alıntılar dünyası

ANNE BABA BİZ SUÇLUYUZ!

5/11/2009 · Kategori: Kuran

Anne Baba Biz Suçluyuz!

“Hayir!”li “Yasak!”li Din

Sen bana “hayir” demenin dinini vermissin ey anam babam! Ben senin kizinim. Bana gösterdigin yol, önerdiklerin, beni onlarla donattigin deger, ahlak ve yasam biçimi sudur: Gitme, yapma, görme, söyleme, kavrama, hissetme, yazma, okuma!.. Hayir hayir, hayir!.. Böylece senin tüm söylediklerin “Hayir”dan ibaret! Ben “Evet” dininin izindeyim ki, bana ne yapmam, ne okumam ve ne kavramam gerektigini gösterip ögretsin.

Bir yazarin deyimiyle; “Hayir’i, evetinden fazla olan dine yaziklar olsun!” Ve ben senden bir tek “Evet” isitmemisim!

“Okumak” için Olan Bir Kitap!

Anam Babam, büyügüm!..

Senin inandigin Kur’an ne için geldi? Ben hem Kur’an’da ne oldugunu bilmiyor, hem de içeriginden habersizim. Hem sen de habersizsin. Iste bu nedenle kafir ile ben ve sen ders arkadasiyiz! Sonuçta benim onunla bir isim yok! Çünkü, okunmak için gelmeyen bir kitap neye yarayacak? Oysa sen Kur’an’i; gözüne sinene sürüyor, çocugunun kundagina, onun bunun koluna ilistiriyor, hastanin yastiginin ucuna koyuyorsun.

Gördügüm kadariyla sen bu kitabi söyle kulaniyorsun: Evinden çiktiginda ondan birkaç ayet okuyor ve kilidine üflüyorsun! Ben güçlü ve ileri teknigin ürünü bir kilidi alir, kapima takarak kapimi kapatarim ve üfürüge ihtiyaç duymam! Sen korunman ve selametin için ondan bir nüshayi ceketinin astarina diktiriyorsun. Veya kendi boynuna asiyorsun. Ben gider parami bastirir uzman bir doktora muayene olur, ilacimi alirim. Bu nedenle “senin” Kur’an’ina ihtiyacim yok!

Sen “seçme” “kararlilik” “amel” “yargi” “kavrama” ve “düsünme” yerine Kur’an’dan bunlari edinme yerine onunla “istihare” ediyorsun! Oysa bu saydiklarim insanin isi, insanin deger ve ayricaligidir. Oysa sen Kitaba; bir kelime oyunbazligi, bir çikar araci, bir piyango kitabi türünden bakiyorsun!

Ben, zihinsel egitim, bilgi ve arastirmayla uzmanlara dahilere ilim adamlarina danismayla aklimi kullaniyorum. Mantigimla düsünüyorum. Ben Kur’an’i hidayet ve yol gösterici olarakonda yazilanlari düsünüp algilamak için, hayattaki iyiyi kötüyü ve düzgün yolu ayirdetmek için okurum.

Bunu istihareyle yapmam! Gözlerimi açar, metnine bakar ve konuyu arastiririm. (s.33-34)
----------

Kur’an Okunan Kitaptir

Demek istiyorum ki:

Evet, Sen Kur’an diyorsun, ama hangi Kur’an? Cehaletin elinde teberrük edilip kutsanan bir nesne olan Kur’an mi?

Cinayetin mizraklarinin ucundaki Kur’an mi?

Yoksa çeyrek yüzyildan daha az bir sürede çölün daginik ve düsman kabilelerini birlestirerek dünyanin egemen güçlerini -Bizans,Pers- çökerten, insanligin kaderini ele geçire, devrimci yapisiyla insanlik tarihinde yepyeni bir medeniyet ve kültür meydana getiren bir kitap olarak Kur’an mi?

Kur’an, Allah’in adiyla baslayip “nas” (halk)’in adiyla sona eren bir Kitap!

