ANNE BABA BİZ SUÇLUYUZ!

5/11/2009 • Kategori: Kuran

Anne Baba Biz Suçluyuz!

“Hayir!”li “Yasak!”li Din

Sen bana “hayir” demenin dinini vermissin ey anam babam! Ben senin kizinim. Bana gösterdigin yol, önerdiklerin, beni onlarla donattigin deger, ahlak ve yasam biçimi sudur: Gitme, yapma, görme, söyleme, kavrama, hissetme, yazma, okuma!.. Hayir hayir, hayir!.. Böylece senin tüm söylediklerin “Hayir”dan ibaret! Ben “Evet” dininin izindeyim ki, bana ne yapmam, ne okumam ve ne kavramam gerektigini gösterip ögretsin.

Bir yazarin deyimiyle; “Hayir’i, evetinden fazla olan dine yaziklar olsun!” Ve ben senden bir tek “Evet” isitmemisim!

“Okumak” için Olan Bir Kitap!

Anam Babam, büyügüm!..

Senin inandigin Kur’an ne için geldi? Ben hem Kur’an’da ne oldugunu bilmiyor, hem de içeriginden habersizim. Hem sen de habersizsin. Iste bu nedenle kafir ile ben ve sen ders arkadasiyiz! Sonuçta benim onunla bir isim yok! Çünkü, okunmak için gelmeyen bir kitap neye yarayacak? Oysa sen Kur’an’i; gözüne sinene sürüyor, çocugunun kundagina, onun bunun koluna ilistiriyor, hastanin yastiginin ucuna koyuyorsun.

Gördügüm kadariyla sen bu kitabi söyle kulaniyorsun: Evinden çiktiginda ondan birkaç ayet okuyor ve kilidine üflüyorsun! Ben güçlü ve ileri teknigin ürünü bir kilidi alir, kapima takarak kapimi kapatarim ve üfürüge ihtiyaç duymam! Sen korunman ve selametin için ondan bir nüshayi ceketinin astarina diktiriyorsun. Veya kendi boynuna asiyorsun. Ben gider parami bastirir uzman bir doktora muayene olur, ilacimi alirim. Bu nedenle “senin” Kur’an’ina ihtiyacim yok!

Sen “seçme” “kararlilik” “amel” “yargi” “kavrama” ve “düsünme” yerine Kur’an’dan bunlari edinme yerine onunla “istihare” ediyorsun! Oysa bu saydiklarim insanin isi, insanin deger ve ayricaligidir. Oysa sen Kitaba; bir kelime oyunbazligi, bir çikar araci, bir piyango kitabi türünden bakiyorsun!

Ben, zihinsel egitim, bilgi ve arastirmayla uzmanlara dahilere ilim adamlarina danismayla aklimi kullaniyorum. Mantigimla düsünüyorum. Ben Kur’an’i hidayet ve yol gösterici olarakonda yazilanlari düsünüp algilamak için, hayattaki iyiyi kötüyü ve düzgün yolu ayirdetmek için okurum.

Bunu istihareyle yapmam! Gözlerimi açar, metnine bakar ve konuyu arastiririm. (s.33-34)
----------

Kur’an Okunan Kitaptir

Demek istiyorum ki:

Evet, Sen Kur’an diyorsun, ama hangi Kur’an? Cehaletin elinde teberrük edilip kutsanan bir nesne olan Kur’an mi?

Cinayetin mizraklarinin ucundaki Kur’an mi?

Yoksa çeyrek yüzyildan daha az bir sürede çölün daginik ve düsman kabilelerini birlestirerek dünyanin egemen güçlerini -Bizans,Pers- çökerten, insanligin kaderini ele geçire, devrimci yapisiyla insanlik tarihinde yepyeni bir medeniyet ve kültür meydana getiren bir kitap olarak Kur’an mi?

Kur’an, Allah’in adiyla baslayip “nas” (halk)’in adiyla sona eren bir Kitap!

Asumani bir kitaptir ama, bugünkü bir çok müminin inandiginin, imansizlarin kiyas edisinin aksine daha çok dogaya-yere- yönelik bir kitaptir. Daha çok hayata, bilgiye, izzet, güç, ilerleme, kemal ve cihad’a yönelik! Yaklasik yetmis suresinin adinin insani ilgilendiren konulardan alan bir kitap! Yaklasik otuz suresinin adini maddi fenomenlerden alirken yalnizca iki suresinin adini ibadetlerden alan bir kitap!

Tebligcisi ümmi olan bir kitap! Bizzat Kur’an’in kendi deyimiyle ne kitabi ne de din imani bilmeyen bir peygamber; mürekkebe; kalem ve yazdiklarina and içti. Cihad ayetleri ibadet ayetlerinden fazla olan bir kitap! Ilk mesaji okumak olan ve Allah’in ögretmekle iftihar ettigi bir kitap! Insan’a kalemle ögretilmistir! Okuma ve yazmanin yaygin olmadigi bedevi bir toplumda kalem okuma ve yazma...

Bu kitap “dostunun cehaleti” ve “düsmanin hilesiyle” yapraklari açildigi günden beri, yapraklari masrafli olmayta basladi. “Metni” terkedilip “cildi” revaç buldugundan beri adi “okumak” anlamina gelen bu kitap “okunmaz” oldu. Kutsama, teberrük ve mal kazanma isleri gördü. Toplumsal, ruhsal ve düsünsel konu ve dertlerin cevabi bu kitapta aranmadigindan beri; onda soguk alginligi, romatizma türünden bedensel hastaliklarin sifasi aranir oldu. Uyanikken terkedip, yatarken baslarinin üzerine asarak uyuduklarindan beri görüyorsun ki ölülerin hizmetine sunulmakta, ölüp gitmislerin ruhlarina ithaf edilmekte ve sesi yalnizca mezarliklarda duyulmaktadir.

Aydin baci ve kardesim! Onu hayattan uzaklastirmak; etkisini toplumdan silmek, sedasini “cihad” sahnesinden ve “içtihad” çevresinden unutturmak için ne kadar çaba harcadiklarini bilemezsin!

Derler ki; Bismillah’in “be” harfine gizli olan hikmetleri tefsir etmeye ömür yetmez. Derler ki; Kur’an’in yetmis “özü” vardir. Her “özün” yetmis “ö”zü” vardir. Bu böyle sürer gider! “Kur’an’a yaklasimaz!” “Kur’an Anlasilmaz!” anlamini yüklemislerdir. Yani Kur’an’i açip, okuyup düsünerek ondan bir seyler kavrayan mahkumdur. Kur’an’dan kavradiklarini açiklayan kimseler kuskuyla karsilanir. Onlarin söyledikleri hemen rededilir.

Derler ki; “Kur’an’in gerçek ve nesnel anlami imamlarin (ve evliyalarin) nezdindindedir. Bu da özel ve gizli kitaplarda oldugundan kimse ondan haberdar degildir. Bu sir Peygamber (s) ailesindeydi. Sonra elden ele geçti ve en son seyyidlere geçti. Bundan hareketle Kur’an bir muamma ve gizem kitabi oldugu, beserin onu kavramasinin mümkün olmadigi kanisina varilmis!

...

Benim aydin dostum! Bütün bunlar su anlama geliyor: “Düsman, Kur’an’dan korkuyor.” Ama nasil? Düsmanin bu korkusu; senin hayat, kurtulus, uyaniklik, bilinç ve yaraticilik konusunda bu kitaptan mutmain olmandan ve onu kavramandandir!

Aydin Dostum bu kitap; Okumanin, Düsünmenin, aydinlanmanin, kavramanin, bilnçlenmenin, yol bulmanin (hidayet),ayaga kalkmanin (kiyam), amel etmenin kitabi olan Kur’an’dir!

Kur’an izleyicilerine insani sorumlulugu adina önerdigi yükümlülügü ve seçebilirliligi Furkan’i verir.

---

Kur’an kutsal rafindan egitim, ögretim ve düsünme saikiyle inince, onlara; Ahiret’teki kurtulusun bu dünyadaki kurtulusa bagli oldugunu, cennet yolunun, özgürlük, izzet, uyaniklik, bilgi ve bilinçten geçtigini, bu dünyada zillet üzre ölenin orada zillet üzere kalkacagini, burda akli kör olanin orada kör kalkacagini ögretti. Ve Islam’da Allah’a yaklasmanin yolu “Akletmekten” geçer. (sf.87)

Ali Şeriati

Anne Baba Biz Suçluyuz adı ile türkçeye çevrilen kitaptan alıntıdır
.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

SEYYİD KUTUB'DAN ÖĞÜT

19/10/2009 • Kategori: Kuran

"Bu Kur'an'ın Gölgesinde eserimizin okurlarının asıl hedefleri, bizim kaleme aldığımız şu kitabı okumak olmasın. Onu sadece, kendilerini biraz daha Kur'an'a yaklaştırması için okusunlar.

Sonra doğrudan doğruya Kur'an'a yaklaşsınlar ve onun gerçeklerine uzanarak benim yazdıklarımı bir kenara atsınlar...

Ama şunu da unutmasınlar ki hayatlarını bu Kur'an uğrunda vermedikçe, onun buyruklarını hayatlarında tahakkuk ettirmek için kendilerini feda etmeyi göze almadıkça ve içinde bulundukları cahiliyye cemiyetiyle Kur'an adına ve Kur'an sancağı altında amansız savaşlara girişmedikçe onun mefhumlarını bütünüyle anlayamazlar..."

Seyyid Kutub
Fi Zılal-il Kur'an
Ra'd Suresi Giriş Kısmından
Madve Yay.8.cilt s.499

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

KUR'AN'A ABDESTSİZ DOKUNMAK!

16/10/2009 • Kategori: Kuran

Bilmez ki Sorsun; Sormaz ki Bilsin!

Bugünkü yazımızı, cevabı herkesi ilgilendiren bir “soruya” ayırdık. Hayır hayır, bu bir “soru değil, bu bir “sorun!” Hem de çok ciddi ve adı: “Dini anlama sorunu.” Bu sorun, kimi zaman ortaya birden fazla “din” çıkarıyor ve insanlar “hangi dine” inanacağını şaşırıyor. (Siz ‘yanılmaz’ atalarını pazarlayanların dinine değil, kaynağı Kur’an olan Allah’ın dinine inanın.) Kimi zaman, Allah’ın kitabında yazmayan, Peygamber’in sünnetinde yer almayan “farzlar, haramlar” çıkarıyor.

Düşünebiliyor musunuz; bu nevzuhur farzlardan Hz. Peygamber’in haberi yok! Bizim akıldanelerimizin bildiği bir “farz” düşünün ki, sahabe bilmiyor? Bir “farz” düşünün ki, müctehid imamların bu -sözümona- “farzdan” haberi yok! Güldünüz değil mi? Hayır, kimse gülmesin; çünkü kendisi gülünç durumda olanların başkalarına gülme hakkı yoktur ve şu an kendini çok dindar sananların dinleriyle ilgisi hurafe düzeyinde, bilgisi ise efsane niteliğindedir. İnsanlar ibadetleri âdetleştirince âdetleri de ibadetleştirdiler.

Bu satırları sert bulmayın lütfen; imamların birçoğuna göre “mukallid”in tarifi şudur: “Amellerini delilleriyle birlikte bilip, o delilleri değerlendirmede mezhep imamının ictihadını benimseyen kimse.” Söyler misiniz? Bu durumda kendini Hanefi sananların kaçta kaçı Hanefi’dir? Kaçta kaçı Şafii’dir? Bırakın avamı, “hocam” denilenlerin kaçta kaçı “mezheplidir?” Utanmadan yıllar yılı “mezhepsizlik edebiyatı” yapan ‘mezhepçiler’, duygularını, paralarını sömürerek sırtından geçindikleri Müslümanlara kinden, nefretten, cehaletten başka ne verdiler? Tezgâhında mezhep satarak geçinen bu tiplerden oluşan bir cemaat, radyodan ‘düz’ kadın sesine ‘haram’ diyen sözümona ilmihaller tezgâhlarken, dansöz pazarlayan TV istasyonuna sahip olmanın fetvasını bulmakta hiç de zorlanmadı. Bu tiplerden kaçını tanıdımsa, hepsi de şarlatandı. Ayak üstü “sübhaneke”nin anlamını sorsanız “kem-küm”den başka cevap alamazdınız. Ama dillerinin keskin yanını koca koca alimlerin enselerinden bir türlü çekmezlerdi. Mevdudi gibi, Seyyid Kutup gibi, nerede imanının bedelini ödemiş bir alim var, onun etini yiyerek semirmeyi beslenme alışkanlığı haline getirmiştiler. Haddini bilmeyen neyi bilir ki?

Bu şarlatanlar, yüreklerinde çamur, sıvayacak alim yüzü aradılar. Ve koca bir toplumu kelimenin tam anlamıyla “mezhepsizleştirdiler.” Ey Hanefiler! Ebu Hanife’ye göre siz Hanefi falan değilsiniz, sizin mezhebiniz falan yok! “Mezhepçilik” yapan şarlatanlar sizi dolmuşa bindiriyor. Avamın mezhebi müftüsünün mezhebidir, demişler. Haydi “doğrudur” diyelim; fakat kaçta kaçınızın “fetva makamı” (müftüsü) var? İçtihat kapısının meccane bekçileri hâlâ neyin edebiyatını yapıyorlar? Cahili cühelasıyla milletin tümü müctehid oldu. Üç beş yetkin alime tahammül edemeyen tulumbacı takımının gözü aydın; Hayreddin Karaman Hoca gibi bir ikisinin tepesine iftira küfelerini boca etmek için hazır beklerlerken, sayelerinde milyonlarca müctehide kavuştuk. Herkes her gün kendi yaptıklarına kılıf bulmak için onlarca ictihat yapıyor, ahkâm kesiyor, fetva veriyor. Okumak mı, öğrenmek mi, bilmek mi, bilenden sormak mı? Hak getire. “Bilmez ki sorsun, sormaz ki bilsin” diyenin hesabı.

"Kur’an okurken abdest almak farzdır” öyle mi?!

Bir okuyucumuz, 18 Temmuz 2000 tarihli Zaman Gazetesi'ndeki bir köşe yazısından alıntı yaparak soruyor: “Kur’an okurken abdest almak, gerçekten de bu yazarın dediği gibi farz mıdır?” Önce mezkur yazıdan ilgili pasajı alalım:

“Hazret-i Kur’an’ı eline alan herkesin abdestli olması farzdır. Abdestsiz Kur’an ele alınamaz. Ancak dini kitaplar için böyle bir mecburiyet yoktur. Dini kitapların sadece içinde bulunan ayetlere elle dokunmak için abdestli olmak gerekir. Ayetten boş olan yerlere, yazılara abdestsiz dokunulabilir, okunabilir. Kur’an’la dini kitap arasında böyle bir ince fark vardır. Kur’an-ı Kerim’in ayetten boş olan kısımları da ayet hükmündedir. Bu yüzden dikişli kabına bile abdestsiz dokunulamaz. Abdestsiz kimseler bir mendil veya temiz bezle tutup bir yerlere koyarlar. Abdestsiz ele alamazlar.”

Allah Allah! “İnce fark”ı da öğrenmiş olduk. Hele “dikişli kabına bile dokunulamaz” cümlesi karşısında bitmemek mümkün mü?

Ben bu zamana kadar ne Kur’an’dan, ne Rasulullah’tan, ne sahabeden ve ne de müctehid imamlardan Kur’an okurken abdestin farz olduğuna dair ‘sahih’ bir şey okumadım, duymadım. Bir şeye “farzdır” demek, helâl ve haram koyma yetkisine girer. Helâl ve haram koyma yetkisinin ise kime verildiği bellidir. Burada “farz olduğu” söylenen bir hüküm olduğuna göre, o hükmü farz kılan delili muhkem ve mütevatir nasslarda bulmamız gerekir. Kur’an’da abdestin sadece namaz için emredildiğini görüyoruz. Bu konuda, çok yaygın bir yanlış anlamaya alet edilen bir ayet vardır: “Ona temiz olanlardan başkası dokunamaz.” (56.79) Birazcık Arapçadan, ilimden, Kur’an’dan, tefsirden nasibi olan kimsenin bu ayetteki “o” zamirinin bir önceki ayetteki “gizli kitab”a gittiğini bilir, bir. Bu ayet Mekke’de, Abdest’in geçtiği tek Kur’an ayeti (5.6) ise Medine’de inmiştir, iki. Ayetteki “dokunmasın” şeklinde yanlış algılanan “la yemessuhu” ibaresi “inşai” değil “ihbari”dir ve “dokunamaz” demektir; oysa ki Kur’an’a münkiri de müşriki de dokunur, üç...

Bilgime güvenmeyip, “Kur'an okumak için abdest farzdır” diyen sahih bir hadis, bir imam, bir alim var mıdır diye Mektebetu’l-Elfiyye’den 400.000 hadisi, bazıları Mebsut gibi 30 cildi bulan 1000’e yakın kitabı, tüm mezheplerin 40’ı aşkın kaynaklarını taradım, böyle bir şey bulamadım. En iyisi, bu konularda en katı davrandığını bildiğimiz Süyuti’nin “Kur’an okumanın âdabı” başlığında yazdıklarını aynen tercüme etmek:

“Kur’an okuma sırasında abdest almak müstehaptır; çünkü tilavet zikirden efdaldir ve Peygamber (sav) temizlenmeksizin zikretmeyi hoş karşılamazdı. İmamu’l-Harameyn dedi ki: “Abdestsiz Kur’an okumak mekruh değildir, çünkü Peygamber abdestsiz okuyordu. el-Mühezzeb Şerhi’nde ise: Eğer kişi Kur’an okurken yellenme ihtiyacı hissetse, yellenme sırasında harfleri doğru telâffuz edemeyeceği ihtimaline karşı okumayı durdurur.” (el-itkan, 1/295)

Buraya, başta Hanefiler olmak üzere, tüm mezhep ve meşreplerin temel referanslarından sayfalarca alıntı yapar, tercüme ederim. Fakat yerim yok, vaktim yok, keyfim yok; lüzum da yok. Tüketenler de, üretenler de hep olacak. Böyle başa böyle tarak. Biraz da insanımız ciddi ve uyanık olsun; bitli baklanın kör alıcısı olmasın.

