salih amel işleyenler olacağını:

"İman edip salih amel işleyenler de temelli kalmak üzere cennetliktirler." (2 Bakara - 82)
ayetiyle açıkça ortaya koymaktadır. Zira Allah adildir, adalet sahibidir;

"Kim salih amel işle se lehine, kim de kötülük işlerse aleyhinedir. Rabbin, kullarına asla zulmetmez." (fusilet -19)
Allah'ın yanında torpil yapmak söz konusu olamaz. Herkese hakkı tam verilecektir, Cehennemi hak edenler cehenneme gidecektir;
"Hayır, kim kötülük işler de günahı kendisini kuşatırsa, işte onlar, içinde temelli kalmak üzere cehennemliktirler" (Bakara - 81);

onları hiç kimse kurtaramaz:

"O gün kimsenin kimseye faydası dokunmaz, o gün hüküm bütünüyle Allah'ındır" (İnfîtar - 19)
Yani herkese yaptığının karşılığı vardır. Cennet ve Cehennem bu dünyada yaptıklarımıza karşılıktır.

Adam kayırma, torpil yapma, Allah'ın razı olacağı bir hâl değildir. Kim neyi hak ediyorsa, ancak hak ettiğini alacaktır. Allah hak edenlere hak ettikleri kadar şefaat(yardım/bağışlama) edecektir.


Gerçek bu olmasına karşın, şefaat konusunun kaynaklarda ve geleneksel inançda yer alış şekline kısaca değinmeye çalışalım.

"Muhammed (sav): Her peygamberin bir duası vardır. Ben ise inşaallah duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için saklamak istiyorum' buyurmuştur. (Buhari, Davut-1, Tevhid-31).



"Her Peygamber kendi ümmetine şefaat edeceklir" (Buhari).



"Hz. Peygamber (sav) hadislerinde büyük günah işleyenler de dahil mü'minlerin şefaatına nail olacaklarını söylemiştir'' (Buhari-Rikak, 51/Ebu Davut-Es-Sünne, 2o/Tirnıizi-ll-66).



"Peygamberler içinde ilk defa şefaat edecek ve şefaati kabul olunacak peygamber, Hz. Muhammed'dir (sav). (Müslim-Fedail, 2).


Hz. Peygamber (sav)'in bir çok hadis kitabında zikredilen bu büyük şefaatinin ana hatları şöyledir:



Allah, insanların hepsini düz ve geniş bir sahada hüküm ve hesap için toplayacaktır. Orada insanların meşakkat ve gamı dayanılmayacak bîr dereceye varacaktır. Bu sırada insanların bir kısmı, diğer bir kısmına "size erişen şu faciayı görüyor musunuz, Rabbinize size. şefaat edecek birisine gidiniz' derler, Sırasıyla Adem (as), Nuh (as), İbrahim (as), Musa (as) ve îsa (as) peygamberlere gelirler.

Bu peygamberlerden her biri onları diğerine gönderir. Nihayet Hz. İsa, onları Hz. Muhammed (sav)'e gönderir. O vakit Peygamber (sav) arşın altında secdeye kapanır. Allah O'na secdesinde yapılacak hamdlerin en güzelini ilham eder.
O Allah'a hamd ettiği sırada "başını kaldır, iste, verdim. Şefaat eyle, şefaatin kabul olunur" cevabını alır. Muhakemeye başlanır. Bundan sonra Hz. Peygamberin şefaati ile imanlılardan bir miktar cehennemden çıkarılır.

Rasülullah bir kaç defa daha secdeye kapanarak Allah'a hamd ve dua eder. En nihayet o'nun şefaatiyle, Allah'ın izin ve takdiri dahilinde mü'minlerden büyük bir çoğunluk cehennemden çıkarılacaktır, işte Hz. Peygamberin, haiz olduğu bu şefaat makamı Makam-ı Mahmad'tur.