Asumani bir kitaptir ama, bugünkü bir çok müminin inandiginin, imansizlarin kiyas edisinin aksine daha çok dogaya-yere- yönelik bir kitaptir. Daha çok hayata, bilgiye, izzet, güç, ilerleme, kemal ve cihad’a yönelik! Yaklasik yetmis suresinin adinin insani ilgilendiren konulardan alan bir kitap! Yaklasik otuz suresinin adini maddi fenomenlerden alirken yalnizca iki suresinin adini ibadetlerden alan bir kitap!

Tebligcisi ümmi olan bir kitap! Bizzat Kur’an’in kendi deyimiyle ne kitabi ne de din imani bilmeyen bir peygamber; mürekkebe; kalem ve yazdiklarina and içti. Cihad ayetleri ibadet ayetlerinden fazla olan bir kitap! Ilk mesaji okumak olan ve Allah’in ögretmekle iftihar ettigi bir kitap! Insan’a kalemle ögretilmistir! Okuma ve yazmanin yaygin olmadigi bedevi bir toplumda kalem okuma ve yazma...

Bu kitap “dostunun cehaleti” ve “düsmanin hilesiyle” yapraklari açildigi günden beri, yapraklari masrafli olmayta basladi. “Metni” terkedilip “cildi” revaç buldugundan beri adi “okumak” anlamina gelen bu kitap “okunmaz” oldu. Kutsama, teberrük ve mal kazanma isleri gördü. Toplumsal, ruhsal ve düsünsel konu ve dertlerin cevabi bu kitapta aranmadigindan beri; onda soguk alginligi, romatizma türünden bedensel hastaliklarin sifasi aranir oldu. Uyanikken terkedip, yatarken baslarinin üzerine asarak uyuduklarindan beri görüyorsun ki ölülerin hizmetine sunulmakta, ölüp gitmislerin ruhlarina ithaf edilmekte ve sesi yalnizca mezarliklarda duyulmaktadir.

Aydin baci ve kardesim! Onu hayattan uzaklastirmak; etkisini toplumdan silmek, sedasini “cihad” sahnesinden ve “içtihad” çevresinden unutturmak için ne kadar çaba harcadiklarini bilemezsin!

Derler ki; Bismillah’in “be” harfine gizli olan hikmetleri tefsir etmeye ömür yetmez. Derler ki; Kur’an’in yetmis “özü” vardir. Her “özün” yetmis “ö”zü” vardir. Bu böyle sürer gider! “Kur’an’a yaklasimaz!” “Kur’an Anlasilmaz!” anlamini yüklemislerdir. Yani Kur’an’i açip, okuyup düsünerek ondan bir seyler kavrayan mahkumdur. Kur’an’dan kavradiklarini açiklayan kimseler kuskuyla karsilanir. Onlarin söyledikleri hemen rededilir.

Derler ki; “Kur’an’in gerçek ve nesnel anlami imamlarin (ve evliyalarin) nezdindindedir. Bu da özel ve gizli kitaplarda oldugundan kimse ondan haberdar degildir. Bu sir Peygamber (s) ailesindeydi. Sonra elden ele geçti ve en son seyyidlere geçti. Bundan hareketle Kur’an bir muamma ve gizem kitabi oldugu, beserin onu kavramasinin mümkün olmadigi kanisina varilmis!

...

Benim aydin dostum! Bütün bunlar su anlama geliyor: “Düsman, Kur’an’dan korkuyor.” Ama nasil? Düsmanin bu korkusu; senin hayat, kurtulus, uyaniklik, bilinç ve yaraticilik konusunda bu kitaptan mutmain olmandan ve onu kavramandandir!

Aydin Dostum bu kitap; Okumanin, Düsünmenin, aydinlanmanin, kavramanin, bilnçlenmenin, yol bulmanin (hidayet),ayaga kalkmanin (kiyam), amel etmenin kitabi olan Kur’an’dir!

Kur’an izleyicilerine insani sorumlulugu adina önerdigi yükümlülügü ve seçebilirliligi Furkan’i verir.