Şafii’dir, Hanefi’dir meselesi değil bu! Allah’ın emretmediği bir şeyi emretmek, farz kılmaktır ki, bunun vahameti “Kur’an okurken abdest almanın hükmü nedir?” sorusundan çok daha derindir ve problem dinin temelleriyle ilgilidir. Şakası var mı bu işin? Biri kalkıp da “Şu farzdır?” diyorsa, dinini donundan birazcık fazla ciddiye alan bir Müslümanın, “Nerede, hangi delille?” diye sorması “farz olur.” Çünkü, o ünlü usul kuralı gereğince “farzı” bilmek farz olduğu gibi, farz olmayanı farz bilmek de “haram” olur. Eğer o kişi üçüncü, beşinci sınıf ilmihalleri getirip de önünüze koyuyorsa, bu kez sizin “İlmihal yazarlarının farz koyma yetkisi olduğunu bilmiyordum” demeniz “farz” olur. Kaldı ki bunlar arasında “Tevrat’ı abdestli okumak farzdır” diyenini bile gördüm ben.

Bir şeye “farz” demek, “haram” demek ciddi bir iştir; Allah’a atfen verilmiş bir hükümdür, kimse keyfi olarak “farz” ve “haram” ilan edemez. Ne demiştik bir yazımızda: Cahiller dinden ıskonto yaparlar, ham sofularsa dine zam yaparlar; bu ikisi de birdir.

Siz siz olun, etrafınızda ahkâm kesenlere Kur’an’ın öğrettiği gibi sorun:

“Kul hâtû burhanekum in kuntum sadıkîn: De ki: Hadi getirin delilinizi, eğer doğru söylüyorsanız?”

Mustafa İSLAMOĞLU
Akit Gazetesi

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

İNSANIN ÜÇ TANRISI

6/5/2009 • Kategori: Kuran

İnsanın Üç Tanrısı

Hıristiyanların Tanrıyı üçlemesine haklı olarak şirk diyen “Müslüman”(!) çoğunluğun kaç tanrısı vardır ?

“La ilahe illallah” demekle tevhide yönelmiş olur muyuz ?

Bu yazıda, insanın üç gizli tanrısına değineceğiz.

“Tanrı” veya “İlah” deyince, gökyüzünde oturan, kızan, öfkelenen, sevinen, darılan, ara sıra insanlara vahyedip sonra istirahate çekilen “insanımsı” vasıflarla donanmış bir “şey”i tasavvur edenler için zor bir konu bu…

Çünkü, kendilerinin bilerek veya bilmeyerek “kulluk” ettikleri ve yukarıdaki tanıma hiç uymayan üç gizli tanrıdan bahsedeceğiz.

Sonra, şirk ve müşriklik denildiğinde “heykellerin” önünde tapınmayı anlayanlar için de zor bir konu. Çünkü, O yüce Yaratıcının var kıldığı hiçbir insan durduk yere bir taş parçasına tapacak kadar “salak” değildir. Müşrikler, başka bir gezegenin “zeka özürlü” varlıkları olmadıklarına göre, apaçık gerçeği görmezden gelmelerine sebep teşkil eden şey, heykellerin sanatsal yapılarından başka bir şey olmalıdır.

Bu yazıda bir çok insanın kendisine sormaktan bile korktuğu şu soruya da cevap arayacağız: İnsan, Allah’a inanıp birlese Allah’a ne fayda, bunu yapmasa Allah’a ne zarar var ? Tanrıyı birlemenin, tevhidin kime ne faydası var ?

Varlık alemine karşı, 5 N 1K (Kim, nerede, ne zaman, ne ile, nasıl, neden) sorularını sorduğunuzda istisnasız olarak şu cevapla karşılaşırsınız.

Hiçbir şey sebepsiz / boş yere yaratılmış değildir.

Allah’ın yaratışında her şey bir sebebe, bir hikmete dayanır. Her sebep, bir sonuca götürür, ve her sonuç, başka bir sonucun sebebidir.

Sebep-sonuç deveranı, her işe oluşa işlenmiş bir kural, bir kaide, bir kanun, bir sünnettir.

Çünkü, O her şeyi bilen, her şeyden haberdar Yaratıcı’nın hiçbir yaratışı “boşu boşuna / öylesine” hedefsiz, gayesiz olamaz. O, her şeye kadir ve her şeyden aşkındır.

Bu gün “sebepsiz” gördüğümüz / zannettiğimiz bir şey, aslında o şeyin sebepsiz olduğuna değil, bizim o şey hususunda cahil olduğumuza delalet eder.

Hiçbir yaratışı “boşu boşuna” olmayan Rabbin “istekleri” boşu boşuna olur mu ?

Kuran, Rabbin her talebinin “gerekçeleri” ile doludur. O, herhangi bir beşer gibi değildir. Her bir isteğinin gerekçesini açıklayarak nankör ve kibirli insan “gibi” olmadığını ortaya koyar.

Her emrinin ve her yarattığının bir hikmeti, gerekçesi olan Rabbin, yalnız kendisine iman edilmesini istemesindeki hikmet nedir ?

Acaba O, bunu “sırf kendisi” için mi istemektedir, yahut bazı laf cambazlarının dediği gibi O, vaziyeti buna göre yaratmış, insana da sadece O’na iman etmekten başka bir seçenek bırakmamış mıdır ?

İnsanların bir kısmının, Allah’ın isimleri arasında “El-Müstağni” / “Hiçbir şeye muhtaç olmayan, yaratılmışların her hal ve derecesinden uzak” ismini saymakla ve böyle bir Rabbe inandığını beyan etmekle birlikte, açıktan ikrar etsin veya etmesin bazı şeylerin “sırf Allah böyle istediği için” emredilmiş veya yaratılmış olmasına inanması ne yaman bir çelişkidir!

Her ihtiyaç ve “acz / yoksunluk”dan münezzeh, uzak olan Rabbin, bazı şeyleri sırf kendisi için istemiş olması ne gariptir !

“Falanca işi” sırf Allah için yapıyoruz deyip, onun hikmetinden bihaber / ve hatta hikmetsizliğine inanan insanların iddiaları ne garip, ne kötüdür !

“İşte böylece İbrahim’e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun.” (Enam,75)

Yerlerin ve göklerin büyük mülkünü temaşa edenler, şu kesin ilme vakıf olacaklardır ki, Rabbin her yaratışı kendisi dışında bir şeyin faydasınadır. Çünkü O, her türlü ihtiyaçtan münezzeh olandır, Müstağni’dir.

O’nun her yaratışı, her olduruşu, her talebi, muhakkak ve muhakkak O’nun eşsiz Zat’ı dışında bir şeye faydası olması içindir.

O halde, Kuran’daki her buyruğu da, hedef alınan faydasına, maksadına göre değerlendirilmelidir.

Peki, sadece O’na inanmanın, bir tek ilaha inanmanın ne faydası olabilir ?

Allah bunu neden istemektedir ?

Dini, “terimlere / kavramlara ” hapsetmiş ezberci düşünce yapımızı bir tarafa bırakarak, terimlerin, kavramların işlevine bakacak olursak, Rabbi birlemenin / tevhidin aslında koşulsuz inanılıp teslim olunan “kutsalı” birlemek olduğunu görürüz.

Kutsal, “Tanrı’dan / Tanrı’nın Kut’undan olan”, tartışılmadan / sorgulanmadan kabul edilen şeydir.

Kutsal olan şey, insanın düşünce sistemini ve işlevini bloke eder. Kutsal’a inanç, sebeplere ve koşullara bağlanmadığından insan algısında “sorgulamaya” kapalıdır. Buradan hareketle, adı / sıfatı / kaynağı Tanrı olsun olmasın, sorgulanmadan kabul edilen, sorgulamaya kapalı tutulan, tabu kılınan şeyin, kutsal, “dogma” olduğunu söyleyebiliriz.

Peki insan her hangi bir şeyi sorgulamaksın “kutsal” / “tartışılmaz” kabul etmeli midir ?

Ortalama bilgi birikimine sahip herhangi bir insana “Kuşlar ne diye yaratılmıştır, onları diğer canlılardan ayıran en bariz özellik nedir” diye sorsanız, “uçmasıdır” yanıtını alırsınız. Bunun gibi balıklar yüzsün diye, arı bal yapsın diye yaratılmıştır.

Temsilen, uçmak kuşların, yüzmek balıkların ayırd edici vasfıdır. Her canlı için bunun gibi yüzlerce vasıf sayabiliriz.

Peki insanın ayırd edici vasfı nedir ?

Kuşları uçsun, balıkları yüzsün diye yaratmış olan O üstün Kudret sahibi Yaratıcı insanı ne için yaratmış olabilir ?

Tüm yaratılmışlar içinde insanın ayırd edici vasfı nedir ?

Alelade sohbetlerimizin övünç kelimesi, övünç cümlesidir “Eşrefi Mahlukat / yaratılmışların en şereflisi” olmak…

Düşünen, irade sahibi varlık olmak.

Kuşların dizi dizi uçmasını “salat / görev / anlaşmanın, ahdin, yaratışın gereğini yerine getirme” olarak tanımlayan Kuran’a göre insan için “düşünmek” de bir görev, bir din / yol, yordam olsa gerektir.

Onun için, “Soru sormak aklın dindarlığıdır” diyor bir söyleyen…

Ne güzel söylüyor…

Uçsun diye yaratılan kuşların uçmaması, yüzsün diye yaratılan balıkların yüzmemesi ne menem bir şeyse, düşünsün, akletsin diye yaratılan insanın düşünmemesi de öyle garip / yaratışa ters bir durumdur.

Peki insan nasıl olur da düşünmez ? Düşünmeyen insan mı olur ?

Bir şeyi sorgulamasız kabul ile ona teslim olan, o şey hakkında düşünmemiş, onu kutsal kabul etmiştir.

İşte tevhit, sorgulamaksızın kabul edilen “kutsal”ı teke, tek kaynağa indirir.

İnsana der ki, “Ey insan, eğer birisinin sözünü sorgulamaksızın doğru kabul edip, ona itaat edeceksen O ancak, her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Allah olmalıdır”

Kutsalı “tek”e indirip, Rabbin buyruğuna kulak verdiğinde ise şunu işitir insan:

“Allah’ın izni olmadıkça hiçbir benlik iman edemez. Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır.” (Yunus,100)

Çünkü Allah insanı aklını kullansın diye yaratmıştır. “Tek”e inen Kutsal, onlarca, yüzlerce ayetinde insanı düşünmeye, tefekküre çağırır…

Her emrinin sebebini açıklar, izah eder. Üstü kapalı konuşmaz, apaçık bildirir. Kelamı, öğüt alınması için kolaylaştırır. (Bkz. Kamer, 17,22,32,40) Böyle yaparak, insanın sebep ve sonuç süreçleri hakkında düşünme yeteneğini canlandırır, harekete geçirir, üzerine çöreklenmiş “dogmacı kutsal”dan ibaret “batılı” giderir. Akletmeme sonucunda insanın üzerine yağdırılan pislik, “yağmur yüklü bulutlar”a benzetilen vahiy ile temizlenir. Bedeni diri ama ruhu ölü olan beşer (toprak), yeniden diriltilir. Kuran’ın teşbihi / benzetmeli anlatışına göre, vahiy yağmuru ile bereketlenmiş, aklını işleten insanın misali, yağmuru bol ve her daim meyve veren bir bahçe gibidir.

Şu halde, tevhidin yani “kutsalı –Tek-e indirmenin” faydası, insanın aklını ve vicdanını hür bir biçimde işletmesine engel olan, düşünce süreçlerini bloke eden “öteki ve sahte” tanrıların bertaraf edilmesi, insanın akıl ve vicdanının özgürleştirilmesidir.

“Allâh, (ortak koşanla tek Allah’a inananın durumunu anlatmak için) şöyle bir misâl verdi: Birbiriyle çekişen ortaklara bağlı olan bir adam (yani köle) ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adam. Şimdi bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd yalnız Allah’a mahsustur, fakat çokları bilmiyorlar.” (Zümer,29)

Bir kimsenin aklını, düşünme süreçlerini ve vicdanını kısım kısım bloke edip işlemez hale getiren birden fazla efendi, birden fazla sahte tanrı mı, yoksa yalnız kendisine bağlanılan ve insana aklını ve vicdanını işletmesini emrederek onu “hür” kılan, yaratışına / fıtratına uygun davranmaya teşvik eden bir efendi, kudret ve ilim sahibi Yaratan mı ?

“Yaratan, yaratmayana benzer mi? Hiç düşünmüyor musunuz?” (Nahl,17)

“Hal böyleyken, yine de O’nu bırakıp, hiçbir şey yaratmayan, tersine kendileri yaratılmış bulunan; ne kendilerinden bir darlığı uzaklaştıracak ne de kendilerine bir yarar sağlayacak güce sahip olmayan; ne ölüm üzerinde, ne hayat üzerinde, ne de ölümden sonra kalkış üzerinde herhangi bir etkisi bulunmayan birtakım düzmece tanrılara kulluk ediyorlar.” (Furkan,3)

Kim bu düzmece, yaratamayan ve ne oluşta, ne yeniden dirilişte hiçbir söz hakkı bulunmayan sahte tanrılar ?

Heykeller mi ?

Sahi, onca insan, onca nesil sırf “taşlara” olan sevgisinden mi tapındı bunlara ?

Akıl ve idrak sahibi insanı taş parçalarına tapınmaya, onlardan medet ummaya iten sebep nedir ?

İnsanların çoğunun üç gizli tanrısı vardır. Bu üç tanrının yoldan çıkarışından sonra artık tanrıcıkların ardı arkası kesilmez… Taşlı veya taşsız tapınışın esirleridir bu üç sahte tanrının kurbanları…

Bu üç tanrı, buyrukları tartışmasız kabul edilen ve bu suretle “kutsal”ı, “Tanrı’nın Kut’undan olanı” tayin eden, etkisi aşikar, adları gizli güç odaklarıdır.

İnsan kendi başına iken bir başka, “öteki” ile birlikteyken bir başkadır. Her benlik “Amerikayı yeniden keşfetmesin” diye, bir kolaylık, bir nimet olarak sunulan “öteki”ne uyma ve davranışı ötekine göre tanzim etme yeteneği / gerekliliği zaman zaman feci bir akıbete sebep teşkil edebilir.

Doğumumuzdan itibaren öğretici konumunda olan, bir çok hazır davranış modellerini kopyaladığımız “öteki”, bazen aşkın bir nitelik kazanarak bizi kendisinin esiri edebilir.

Grup psikolojisi ve uyma davranışı, üç alanda pek baskındır.

Hazırdaki çoğunluk, gelmiş geçmiş çoğunluk ve otorite / lider…

İnsan aslında hazırdaki çoğunluğa uymakla, hazırdaki çoğunluğun uyduğu gelmiş geçmiş çoğunluğa yani atalara ve yine hazırdaki çoğunluğun uyduğu otoriteye / lidere uymuş olur.

Eğer bu uyma yerini teslimiyete bırakırsa, kendisine uyulan şeyin buyruğu tartışmasız ve mutlak doğru (kutsal) kabul edilirse, artık bu sosyo psikolojik süreç bir din ve bu sürecin ürettiği uyum “kulluk” halini alır.

“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (Hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.” (Tevbe,31)

Bu ayette açıkça belirtildiği üzere, Yahudiler hamamlarını, Hıristiyanlar rahiplerini rab / tanrı edinmiştir. Hiç birimiz, Yahudileri hahamlarının önünde, Hıristiyanları da rahiplerinin önünde sanki onlar bir tanrı imiş gibi tapındıklarını görmediğimize göre, ya Kuran’ın “tanrı” tanımında ya bizim “tanrı” anlayışımızda bir problem var.

Yahudilerin ve Hıristiyanların din adamları ile olan münasebetlerinin “tanrı-kul” ilişkisi olarak nitelendirilmesinin sebebi, onların din adamlarının her buyruğunu tanrı buyruğu gibi kabul ederek, sorgulamaya kapalı tutmaları, onların helal dediğine helal, haram dediğine haram demeleridir. Kuran, insanın bu tutumunu “kulluk” olarak tanımlamakta, bu eylemle buyruğu tartışılmaz olarak kabul edilen güçleri de “tanrı” olarak tanımlamaktadır. Elbette ki sahte tanrılar…

“Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürüleceği gün, “Keşke Allah’a ve Resûl’e itaat edeydik” diyecekler. Yine şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânete uğrat.” (Ahzab,66-68)

O topluluklar için din adamları, dinsel düşünüş sürecinde “otorite”yi temsil etmektedir.

“Otorite” tanrısının meşruiyetini kazanmasında grup psikolojisinin çok büyük etkisi vardır. Güç, insanlara daima cazip gelmiştir ve insanlar güçlünün yanında yer alma eğilimindedir. Otorite’nin sahası “din” ise, bağlılık genellikle “güce” değil, bilgi ve korkuya dayalıdır. İnsan, kendisinden daha çok bilenin bilgisinden istifade etmeye meğillidir. Sosyal psikologlar, grubun “uzmana / otoriteye” uyumunu yıllardan beri çeşitli deneylerle incelemiş ve uzmana / otoriteye uyma eğiliminin insanın akıl ve vicdan dengesini ne boyutlarda alt üst ettiği deneysel olarak da kanıtlanmıştır. (Bkz. Milgram Deneyi)

Otorite sahip olduğu bilgiyi, inanç unsuru olarak tanımlar ve birey bu veriyi “kutsal” kabul ederse, otoriteye, otoritenin buyruğuna itaat bir nevi “ibadet / kulluk” halini alır. Onun için Kuran, bu olguyu “Rab edinme” olarak tanımlamıştır. Bu halde otoritenin buyruğunun dışına çıkmak, “dinsel” bir korku sebebi teşkil eder. Korku, bir zaman sonra tabuya dönüşür.