(El - îsra 79, Buhari-Tevhıd 24, Müslim-İman 84)"/Şamü islam Ansiklopedisi/Şamil Yayınevi/6. Cilt sh18)-

"Allah ancak seçkin kullarına, peygamberlerine ve velilerine şefaat izni verecektir. Çünkü onlar Allah'ın razı olduğu seçkin kullandır. Hiç kuşkusuz. bunların başında da Hz. Muhammed(sav) gelir. Ama oradaki şefaatin bizim bildiğimiz anlamda bir şefaat olması da mümkün değildir. Çünkü bildiğimiz şefaat, aracılık yaparak birine hak etmediği birçıkar sağlamak demektir ki Allah böyle bir şey yapmaktan uzaktır, yücedir.o şefaatin niteliğini Allah bilir. Zira Ahiret ahvali dünyaya benzemez/'


Başta hadis kitapları olmak üzere diğer birçok kaynak kitapta, şefaatle ilgili yukarıda aktardığımız türden yığınla bilgi verilmektedir. Şefaat kavramına Kur'an'ın özüne aykırı anlam vererek Müslümanların inancına sokan mantık başka bir hadîsi (!) (la ilahe illallah diyen cennete gidecektir) ölçü alarak bir tek sözle herkesi Cennete göndermektedir,

Bu yalanı Hz. Peygambere mal edenlere şunu sormak gerekir: "Madem ki bu söz hadistir, o zaman şefaate ne gerek var?.. Nasıl olsa la ilahe illallah diyen herkes Cennete girecek..!!

Oysa ki yukarıda verdiğimiz ayetlerde de görüldüğü gibi şefaat etme hakkı hiç kimseye verilmemiştir, Sadece Allah'a mahsustur.
Yalnızca Allah dilediğine şefaat edecektir. Kur'an kimlerin Cennete, kimlerin Cehenneme gideceğini hiçbir tartışmaya yer vermeyecek bir açıklıkla bildirmektedir, Şefaat konusunu Kur'an ve Kur'an'ın ortaya koyduğu ölçüye göre değerlendirmek gerekir.

Yoksa, konu Kur'an'ın bütünlüğünden kopuk, sadece kendi kapsamı içinde değerlendirildiğinde ya yanlış anlaşılacak ya da eksik ve boşlukta kalacaktır. Şefaatle ilgili ayetler Kur'an'ın bir bütün olarak ifade ettiği gerçek göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir. Oysa ki bu yapılmamakta ve bundan dolayı da çelişkili sonuçlara varılmaktadır.

Şimdi şefaatin olduğuna delil gösterilen bazı ayetlere birkez daha bakalım:



"... O'nun izni olmadan kendisinin katında kim şefaat edebilir?" (2 Bakara 255).

يَوْمَئِذٍ لَا تَنفَعُ الشَّفَاعَةُ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَانُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلًا (109)

"O gün Rahmanın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez“ (20 Taha- 109)
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يَشْفَعُونَ إِلَّا لِمَنْ ارْتَضَى وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِهِ مُشْفِقُونَ (28)
"Allah, onların gizlediklerini de açıkladıklarını da bilir. Onlar, O'nun razı olduğundan başkasına şefaat edemezler. Kendileride, O'nun korkusundan titrerler" (21-Enbiya-28)

وَلَا تَنفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُ إِلَّا لِمَنْ أَذِنَ لَهُ حَتَّى إِذَا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَا قَالَ رَبُّكُمْ قَالُوا الْحَقَّ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ (23)

"Allah katında, sadece O 'nun izin verdiği kimselerin şefaati geçerlidir. Bekleyiş içinde olanların korkuları yatışınca: "Rabbiniz ne söyledi" derler. "Hakkı söyledi?" diye cevap verirler. O çok yücedir, çok büyüktür" (34 Sebe 23)
وَلاَ يَمْلِكُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الشَّفَاعَةَ اِلاَّ مَنْ شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ (86)
"Bilerek hakka şehadet edenler müstesna, (yani hariç)O'nun yanısıra yalvardıkları, şefaate güç yetiremezler '(43 Zuhruf 86)

Bu ayetlerden yola çıkarak. Yüce Allah'ın bazı kimselere/varlıklara şefaat yetkisi vereceğini düşünenler yanılmaktadırlar: Bunlar Kur'an bir bütün olarak göz önünde bulundurmadan, sadece ayetlerin ne dediğine bakarak, ne demek istediğini kavramadan; ayetlerin yalın kelime anlamlarından hareket ederek ve atalar dini ile geleneksel kültürün etkisinde de kalarak şefaat etme hakkının Allah'tan başka varlıklarda da olacağı neticesine varmaktadırlar.