---

Kur’an kutsal rafindan egitim, ögretim ve düsünme saikiyle inince, onlara; Ahiret’teki kurtulusun bu dünyadaki kurtulusa bagli oldugunu, cennet yolunun, özgürlük, izzet, uyaniklik, bilgi ve bilinçten geçtigini, bu dünyada zillet üzre ölenin orada zillet üzere kalkacagini, burda akli kör olanin orada kör kalkacagini ögretti. Ve Islam’da Allah’a yaklasmanin yolu “Akletmekten” geçer. (sf.87)

Ali Şeriati

Anne Baba Biz Suçluyuz adı ile türkçeye çevrilen kitaptan alıntıdır
.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şeriati, kur'an

SEYYİD KUTUB'DAN ÖĞÜT

19/10/2009 · Kategori: Kuran

"Bu Kur'an'ın Gölgesinde eserimizin okurlarının asıl hedefleri, bizim kaleme aldığımız şu kitabı okumak olmasın. Onu sadece, kendilerini biraz daha Kur'an'a yaklaştırması için okusunlar.

Sonra doğrudan doğruya Kur'an'a yaklaşsınlar ve onun gerçeklerine uzanarak benim yazdıklarımı bir kenara atsınlar...

Ama şunu da unutmasınlar ki hayatlarını bu Kur'an uğrunda vermedikçe, onun buyruklarını hayatlarında tahakkuk ettirmek için kendilerini feda etmeyi göze almadıkça ve içinde bulundukları cahiliyye cemiyetiyle Kur'an adına ve Kur'an sancağı altında amansız savaşlara girişmedikçe onun mefhumlarını bütünüyle anlayamazlar..."

Seyyid Kutub
Fi Zılal-il Kur'an
Ra'd Suresi Giriş Kısmından
Madve Yay.8.cilt s.499

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : kuran

KUR'AN'A ABDESTSİZ DOKUNMAK!

16/10/2009 · Kategori: Kuran

Bilmez ki Sorsun; Sormaz ki Bilsin!

Bugünkü yazımızı, cevabı herkesi ilgilendiren bir “soruya” ayırdık. Hayır hayır, bu bir “soru değil, bu bir “sorun!” Hem de çok ciddi ve adı: “Dini anlama sorunu.” Bu sorun, kimi zaman ortaya birden fazla “din” çıkarıyor ve insanlar “hangi dine” inanacağını şaşırıyor. (Siz ‘yanılmaz’ atalarını pazarlayanların dinine değil, kaynağı Kur’an olan Allah’ın dinine inanın.) Kimi zaman, Allah’ın kitabında yazmayan, Peygamber’in sünnetinde yer almayan “farzlar, haramlar” çıkarıyor.

Düşünebiliyor musunuz; bu nevzuhur farzlardan Hz. Peygamber’in haberi yok! Bizim akıldanelerimizin bildiği bir “farz” düşünün ki, sahabe bilmiyor? Bir “farz” düşünün ki, müctehid imamların bu -sözümona- “farzdan” haberi yok! Güldünüz değil mi? Hayır, kimse gülmesin; çünkü kendisi gülünç durumda olanların başkalarına gülme hakkı yoktur ve şu an kendini çok dindar sananların dinleriyle ilgisi hurafe düzeyinde, bilgisi ise efsane niteliğindedir. İnsanlar ibadetleri âdetleştirince âdetleri de ibadetleştirdiler.