İnsanın davranışına yön veren diğer bir etken ise, “çoğunluk”tur Gruba uyma eğilimi de insanın düşünme süreçlerini bloke edebilmektedir.

Çoğunluğu iki kategoride ele alabiliriz: Hali hazırdaki çoğunluk, geçmişte kalmış çoğunluk / Atalar…

Kuran, “mistik” bir yapısı bulunduğu için “çoğunluğa” uyma meselesinde ağırlığı “Atalar’a uyma” davranışına vermiş, bu eğilimi çetin bir biçimde eleştirmiştir.

İşte misaller…

“Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun” dendiğinde: “Hayır! Biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.” derler. Peki, ataları bir şeye akıl erdiremiyor, doğruya ve güzele ulaşamıyor idiyseler!…” (Bakara,170)

“Allahtan başka şeylere ilahlık yakıştırmaya şartlanmış olanlar, “Eğer Allah dileseydi Ondan başkasına ilahlık yakıştırmazdık; atalarımız da (öyle yapmazdı); ve (Onun izin verdiği) hiçbir şeyi de yasaklamazdık” derler. Onlardan önce yaşamış olanlar da böyle yaparak hakikati yalanladılar, ta ki azabımızı tadıncaya kadar! De ki: “Bize sunabileceğiniz (kesin) herhangi bir bilgiye sahip misiniz? Siz sadece (başka insanların) zanlarına uyuyorsunuz ve kendiniz tahminde bulunmaktan başka bir şey yapmıyorsunuz.” (Enam,148)

“Bir iğrençlik yaptıklarında şöyle derler: “Atalarımızı bu hal üzere bulmuştuk. Yani Allah emretti bize bunu.” De ki: “Allah, edepsizliği/iğrençliği emretmez. Allah hakkında, bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?” (Araf,28)

“Şunların kulluk etmekte oldukları şeyler yüzünden bir kuşku içine girme. Daha önce atalarının kulluk ettikleri gibi kulluk ediyorlar, hepsi bu. Biz onların da nasiplerini hiç eksiltmeden elbette vereceğiz.” (Hud,109)

“Mûsâ, onlara delillerimizi apaçık olarak getirince onlar, “Bu, ancak uydurulmuş bir sihirdir. Biz geçmiş atalarımızın zamanında böyle bir şeyin varlığını duymadık” dediler.” (Kasas,36)

“Böylelerine, Allah’ın indirdiğine uyun dendiğinde şu cevabı verirler: “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.” Peki, şeytan onları, alevli ateşin azabına çağırmış olsa da mı?” (Lokman,21)

“Onlara, Allah’ın indirdiğine ve resule gelin dendiğinde şöyle derler: “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter.” Peki, ataları hiçbir şey bilmiyor, doğru yolu bulamıyor idiyseler de mi?” (Maide,104)

“Bunlar, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka şeyler değildir. Onlar hakkında Allah bir kanıt indirmemiştir. Onlar, sadece sanıya, bir de nefislerin hoşlandığı şeylere uyuyorlar. Yemin olsun, onlara hidayet Rablerinden gelmiştir.” (Necm,23)

“”Sen” dediler, “Ha böyle nasihat etmiş, ha etmemişsin, bize göre hepsi bir. Bizim tuttuğumuz yol, önceki atalarımızın sürüp gelen âdetlerinden başka bir şey değildir. Biz bundan ötürü de cezalandırılacak değiliz!” (Şuara, 136-138)

“O’nun yanında nelere kulluk ediyorsunuz? Sadece bir takım isimlere ki, adlarını siz ve atalarınız koymuştur. Onlar hakkında Allah, hiçbir kanıt indirmemiştir. Hüküm yalnız Allah’ındır. O, yalnız ve yalnız kendisine kulluk etmenizi emretti. Eskimez ve pörsümez din işte budur. Ama insanların çokları bilmiyorlar.” (Yusuf,40)

“Bilakis (şöyle) dediler: «Gerçek biz atalarımızı bir ümmet (bir din) üzerinde bulduk. Biz de hakikaten onların izleri üstünden doğruya erdirilmişleriz.” (Zuhruf,22)

“İşte böyle! Senden önce de hangi kente bir uyarıcı göndermişsek oranın servetle şımarmış kodamanları mutlaka şöyle demişlerdir: “Biz atalarımızı bir ümmet/bir din üzerinde bulduk; onların eserlerine uyarak yol alacağız. Uyarıcı dedi: “Peki, ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha iyi yol göstereni getirmiş olsam da mı?” Dediler: “Doğrusu, biz seninle gönderilen şeyi tanımıyoruz.” (Zuhruf,23-24)

“Sonra onların dönüşleri doğrudan doğruya cehennemedir. Çünkü onlar, babalarını sapıtmış kişiler halinde bulmalarına rağmen, kendileri de hâlâ onların eserleri ardınca koşturuyorlar.” (Saffat, 68-70)

Atalara uymak, insan için “doğru”ya uymak gibidir, güven verir. Bu düşünüş, atalar olarak adlandırdığımız gelmiş – geçmiş çoğunluğun daha tecrübeli, daha bilgili olduğu hususundaki inanışın sonucudur.

Çoğunluk başlı başına insanı yönlendirir. Grup içerisindeki insanların, grubun genel eğilimine uyma davranışı yaşam içerisinde insanlara bir çok faydalar sunmakla birlikte, insanların düşünme yetilerini bloke edip, çoğunluğun eğilimi kutsal gibi algılayarak “tartışılmaz” kıldığında artık faydadan çok zarar doğurur ve düşünmek, sorgulamak ve bu suretle gerçeği aramak için yaratılmış “hür” bireyi “kul” eder.

Otoriteye, atalara ve çoğunluğa körü körüne uymanın mahşerdeki sonucunu anlatan şu sahne çok dramatiktir:

“Allah buyurdu: “Sizden önce gelip geçmiş cin ve insan topluluklarıyla içiçe, girin bakalım ateşe.” Her ümmet girdiğinde, yoldaşına lanet eder. Nihayet, hepsi orada bir araya gelince, sonrakiler öncekiler için şöyle derler: “Rabbimiz! Bizi bunlar saptırdılar. Ateş azabını bunlara bir kat daha fazla ver.” Allah buyurur: “Her biri için bir kat fazlası var, fakat siz bilmezsiniz.” (Araf,38)

Burada, atalara, çoğunluğa veya otoriteye uymuş olmanın hiçbir şekilde mazeret teşkil etmediğini görüyoruz. Neden mazeret teşkil etsin ki? Allah, onları bu şikayet edenlere göre hangi vasıfla üstün yaratmıştır ki ? Atalarımıza, yahut şu toplumun çoğunluğuna bizden fazla akıl, bizden duru bir vicdan mı verildi ? Allah’ın yaratmasında hiçbir fark var mı? O halde, onlara “kayıtsız ve şartsız” teslim olmak nasıl olur da bir mazeret teşkil eder ? Yoksa Allah, bize bu imkan ve yetenekleri vermekle “müsriflik” mi etmiş ? Yoksa bizi yaratmasında bir eksiklik mi var ? Onun bize düşünecek bir akıl, görecek gözler, işitecek kulaklar vermesi boşu boşuna mıdır ?

Kuran, insanın şifrelerini / eğilimlerini / kurallarını öğretmektedir. Buna göre, insan için, kendisini aşkın gördüğü ve aklını ve vicdanını birlikte işletme sürecini sabote eden çoğunluk, atalar ve otorite birer rabdir. Kim bunların buyruğuna sorgusuz sualsiz itaat ederek kendini teslim ederse, o hiçbir şeyin dengi gibi olamadığı Yaratıcı’ya şirk / ortak koşmuş olur. Aklı işletmemek, insanı düşünebilmesi için her yetenekle donatan Rabbin yaratışına karşı bir başkaldırıdır.

Bu saydıklarımız, kişinin kendisinden aşkın gördüğü güç kaynaklarının rableştirilmesi idi…

Bir de, insanın kendisini aşkın görerek kendisini rableştirmesi vardır ki, o da bir başka yazının konusu olsun…

Ali Aksoy – 08.04.2009

www.aliaksoy.net

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

BESMELE

28/10/2008 • Kategori: Kuran

Besmele


“Besmele” Arapça b- ismi-llah (Allah’ın ismi ile) demek… “Bismillahirrahmanirrahim”Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adı ile” nin kısaltılmışı… Kısaca “besmele” yani diyoruz.

“Tılsım” ise “büyü” demek. Arapça’dan eski Yunanca’ya “telesmos” olarak geçmiş. “Kutsama töreni, ayin, her türlü işlem” demek… Eski Yunanca’da bir şeyin gereğini yerine getirmek, ifa etmek, ödemek, resmi bir işlemi tamamlamak demek olan “teleîn”den türetilmiş. İngilizce’ye de “talisman” olarak geçmiş…

Ee, besmele ve tılsım? Ne alaka? diyeceksiniz…

Acele etmeyin gelecek…

Bu yazıda amacım besmeleden ne anlaşılması gerektiğini gösterebilmek…

Fakat bunu yaparken İslam’ın aynı zamanda “tapınak dinlerini” nasıl “gerçek hayat dinine” dönüştürdüğünü, sır ve tılsım dinlerini nasıl reforma uğratarak hayatın içine çektiğini, bunun için de neden ona “dinlerden bir din” denemeyeceğini “besmele” örneği üzerinden görmüş olacağız…

***

Kimi Müslümanlık ve Yahudilik tezahürleri tarihsel olarak yeryüzünde en çok birbirine düşman görünen ve fakat ilginçtir en çok da birbirine benzeyen iki dini tecrübe…

Öyle ki Türkiye’deki bazı dini görünümleri, İsrail’in bir mahallesindeki dini görünümlerle karşılaştırın hayretler içinde kalabilirsiniz: Hatim kültüründen salavata, besmele çekmekten abartılı dini kıyafetlere, takke giymekten gül yağı kokularına, mehdi mesih beklemekten okunmuş dualara kadar… İslam tarihindeki Eş’arilik, Mutezililik ve Sufilikten, Yahudi tarihindeki Ferisilik, Sadukilik ve Kabbala’ya kadar…

Neyse, bu ayrı bir yazı konusu...

Mevzudan gidelim.

Yahudilikte Tanrı ve Yahve (YHVH) isminin birbirinin aynısı mı gayrısı mı olduğu tartışması vardır. Kimi Yahudiler Tanrı ile YHVH isminin özdeş olduğuna inanırlardı. Bu yüzden de, sıra dışı isim (Shem ha-Meyuhda), meşhur isim (Shem ha-Meforash), dört harfli isim (Shem ben Arba Otiyyot) olarak bilinen isimden söz ederken yalnızca “İsm” demekle yetinilirdi. Kabbalistler ve Rabbiler Tanrı için bir tek özel isim kabul etmekteydiler ki bu da Yahve (YHVH) idi. Tanrı için kullanılan diğer isimlerin ise, tanrısal özelliklerin tarihi süreç içinde insan algılamalarından çıktığını düşünürlerdi.

Yahudi din adamları özellikle Babil sürgününden sonra YHVH ismini tek başına kullanmayı sokaktaki adama yasakladılar. Dört sessiz harften oluşan bu isim tapınakta, haham kutsamasında kullanılabilirdi. Çünkü Kutsal Kitap şöyle demekteydi: “Kahinler İsrail halkını ismimi anarak kutsayacaklar. Ben de onları kutsayacağım.” (Sayılar 6/22-27).

“İsmi kutsamak?”

İsmin sırf kendisinde bir tılsım olduğunu vehmetmek?

O ismin anlamsız tekrarlarını “zikr” sanmak?

Bunları bir kenara not edin.

***

Örneğin kimi haham rivayetlerine göre Davut tapınağın temelini kazarken deniz, dünyayı basmakla tehdit edince, kırık bir çömlek parçası üzerine “ismi” yazmış ve onu denize atmış. Tabi deniz de durulmuş… Bir Ameroim olan Rabbah, denizcilerin fırtınalı bir günden, üzerine “Ben ben olanım, YHVH insanların rabbi” yazılı olan bir sopa ile denize vurmuş ve öfkesini dindirmiş… Samuel bir yerden geçerken İranlı bir kadının oğlunu “ism” ile lanetlemiş ve onu öldürmüş… (Dinleri Tarihi ile Okumak, Fuat Aydın, İst., 20007).

Görüldüğü gibi kimi hahamlara göre Tanrı ile YHVV özdeş olduğu için ismin kendisi Tanrı’yı ifade ediyor. Çünkü sır ve tılsım dinlerinde “ismin” tek başına ontolojik gücü vardır. Bu tür sonuçlara yol açan bizatihi ismin kendisinde yer alan güçtür.

İşte “tılsım”, “efsun”, “muska” dediğimiz şeyin kökü buraya dayanıyor…

***

Tılsımdan medet ummanın mazisi oldukça eskilere gidiyor. Papirüslerin incelenmesinin Eski Mısır’da 75 kadar tılsımın mevcut olduğunu ortaya çıkardığını biliyoruz. Eski Mısır’da “Doğan Güneş” tılsımının, ölümden sonra yeniden dirilmeyi sağladığına inanılırmış. Yine eski Mısır’da ölüyle birlikte gömülen “Menat” tılsımının, ölüyü tanrısal koruma altına aldığına kesin gözüyle bakılırmış…

Eski Bâbil, Asur ve Persler’de tılsımın bir teknik olarak uygulandığı malumdur. Çünkü sır ve büyü dinlerinde tılsım, güç taşıdığına inanılan isimlerden yapıldığı gibi gümüş, altın vb. değerli metallerden veya bunların taklitlerinden, mücevherlerden, deniz kabuklarından da olabilirdi. Tılsımın Manî inancıyla da ilişkisi var. Anadolu folklorunda tılsım genellikle büyünün etkisini sağlayan araçları ifade eder. Define vb. gizli şeyleri bulmak, kapalı yerleri açmak için ehlinin bildiği sözlere veya vasıtalara da tılsım denir. Bulaşıcı hastalıkların tesirini önlemek ve insanlarla hayvanların kötülüklerinden korkmamak için de tılsım yapılır.

Velhasıl sır ve büyü dinlerinde her zaman tılsımdan izler bulmak mümkündür…

***

Yahudilikteki YHVH isminin Tanrı ile özdeş olup olmadığı tartışmasının, İslam kelam tarihine “isim-müsemma” tartışması şeklinde bulaştığını görüyoruz. Bu sefer isim değişmiş: “Allah ismi Tanrı’nın kendisi midir? Yoksa ondan ayrı mıdır? Sıfatlar Zat’ın aynısı mı gayrısı mıdır? Yoksa ne aynısı ne gayrısı mıdır?

Kelam tartışmasına girecek değilim.

Gelmek istediğim nokta “besmele çekmek” tabir ettiğimiz, Süleyman Çelebi’nin Mevlidinde “cümle işte vacip oldur her kula” diye ifade ettiği, herhangi bir işe besmele çekerek başlamanın ne anlama geldiğidir.

Türkiye’de özellikle kimi sanatçılarda görülen “Dışarı çıkarken besmele çekmek gibi batıl inançlarım vardır” denmesinden de anlaşılacağı gibi, besmele, öteki dinlerdeki “tılsımlı ism” ile aynı kategoriye konur hale gelmiş durumda.

Bunun rivayet kültürümüzde de kökleri var. Boşuna değil yani.

Şu rivayetleri okuyunuz:

“Besmele ile başlanmayan her önemli iş noksan kalır.” [Beyheki], “Eve girerken Besmele çekilirse, şeytan, ‘Bu eve girmeme imkan yok der’, dönüp gider.“Amel defterinde 700 Besmele bulunanı Allahü teâlâ Cehennemden çıkarır.” [Tergibussalat], “Besmele ile yazı yazanın haceti kolaylaşır, Allahü teâlâ da razı olur.” [Deylemi], “Besmele ile işe başlayanın günahları af olur.” [İ. Rafii], “Yemeğe Besmele ile başlayıp, sonunda Elhamdülillah diyenin, daha sofra kalkmadan günahları af olur.” [Taberani], “Besmele ile yenen yemek bereketli olur.” [İbni Mace]… [Tibyan],

Bu tür rivayetlerde geçen “besmele” yani “Rahman”, “Rahim” ve “Allah” isimlerine aynen sır ve büyü dinlerindeki gibi “tılsım” muamelesi yapıldığını görüyoruz. İsmin kendisinde sihirli bir güç olduğu vehmedilerek, ismi bizzat telaffuz etmenin her şeye yeteceği, bütün kapıları açacağı, kötülükleri defedeceği, günahları silip süpüreceği sanılıyor.

Kanımca işte gerçek hayat dininin, tapınak dinlerinin ritüel, ayin ve argümanlarının istilasına uğrayarak tanınmaz hale getirildiği ve onlara yenildiği yerlerden birisi de burasıdır.

Oysa bakın gerçek hayat dinine göre “besmele” aslında ne demek ve “her işe onunla başlamak” ne muhteşem bir şey…

***

Hazırlamış olduğum Yaşayan Kur’an mealinde besmeleyi baştan sona şöyle çevirdim: “Sevgi ve Merhameti Sonsuz Allah’ın adı ile…”

Şehrin öte tarafından gelen bir adam “Kur’an aşk kitabı mı? Sevgi mevgi ne işi var her surenin başında?” diye itiraz etti.