 

Oysa ki varılan netice doğru sayıldığında bu sonuç diğer ayetlerle çelişmekedir. Bu da anlamın doğru verilmediğini göstermektedir. Allah'ın kitabında asla çelişki olmadığına göre, o halde bu ayetler neyi ifade etmektedir?

Bakara 255'tekî

"O'nun izni olmadan kim şefaat edebilir?"

ayetinden yüce Allah'ın şefaat izni vereceği anlamını çıkarmak mümkün değildir.

Çünkü bu bir cevap ayetidir. 'Kendilerine bir takım, şefaat edici uyduranlara karşı, siz bunu nereden uyduruyorsunuz? Sizin için şefaat edici olarak gördüklerinize, şefaat etme hakkını/yetkisini kim verdi? diye müşriklere cevap veriyor burada Allah.

çünkü ayetin iniş sebebi çok önemlidir..Allaha yönelin dediklerin hayır bize Allah katında şefaat edecektir ilahlarımız diyenlere cevapdır.

Müslümanların şefaat diye bir sorunu yoktu.. Başka bir ilah daha var da o mu verdi? Bilesiniz ki böyle bir yetkiyi ancak ben veririm. Ben de vermediğime göre yani bu konuda hiç kimseye yetki/izin vermeyeceğime göre; benim izin vermediğim kimselere kim izin verme gücüne sahiptir ki, siz uydurduğunuz şeylerden şefaat umuyorsunuz. Siz istediğiniz kadar kendinize şefaatçi uydurun. Ben hiç kimsenin size şefaat etmesine izin verecek değilim.



Her şeyin yaratıcısı ve tek sahibi olan Allah'a; peygamberlerin, meleklerin ve seçkin kimselerin söz geçirebileceği veya vereceği karara etki edebileceği anlayışını reddeden bu ayet, aynı zamanda başka varlıklara güvenen kimselerin bu güvenlerini boşa çıkarmaktadır. Gerek,

"o gün Rahmanın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez,.." (Taha - 109)

ve gerek, "Allah'ın katında sadece O'nun izin verdiklerinin şefaati geçerlidir" (Sebe -23) ayetinden hesap gününde Rahmanın bazı kimselere şefaat izni vereceğini ve sözünden razı olduğu kimselerin şefaat edebilecekleri anlamını çıkarmak ilk etapta doğru gibi görülebilir. Bu ayetler şefaatin olduğunu göstermektedir denilebilir

Ancak bu yanlış bir anlayıştır.


Şöyle ki: Bu ayetler müşriklere cevaben hesap gününde geçen bir sahneyi anlatmaktadır. Ve burada şefaat bağışlama değil yardım etme anlamında kullanılmaktadır. Sebe -23 ayetinin öncesinde yer alan ayetlere baktığımızda:

"sura ûfürülecek günde mücrimlerin kör olarak toplanılacağı, onların hiçbir tarafa sapmaksizın, kaçabilecekleri bir yer bulamadan, kendilerini çağıranları izlemek zorunda ve mecburiyetinde kalacakları ve Rahmanın korkusundan bütün seslerin kırılacağı" sonucu çıkar ve işte o gün Rahman'ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığı kimseler birbirlerine destek olacak ve yardım edeceklerdir.

Bir yardımlaşma ve dayanışma içinde olacaklardır. Mü'minler birbirlerine yardım ederken; mücrimler böylesi bir yardımdan yoksun bırakılacaklardır. Evet, ayetteki şefaat kavramı yardım etme anlamında kullanılmıştır, bağışlama anlamında değil. Çünkü, şefaatin yalnızca 'bağışlanma' anlamına gelmediğini aynı zamanda yardımcı olma anlamına geldiğinide biliyoruz.