Bu satırları sert bulmayın lütfen; imamların birçoğuna göre “mukallid”in tarifi şudur: “Amellerini delilleriyle birlikte bilip, o delilleri değerlendirmede mezhep imamının ictihadını benimseyen kimse.” Söyler misiniz? Bu durumda kendini Hanefi sananların kaçta kaçı Hanefi’dir? Kaçta kaçı Şafii’dir? Bırakın avamı, “hocam” denilenlerin kaçta kaçı “mezheplidir?” Utanmadan yıllar yılı “mezhepsizlik edebiyatı” yapan ‘mezhepçiler’, duygularını, paralarını sömürerek sırtından geçindikleri Müslümanlara kinden, nefretten, cehaletten başka ne verdiler? Tezgâhında mezhep satarak geçinen bu tiplerden oluşan bir cemaat, radyodan ‘düz’ kadın sesine ‘haram’ diyen sözümona ilmihaller tezgâhlarken, dansöz pazarlayan TV istasyonuna sahip olmanın fetvasını bulmakta hiç de zorlanmadı. Bu tiplerden kaçını tanıdımsa, hepsi de şarlatandı. Ayak üstü “sübhaneke”nin anlamını sorsanız “kem-küm”den başka cevap alamazdınız. Ama dillerinin keskin yanını koca koca alimlerin enselerinden bir türlü çekmezlerdi. Mevdudi gibi, Seyyid Kutup gibi, nerede imanının bedelini ödemiş bir alim var, onun etini yiyerek semirmeyi beslenme alışkanlığı haline getirmiştiler. Haddini bilmeyen neyi bilir ki?

Bu şarlatanlar, yüreklerinde çamur, sıvayacak alim yüzü aradılar. Ve koca bir toplumu kelimenin tam anlamıyla “mezhepsizleştirdiler.” Ey Hanefiler! Ebu Hanife’ye göre siz Hanefi falan değilsiniz, sizin mezhebiniz falan yok! “Mezhepçilik” yapan şarlatanlar sizi dolmuşa bindiriyor. Avamın mezhebi müftüsünün mezhebidir, demişler. Haydi “doğrudur” diyelim; fakat kaçta kaçınızın “fetva makamı” (müftüsü) var? İçtihat kapısının meccane bekçileri hâlâ neyin edebiyatını yapıyorlar? Cahili cühelasıyla milletin tümü müctehid oldu. Üç beş yetkin alime tahammül edemeyen tulumbacı takımının gözü aydın; Hayreddin Karaman Hoca gibi bir ikisinin tepesine iftira küfelerini boca etmek için hazır beklerlerken, sayelerinde milyonlarca müctehide kavuştuk. Herkes her gün kendi yaptıklarına kılıf bulmak için onlarca ictihat yapıyor, ahkâm kesiyor, fetva veriyor. Okumak mı, öğrenmek mi, bilmek mi, bilenden sormak mı? Hak getire. “Bilmez ki sorsun, sormaz ki bilsin” diyenin hesabı.

"Kur’an okurken abdest almak farzdır” öyle mi?!

Bir okuyucumuz, 18 Temmuz 2000 tarihli Zaman Gazetesi'ndeki bir köşe yazısından alıntı yaparak soruyor: “Kur’an okurken abdest almak, gerçekten de bu yazarın dediği gibi farz mıdır?” Önce mezkur yazıdan ilgili pasajı alalım:

“Hazret-i Kur’an’ı eline alan herkesin abdestli olması farzdır. Abdestsiz Kur’an ele alınamaz. Ancak dini kitaplar için böyle bir mecburiyet yoktur. Dini kitapların sadece içinde bulunan ayetlere elle dokunmak için abdestli olmak gerekir. Ayetten boş olan yerlere, yazılara abdestsiz dokunulabilir, okunabilir. Kur’an’la dini kitap arasında böyle bir ince fark vardır. Kur’an-ı Kerim’in ayetten boş olan kısımları da ayet hükmündedir. Bu yüzden dikişli kabına bile abdestsiz dokunulamaz. Abdestsiz kimseler bir mendil veya temiz bezle tutup bir yerlere koyarlar. Abdestsiz ele alamazlar.”

Allah Allah! “İnce fark”ı da öğrenmiş olduk. Hele “dikişli kabına bile dokunulamaz” cümlesi karşısında bitmemek mümkün mü?