Ben de dedim ki:

Dinle ey Ferisi!

Dinle ey “yüreği sünnetsiz!”

(“Ey Ferisi” İsa’nın, “Yüreği sünnetsiz” Musa’nın tabiridir. Ey kalbi kılıflı, yüreği taşlaşmış gelenekçi din adamı manasında.)

Evet, “rahmet” kelimesinin geçtiği her yeri sevgi ve merhamet olarak çevirdim. Çünkü Rahmân ve Rahîm kavramlarının başka bir dile çevrilemeyeceği görüşüne katılmıyorum.

Kur’an’ın en anahtar kavramı besmele başka bir dile çevrilemez öyle mi?

O zaman Kitabın evrenselliği nerede kalıyor? İnsanlık “Al dilimize çevrilemez besmeleni, oku Ortadoğu’nun çöllerinde. Madem bize hitap etmiyor, sadece Araplar anlıyor...” demez mi? Daha Kur’an’ın anahtarını insanlığa çeviremiyorsun. Üstelik de Kitaba abdestsiz dokundurtmuyor, insanlığın kalpgahı diye övündüğün Kabe’ne de gayr-i müslim diye girdirtmiyorsun!

Neyi kimden kaçırıyorsun?

Rahmeti gelip senden mi alacaklar? Talep arttıkça “rahmet fiyatlarına” zam mı yapacaksın ey Ferisi!

***

Oysa bak “Rahmân ve Rahîm” ne demek…

Asurca, Aramice, Keldanice, İbranice, Arapça gibi tüm Sami kökenli Ortadoğu dillerinde “RHM” kökü sevgi ve merhametle ilgili…

Rahmet sözlükte “sevgi, merhamet, şefkat, saygı, bağışlama, saf iyilik, güzellik saçıcılık” manasına geliyor. Bu kökten gelen kelimelerin eski dünya dillerinde meşhur ve yaygın olduğunu görüyoruz: Akadca döl yatağı, rahîm (remu), merhamet eden, seven tanrı (remânu), Aramice rahîm, merhamet (rhm), İbranîce rahîm, merhamet (raham), Hind’çe sevgi ve iyilik tanrısı (Brahma) hep aynı kökten... (Eliade).

Sevginin ve merhametin babası anlamına gelen Eb-Raham'ın bütün Sami dillerinde ve hatta Hindçe’de bile kullanıldığını görüyoruz. Buralardan evirilerek Arapça’ya İbrahim olarak geldiği anlaşılıyor. Bunların hepsi Arapça’daki rahmet, rahman, rahîm kelimeleri ile aynı anlam iklimindendirler. Terim olarak Allah'ın öz varlığında mündemiç (içkin) bulunana Rahmân (çok seven, sevgi ile dopdolu), bunun mahlûkat üzerindeki tezahürüne de Rahîm (sevgisi taşıp yayılan, varlık üzerinde merhamete dönüşen) deniyor.

Rahmet kökü Türkçe’de içinde sevgi, saygı, şefkat ve merhamet kelimelerinin yattığı “yârlığamak” kelimesini çağrıştırır. “Rabbim rahmeti ile yârlığasın”, “Rahmetinle yârlığa ya Rabbi”, “Rahmetinle yârlığa kıl ya gâni” deyişlerinde geçtiği gibi yârlamak veya yârlayıcı esasında yâr muamelesi yapmak demektir ki sevgi ve merhametin neticesidir (Elmalılı). “Allah yâr ve yardımcımız olsun” derken de bu kastedilir. (bkz. “Sevgi ve merhamet” başlıklı makale).

***

Öte yandan baktığımızda bizzat Kur’an’ın Rahmân’ı “Vedud” (Çok seven) olarak tefsir ettiğini görüyoruz: “Şüphesiz benim Rabbim Vedûd ve Rahîm’dir. (Hud; 11/90). Besmeledeki Rahmân yerine burada “Vedûd” kullanıldığına dikkat ediniz…

Bunun böyle olduğunu şu ayetlerden de anlıyoruz:

1- “Sor: “Göklerde ve yerde ne varsa kimindir?” Cevap ver: “Sevgi ve merhameti (rahmet) kendine farz kılmış olan Allah'ındır.” (En'am; 6/12).

2- “Rabbin isteseydi bütün insanlığı bir tek ümmet yapardı. Bu yüzden birbirlerine karşı çıkıp duracaklardır. Ancak Rabbinin sevgi ve merhameti (rahmet) ile bağışladığı kimse hariç; zaten onları da bunun (rahmet) için yarattı..” (Hud; 11/119).

3- “Biz seni tüm insanlığa (alemlere) yalnızca sevgi ve merhamet (rahmet) için gönderdik.” (Enbiya; 21/107).

Bu ayetlerin birincisi Yaratanın neyi temel amaç edindiğini, ikincisi insanoğlunun ne amaçla yaratıldığını, üçüncüsü de peygamberlerin ne amaçla gönderildiğini açıklıyor.

Hepsinde de aynı kelime; sevgi ve merhamet (rahmeten)...

Malum, Kur’an’ı açtığımızda ilk besmele ile karşılaşırız. Devam ettiğimizde Tövbe suresi hariç her bölümün (surenin) yine besmele ile başladığını görürüz. Fatiha’daki veya sure başlarındaki besmelelerin ayet olup olmadığı tartışması bir yana, Kur’an’da Süleyman’ın Belkıs’a gönderdiği mektup anlatılırken, mektubun besmele ile başlaması sebebiyle orada ayet olarak geçer (Neml: 27/30). Bunun dışında rahmet kök olarak Kur’an’da 341 kez kullanılır.

Malum, Kur’an’ın nüzul sırasına göre ilk suresi “Alak” suresidir. Tabiri caizse Rahman ve Rahim isimleri, sure başlarında, gazetecilik tabirleriyle “kapak” yapıldığı veya “manşete” çıktığı gibi, Kur’an’ın nüzul sırası da besmele ile başlıyor aslında… Sure başındaki besmeleden değil; suresin ismini aldığı “Biz insanı alaktan yarattık” ayetinden bahsediyorum.

Baktığımızda bu kelime de besmeledeki mana ile ilgili… “Alak” alaka, ilgi, asılmış, iliştirilmiş, ilgili, tutkulu sevgi demek… Rahime yapıştığı, oraya asıldığı, ona iliştiği veya tutunduğu için de kan pıhtısına “alak” denmiş…

Allah insanı işte bu taşan tutkulu sevgiden, ilgiden, alakadan yarattığını söylüyor. Öyle ya bütün tutkulu sevgilerden yeni bir yaratılış çıkmıyor mu? Erkeğin dişiye; dişinin erkeğe tutkusu, toprağın tohuma; tohumun toprağa tutkusu, meyvenin ağaca; ağacın meyveye tutkusu/ilgisi/alakası… Demek ki her yeni oluş ve yaratılış yeni bir ilgi ve alakanın eseri…

***

Şu halde…

Her işe besmele ile başlamak” yani “Rahmân ve Rahîm ismi ile başlamak” şu demek oluyor: Her işe sevgi ve merhamet ile yaklaşmak!

Çünkü sevgi her buzu eritir. Merhamet her katıyı yumuşatır.

Sevginin dili her kapıyı aralar. Merhametin dili her düşmanlığı yok eder.

Kur’an der ki: “Rahmân, iman edip iyilik, güzellik, doğruluk için çalışanların (amel-i salih işleyenlerin) etraflarında bir sevgi (vudd) halesi oluşturur.” (Meryem; 20/90).

İşte buzları eriten budur.

Sert kayaları çatlatan budur.

Kapanmış kapıları aralayan budur.

Düşmanlıkları yok eden budur.

Gönüllere giren budur.

Yürekleri fetheden budur.

Yoksa “ism” deki esrar ve tılsım değil…

**

Şimdi, o rivayetler tutun ki sahih, bir de bu açıdan tekrar düşünün…

Örneğin: ““Eve girerken Besmele ile girilirse, şeytan, ‘Bu eve girmeme imkan yok der’, dönüp gider…”

Yani: Eve girerken eşinize ve çocuklarınıza karşı sevgi ve merhamet besleyerek girerseniz o evde kötülük olmaz. Eşinize örneğin çiçek götürürseniz, ilginizi, alakanızı, sevginizi her fırsatta belli ederseniz, sevgi dolu sözlerle yaklaşırsanız, çocuklarınızla ilgili ve alakalı olur, onlara iyilik yapar, güzellikle davranır, doğrulukla hareket ederseniz ailecek sevgi yumağı haline gelirsiniz. Allah birbirinizin günlünde sevgi (vedd) oluşturur. Onlar sizi, siz de onları seversiniz. Böyle olan bir eve çirkinlik ve kötülük (Şeytan) giremez ve “Bu sevgi kalesini yıkmama imkan yok” der, dönüp gider…

Güneş girmeyen eve doktorun girmesi gibi, sevginin, merhametin, iyiliğin, güzelliğin ve doğruluğun girmediği eve kötülük, düşmanlık, hırs, haset, kin, buğz yani şiddetli geçimsizlik girer. Şeytan o evde cirit atar.

Deneyin, sevgi ve merhamet dilinin (besmelenin) bütün kapıları açtığını göreceksiniz.

Sadece evde değil bütün her yerde; işyerinde, çarşıda, pazarda, okulda, arkadaş çevresinde, siyasette, bürokraside, devlet-millet ilişkisinde velhasıl tüm insan ilişkilerinde sevgi ve merhametle yaklaşmanın bütün buzları erittiğini, katı ilişkileri yumuşattığını, kapanmış kapıları araladığını göreceksiniz.

Hatta yılanı bile deliğinden çıkarttığına şahit olacaksınız. Besmelenin ne demek olduğunu anlamak istiyorsanız işte size tefsiri: Tatlı dil ve güler yüz yılanı bile deliğinden çıkarır!

Rahmân (sevgi ile dopdolu) ve Rahîm (sevgisi varlığa yayılan/merhamete dönüşen) Allah’ın adı ile başlarım” işte bu olmak icap eder…

Evet, bunda bir tılsım (etki) var. Ama bu tılsım tapınak dinlerindeki sır ve efsun yani okuma, üfürme ve anlamsız tekrar değil…

Bu “ölü besmele”dir.

Bilakis gerçek hayat dinindeki besmele her işe sevgi ve merhamet besleyerek, iyilik, güzellik ve doğrulukla muamele ederek, tatlı dil ve güler yüzle başlamadır.

Bu da “yaşayan besmele”dir.

***

Hz. İsa gibi ölmüş, bitmiş, tükenmiş kişilikleri dirilten, gözlerin ferini açan, kulakların pasını silen, ruhsuzlara can veren, dizlere derman olan, yepyeni çığırlar, bembeyaz sayfalar açan budur… Çamurlarda sürünen bir halkı alıp yükseklere çıkaran, yepyeni bir gelecek vadeden budur… Mesel ile konuşmak adeti olan Hz. İsa’nın çamurdan kuş yapması, ölmüşleri diriltmesi, körleri , sağırları iyileştirmesi bu demekti… İsa’nın dili işte bunun için besmelenin yani sevgi ve merhametin diliydi.

Hz. Musa gibi yürekleri sünnet eden yani kalpteki kılıfları; hırs, haset, kin, düşmanlık tortularını söken, taşlaşmış kalpleri yumuşatan, gönüllere sürur, yüreklere umut aşılayan buydu…Musa’nın dili de işte bunun için besmelenin yani sevgi ve merhametin diliydi…

İşte bunun için Hz. Peygamber alemlere rahmet için yani insanlıkta sevgi ve merhameti yaymak için, besmeleyi yaşamak ve yaşatmak için gelmişti…

Bunun için besmele bir çilingir değil. Büyü, muska, efsun hiç değil.

Böyle günde beş bin defa besmele çeksen ne olur?

Bir kağıda yazıp, suya batırıp, okuyup üfleyip muska yapsan ne çıkar?

Bu yaşayan değil; ölü besmeledir. Sır ve tılsım dinleri ritüelidir.

Gerçek hayat dininde besmele “yürüyen sevgi ve merhamet” olmaktır. Sevgi ile yaklaşmayı, merhametle muameleyi ete kemiğe büründürmektir. Demirden kalpleri asıl bu açar! Ölmüşleri asıl bu diriltir! Körler bununla görür, sağırlar bununla duyar. Sevgi ve merhamet insana yaşadığını hissettirir. “O yokken meğer hiç yaşamamışım” dersiniz. Çünkü ondan mahrum olan ölüdür, kördür, sağırdır!

***

Onun için ey Ferisi sev!

İnsanı sev, eşini sev, kızını sev, oğlunu sev, anneni sev, babanı sev, kardeşini sev, arkadaşını sev, çocukları sev, çiçekleri sev, hayvanları sev, ağaçları sev, kuşları sev, doğayı sev…

Hayatı sev, iyiyi sev, güzeli sev, doğruyu sev, adaleti sev, cesareti sev, mertliği sev…

Sev de sev, elle tutulur, gözle görülür bir şeyi sev.

Şeylere merhamet nazarıyla bakmayı öğren.

Yalnızca zalimi sevme.

Yalnızca zulmü alkışlama.

Çünkü zalimden başkasına düşmanlık yoktur.

***

Besmele bize bunları öğretmeli değil mi?

Süleyman Çelebi Mevlid’e besmele ile başlayarak “vacip oldur cümle işte her kula” demiş. Demek o da şiirine besmele ile başlamak istemiş. Mevlidhanlar az müsade, Çelebi galiba şunu demek istiyor:

“Sevgi ve merhametle yaklaşalım evvela

Böyle gerektir cümle işte her kula.”

R. İhsan ELİAÇIK

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

DENİZ NASIL YARILDI?

4/8/2008 • Kategori: Kuran

Deniz Nasıl Yarıldı?

Dikkat ederseniz, bunca gürültü arasında, mecbur kalmadıkça doğrudan gerilimli gündeme ilişkin yazmamaya çalışıyorum. Yazarsam bile on yıl sonra da okunabilecek yazılar çıkarmaya çalışıyorum. Yazdığım yazılar daha çok M. İkbal’in tavsiyesi doğrultusunda “İslam’da dini düşüncenin yeniden inşasına” yönelik…

Ortalık kısmi sükunete de kavuşmuşken, kendi mecramda akmama ve epeydir beklettiğim bir konuyu ele almama müsaade ediniz…

***

Yazının başlığını okuyunca, bir çok kişi Hz. Musa zamanında Kızıldeniz’in yarılmasını hatırlamış ve “Bunu da inkar edecek” diye sanırım hayıflanmıştır…

Yo, inkar etmeyeceğim.

“Benzerinin bugün de olması lazım” tefsir ilkemiz gereği nasıl olduğunu göstereceğim, hem de fotoğraflarıyla…

Zaten ben bu tür Kur’an kıssalarını İsrailiyat etkisinden kurtarmaya, “Yaşayan Kur’an” espirisi çerçevesinde, tarih, hayat ve tabiat bağlamında yeniden ele almaya çalışmaktayım.

Çünkü Kur’an her ne şeyden bahsediyorsa, bilin ki, aktörleri değişmek suretiyle bugün de oluyordur. Aksi halde Kur’an’ın evrenselliğinden bahsedilemez.

Bu tür Kur’an kıssalarını yaşandığı tarihte bir kez olmuş bitmiş bir mucize olarak görenler, asıl Kur’an’ı tarihsel olarak anlamaktalar. Kur’an’ın evrensel mesajını olayın geçtiği o zaman ile sınırlandırmakta, o tarihe gömmekte ve o mekana hapsetmekteler. Zira Kur’an’dan evrensel mesajlar çıkarılabilmemiz için ele aldığı konuların benzerlerinin bugün de oluyor/yaşıyor olması lazım.

Bu şu demektir; O çok bildiğimizi zannettiğiniz Kur’an’ı, yeniden okumamız gerekiyor!

Bunu en çok da insanları “Kur’an’a” çağıranların yapması gerekiyor!

Bu anlamda mucizenin “olağandışı olan şey” değil; “olmakta olan şey” olduğunu, bunun için tarihe, hayata ve tabiata bakmamız gerektiğini yani kafamızı kaldırıp etrafa bakmamız veya Kur’an’ın tabiri ile “yol kenarlarında” duran kanıt ve kalıntılara bakmamız gerektiğini söyleyip durmaktayım.

***

İşte size fotoğraflarıyla başka bir kanıt daha…

Güney Kore’nin Jindo adasına gidiyoruz…

Aşağıdaki haberi lütfen okuyun. Fotoğraflı olarak alıntıladım. Diğer fotoğrafları internette bir çok haber sitesi veya gazeteden fotoğraflarıyla beraber okuyabilirsiniz.