Bu ayetler 'ne diyor? anlayışı ile değerlendirildiğinde ve Kur'an'ın bir bütün olarak bu konuda ifade ettiği anlam dikkate alınmadığında; sanki Allah'tan başka şefaat edici varmış gibi anlaşılabilir. Oysa ki kıyamet/hesap/amel/Ödül/ceza/yârgılanma gibi konularda, insanların muhatap olacakları hesaba çekilmeye dair Kur'an'ın ortaya koyduğu gerçekten hareket edilerek bu ayetler dikkate alınırsa, 'ayetler ne diyor?' değil, 'ne demek istiyor?' anlayışı ile değerlendirilirse ve bu konuda biraz sonra değineceğimiz ayetlerden de yararlanılırsa, elde edeceğimiz sonuç, Allah'tan başka şefaat edicinin olmadığı gerçeğini ortaya koyacaktır.


-Evet şimdi de şefaatin söz konusu edildiği diğer ayetlere bakalım;



"... Sizin O'ndan başka veliniz de şefaatçiniz da yoktur ' (32 Secde 4).



"O gün kîmsenin kimseye faydası dokunmaz. O gün hüküm tümüyle Allah'ındır" ( infitar 19)
وَاتَّقُوا يَوْمًا لاَ تَجْزِي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْئًا وَلاَ يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلاَ تَنْفَعُهَا شَفَاعَةٌ وَلاَ هُمْ يُنْصَرُونَ (123)
Hiç kimsenin hiç kimse adına bir şey ödeyemeyeceği, hiç kimseden fidye alınmayacağı ve hiç kimsenin şefaatinin kabul edilmeyeceği ve yardım görülmeyeceği bir günden sakının. (2 bakara 123 )
يَاۤاَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لاَ بَيْعٌ فِيهِ وَلاَ خُلَّةٌ وَلاَ شَفَاعَةٌ وَالْكَافِرُونَ هُمُ الظَّالِمُونَ (254)
"Ey iman edenler! Alışverişin, dostluğun ve şefaatin olmayacağı gün gelmeden önce size verdiğimiz rızıklardan infak edin. Kafirlere gelince işte onlar zalimlerdir" (2 Bakara - 254).
فَالْيَوْمَ لَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا وَلَا تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ (54)
İşte bugün hiç kimseye (hiç) bir şeyle zulmedilmez ve siz de yaptıklarınızdan başkasıyla karşılık görmezsiniz. (36 Yasin 54).


Allah, ahirette dilediğine şefaat edeceği gibî bu dünyada da şefaat eder/etmektedir Keza insanlar da şefaat ederler. Ancak, bu Allah'ın şefaat etmesi gibi değildir. Yani bîr kimse, başkasına yaptıklarının hesabını verirken, ona yardımcı olarak kurtulmasına sebep olamaz, insan insana ancak bu dünyada ve ancak belirli ölçüde şefaatçi yardımcı) olabilir.

Kişi, bir başkasına, ancak iyi ve kötü olanı göstererek, iyi işler yapması konusunda , onu uyararak yardımcı olabilir. Maddi ve manevi katkı sağlayabilir. Başkasının kendi şahsına karşı işlemiş olduğu hatayı veya suçu bağışlayabilir.

Başkasının o'nun herhangi bir sıkıntısını gidermesinde yardımcı olabilir. Kulun, kula şefaati bu şekilde olur. Yoksa, hiç kimse yaptıklarına karşılık hesap verme konusunda Allah'ın kendisine vereceği cezadan, başkasının aracılık etmesiyle kurtulamaz. Zaten bu Allah'ın adaletine de yaraşır bir şey değildir, Allah meleklerden, nebilerden ve diğer varlıklardan şefaat umanlara cevap olarak: "Allah'ın izni olmadan hiçbir varlık şefaat edemez" demektedir. Bu, Allah'ın bu kimselere 'şefaat etmeleri konusunda vereceği "anlamına gelmez tam aksine böyle bir beklentinin boş oIduğunu belirten bir cevaptır, bunun boş bir avunma olduğunu ortaya koyan bir açıklamadır, Zira yüce Allah, tapındıkları putların kendi katında onlara şefaat edeceğini söyleyenlere de aynı şekilde cevap vermektedir. Bu Kur'an'ın anlatım yöntemi/tekniğidir.