Ben bu zamana kadar ne Kur’an’dan, ne Rasulullah’tan, ne sahabeden ve ne de müctehid imamlardan Kur’an okurken abdestin farz olduğuna dair ‘sahih’ bir şey okumadım, duymadım. Bir şeye “farzdır” demek, helâl ve haram koyma yetkisine girer. Helâl ve haram koyma yetkisinin ise kime verildiği bellidir. Burada “farz olduğu” söylenen bir hüküm olduğuna göre, o hükmü farz kılan delili muhkem ve mütevatir nasslarda bulmamız gerekir. Kur’an’da abdestin sadece namaz için emredildiğini görüyoruz. Bu konuda, çok yaygın bir yanlış anlamaya alet edilen bir ayet vardır: “Ona temiz olanlardan başkası dokunamaz.” (56.79) Birazcık Arapçadan, ilimden, Kur’an’dan, tefsirden nasibi olan kimsenin bu ayetteki “o” zamirinin bir önceki ayetteki “gizli kitab”a gittiğini bilir, bir. Bu ayet Mekke’de, Abdest’in geçtiği tek Kur’an ayeti (5.6) ise Medine’de inmiştir, iki. Ayetteki “dokunmasın” şeklinde yanlış algılanan “la yemessuhu” ibaresi “inşai” değil “ihbari”dir ve “dokunamaz” demektir; oysa ki Kur’an’a münkiri de müşriki de dokunur, üç...

Bilgime güvenmeyip, “Kur'an okumak için abdest farzdır” diyen sahih bir hadis, bir imam, bir alim var mıdır diye Mektebetu’l-Elfiyye’den 400.000 hadisi, bazıları Mebsut gibi 30 cildi bulan 1000’e yakın kitabı, tüm mezheplerin 40’ı aşkın kaynaklarını taradım, böyle bir şey bulamadım. En iyisi, bu konularda en katı davrandığını bildiğimiz Süyuti’nin “Kur’an okumanın âdabı” başlığında yazdıklarını aynen tercüme etmek:

“Kur’an okuma sırasında abdest almak müstehaptır; çünkü tilavet zikirden efdaldir ve Peygamber (sav) temizlenmeksizin zikretmeyi hoş karşılamazdı. İmamu’l-Harameyn dedi ki: “Abdestsiz Kur’an okumak mekruh değildir, çünkü Peygamber abdestsiz okuyordu. el-Mühezzeb Şerhi’nde ise: Eğer kişi Kur’an okurken yellenme ihtiyacı hissetse, yellenme sırasında harfleri doğru telâffuz edemeyeceği ihtimaline karşı okumayı durdurur.” (el-itkan, 1/295)

Buraya, başta Hanefiler olmak üzere, tüm mezhep ve meşreplerin temel referanslarından sayfalarca alıntı yapar, tercüme ederim. Fakat yerim yok, vaktim yok, keyfim yok; lüzum da yok. Tüketenler de, üretenler de hep olacak. Böyle başa böyle tarak. Biraz da insanımız ciddi ve uyanık olsun; bitli baklanın kör alıcısı olmasın.

Şafii’dir, Hanefi’dir meselesi değil bu! Allah’ın emretmediği bir şeyi emretmek, farz kılmaktır ki, bunun vahameti “Kur’an okurken abdest almanın hükmü nedir?” sorusundan çok daha derindir ve problem dinin temelleriyle ilgilidir. Şakası var mı bu işin? Biri kalkıp da “Şu farzdır?” diyorsa, dinini donundan birazcık fazla ciddiye alan bir Müslümanın, “Nerede, hangi delille?” diye sorması “farz olur.” Çünkü, o ünlü usul kuralı gereğince “farzı” bilmek farz olduğu gibi, farz olmayanı farz bilmek de “haram” olur. Eğer o kişi üçüncü, beşinci sınıf ilmihalleri getirip de önünüze koyuyorsa, bu kez sizin “İlmihal yazarlarının farz koyma yetkisi olduğunu bilmiyordum” demeniz “farz” olur. Kaldı ki bunlar arasında “Tevrat’ı abdestli okumak farzdır” diyenini bile gördüm ben.