Haber şöyle:

“Güney Kore'de bulunan Jindo adası dünyanın en şaşırtıcı doğal olaylarından birisine tanıklık ediyor. Denizde yaşanan Med-Cezir sırasında deniz iki taraftan çekiliyor ve kara ortaya çıkıyor. Ortaya çıkan kara 2.8 kilometre uzunluğunda ve 40 metre eninde. Görüntü aynen Hazreti Musa zamanında Kızıldeniz'in ortadan ikiye yarılmasını hatırlatıyor. Med - Cezir zamanlarında adada artık geleneksel olarak bir festival düzenleniyor. Güney Koreliler festivalde adeta adaya akın ediyor. Milyonlarca insan denizin çekilmesiyle birlikte ortaya çıkan bu yoldan adaya yürümek için burada toplanıyor… Ancak Güney Koreliler bu olayın med cezir olduğuna inanmıyorlar. Efsaneye göre Jindo Adasında yaşayan köylüler sık sık kaplanların saldırılarına uğruyorlardı. Günün birinde kaplanlar bütün köy ü kuşatınca köyde yaşayanlar can havliyle adanın komşusu olan Modo adasına yüzdüler. Bu arada köyün en yaşlı kişisi olan bir kadın yüzme bilmediği için Modo Adasına gidemedi. Sahile kadar yürüyen bu kadın, adaya geçemeyeceğini anlayınca Tanrı’ya dua etti. Duası kabul olan bu kadın için o gün denizden bu yol açıldı. Yüzme bilmeyen yaşlı kadın bu yoldan yürüyerek karşı ad aya ulaştı ve kaplanlardan kurtuldu. O günden bu yana bu efsane için adada toplanan Koreliler, aynı yolu yürüyerek geçerek Tanrı’ya dua ediyorlar…”

***

Görüldüğü gibi Güney Koreliler de, tıpkı Yahudiler gibi Tanrı’nın gücünün ve mucizesinin “olmakta olanda/ doğal olanda” olduğunu kabule yanaşmıyorlar, çok ilginç!

Neden acaba?

Çünkü…

Doğal olunca herkese ait oluyor ve kendilerinin bir ayrıcalığı kalmıyor. Oysa Tanrı’nın hassaten örneğin Yahudilerin yanında olduğunu, onları kayırdığını, onlara sıkıştıklarında mucizeler gönderdiğini göstermeleri gerek! Kendilerinin diğer “sıradan” milletlerden ayrıcalıklı “Tanrı’nın seçimleş ırkı” olduklarını kör gözlere ancak böyle kabul ettirebilirler. Bunun için, bu olayın, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir “Tanrısal mucize” olması gerek! Diğer milletler selde, tufanda, tsunamide, depremde, yanardağ patlamalarında lavlar altında kalarak can pazarı yaşıyorken bunların Tanrı’nın özel muamelesi ile kurtarılıyor olması gerek! Yoksa üstünlüklerini nasıl ispat edecekler?

Yahudilerin Hz. Musa üzerinden, Hristıyanların Hz.İsa üzerinden ve hatta kimi Müslümanların Hz. Muhammed üzerinden ürettikleri “mit” anlaşılıyor olmalı…

Sırf, bunların nüfuz cüzdanını taşıyor olmakla kurtulmuşluk vehmine kapılma…

“Ateş bize birkaç günden fazla dokunmaz” avuntusuyla geri kalan herkesi cehenneme doldurma ihtirası…

Tanrı’ya sahip çıkma, Peygamberi tekeline alma, mucizeyi kendine hasretme ve bunlarla tarihte tutunma arzusu…

Yahudiler, Tanrı’ya sahip çıkma ve mucizeleri yalnızca kendi soylarına mahsus kılmakla kalmamışlar, peygamberliği de kendi tekellerine almışlar. Hind kast sisteminden devşirdikleri dini oligarşik yapı ile bütün peygamberlerin ancak ve sadece kendi soylarından çıkabileceğine inanmışlar. Adem’den itibaren dünya tarihini Tevrat’ta böyle yazmışlar.

Baştan sona kurgu…

(Benu-İsrail= İsrail’e (Yakup’a) nispet ederek bina etme, düzme, kurgulama, onun torunları olduğunu iddia etme cingözlüğü!!!)

Görüyorsunuz, “herkese ait olan” üzerinde tam bir simsarlık ve baronluk tesis edilmiş!

Halbuki ne diyor Kur’an;

“Cennet ne sizin kuruntularınızla, ne de önceki çağlarda kitap verilenlerin kuruntularıyla kazanılacak bir yer değildir. Kim bir kötülük yaparsa cezasını çeker ve Allah’tan başka da ne bir yâr, ne de bir yardımcı bulabilir” (Nisa; 4/123).

Yani: Cennet “Biz Müslümanlarız, bizim dinimiz son hak dindir. Müslüman olmadıkça, bizim dinimize geçmedikçe cennete girmek mümkün değildir. Her ne kadar günah işlesek de Allah bu son dine mensup olduğumuz için bizi affeder. Allah bizi yakmaz” diyerek sizin kuruntularınızla, “Biz Allah’ın seçilmiş halkıyız. Bütün peygamberler bizden çıkmış. Asıl hak din ve hak kitap bizimkisi. Cehennem bize sayılı gönlerden başka dokunmaz” diyen Yahudilerin kuruntularıyla, “İsa hepimiz için kendini feda etmiş. O’nun kilisesine girmedikçe, vaftiz olup temizlenmedikçe kimse cennete giremez” diyen Hristıyanların kuruntularıyla kazanılacak bir yer değildir!

Yani: “Allah’ın hakkını teslim eden” (Müslüman) derken Araplar, Türkler veya Farslar, “Allah’a kulak veren” (İsmail) derken Arap soyu, “Tanrı ile yürüyen” (İsrail) derken İbrani soyu, Allah’ın yardımcıları (Ensarullah) derken de Haçlılar, İngilizler, Almanlar, Fransızlar vs. kastediliyor değildir. Kurtulmuş soy, seçilmiş ırk veya lanetlenmiş kavim diye bir şey yoktur. Kim sahiden “Allah ile yürüyorsa”, hakkı teslim edenler de, Tanrı ile yürüyenler de, Allah’a yardım edenler de işte onlardır. Allah ile yürümek demek, Allah’ın varlığına, birliğine, bölünmez bütünlüğüne ve hesaba, kitaba canı gönülden iman edip iyilik, güzellik, doğruluk yolunda çalışmak, böylece Allah bilinciyle yaşanmış erdemli ve dürüst bir hayat sürmek demektir. Irk, kavim, millet ve tarihsel din telâkkileriyle, etiketlerle, nüfus cüzdanı kimlikleriyle avunup durmayı bırakın. İman, ahlâk, adalet, doğruluk, dürüstlük gibi değerleri yaşamaya, ete kemiğe büründürmeye bakın, evrensel kurtuluşun yolu budur!

***

Fazla dağıtmadan konuya dönelim…

Kızıldeniz’in yarılması olayını Meal-Tefsir’de şöyle açıklamışız;

“Deniz yarılmasının, bugün bu denizin Süveyş kanalı olarak bilinen kuzeybatı ucunda gerçekleştiği anlaşılıyor. Olayın yaşandığı çağlarda burası şimdiki kadar derin değildi ve bazı bakımlardan Kuzey Denizi’nin ana kıtayla Frisian adaları arasında kalan sığ bölümü gibiydi. Denizin geri çekilmesi (cezir) hallerinde bu gibi yerlerde sığ bölgeler çıplak kalmakta ve geçici olarak geçilebilir hale gelmekte, bu durumdayken deniz kapanması (med) ile sulara gömülmekteydi. Olayın böylesi bir anda yaşandığı anlaşılıyor. Nitekim olaylar yazılı metinlerde anlatıldığı gibi bir anda olup bitmiyor, günlerce sürebiliyordu. Keza Tevrat’ta olay “ Ve Rab bütün gece kuvvetli şark yeli ile denizi geri çevirdi ve denizi karaya çevirdi ve sular yarıldı”(Çıkış; 14/1–31) şeklinde anlatılır. Şu halde olayda Allah’ın ayeti (mucizesi) Musa’nın asası ile denizi yarıp karşıya geçmesi değil; med-cezir olayı ile yarılıp açılmış olan deniz ve ortasında görünen toprak yoldan Musa’nın asası ile orayı işaret ederek karşıya geçilmesidir. Yani Musa ve taraftarları zaman zaman meydana gelen ve bilinen bir tabiat olayından (med-cezir) yararlanmışlardır. Firavun’un da içlerinde olduğu bir çoğu da orada boğulmuştur. Çünkü eğer hepsi boğulsaydı Firavunluk yıkılır, Musa da geri dönerdi. Oysa bu olaydan sonra Firavunluk daha yüzlerce yıl devam etti… Burada Kuran’ın “varlığın diliyle konuşan” uslubunu görüyoruz. Bu usluba göre ilahi fiiller doğa olaylarının dışından gelmez; doğal olanın bizzat kendisi odur zaten. Dahası bu tür olaylar halen olmaya devam etmektedir…” (bkz.Yaşayan Kur’an, Taha; 20/78 tefsiri).

***

Bu tefsiri yukarıdaki Güney Kore Jindo adasındaki olayla karşılaştırınız. Fotoğraflara iyice bakınız. Taha suresinde anlatılan olayların “yaşayan tefsirini” göreceksiniz.

Hz. Musa’nın yarılan denizden karşıya geçmesi de işte böyleydi!

Kur’an’ın verili tarih, yaşayan hayat ve canlı tabiat ile tefsiri dediğimiz şey işte budur!

Güney Korelilerin olayı mitleştirdikleri gibi Yahudiler de anlattığımız sebeplerle aynen öyle mitleştirdiler ve Tevrat’a o mitleşmiş haliyle aldılar. Bizim Müslümanlar da oradaki mitleşmiş halini iktibas edip duruyorlar. Yeryüzünde dolaşıp yaşayan hayata, canlı tabiata bakma ve araştırma zahmetine katlanmıyorlar. Böyle olunca da okudukları Kur’an bir “ölü metin” haline geliyor.

“Yaşayan Kur’an” ile ne demek istediğimi anlatabilmek için döktüğüm onca dilden sonra sanırım artık susma makamındayım.

Her an bir iş ve oluşta olan, dün olduğu gibi bugün de enfüsteki ve afâktaki “yaşayan ayetlerini” hiç durmadan gösteren Allah’a hamdolsun!

Recep İhsan ELİAÇIK

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

DOKUZ ÇETE DOKUZ AYET

16/7/2008 • Kategori: Kuran

Dokuz Çete, Dokuz Ayet

“Çete” TDK sözlüğünde şöyle tanımlanmış: “Yasa dışı işler yapmak veya etrafındakileri korkutmak amacıyla bir araya gelmiş topluluk…”

“Haydut” ise şöyle: “Silahlı soygun yapan kimse…”

Bu sözcüklerin Türkçeye Sırpça (çeta) ve Macarca’dan (hajdu) geçmiş olması da ilginç!

***

Kur’an’da “ülkede fesat çıkaran dokuz çete” diyerek Hz. Salih’in kavminden, “ateşe çağıran liderler/çete elebaşları” diyerek de Firavun yönetiminden bahsedilir;

“Ülkede, yapıcı hiçbir şeye yanaşmayan ve boyuna yıkıcı davranıp fesat çıkaran dokuz çete (tis’atu raht) vardı.” (Neml; 27/48).

“Onları ateşe çağıran çete elebaşları (eimmeten yed’une ile’nnâr) yaptık.” (Kasas; 28/41)

***

Kur’an, sahipsiz bulduğu her şeyi talan eden, oluşturdukları “dokuz çete” ile herkese ait olan (kamu) üzerinde soygun, talan, hırsızlık ve yolsuzluk iktidarı kuran Semud çetelerine, Hz. Salih aracılığı ile, ortalığa sahipsiz bir deve salarak “Allah’ın devesine dokunmayın!” çağrısı yapar.

“Allah’ın devesi” (Nagatallah), Türkçe’de “Allah’ın dağı…”, “Allah’ın suyu…” dememiz gibi sahipsizliğin, özel şahıslara ait olmamanın yani “kamu” malı olmanın ifadesi oluyor. Zira Allah’a ait olan her şey aynı zamanda herkese/en-nâs’a ait demektir. Bunlara dokunulmamalı, soyguna ve talana girişilmemelidir. Çünkü onların üzerinde herkesin hakkı vardır. (bkz. “Allah’ın devesine dokunmayın” başlıklı makale).

Malum, Semud ileri gelenleri, Hz. Salih’in çıkışını, kurdukları “çete düzeni” için tehdit sayarlar ve o bildik kadim yönteme başvururlar: Fail-i meçhul cinayet!

“Allah’ın adını anarak kendi aralarında: ‘Bir gece evini basarak onu ailecek katledelim. Sonra yakınlarına olay anında orada değildik, inanın hiçbir şeyden haberimiz yok deriz’ diye anlaştılar.” (Neml; 27/49).

Onlar bir plan kurarlar fakat hiç fark edemeyecekleri bir yerden Allah planlarını altüst eder. Yani baskın, suikast ve ele geçirme planları akamete uğrar.

***

Aynı şekilde Kur’an, halkını sınıflara ayıran, zayıfları ezen, erkeklerine kurbanlık koyun muamelesi yapan, kadınlarını hayasızlığa zorlayan ve böylece ülkede “devlet terörü” estiren Firavun yönetimine, Hz. Musa aracılığı ile “dokuz ayet” iletildiğini söyler. (İsra; 17/101, Neml; 27/12).

Bu dokuz ayetin ne olduğunu Hz. Peygamber şöyle açıklamıştır;

“Saffan bin Assal’dan, o şöyle demiştir: “Bir Yahudi arkadaşına Bizi şu peygambere götür de “apaçık dokuz ayet” hakkında soralım dedi. Bunun üzerine hep beraber Hz. Peygamber (s.a.v) ’in yanına gittik. O ikisi soruyu sordular. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Bu dokuz ayet; 1- Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayın 2- Hırsızlık yapmayın 3- Zina yapmayın 4- Adam öldürmeyin 5- Sihir yapmayın 6- Faiz yemeyin 7- İftira atmayın 8- Savaşta kaçmayın 9-Cumartesi yasağına riayet edin…dir.” dedi. Bunun üzerine o iki Yahudi ayağa kalktı ve Hz. Peygamber’in ellerini ayaklarını öperek şöyle dediler; “Şahadet ederiz ki sen peygambersin. Eğer kavmimiz tarafından öldürülmekten korkmasıydık, hiç şüphesiz sana tabi olurduk.” (Razi, Kurtubi, İbn Kesir).

Öyle anlaşıyor ki bunlar aslında Firavun yönetimine yönelik çağrılardı. Çünkü Hz. Musa’dan bu “dokuz ayeti” Firavun yönetimine iletmesi istenmiştir. Firavun’un “ateşe çağıran çete elebaşları” (eimme) bunlara uymaya çağırılmıştır.

***

Peki…

Bunları bugün nasıl anlamalıyız?

Şehre/ülkeye/dünyaya egemen “dokuz çete” ve ateşe çağıran çete elebaşlarına “dokuz ayet” bugün için ne anlama geliyor?

Öyle ya, şu an ortada ne Salih var, ne Semud, ne Allah’ın devesi, ne Firavun, ne de Musa. Bunlar toprak olalı binlerce yıl oldu…

Asıl, sana, bana, ülkeme dair yani bugünkü dünyaya ne deniyor, ona bakmalı değil miyiz?

Buradan bakınca, dünyanın gelmiş geçmiş tüm “çetelerine” son derece diri, yaşayan, evrensel çağrılar yapıldığını görüyoruz. Sanki doğrudan doğruya günümüzü, çağımızı anlatmakta…

***

Hz. Peygamberin tefsirinden ilhamla, “dokuz ayet” bize ne diyor ve bakın “dokuz çete” ne manaya geliyor;

1- Allah’a ortak koşmayın: Allah’ın yarattığı şu yeryüzünde, insanlık üzerinde tanrılık taslamayın. Dünya egemenliği sevdasından vazgeçin. G-8 adı altında (ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Japonya, Kanada, Rusya… İspanya’da dahil olunca G-9 oluyor). Yeryüzünün “dokuz çetesi” misiniz siz? Sizden büyük Allah (insanlık) var.

Aynı şekilde egemen olunan ülkelerde 1- Askeriye, 2- Bürokrasi 3- Yargı 4- Medya, 5- Aydın, 6- Sermaye, 7- İstihbarat, 8- Sivil toplum örgütleri ve 9- Emekliler içinden devşirerek kamuda çete yuvalanmaları oluşturmayın. Yasadışı yollarla herkese ait olanı (kamuyu) ele geçirmeye kalkışmayın. Kendinize “devlet tanrısı” icat edip onun arkasına sığınarak karanlık işler çevirmeyin. Sizden büyük Allah var, halk var, millet var…

2- Adam öldürmeyin: Süikast planları yaparak, fail-i meçhül cinayetler işleyerek anaları dul, çocukları yetim bırakmayın. Egemenlik hırslarınız uğruna insanları katletmeyin. Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir.

3- Hırsızlık yapmayın: Herkese ait olan (kamu) malını çalmayın. Kamu arazilerini peşkeş çekmeyin. Usülsüz ihalelerle eşe dostu nemalandırmayın. Nitelikli dolandırıcılık yapmayın. Zimmetinize para geçirmeyin. Herkese ait olanı talan etmeyin; Allah’ın suyu, arazisi, petrolü, doğalgazı, dağı, taşı… üzerinde nasıl olsa sahibi yok diye akbabalar gibi uçuşmayın…

4- Zina yapmayın: Nikah ve evlilik topluma sunulmuş bir arz (ırz)dır. Nikah sözleşmesi ise verilen söz, ilke, kural (nomos) demektir. Bunu ihlal eden topluma arz ettiği şeyi çiğnemiş, sözün namusu ile yaşamamış, eşini aldatmış demektir. Eşini aldatan ise herkesi aldatır. Lümpen ve pespaye yaşamayı bırakın. Aile sorumluluğu içinde kendinize erdemli ve dürüst bir hayat kurun.

5- Faiz yemeyin: Haksız kazanç peşinde koşmayın. Verilmeyeni almayın, hakkınız olmayanı istemeyin. Sermaye gücünü kullanarak insanları kredi kartı kölesi yapmayın. İçinde emek ve alınteri olmayan kazanç hırsızlık ve yolsuzluktur.