Kur'an bu yöntemi sık sık kullanmaktadır. Örneğin, "Ben dilemedikçe doğru yolu bulamazsınız" ayeti aynı yöntemle vahy edilen ayetlerden biridir. Bu ayetten yola çıkarak, yani bu ayete yalın olarak ifade ediş biçimine göre anlam verirsek, şu sonuç ortaya çıkar; Allah'ı ve Kitab'ın ve o Kitabın hükümlerini reddeden bir kimsenin hiçbir sorumluluğu yoktur.

Böylece kafir olan bir kimsenin, kafir oluşundan dolayı hiçbir günahı yoktur, Çünkü onun kafir olmasını Allah dilemiştir neticesine varırız. Böyle bir netice Kur'an'a "aykırı ve onunla çelişen bir netice değil inidir?

Yalın olarak böyle anlaşılsa da öz olarak ve gerçekte bu ayet hidayeti seçmeyenlerin hiçbir sorumluluklarının olmadıkı anlamını içermemektedir. Zira Kur'an birçok ayetinde insanın dilediğini seçme ve alma hakkına sahip olduğunu; dilerse hidayeti dilerse küfrü seçebileceğini, bu konuda tamamen özgür bırakıldığını söylemektedir!

Dolayısıyla bu ayetle söylenen gerçek şudur: Hidayeti seçmeyenlerin sorumluluğu kendilerine aittir. Ve kafir olan bu kimseler tercihlerinde öylesine kararlı kimselerdir ki bir müdahale olmadan kendiliklerinden girdikleri yolu değiştirmeleri, verdikleri kararı bozmaları mümkün değildir.

Ancak Allah müdahale ederse, onları girdikleri yoldan zorla alıp, hidayete iletirse doğru yola erişmeleri mümkün olur. Kuşkusuz Allah dilerse bunu yapar. Çünkü,, Allah'ın her şeye gücü yeter. Ne var ki, Allah, kuluna dilediğini seçme hakla vermiş olduğundan, böyle bir müdahaleyi yapacak değildir, Bu hîtap(ayet) bir durum tesbitidir.

Adam sapıklığı seçmiş ve kararlı bir biçimde de yolunu sürdürmektedir. Ona hiçbir uyan yarar sağlamamaktadır. Bu öylesine bir hal almıştır ki, iş tamamen Allah'a kalmıştır. Ancak Allah müdahale ederse o kimse düzelecektir. Yani, "ey sapık adam, sen öylesine sapıtmış ve küfre girmişsin ki ancak Allah müdahale ederse (Allah dilerse) düzeleceksin. Allah dilemedikçe müdahale ettmedîkçe) senin kendiliğinden düzelmen, doğru yolu bulman, hidayete ermen mümkün değildir" denmektedir.


Tekrar konumuza dönüp düşünmeye devam edelim; Bir kimseyi yapacağı kötü bir şeyden caydırmaya çalışmak, ona engel olmak, onu ikna etmek bütün bunları yaparak ona şefaat etmek/ yardımcı olmak bizim için bir görev ve sorumluluktur.

Ancak, diyelim ki o kimse suç işledi ve mahkeme huzuruna çıkarıldı, işlediği suça karşılık hakim de ona ceza verdi. Hakimin ona vereceği cezayı engellemek, aracı olup onun affedilmesini sağlamaya çalışmak nasıl ki doğru bir davranış değilse, -kötülüğe destek ve yardımcı olmak anlamına gelmekse veya adaleti çiğneyerek zulüm işlemekse-nasıl ki böyle bir iş yapmamız şefaat olarak nitelen-dirilemeyecekse, tıpkı bunun gibi, Hesap Gününde bir takım kimselerin suçlu ve günahkarlara aracı (şefaatçi) olarak bağışlanmalarına yardımcı olabilecekleri anlayışı AlIah'ın adaleti ile çelişmektedir.


Yüce Allah'ın:

Kimsenin başkasının cezasını çekmeyeceği, kimsenin şefaatinin kabul edilmeyeceği, kimseden fidye alınmayacağı ve kimsenin yardım da görmeyeceği günün, azabından korkun" (Bakara - 48)

hükmüne rağmen nasıl oluyor da, kimileri kendilerine şefaatçi edinme arayışına giriyorlar?