Bir şeye “farz” demek, “haram” demek ciddi bir iştir; Allah’a atfen verilmiş bir hükümdür, kimse keyfi olarak “farz” ve “haram” ilan edemez. Ne demiştik bir yazımızda: Cahiller dinden ıskonto yaparlar, ham sofularsa dine zam yaparlar; bu ikisi de birdir.

Siz siz olun, etrafınızda ahkâm kesenlere Kur’an’ın öğrettiği gibi sorun:

“Kul hâtû burhanekum in kuntum sadıkîn: De ki: Hadi getirin delilinizi, eğer doğru söylüyorsanız?”

Mustafa İSLAMOĞLU
Akit Gazetesi

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz! Etiketler : mushaf, kuran, abdest

İNSANIN ÜÇ TANRISI

6/5/2009 · Kategori: Kuran

İnsanın Üç Tanrısı

Hıristiyanların Tanrıyı üçlemesine haklı olarak şirk diyen “Müslüman”(!) çoğunluğun kaç tanrısı vardır ?

“La ilahe illallah” demekle tevhide yönelmiş olur muyuz ?

Bu yazıda, insanın üç gizli tanrısına değineceğiz.

“Tanrı” veya “İlah” deyince, gökyüzünde oturan, kızan, öfkelenen, sevinen, darılan, ara sıra insanlara vahyedip sonra istirahate çekilen “insanımsı” vasıflarla donanmış bir “şey”i tasavvur edenler için zor bir konu bu…

Çünkü, kendilerinin bilerek veya bilmeyerek “kulluk” ettikleri ve yukarıdaki tanıma hiç uymayan üç gizli tanrıdan bahsedeceğiz.

Sonra, şirk ve müşriklik denildiğinde “heykellerin” önünde tapınmayı anlayanlar için de zor bir konu. Çünkü, O yüce Yaratıcının var kıldığı hiçbir insan durduk yere bir taş parçasına tapacak kadar “salak” değildir. Müşrikler, başka bir gezegenin “zeka özürlü” varlıkları olmadıklarına göre, apaçık gerçeği görmezden gelmelerine sebep teşkil eden şey, heykellerin sanatsal yapılarından başka bir şey olmalıdır.

Bu yazıda bir çok insanın kendisine sormaktan bile korktuğu şu soruya da cevap arayacağız: İnsan, Allah’a inanıp birlese Allah’a ne fayda, bunu yapmasa Allah’a ne zarar var ? Tanrıyı birlemenin, tevhidin kime ne faydası var ?

Varlık alemine karşı, 5 N 1K (Kim, nerede, ne zaman, ne ile, nasıl, neden) sorularını sorduğunuzda istisnasız olarak şu cevapla karşılaşırsınız.

Hiçbir şey sebepsiz / boş yere yaratılmış değildir.

Allah’ın yaratışında her şey bir sebebe, bir hikmete dayanır. Her sebep, bir sonuca götürür, ve her sonuç, başka bir sonucun sebebidir.

Sebep-sonuç deveranı, her işe oluşa işlenmiş bir kural, bir kaide, bir kanun, bir sünnettir.

Çünkü, O her şeyi bilen, her şeyden haberdar Yaratıcı’nın hiçbir yaratışı “boşu boşuna / öylesine” hedefsiz, gayesiz olamaz. O, her şeye kadir ve her şeyden aşkındır.

Bu gün “sebepsiz” gördüğümüz / zannettiğimiz bir şey, aslında o şeyin sebepsiz olduğuna değil, bizim o şey hususunda cahil olduğumuza delalet eder.

Hiçbir yaratışı “boşu boşuna” olmayan Rabbin “istekleri” boşu boşuna olur mu ?

Kuran, Rabbin her talebinin “gerekçeleri” ile doludur. O, herhangi bir beşer gibi değildir. Her bir isteğinin gerekçesini açıklayarak nankör ve kibirli insan “gibi” olmadığını ortaya koyar.