6- Sihir yapmayın: Olayları çarpıtmayın, olanı başka türlü göstermeyin, göz boyayarak gerçekleri örtbas etmeyin. Bilimsel ve teknik bilgilerinizi zulüm düzenlerinin emrine vermeyin. Olanı başka türlü göstererek kan ağlayan dünyayı, acı çeken halkları sanki hiçbir şey olmuyormuş, her şey toz pembeymiş gibi göstermeyin. Ekranları bir simulasyon (benzetim/olanı başka türlü gösterme) aracı olarak kullanmayın.

7- İftira atmayın: Yalan yere insanları karalamayın. İnsanları olmadıkları şeylerle suçlamayın. Muhalifleri toplumun gözünden düşürmek için andıçlamayın. Suçsuz yere insanları adi iftiralarla sindirmeye çalışmayın. Montaj kasetler hazırlayıp tedavüle sokmayın.

8- Savaştan kaçmayın: Kamunun her türlü nimetinden istifade edip, iş savaşmaya, yurt savunmasına gelince kendi çocuklarınızı yağlı ballı yerlere sevkettirip, kimi kimsesi olmayan garibanları cephelere sürmeyin.

9- Cumartesi yasağına riayet edin: Hukuku delmeyin. Hukuku işinize gelmediği zaman çiğneyip geçmeyin. Hukuk hilelerine başvurarak dolap çevirmeyin. “Kitabına uydurarak” hukuk ile onamayın.

**

İşte bunlar, başta Semud’un “dokuz çetesi” ve Firavun’un “ateşe çağıran çete elebaşları” olmak üzere, dünyanın gelmiş geçmiş tüm çetelerinin ortak özellikleridir.

Şurası unutulmamalı ki “dokuz çete” ülkelerde/ yüryüzünde bittikçe “dokuz ayet” de adalet arayan yüreklere inmeye devam eder…

Siz bu dokuz ayeti, doksandokuz veya doküzyüz doksandokuz ayet şeklinde “çokluktan kinaye” olarak da anlayabilirsiniz. İster dokuz deyin, ister doksandokuz; iyiliğe, güzelliğe, doğruluğa, dürüstlüğe, gerçeğe, adalete, sevgiye ve merhamete dair bütün sözler O’nundur, O’ndandır…

İçi kötülük ve fesat dolularda biten “fucur ilhamı” ne kadar çoksa, içi iyilik ve adalet dolulara inen “takva ilhamı” da o kadar çoktur.

İner de iner; tâ insanlığın tanyeri ağarıncaya, karanlıklardan aydınlığa çıkıp “selam” (barış, esenlik, adalet) tüm ülkelere/yeryüzüne egemen oluncaya kadar…

Recep İhsan ELİAÇIK

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

HANGİ KUR'AN?

2/7/2008 • Kategori: Kuran

Hangi Kur’an?

“Kur’an’a dönelim”, “Kur’an İslam’ı” vs. diye “Kur’an da Kur’an” deyip durmaktan dillerde tüy bitiren söylemleri biliyorsunuzdur.

Olumlu işlevi olmuştu bir ara ama artık kabak tadı vermeye başladı.

Gayet sığ, derinliksiz ve yavan kalıyor.

Artık şöyle denmeli: İyi de “Hangi Kur’an”?

Yanlış anlaşılmasın; birden fazla Kur’an olduğunu kastetmiyorum.

Bir tane Kur’an var; tamam, başımız gözümüz üstüne…

Artık soru şu: Hangi Kur’an “anlayışına” döneceğiz?

***

Bir ritüel, ayin ve “ölü metin” haline getirilmiş Kur’an’a mı?

İçinde her türden hikaye, masal, mucize, keramet, kehanet, şifre, cifr bulunduğuna inanılan ve bu haliyle yaşamdan koparılarak “eskilerin masalları”na dönüştürülmüş Kur’an’a mı?

Hani şu Adem’i cennetten kovan, Havva’yı Adem’in kaburga kemiğinden yaratan, ruhlar aleminde bizden söz alan…

Hz. Nuh’u bin yıl yaşatan…

İbrahim için ateşi gül bahçesine çeviren, kuşları kan revan içinde parça parça ettiren, oğluna olan sevgisini kıskanıp onu kurban etmesini isteyen…

Hz. Salih’e şapkadan tavşan çıkartır gibi kayanın içinden deve çıkartan, Ashab-ı Kehf’i üç yüz yıl öldürüp sonra dirilten, parçasıyla vurunca ölmüş ineği dirilten, Musa’ya denizleri yardırtan, İsa’ya ölüleri dirilten sonra evin bacasından göğe çeken, Yunus’u ırmağın içindeki balığın karnında üç gün yaşatan, Süleyman’la havada kuşları, karada karıncaları konuşturan, tahtının üstüne ceset bırakan, ışınlamayla (!) Belkıs’ın tahtını getiren…

Peygamberinin kalbini yarıp zemzemle yıkayan, parmaklarıyla ayı yardırtan, gelecekten nice haberler verdirten, kehanette bulunduran, cinlerle konuşturan, günahkarlar için ona torpil (şefaat) izni veren…

İçinde 19 mucizesinden demirin esrarına, Zülkarneyn’in uzaylı ufoları gördüğünden, iki denizin birleştiği yeri keşfine nice bilimsel (!) keşifleri 14 asır öncesinden haber veren…

600 tane ayeti nesholan, recm ayetini keçiler yiyen, velayet suresi hasıraltı edilen…

Bir hatimle borçlulara eda, hastalara şifa, dertlilere deva olan Kur’an’a mı?

Güllü yasindeki, okunmuş ayetteki, muskalardaki Kur’an’a mı?

Bunların hepsi Kur’an.

Hangi Kur’an’a döneceğiz?

Akif’in o unutulmaz dizeleriyle, “Ya açıp baktığımız yaprağına ya da üfleyip geçtiğimiz bir ölünün toprağına” Kur’an’a mı?

“Her gün ezbere okuduğumuz halde ibret olmayan, ayetlerinde bir maksat arama gereği duymadığımız” Kur’an’a mı?

“Sadece lafzını muhkem sanıp manasının kaydında olmadığımız” Kur’an’a mı?

“Mezarlıklarda okunan ve fal bakılan” Kur’an’a mı?

Hangi Kur’an’a döneceğiz?

***

Keza Hangi Allah’a döneceğiz?

“İşlerimizi görmek vazifesidir, Rabbimiz değil mi?” dediğimiz…

Hazinelerini kendi veznemiz sandığımız…

Havale edip ne kadar masrafımız varsa ona ödettiğimiz…

Silahımızı kullanacak, hududumuzu bekleyecek…

Çekip kumandası altına ordu ordu meleği bizim hesabımıza küffarı yerle bir edecek…

Başımız sıkıldı mı kafi bizim o nazlı sesimiz; “Yetiş” deyince ya kendi gelecek ya da Hızır’ı gönderecek…

Evde hasta mı var borcudur; bakacak…

Şifa hazinesini derhal oluk oluk akıtacak…

Hani şu yanaşmamız, ırgadımız, lalamız, bacımız, dadımız, vekil-i harcımız, kahyamız, mudir-i veznemiz… Denizde cenk mi olacakmış; gemimiz, kaptanımız… Ordu mu lazımmış; askerimiz, kumandanımız…

Köyün yasakçısı, şehrin baş tahsildarı, ailemizin doktoru, eczacımız… Hasılı hepsi O olan Allah’a mı?

Hangi Allah’a döneceğiz?

Bunun adı “Hudayı kul yapıp kendi Huda olmak” değilse nedir?

Bunun adı şudur: Çalış dedikçe şeriat çalışmayıp durmak… Onun hesabına bir çok hurafe uydurmak… Sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya, zavallı dini çevirmek onunla maskaraya …

Dinin o güzel yüzünü, çirkin bir hortlağa (çehre-i memsuha) döndürmek…

Bunları ben söylemiyorum; Akif söylüyor.

***

Hangi Kur’an’a döneceğiz?

Bir eski çağlar, ölüler, cifrler, şifreler kitabı olarak Kur’an’a mı?

Tarihten, hayattan ve tabiattan koparılmış bir ayin metni olarak Kur’an’a mı?

Üzerinden servet yığdığımız, para pastığımız Kur’an’a mı?

Böyle bir Kur’an var zaten.

İşte mezarlıklarda okuyoruz, türbelerde üflüyoruz, evimizin başköşesine asıyor, ona doğru uzanıp yatmıyor, arka odada ise her türlü haltı yiyoruz.

Ha babam ezberliyor, teberrüken hatmediyor, abdestsiz dokunamıyor, destursuz açamıyor, salavatsız konuşamıyoruz…

Tecvidinden hattına, DVD’sinden görüntülü hatim setine “din pazarına” dönüşmüş ekranlarımızdan “gel geel!” diye pazarlıyoruz. Çalkalandıkça kendisinden yağ çıkan kap gibi habire çalkalıyoruz. Yağını, derisini, kılını, tüyünü her şeyini ranta çevirmeyi pek bir beceriyoruz. Hinduların kutsal ineği gibi üzerinden palazlanıyor, zengin oluyor; katlar, yatlar, arabalar, yazlıklar, villalar alıyoruz.

Rütbeler, şanlar, titrler takıyor: Prof.’lar, Doç.’lar, Dr.’lar oluyoruz.

Böyle bir Kur’an var zeten.

Hangi Kur’an’a döneceğiz.

19 katlamalı, 7 bölenli, 12 çıkarmalı… Japon icadı son model hesap makinesi gibi ne zaman kıyametin kopacağını, başınıza nelerin geleceğini, hangi vakit Mehdi’nin zuhur edeceğini cifirleyip önümüze koyuveriyor…

Hangi Kur’an’a döneceğiz?

Bir ölü metin olarak Kur’an’a mı?

“Yaşayan Kur’an’a” mı?

Kur’an’ın “ölüsüne” mi “dirisine” mi döneceğiz?

Nereden başlayacağız, hangi “anlayışı” esas alacağız?

***

Bak kardeşim, önce esaslı bir dini aydınlanma yaşacağız.

Kur’an’ı insanlığın vicdanı (basâiru li’nnâs) olarak göreceğiz.

İçinde insanlığın şeref ve haysiyetinin bulunduğuna, akla ve vicdana hitap etmeyen hiçbir şey bulunmadığına, iyilik, güzellik, doğruluk rehberi, sevgi ve merhamet kaynağı olduğuna, gerçeğin ve adaletin evrensel sesi olduğuna inanacağız.

Kur’an’ın bütün özü budur, başka bir şey aramayacağız.

Bunun için Kur’an diyene “Hangi Kur’an?”, İslam diyene “Hangi İslam?”, sünnet diyene “Hangi sünnet?”, Muhammed diyene “Hangi Muhammed?” Allah diyene “Hangi Allah?” diye soracağız?

Bunlar önemli çünkü hurafeden görünmez hale gelmiş durumdalar.

Bu bizi doğru anlama yolunda ilerletecek.

Çünkü artık İslam’ın ilk doğuş yıllarında değiliz. Kur’an’ın nazil olduğu çağı yaşamıyoruz. Aramızda peygamber de yok. Aradan 14 koca asır geçti ve 72 bin çeşit anlayış var. Hangisi? Neden? Niçin? Nasıl? Nereden? Ne şekilde? diye sormak zorundayız.

***

Hatırlayın, Peygamberimiz veda hutbesinde “Burada bulunanlar, bulunmayanlara bunları anlatsın. Belki onların içinden daha iyi anlayanlar çıkar.” buyurmuştu. (Buhari; 10/1654)

Dikkat ediniz! “daha iyi anlayan” (ev’â) diyor!

Metinde geçen (v’ayun) kök olarak içe doğru dalmak, derinliklerine inmek, kavramak, şuuruna varmak, bilincinde olmak, idrak etmek demek… Şuurlandırma, bilinçlendirme, farkına vardırma (tev’ıyye), bilinçli, şuurlu, farkına varmış (vâ’î), şuur, bilinç (v’ayun) kelimeleri de bu kökten...

Bakın bu ne demek?

Türkçe’de kullandığımız yani, mana sözcüklerini (‘n’ harfi farkıyla) çağrıştırır. Bir şeyi daha geniş ve derinlemesine açıklamak için “yani” diye başlarız. Bir şeyin anlamsız olduğunu ifade için “manasız, saçma” deriz. “Ne manaya geliyor?” diye sorarız. Yani “Derine doğru daldığımızda, içine iyice girdiğimizde ne anlatılıyor burada?” demek isteriz.

İşte Peygamberimiz diyor ki “Belki onların içinden daha iyi anlayan; şuuruna varan, idrak eden, manasını iyi kavrayan çıkar…”

Daha iyi hatmeden, daha iyi ezberleyen, daha iyi üfüren değil; daha iyi anlayan…

Anlamak… anlayış…

Bir topluluğu birbirine yakınlaştıran şey budur.

Aynı hedefe yönelip birlikte hareket edebilen topluluklar inanç veya fikir birliği olan topluluklar değil; “anlayış birliği” olan topluluklardır.

Mesela şu yazdığım yazıyı, “Yazı yazmaya inanan” veya “Yazının iletişimdeki önemi”Apple” dediğimde hiç bir şey anlamıyorsanız daha işin başında dilde/lisanda anlaşamıyoruz demektir. “Elma” dediğimde zihnimizde aynı şey çağrışıyorsa aramızda fikir birliği var demektir. Fakat ben “Elma” derken ağaçtaki elmayı, siz de bir bilgisayar firması olan Elmayı anlıyorsanız aramızda fikir birliği olmasına rağmen anlayış birliği yok demektir. O zaman sormanız gerekir: “Hangi elma?” konusunda hemfikir olduğum birisi değil; ne dediğimi kavrayan en iyi anlar. “

Demek ki “Kur’an’a dönüş” argümanı artık yetmiyor. Kur’an üzerine inanç ve fikir birliği halinde olmamız da yetmiyor. Zaten yetseydi halimiz böyle olmaz; ortalık aynı Kur’an üzerine iman ve fikir birliği etmiş “gaza namına dindaş öldüren biçare dindaşlar” ile dolmazdı. Çünkü inandıkları ve hemfikir olduklarından aynı şeyi anlamıyorlar.

“İnanç ve fikir birliği yetmez; anlayış birliği lazım” dediğim böyle bir şey…

En azından en temel olanlar; Allah, Kur’an, Peygamber’den aynı şeylerin anlaşılması lazım. Aksi halde anlayış birliği olmadığı için birlikte hareket çıkmaz, havanda su döğeriz.

Sahabe havanda su döğmedi. 40 yılda çölün içinden fışkırırcasına tarihin meydanına çıktılar ve gemileri yakar hale geldiler. Çünkü “Allah” dendi mi aynı hedefe yürüyor, “Kur’an” dendi mi aynı yöne gidiyor, “Muhammed” dendi mi aynı mihver etrafında kenetleniyorlardı.

Aralarında “anlayış” birliği vardı. İnanç, heyecan, fikir, amel hep buradan çıkıyordu.

Ne zaman ki Kur’an’ın, hüküm, ahkam, hakimiyet, devlet, adalet, kardeşlik, sadakat, ganimet, kabile vs. dediğinden Ali başka bir şey, Muaviye başka bir şey anlamaya başladı, o zaman üzerinde inanç ve fikir birliği ettikleri aynı Kur’an’ın ayetleri mızrakların ucunda karşı karşıya geldi. Çünkü “anlayış birliği” kalmamıştı.

Kur’an aynı Kur’andı fakat soru değişti: Hangi Kur’an?

Bugün 1400 kat daha fazla değişti.

Buradan “Tek tip düşünce olsun, herkes aynı şeyi anlasın” demek istediğim sanılmasın.

Demek istediğim farklı düşünmenin fikri zenginlik, aynı şeyi anlamanın birlikte hareket ve ortak akıl getirdiğidir. Biri diğerinin içinden çıkıyor, biri olmazsa diğeri olmuyor. Biri diğerinin anahtarı...

Demek ki birlikte hareket ve ortak akıla ulaşmak için farklı düşünebilerek işe başlamak gerekiyor. Yalnız bir şartla: farklı düşünmek şiddetin gerekçesi ve aracı yapılmayacak!

***

Şu üç kişiye ait üç söz ne demek istediğimi çok iyi anlatıyor. Tercümanım onlar olsun:

Konfüçyüs: “İnsanlar kelimelerin ne manaya geldikleri üzerinde anlaşmış olsalardı ihtilaf etmezlerdi.”

Ammar bin Yasir: “Biz bunlarla (Emeviler) önce Kur’an’ın tenzili için savaştık, şimdi de tevili için savaşıyoruz.”

Ali Şeriatî: “Hangi din? Halkların afyonu olan din mi? Halkların vicdanı olan din mi?

Bu nedenle “Kur’an’a dönüş” argümanı inanç ve fikir birliği sağlıyor ve fakat aynı şeyi anlamamıza yetmiyor ve yerimizde saydırıyor. Oysa Kur’an’ın dünyasına girmemiz, derinliklerine dalmamız, manasına ermemiz, maksadını kavramımız, bilincine erişmemiz gerekir. Aynı şeyi anlamanın yolları bunlardır. “Anlamak” ancak böyle böyle ortaya çıkan bir şey, değil mi?

Sonra aynı şeyi anlayanlar aynı yöne giderler. Peygamberî firaset “Belki onların içinden daha iyi anlayan çıkar” diye boşuna dememiş. Önce “iyi anlamayı” hedef göstermiş…

İyi anlamak, onu ne olarak görmemiz gerektiğini kavramak demektir.

İşte bunun anahtarı bu soruda: Hangi Kur’an?

Bu Kur’an insanlığın vicdanı (basâirun li’n-nâs), bir yol gösterici (huda), şeksiz ve şüphesiz imana ulaşmak isteyen bir halk için sevgi ve merhamet (rahmet) kaynağıdır.” (45/20).

“İnsanlığa özünü hatırlatmadan (zikrun li’l-âlemîn) başka bir şey değildir.” (68/52).