Allah'a rağmen kur'ana rağmen bir arayış değil mi?

De ki: 'Allah'ın dilemesi dışında, kendim için zarardan ve yarardan (hiç bir şeye) malik değilim. Her ümmetin bir eceli vardır. Onların ecelleri gelince, artık ne bir saat ertelenebilirler, ne öne alınabilirler (10 Yunus - 49) peygamberin, bütün müminlere şefaatçi olacağını ve onları kurtaracağını varsayan mantık Kurana ters düşen bir mantıktır.



Yarattığı kullarının içinden seçerek, vahyi île muhatap etme şerefine erdiren, O'nu yüceler yücesi olan Elçilik makamına çıkaran Rabb'imiz, şayet O'na şefaat etine hakkı tanısaydı veya böyle bir yetki verseydi, bu konuya bir tek ayetle olsun değinmez miydi?


Alemlere rahmet olarak gönderilmek ayrı, (ki burada rahmet, insanlığın kurtuluşu için gönderilen hidayet yolunun ortaya konması elçilik anlamında kullanılmıstır. Yoksa kötülük yapanların günah işleyenlerin, suçluların bağışlanmasına aracılık değildir) şefaatçi olmak ayrıdır.



Gerçekten de, Rasulullah (sav), insanlara doğru yolu gösterdiği ve bu dinin nasıl yaşanacağı konusunda örnek olduğu için en büyük rahmettir. Peygamberin rahmet olması bundan dolayıdır-

Yoksa, günahkara torpil yapması değildir,

"Onlar için bağışlanma dilesen de, dilemesen de birdir. Onlar için yetmiş kez bağışlanma dilesen de Allah onları bağışlamayacaktır. Bu, Allah ve Rasulünü küfretmelerinden dolayıdır, Allah, fasıkları doğru yola iletmez“ (9 Tevbe- 80).

Evet, Allah, elçisine ve mesajına uymayanların, vahyin öngördüğü, şeyleri dikkate almayıp ihlal edenlerin bu seçimleri yüzünden hak edecekleri cezayı çekeceklerini ve bu konuda peygamberine dahi söz hakkı vermeyeceğini açıkça bildirmektedir.


Allah, öyle bir Allahtır ki yaptığı ve yapacağı hiçbir şeyi başka bir varlığa danışmaz. Zaten bu Allah'a yaraşmaz da. Allah, "Bu Kitap'ta asla çelişki bulamazsınız' demiyor mu?

O halde bunca ayete rağmen şefaatle ilgili delil getirilen ki bu ayetler yukarıda da izah ettiğimiz gibi yanlış anlamlandırılmaktadır. Bazı ayetlerle Kur'an bütünlüğüne ve onun gerçeğine aykırı bir neticeye nasıl varılabilir ? Bir yandan "zerre miktarı da olsa kim ne yaparsa karşılığını görecek" diyen Allah, diğer yandan da insanların işledikleri günahları/kötülükleri, başkalarının aracılığı ile affedecek.

Bu nasıl bir mantık? "Ceza gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin? Ve yine ceza gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin? O kimsenin kimseye yardım edemeyeceği bir gündür! O gün buyruk, yalnız Allah'ındır"( infitar 17,18,19)

kimsenin kimseye yardım edemeyeceği bir gündür. Yüce Rabb'imiz böyle diyor. Buna rağmen, nasıl oluyor da başkalarının yardım edebileceğine dair bir inanç benimsenebiliyor?

Kur'an'dan edindiğimiz bilgi odur ki, hiçkimse (peygamberler de dahil), kimseye bağışlanması konusunda aracılık edemeyecektir, Allah, bu konuda (günahların bağışlanması konusunda) hiç kimseye yetki ve hak vermemiştir.

Herkes hakettiğinîn karşılığını alacaktır. Sadece yüce Rabbimiz dilediğini bağışlayacaktır. Bu bağışlama (şefaat) bizim için niteliği ve niceliği yönünden müteşabihata girmektedir ve ne olduğunu gerçek olarak sadece Rabb'imiz bilmektedir.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : akide, şefaat