Her emrinin ve her yarattığının bir hikmeti, gerekçesi olan Rabbin, yalnız kendisine iman edilmesini istemesindeki hikmet nedir ?

Acaba O, bunu “sırf kendisi” için mi istemektedir, yahut bazı laf cambazlarının dediği gibi O, vaziyeti buna göre yaratmış, insana da sadece O’na iman etmekten başka bir seçenek bırakmamış mıdır ?

İnsanların bir kısmının, Allah’ın isimleri arasında “El-Müstağni” / “Hiçbir şeye muhtaç olmayan, yaratılmışların her hal ve derecesinden uzak” ismini saymakla ve böyle bir Rabbe inandığını beyan etmekle birlikte, açıktan ikrar etsin veya etmesin bazı şeylerin “sırf Allah böyle istediği için” emredilmiş veya yaratılmış olmasına inanması ne yaman bir çelişkidir!

Her ihtiyaç ve “acz / yoksunluk”dan münezzeh, uzak olan Rabbin, bazı şeyleri sırf kendisi için istemiş olması ne gariptir !

“Falanca işi” sırf Allah için yapıyoruz deyip, onun hikmetinden bihaber / ve hatta hikmetsizliğine inanan insanların iddiaları ne garip, ne kötüdür !

“İşte böylece İbrahim’e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun.” (Enam,75)

Yerlerin ve göklerin büyük mülkünü temaşa edenler, şu kesin ilme vakıf olacaklardır ki, Rabbin her yaratışı kendisi dışında bir şeyin faydasınadır. Çünkü O, her türlü ihtiyaçtan münezzeh olandır, Müstağni’dir.

O’nun her yaratışı, her olduruşu, her talebi, muhakkak ve muhakkak O’nun eşsiz Zat’ı dışında bir şeye faydası olması içindir.

O halde, Kuran’daki her buyruğu da, hedef alınan faydasına, maksadına göre değerlendirilmelidir.

Peki, sadece O’na inanmanın, bir tek ilaha inanmanın ne faydası olabilir ?

Allah bunu neden istemektedir ?

Dini, “terimlere / kavramlara ” hapsetmiş ezberci düşünce yapımızı bir tarafa bırakarak, terimlerin, kavramların işlevine bakacak olursak, Rabbi birlemenin / tevhidin aslında koşulsuz inanılıp teslim olunan “kutsalı” birlemek olduğunu görürüz.

Kutsal, “Tanrı’dan / Tanrı’nın Kut’undan olan”, tartışılmadan / sorgulanmadan kabul edilen şeydir.

Kutsal olan şey, insanın düşünce sistemini ve işlevini bloke eder. Kutsal’a inanç, sebeplere ve koşullara bağlanmadığından insan algısında “sorgulamaya” kapalıdır. Buradan hareketle, adı / sıfatı / kaynağı Tanrı olsun olmasın, sorgulanmadan kabul edilen, sorgulamaya kapalı tutulan, tabu kılınan şeyin, kutsal, “dogma” olduğunu söyleyebiliriz.

Peki insan her hangi bir şeyi sorgulamaksın “kutsal” / “tartışılmaz” kabul etmeli midir ?

Ortalama bilgi birikimine sahip herhangi bir insana “Kuşlar ne diye yaratılmıştır, onları diğer canlılardan ayıran en bariz özellik nedir” diye sorsanız, “uçmasıdır” yanıtını alırsınız. Bunun gibi balıklar yüzsün diye, arı bal yapsın diye yaratılmıştır.

Temsilen, uçmak kuşların, yüzmek balıkların ayırd edici vasfıdır. Her canlı için bunun gibi yüzlerce vasıf sayabiliriz.

Peki insanın ayırd edici vasfı nedir ?

Kuşları uçsun, balıkları yüzsün diye yaratmış olan O üstün Kudret sahibi Yaratıcı insanı ne için yaratmış olabilir ?

Tüm yaratılmışlar içinde insanın ayırd edici vasfı nedir ?