Recep İhsan ELİAÇIK

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

KUR'AN ÖNCESİ VAHİY VE KUR'AN

29/5/2008 • Kategori: Kuran

Kur'an Öncesi Vahiy ve Kur'an

 

Kur’an’ın anlaşılmasının yollarından biri de, Kur’an öncesi kutsal kitapların tahlil edilmesidir. Çünkü, insanlar üzerine birtakım hükümler koyarken Allah’ın ne kastettiğini, insanlar üzerine hüküm koymaktan onun ne gibi bir amacının bulunduğunu belirleyebilmek için Kur’an öncesi kutsal kitaplara da bakmak gerekmektedir. Birtakım eksiklikleriyle beraber, bugün elimizde Kur’an’da da Allah tarafından indirildiği belirtilen Tevrat ve İnciller bulunmaktadır. Tevrat, İncil ve Kur’an, esas yapıları itibariyle, Allah’a ait metinlerdir. Bu metinlerde, Allah’ın iradesi, insanlar üzerine hüküm koymaktan amacı ve “tavrı” yansımıştır. Bu bakımdan bu metinler, oranları değişik olmakla birlikte, birbirini açıklayıcı konumdadırlar. Bir Yahudi için Tevrat’ın anlaşılmasında Kur’an’ın ve İncillerin rolü olduğu gibi, bir Müslüman için de Kur’an’ın anlaşılmasında Tevrat’ın ve İncillerin rolünün bulunduğu tamamen reddedilecek bir husus değildir. Aynı durum İnciller bakımından Hıristiyanlar için de geçerlidir.

Bizim temel kanaatimiz, Kur’andaki bazı ayetlerin önceki kitapların ışığında daha iyi anlaşılabileceğidir. Özellikle Tevrat’ın (Eski Ahid’in bütünü de dahil) bu hususta daha önemli olduğu kanaatindeyiz. Hatta, Kur’an’a kadar ki İsrail geleneğinin de bu konuda önemli rolünün bulunduğunu düşünmekteyiz. Bu düşünce, yeni ve orijinal bir düşünce değildir. Daha önce Müslüman müfessirler bizim burada dile getirdiklerimizin icraatını yapmışlardır. Müfessirlerin çoğu, kıssaları Tevrat ve diğer İsrailî kaynaklarla açıklamaya çalışmışlardır. Hatta bazıları, Tevrat’tan ve İsrailî kaynaklardan derleyerek yaptıkları tefsirlerde Kur’an kıssalarını mitolojik bir anlatıma dönüştürmüşlerdir. Biz, anlamı açık olan ayetlerin yorumlanmasında, detaylandırmak için Tevrat’a baş vurulmasını önermiyoruz.

a) Kur’anda Zikri Geçen Tevrat’ın Mahiyeti Üzerine Bazı Açıklamalar

Tevrat’ın Kur’an’ın anlaşılmasındaki rolünün ne olabileceği konusunda öncelikle halledilmesi gereken önemli bir problem vardır. O da, Tevrat ve İncil’in mahiyeti ile bu kitapların tahrifi problemidir. Şurası bir gerçek ki, bazı müstesna Müslüman bilginler olmakla birlikte, Müslümanlar tarafından tarih boyunca, Tevrat ve İncil’in muharref kitaplar olduğuna inanılmıştır. Halen de bu inanç devam etmektedir.

Genelde Müslümanlar tarafından Hz. Musa’ya indirilen “Kitab”ın adı olduğuna inanılan “Tevrat”, Kur’an’da on altı âyette on sekiz defa geçmektedir. Dilciler ve kıraat imamları "Tevrat"ı Arapça bir kelime olarak düşünmüş ve bu dolayısıyla bu kelimenin menşei ve okunuşu üzerinde ihtilafa düşmüşlerdir. Halbuki bu kelime İbranice “Torah” kelimesinin Arapçalaştırılmış şeklidir. Dolayısıyla bu kelimeye Arapça köken bulmaya çalışmak boştur.

Kur’an’da on sekiz yerde zikredilen “Tevrât” kavramının anlamı ve kapsamı açık değildir. Bu kavramın kullanıldığı âyetlerden Tevrat’ın Benî İsrail’e indirilmiş bir kitap olduğu anlaşılmakla birlikte, hangi peygamber vasıtasıyla verildiği meselesi kapalıdır. İncil’in Hz. İsa’ya, Zebur’un Hz. Davud’a verildiği apaçık belirtilmekteyken Tevrat’ın verildiği peygamber ismi zikredilmemiştir. Kur’ân âyetlerinden, Tevrat’la Hz. Musa’ya verilen "Kitab"ın mı, yoksa Eski Ahid’in mi kastedildiğini anlamak zordur. Muhtevası ve kapsamı hakkında detaylı bilgi bulunmadığından, bugün Yahudiler’in elinde mevcut olan Eski Ahid’le karşılaştırıp hangi bölümüne tekabül ettiğini çıkarmak da kolay değildir. Bununla birlikte, Tevrat inmezden evvel Hz. Yakub’un kendi nefsine haram kıldığının dışında bütün yiyeceklerin İsrailoğullarına helâl olduğunu bildiren âyette[1] Eski Ahid’in ilk beş kitabı olan ve Hz. Musa’ya atfedilen Musa Kitabı’na (Sefer Moşe), zımnen atıfta bulunulmaktadır[2]. Yine, Tevrat’ta İsrailoğulları için cana can, göze göz, dişe diş, buruna burun, kulağa kulak karşılığında kısasın farz kılındığını bildiren Mâide 45. ayet de Musa Kitabı’nın Levililer (Torat Kohanim) 24:19-21. cümlelerine atıfta bulunulan bir âyettir. Bunun yanında, İsrailoğullarının yeryüzünde iki defa fesat çıkaracağının kitapta yazıldığını belirten İsra Suresi 4. ayet ile takip eden ayetlerin muhtevası da yine Musa Kitabı’nda (Levililer) bulunmaktadır. Ancak bunlar sadece birkaç ayetten ibaret olup, bunlardan hareketle Tevrat’ın Musa’nın Kitabı’na delâlet ettiğini ileri sürmek kolay görünmemektedir. Kaldı ki, Kurân’da Hz. Musa’ya verilen kitap için Tevrat ismi kullanılmamakta, sadece “Kitap” denmektedir. Hz. Musa’ya kitap verildiğini bildiren on üç âyette “Tevrat” lafzı yer almamaktadır[3]. Yani, İsa’ya İncil’i, Davud’a Zebur’u verdik dendiği gibi Musa’ya Tevrat’ı verdik denilmemektedir. Musa’ya verilen “Kitap” olarak Tevrat’ın zikredilmemiş olmasından biz, Kur’an’daki bu lafızla sadece Musa’nın Kitabı’nın değil, o da dahil olmak üzere bütün Benî İsrail peygamberlerine gelen vahiylerin içinde yer aldığı Eski Ahid’in bütününün kastedildiği kanaatindeyiz. Çünkü, o zamanki Yahudiler Tevrat’ın İbranice karşılığı "Torah" kavramından Eski Ahid’in tümünü anlamaktaydılar[4]. Yahudilerin bu anlayışını göz önüne alan Allah, Kur’an’da, onlarla münazara ederken onların diliyle hitap etmiş[5], "Tevrat" kavramını onların anladığı anlamda kullanmıştır demek, Kur’an’ın ruhuna aykırı sayılmamalıdır.

"Tevrat" kavramının Kur’an’da Benî İsrail peygamberlerine gelen vahiylerin tümü için kullanıldığını, içinde Tevrat lafzı geçen on altı ayetin hitap dönemi ve hitap edilen şahıs bakımından dağılımı da göstermektedir. Bu ayetlere baktığımızda, on altı âyetten altısının Hz. İsa, on tanesinin de Hz Muhammed’le ilgili olduğu görülmektedir. Yani, içinde Tevrat lafzı geçen on altı ayetle Hz. İsa ve Hz. Muhammed zamanında Yahudilerin elinde mevcut olan vahiy mecmuu kitaplar kastedilmektedir. Kur’an herhangi bir ayıklamada bulunmadığına göre, bu vahiy mecmuu kitapların içine, Musa’nın, İşaya’nın, Yeremya’nın, Eyup’un, Samuel’in ve diğer bir çok peygamberin kitapları girmektedir. Bütün bu kitapların toplamına Kur’an’da “Tevrat” denilmektedir.

Sonuç olarak; Kur’an’daki "Tevrat" kavramı, sadece Hz. Musa’’ya verilmiş kitabı tanımlayan bir isim değildir. Bu kavram, Hz. Musa da dahil olmak üzere, bütün İsrail peygamberlerine gönderilen vahiylerin genel adıdır. Dolayısıyla, bütün İsrail peygamberlerinin kitapları Kur’an’da "Tevrat" adıyla anılmaktadır. Allah, içindeki dinî hükümleri kastederek, Tevrat’ı kendisinin indirdiğini bildirmektedir. Fakat bu, Allah’ın, Yahudilerin uzun zaman içerisinde derleyip toparladığı bugünkü Tevrat’ın tümüne sahip çıktığı anlamına gelmemektedir[6].

b) Tevrat’ın Tahrifi Meselesiyle İlgili Bazı Mülahazalar

Kur’an’a göre Tevrat’ın mahiyetini bu şekilde ortaya koyduktan sonra, Yahudilerin onu tahrif edip etmedikleri meselesine de bakmak gerekmektedir. Tevrat’ın tahrifi meselesi, Müslümanlar arasında Ehl-i Kitab’a karşı en çok polemik konusu yapılan bir meseledir. Müslüman bilginler bu hususta üç farklı görüş beyan etmişlerdir. Bazıları, Tevrat’ın ekseri kısmının lafız ve mânâ bakımından tahrif edildiğini iddia etmişlerdir. Bunun aksi kanaate sahip olanlara göre ise tahrif ve tebdil, Tevrat’ın lafzında değil, tefsirinde meydana gelmiştir. Bu iki grup arasında orta bir yer tutan üçüncü bir grup, Tevrat’ın lafzının pek az kısmının tebdil edildiği, asıl tebdil ve tahrifin onun tefsirinde meydana geldiği kanaatine varmıştır.

Müslüman bilginlerin ekseriyetince benimsenen Tevrat’ın tümünün tahrif edildiği iddiası Kur’an açısından tenkide açık bir iddiadır. Maide Suresi’nin 44 ve 46. ayetlerinde, Tevrat’ın Hz. İsa’ya kadar Beni İsrail peygamberleri ile Rabbanîler ve Ahbâr tarafından korunageldiği açıkça ifade edilmektedir. Hz. İsa’dan önce Tevrat’ın metninin tahrif edilmiş olabileceği varsayılsa bile, Hz İsa’ya “Kitab”ın, “Hikmet’in Tevrat’ın ve İncil’in öğretildiği bildirilen Âli İmran 48. âyetten hareketle, Hz. İsa tarafından Tevrat’ın asıl şeklinin yeniden ortaya konduğu söylenebilir. Tevrat’ın Hz. İsa’dan sonraki durumu ise daha belirgindir. Tevrat metni üzerinde yapılan çalışmalar en geç M.S. II. Asırda tamamlanmıştır. M.S. II. Asırda, Yavne’de toplanan Synod’da Tevrat metinlerine son şekil verilmiştir. Son düzenlemeler yapılan Yavne Synodu’ndan bu yana, Tevrat metninde önemli bir değişiklik olmamıştır. Masorite denilen Tevrat metin uzmanları ortaya çıkmış ve bunlar standart masoratik (geleneksel) metinleri korumuşlardır. Bu Masoriteler sayesinde Yahudi cemaatlerinin elinde bulunan nüshalar arasında birlik sağlanmıştır. Buna dayanarak Yahudi kelamcılar, Müslümanların tahrif iddiasına karşı dünyadaki bütün Tevrat nüshalarının doğuda da batıda da en küçük detayda bile aynı olduğunu savunmaktadır[7].

Özetle ifade etmek gerekirse, İslam’ın doğuşundan üç dört asır önce Tevrat son şeklini almış bulunmaktaydı. Mısır’da, Filistin’de, Irak’ta, Yemen’de ve hatta Habeşistan’da yaşayan büyük Yahudi cemaatleri aynı nüshaya sahipti. İslam sonrasında Medine ve civarındaki Yahudilerin Tevrat’ı tahrif etmiş olması ise makul olmaktan uzaktır. Çünkü, eğer böyle bir şey yapmış olsalardı, onların Tevrat’ı ile diğer Yahudi cemaatlerinin elinde bulunan Tevrat nüshaları arasında fark doğardı. İkinci bir husus, Tevrat’ın Yunanca Septuaqint, Aramca Targum, Süryanice Pesikta tercümeleri de vardır. Bu tercümelerin hepsi İslam’dan önce yapılmıştır. Medine ve civarındaki Yahudilerin bütün bu nüsha ve tercümelerden bu bilgileri çıkarmış olması ise mümkün değildir. Zaten Kur’an’da Tevrat’ın Yahudiler tarafından lafzen değiştirildiği açıkça belirtilmemektedir. Kur’an’da, onların “kitap”ı tahrif ettiği, kelimelerin yerini değiştirdiği bildirilmektedir. Onların bu tahrifi “Yuharrifûna’l-kelime an mevâdı’ıhî” ifadesiyle açıklanmaktadır. Bu ifade bazı yerlerde, mesela Maide 41. ayette “Yuharrifûne’l-kelime min ba’di mevâdı’ıhî” formunda da geçmektedir. Müfessirler bu iki ifade formu arasında farklılığın bulunduğunu belirtmektedirler. Onlara göre, “Yuharrifûne’l-kelime an mevâdı’ıhî” yorumda tahrif, “Yuharrifûne’l-kelime min ba’di mevâdı’ıhî” ise hem yorum hem de lafızda tahrif anlamına gelmektedir (Bkz. Beydavi, Envaru’t-Tenzil ve Esraru’t-Te’vil, Maide 41.ayetin yorumu).

Müfessirler, lafızda tahrifin olduğunu savunmakla birlikte buna Tevrat’ın ahkâm ayetlerinden delil getirememişlerdir. Tevrat’ın hangi ahkâm ve ahlâk ayetlerinin lafızlarında tahrifin vuku bulduğu, müfessirlerin ekserisince bilinen ve bildirilen bir husus değildir. Müfessirler, böyle bir yorumu sadece Kur’an’ın metninden çıkarmaya çalışmışlar, dar alanda polemik yapmışlardır. Halbuki Kur’an’da geçen “tahrif”ten metinde, yani lafızda tahrifin değil, yorumda tahrifin kastedildiğini başka ayetlerden çıkarmak mümkündür. Ayrıca, tahrif meselesinin söz konusu edildiği ayetlerin siyak ve sibakına bakıldığında, bu ayetlerin Tevrat’la uzaktan yakından ilgisi olmadığı da görülmektedir[8]. Bu ayetlerde söz konusu edilen tahriften kasıt, Yahudilerin işlerine gelmeyen söz ve olayların anlamlarını çarpıtmalarıdır. Yoksa, ellerine silgi ve kalem alarak Tevrat’taki kelime ve cümleleri silip yerlerine yenilerini yazmaları değildir. Maide 41. âyet bunu açıkça göstermektedir. Bu âyette, Yahudilerin bir olayın hükmünü öğrenmek için Hz. Muhammed’e bir heyet gönderdikleri ve istedikleri hükmü verirse almalarını öğütledikleri belirtilmektedir. Onların bu davranışı, “Yuharrifûne’l-kelime min ba’di mevâdı’ıhî” cümlesiyle tanımlanmaktadır. Bu cümle, bazı meallerde hemen Tevrat’la ilişkilendirilmekte ve Tahrif edilenin Tevrat olduğunu göstermek için parantez içi açıklama yapılmaktadır. Kanaatimizce bu, ön kabullerden ve yargılardan kaynaklanmaktadır.

Bununla birlikte, Tevrat’ın metnin kasıtlı olarak tahrif edildiğini imâ eden bazı âyetler de bulunmaktadır. Bu ayetlerden bizim için en önemlisi, Bakara Suresi 79. ayettir. Bu ayette, Yahudi bilginlerinin kitabı elleriyle yazıp "Bu, Allah katındandır" dedikleri ve küçük bir menfaat için bile bunu yaptıkları belirtilmektedir. Takip eden 80. ayette ise, o Yahudi bilginlerin "Sayılı günler dışında ateş asla bize dokunmayacaktır" dedikleri bildirilmektedir. Sadece Kur’an ve Hadis literatüründen edinilen bilgiler çerçevesinde bakıldığında, bu işin, Tevrat’ın metniyle ilgili olduğunu anlamaktan başka yol yok gibidir. Fakat, Yahudi kültürüne ve vahiy anlayışına vâkıf olunduğunda, bunun Tevrat’ın metniyle alakasının olmadığı görülmektedir. Burada söz konusu edilen hususlar, Yahudi hahamların Allah’ın vahyi olduğunu iddia ettikleri Talmud’da geçmektedir[9].

Sonuç olarak, Kur’an’da bahsedilen kasıtlı tahrif Tevrat’ın metniyle alakalı değildir. Tevrat’ın metninin bütünü Kur’an’da problem edinilmemiştir. Kur’an’a göre önemli olan, onun içinde hidayete sevk edici ahkâmın bulunmasıdır. Bununla birlikte, Kur’an açısından, Yahudilerin bugün elinde bulunan Tevrat’ın tamamen vahiy mahsulü olduğu da iddia edilemez. Bazı Yahudi bilginlerinin de kabul ettiği gibi, uzun zaman içerisinde derlenen Tevrat’ın metnine sonradan ilaveler olmuştur. Fakat bunlar, kasıtlı tahrifat türünden şeyler değildir.

c) Kur’an’daki Bazı Ayetleri Anlamada Tevrat’ın Ne Rolü Olabilir?

Bilindiği gibi Allah, Tevrat’ta[10], İncil’de ve Kur’an’da hayatın çeşitli alanlarıyla ilgili kanun ve hükümler koymuştur. Tevrat’tan Kur’an’a, bu kanun ve hükümlerden bazıları değişime uğramış, bazıları aynen kalmış, bazıları da kaldırılmıştır. Değişme, iki yönlü olmuştur. Tevrat’ta katı olan bazı kanun ve hükümler Kur’an’da yumuşatılmış, esnek olanlardan bazıları da, hırsızlığın cezasında olduğu gibi, sertleştirilmiştir. Tevrat ile Kur’an arasındaki bu pozitif ve negatif yöndeki gelişme çizgisi, bazen İncil’de kırılmıştır.

Kanaatimizce, Tevrat ile Kur’an arasındaki bu gelişme çizgisi takip edilerek, Allah’ın insanlar üzerine kanun ve hüküm koymadaki maksadı, hangi alanlardaki kanun ve hükümlerin değişim özelliği taşıdığı, kısmen tespit edilebilir. Mesela, Tevrat’ta erkeğin olduğu durumlarda kadına miras hakkı tanınmamıştır. Ancak erkeğin bulunmadığı hallerde miras kadına kalabilir (Bkz. Sayılar, 27: 6-11). Bu kanunda, Kur’an’a kadar bir değişme olmamıştır. Rabbîler ve Soferim (Kur’an’ın deyimiyle Rabbanîyyun ve Ahbar) bu kanunda hiç bir değişiklik yapmamış, İncil’de de bir değişiklik yapılmamıştır. Kur’an’a baktığımız da, erkeğin yanında kadına da miras hakkı tanınmıştır (Nisa, 7). Ancak Allah, belki de Kur’an’ın indiği dönemdeki şartları göz önüne alarak, erkeğe kadına oranla iki misli pay verilmesini tavsiye etmiştir (Nisa, 11). Burada görülüyor ki, Tevrat’tan Kur’an’a kadın haklarında bir gelişme vardır. Bu gelişme çizgisinde Kur’an’da varılan nokta son nokta mıdır, bunu Kur’an ehli tartışacaktır. Burada biz, sadece gelişme çizgisini ortaya koyduk.

Boşanma ile ilgili kanun ve hükümlere baktığımızda, Tevrat’la Kur’an arasında bir değişikliğin olmadığını görüyoruz. Tevrat’ta boşanma serbest bırakılmıştır (Tesniye, 24: 1-4). Daha sonra Hz. İsa, uygulamada keyfî davranılması sebebiyle zina gerekçesi dışında boşanmayı yasaklamış, boşanmış kadınla evlenin zina işlemiş sayılacağını söylemiştir (Bkz. Markos, 10: 2-12). Kur’an’a gelindiğinde, boşanma, şartları dahilinde serbest bırakılmıştır.

Bu konuda üçüncü örneğimiz, ukubatla ilgili kanun ve hükümlerdir. Tevrat’ta, kasıtlı öldürme ve yaralamaların cezası, hüre hür, kısas olarak takdir edilmiştir[11]. Failin hür, mağdurun köle veya cariye olduğu durumlarda ceza, diyet olarak belirlenmiştir. Çünkü, köle ve cariye mal olarak görülmüştür (Çıkış, 21:20, 26-27). Bunların dışında, anne babaya vurma, onlara lanet okuma, adam kaçırma ve zina suçlarının cezası da ölüm olarak belirlenmiştir ( Çıkış, 21: 15-17). Cezanın uygulanmasında, mağdura ve onun yakınlarına diyet karşılığında affetme hakkı tanınmamıştır; suçu işleyene mutlaka kısas uygulanacaktır.

Tevrat’ın bu kanun ve hükümleri, Yahudiler arasında hukuk çalışmaları başladığında, sorgulanmaya başlanmıştır. Yahudi hukukçular (Soferim ile Rabbanîm, Kur’an’ın ifadesiyle “Rabbaniyyun” ve “Ahbar”), “Allah bu kanunları ve hükümleri bize buyurmakla neyi kastetti” diye sormuş ve Tevrat’taki ahkâm ayetlerini Tevrat’ın bütünlüğü içinde yorumlamaya başlamışlardır. İlk önce Mişna bilginleri (M.Ö. 130 ila M.S. 200 arası), Şabat (Cumartesi) dışında meydana gelen yaralama suçlarının cezasını tamamen diyete çevirmişlerdir[12]. Ölüm cezası hükümlerini olduğu gibi benimsemiş, fakat bu tür davaların bakılmasını yüksek mahkeme olan Sanhedrine bırakmışlardır[13].

M.S. III. Asırda Mişna’yı yorumlamaya başlayan bilginler, Mişna ışığında Tevrat’ın ahkam ayetlerini yeniden yoruma tabi tutmuş, etraflıca tartışmışlardır. Onlar, Mişna bilginleri tarafından gerekçelendirilmeden diyete çevrilen yaralama suçlarının cezasıyla ilgili hükümleri, Tevrat’ın metninden delillendirmeye teşebbüs etmişlerdir. Bazıları “göze göz” kısası savunmuş, ekserisi ise bu hükmün uygulamasından doğacak adaletsizlikleri, istenmeyen sonuçları ve Tevrat’ın “Uygulayacağın hükümde bir olacaksın” ilkesini göz önüne alarak yaralamalarla ilgili kısas hükümlerini mutlak diyete çevirmişlerdir. Bu son düzenlenmiş hüküm, Yahudi hukuku “Halakhah”da tek geçerli hüküm olmuştur.

Diğer kısasla ilgili hükümler aynen benimsenmekle birlikte, ölüm cezasını gerektiren suçlara bakan Sanhedrin’in MS. 70’de Romalılar tarafından ortadan kaldırılmasından sonra bu hükümler otomatik olarak yürürlükten kaldırılıp askıya alınmıştır. Mesih gelip Sanhedrin’i kurduğu zaman tekrar yürürlüğe girecektir.

Şimdi, Tevrat’taki kısasla ilgili hükümler hususunda Kur’an’a baktığımızda Tevrat’taki hükümlerin Kur’an’da da tekrarlandığını görüyoruz. Maide 45.âyette, İsrailoğullarına “cana can, göze göz, dişe diş, buruna burun, kulağa kulak, yaraya yara karşılığında kısası farz kıldık” denmektedir. Ayetin bu kısmı, Tevrat’ın Çıkış ve Levililer bölümlerinde aynen yer almaktadır. Ancak, Kur’an’ki ayetin devamında “kim hakkından vazgeçerse, bu onun günahlarına keffaret olur” denilerek kısasın uygulanmasında bir esneklik getirilmektedir. Kur’an’ın doğrudan Müslümanlara hitap eden başka bir kısas ayetinde, Bakara 178.ayette, mağdurun yakınlarının kâtili affedebileceği, bunun müminler için bir rahmet ve hafifletme olduğu bildirilmektedir. Tevrat’ta böyle bir esneklik ve hafifletme yoktur. İşte, bu mukayeseden, ilk bakışta İsrailoğullarıyla ilgili bir kıssa gibi görünen Maide 45. âyetin, kıssa formundaki anlatım biçimiyle, Müslümanlar için de geçerli olduğu anlaşılmaktadır.

Maide Suresi’nin bu ayetiyle Bakara 178. âyet, kısasla ilgili hükmün, esas bakımından sabitliğini göstermektedir. Çünkü, yaklaşık iki bin yıllık zaman farkına ve diğer farklılık faktörlerine rağmen, Tevrat’tan Kur’an’a, hükmün özünde, esasında bir değişme olmamıştır.

Maide Suresi’nin bu ayetinde dikkati çeken başka bir husus, bu ayette, Yahudilerin Tevrat’ta farz kılınan kısas hükmünü değiştirmekle suçlanmasıdır. Mişna ve Talmud bilgini Rabbilerin, adaletsizliğin ve istenmeyen sonuçların doğmasını önlemek ve “Uygulayacağın hükümde bir olacaksın” âyetindeki ilkeye uymak için yaptıkları bir tasarrufu Allah hoş karşılamamaktadır. Bunun nedeni, Yahudi bilginlerin şartlara göre ayarlama yapma yerine Allah’ın bu hükmünü tamamen diyete çevirmiş olmalarıdır.

 

Prof.Dr. Baki ADAM

DİPNOTLAR

[1]. Al-i İmrân, 93.

[2]. Bkz. Tekvin, 32:33.

[3]. Bkz. isrâ 2; Mü’minun 49; Furkan 35; Kasas 43; Secde 23; Saffat 117; Fussilet 45; Ahkaf 12; Bakara 53, 87; En’âm 154; Hud 17, 110.

[4]. Yahudiler, belki o zaman sadece Zebur’u Tevrat kavramının kapsamı dışında tutmuş olabilirler. Joseph Horowitz’in Benî Nadir Kabilesinden ve Hz. Muhammed’in ça¤daşı oldu¤unu ileri sürdü¤ü Sammak isimli bir şairin bu meyanda bir şiirini nakletmektedir. Sammak, şiirinde şöyle der: “Ve kanu ‘d-dârisine li kulli ilmin / bihi’t-Tevrâtu tantiku ve’z-Zeburu” . Horowitz Sammak’ın bu şiirini, Hz. Muhammed’in Tevrat lafzını yahudilerden aldı¤ını göstermek için nakletmiştir. Bkz. Joseph Horovitz, Jewish proper Names and Derivates in Koran, Hebrew Union College annual, Germany 1964, ( vol. II) sf. 50 (Ayrı basım).

[5]. Muhammed Abduh, Kur’an’da Allah’ın, Kur’ân ayetlerinin indi¤i dönemde yaşayan topluma kendi terimleri ve dilleri ile hitap etti¤ini belirtmektedir. Bkz. J.J.G. Jansen, Kur’an’a Bilimsel-Filolojik-Pratik Yaklaşımlar, cev.: Halilrahman Açar, Ankara 1993, sf. 65.

[6]. Tevrat’ın mahiyeti hakkında Yahudi kaynaklarıyla karşılaştırmalı daha geniş bilgi için bkz. Baki Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat, Seba Yayınları, Ankara 1997.

[7]. Bkz. Maimonides, “The Epistle To Yemen”, sf. 107; Abraham İbn Daud, The Exalted Faith (Ha Amunah Ha Ramah), translated With Commentary by Norbert M. Samuelson, Fairleigh Dickinson University Press, USA 1986, 181a.

[8]. Bkz. Bakara 75; Maide 13, 41.

[9]. Bkz. Talmud, Roş Ha-Şana, 17a.

[10]. Burada “Tevrat” kavramıyla bizim tespit ettiğimiz “Tevrat”ı değil, yaygın kullanımdaki Tevrat’ı, yani Eski Ahid’in ilk beş kitabını kastediyoruz.

[11]. Bkz. öldürmeyle ilgili olarak Çıkış, 21: 12-14, Levililer 24: 17; yaralamalarla ilgili olarak Çıkış 21: 23-25, Levililer 24:19-20.

[12]. Mişna, Baba Kamma 8:1.

[13]. Zina suçları hakkında bkz. Mişna, Sanhedrin, 7: 4, 9:1; Katil suçları hakkında bkz. Mişna, Sanhedrin 9:1-4.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

VAHİY 5

14/5/2008 • Kategori: Kuran

Elçiyle Vahiy (Vahiy V)

 

Şûrâ Sûresindeki vahiy ayetinin delaletinden hareketle, Allah’ın insanlara konuşmasının üç yolla gerçekleştiğini; bunlardan birincisinin doğrudan vahiy, ikincisinin perde arkasından vahiy olduğunu ifade etmiştik. Üçüncüsü ise “elçiyle vahiy”dir.

 

Hemen söylememiz gerekir ki üçüncüsünde  vehyeden bir elçiden söz edilecektir. Bu elçi, vahyi beşerden seçilen kimselere getiren melektir. Kitab-ı Mukaddes’in de tanıdığı bu melek Cebrail’dir. Kur’ân’da ona düşman olanın aslında Allah’a düşman olduğu söylenmektedir. (Bakara 2/97)

 

İşte, muhataplarına meydan okuyan, eskiden de şimdi de mahiyeti tartışılan, başka öznelerin iman ve inkârına konu olan, bu vahiydir. Kur’ân üslubunda; Allah’a imanı, meleklere iman, bunu da kitaplara ve elçilere imanın izlemesi de bundandır.

 

Meseleyi baştan hatırlayarak toparlayacak olursak: Birinci tür vahiy yaratıcıdır. Vahiy, eşyayı yaratır. Bunların insana birer gerçeklik olarak gösterilmesi de bu tür vahiydir. Ancak bütün varlıklardan daha mükerrem olan insan, onların sırlar sakladıklarını, Gerçeği örten birer perde olduklarını kendiliğinden bilir. Bu durumda vahyin ikinci türü devreye girer. Bu vahiy, eşyanın gerçekliğini düşündürerek arkalarını tefekkür ettirir. Ancak bu da sübjektif sonuçlar verebileceği için, Gerçek konusunda gecikmeler ve ihtilaflar doğar. Bu durumda da üçüncü tür vahiy yardımcı olur.

 

Son vahiy türü, Necm Suresinin başında şöyle dile getirilir:

 

“Tanıktır yıldız, indiğinde”

 

Kur’ân, daima vahyi ve onunla ilgili şeyleri tanık gösterir. Yıldızlar, yol bulmaya rehberlik ederler. Bu nedenle Peygamberler, ruhani semadan birer yıldızdır ve bu ilişki dolayısıyla, ilâhi mesajdan onlara indirilen vahiy bölümlerine yıldız denir. Nitekim söz hemen vahye getirilir:

 

“Hevasından nutk etmiyor; o, vahyedilenden başkası değildir”

 

"Nutk" etmek mantıklı söz söylemektir. “Heva” nın mukabili de “heda”dır. İnsanın söyledikleri ya hevasından ya da hedasından olur. Ama burada peygamber “hedasından" söylüyor denmiyor, kendisinden söylemiyor der gibi, bizzat düşünerek söz söyleme olgusu olumsuzlanıyor. Bunun üstüne bir de, “O vahyedilen vahiyden başkası değildir” diye ekleniyor.

 

Bu üsluptan müstefad olunan şey, Peygamberin sözü kendisinin inşa etme iradesinin dışarıda bırakıldığıdır. Bu akış içerisinde işaret edilen öğretinin, -anlama vasıta olan sözcükler dışında- beşeri ve kültürel öğeler taşımadığında kuşku yoktur. Sözün devamı da bunu teyit etmektedir:

 

“onu son derece güçlü olan öğretti.”

 

Öğreten Cebrail’dir. O güçlü kuldur. Ötenin ve belirlenmemişliğin temsilcisidir. Tanrı-beşer yakınlaşmasındaki imkânsızlığı giderir. Kavranamaz olanın maksadını, beşerin kalbine bırakır. Taşıdığı şey gelirken gayri muayyen ve gayri mahlûk bir anlam enerjisidir. Kendisini söz olarak inşa edecek güçtedir.

 

İşte bu özellik onu, beşerin kendi hevasından konuştuklarından ayırmaktadır.

 

Kısaca, Kur’ân’ın nebevî vahiy tanımında esas olan onu Cebrail’in getirmiş olduğudur. Usul ulemasının, Hz. Musa’ya gelen peygamberlik vahyini “elçiyle vahyin” dışında mütalaa etmesi ise anlaşılabilir değildir. Evet, Hz. Musa peygamberdir. Ancak o da bir beşerdir. Her beşer gibi birinci tür vahiyle ona da doğrudan vahyedilmiştir. Yine ona perde arkasından, teemmül, tefekkür ve ferasetiyle birçok çözümler de vahyedilmiştir. Ona ikram edilen nebevi vahiy ise diğer peygamberler gibi Melekle gelmiştir. Nitekim Hadis literatüründe, ona gelen Namus-u Ekber’den söz edilmiştir ki o Cebrail’dir.

 

İmdi; irfan mektebinin vahiy tanımlarının merkezinde Cebrail’in rolünün hafifletildiği, hatta kimi zaman yok edildiği, ehli tarafından bilinen bir husustur. Bu durumda; peygamberlerin nübüvvet sıfatıyla söyledikleriyle; bir arkadaş, bir koca ve bir baba olarak söyledikleri arasında fark da kalmamaktadır. Velayetleriyle konuştukları sürece ilahi olanı konuşmuş sayılmaktadırlar. Bunun mukabili olarak da, peygamber olmadığı hâlde velayetiyle konuşanlar nebevi konuşmuş sayılmışlardır.

 

Kendisini “hatemi evliya” olarak niteleyen İbn Arabi’nin, ömrünün sonlarında kaleme aldığı Füsus’u, altı asır önce yaşamış olan Hz. Peygamber’e tasdik ettirmiş olduğunu iddia etmesi bundandır. Yine Celaleddin Rumi’nin kendi yazmış olduğu Mesnevî’nin de önsözünde; “Rabbul aleminin indirmesi” şeklinde nitelendirilmiş olması bundandır.

 

Konya’daki müzede görevli olduğu sırada ziyaret ettiğimiz rahmetli A. Gölpınarlı, Mesnevî’nin başındaki bu yüceltmenin sonradan eklendiğini, Mesnevînin ilk yazmasındaki hattın ve kullanılan kâğıdın önsözden farkını göstererek izah etmişti.


Bizce, Suruş’un Cebrail’i beşerden geride bırakan Mesnevî okumaları, sadece bu Kur’ân-Mesnevî karşılaştırma ve karıştırmasının sebebini göstermesi açısından önem taşımaktadır.

 

Ahmet BAYDAR

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »

Arkadaşlarım

www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al