Alelade sohbetlerimizin övünç kelimesi, övünç cümlesidir “Eşrefi Mahlukat / yaratılmışların en şereflisi” olmak…

Düşünen, irade sahibi varlık olmak.

Kuşların dizi dizi uçmasını “salat / görev / anlaşmanın, ahdin, yaratışın gereğini yerine getirme” olarak tanımlayan Kuran’a göre insan için “düşünmek” de bir görev, bir din / yol, yordam olsa gerektir.

Onun için, “Soru sormak aklın dindarlığıdır” diyor bir söyleyen…

Ne güzel söylüyor…

Uçsun diye yaratılan kuşların uçmaması, yüzsün diye yaratılan balıkların yüzmemesi ne menem bir şeyse, düşünsün, akletsin diye yaratılan insanın düşünmemesi de öyle garip / yaratışa ters bir durumdur.

Peki insan nasıl olur da düşünmez ? Düşünmeyen insan mı olur ?

Bir şeyi sorgulamasız kabul ile ona teslim olan, o şey hakkında düşünmemiş, onu kutsal kabul etmiştir.

İşte tevhit, sorgulamaksızın kabul edilen “kutsal”ı teke, tek kaynağa indirir.

İnsana der ki, “Ey insan, eğer birisinin sözünü sorgulamaksızın doğru kabul edip, ona itaat edeceksen O ancak, her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Allah olmalıdır”

Kutsalı “tek”e indirip, Rabbin buyruğuna kulak verdiğinde ise şunu işitir insan:

“Allah’ın izni olmadıkça hiçbir benlik iman edemez. Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır.” (Yunus,100)

Çünkü Allah insanı aklını kullansın diye yaratmıştır. “Tek”e inen Kutsal, onlarca, yüzlerce ayetinde insanı düşünmeye, tefekküre çağırır…

Her emrinin sebebini açıklar, izah eder. Üstü kapalı konuşmaz, apaçık bildirir. Kelamı, öğüt alınması için kolaylaştırır. (Bkz. Kamer, 17,22,32,40) Böyle yaparak, insanın sebep ve sonuç süreçleri hakkında düşünme yeteneğini canlandırır, harekete geçirir, üzerine çöreklenmiş “dogmacı kutsal”dan ibaret “batılı” giderir. Akletmeme sonucunda insanın üzerine yağdırılan pislik, “yağmur yüklü bulutlar”a benzetilen vahiy ile temizlenir. Bedeni diri ama ruhu ölü olan beşer (toprak), yeniden diriltilir. Kuran’ın teşbihi / benzetmeli anlatışına göre, vahiy yağmuru ile bereketlenmiş, aklını işleten insanın misali, yağmuru bol ve her daim meyve veren bir bahçe gibidir.

Şu halde, tevhidin yani “kutsalı –Tek-e indirmenin” faydası, insanın aklını ve vicdanını hür bir biçimde işletmesine engel olan, düşünce süreçlerini bloke eden “öteki ve sahte” tanrıların bertaraf edilmesi, insanın akıl ve vicdanının özgürleştirilmesidir.

“Allâh, (ortak koşanla tek Allah’a inananın durumunu anlatmak için) şöyle bir misâl verdi: Birbiriyle çekişen ortaklara bağlı olan bir adam (yani köle) ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adam. Şimdi bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd yalnız Allah’a mahsustur, fakat çokları bilmiyorlar.” (Zümer,29)

Bir kimsenin aklını, düşünme süreçlerini ve vicdanını kısım kısım bloke edip işlemez hale getiren birden fazla efendi, birden fazla sahte tanrı mı, yoksa yalnız kendisine bağlanılan ve insana aklını ve vicdanını işletmesini emrederek onu “hür” kılan, yaratışına / fıtratına uygun davranmaya teşvik eden bir efendi, kudret ve ilim sahibi Yaratan mı ?

“Yaratan, yaratmayana benzer mi? Hiç düşünmüyor musunuz?” (Nahl,17)

“Hal böyleyken, yine de O’nu bırakıp, hiçbir şey yaratmayan, tersine kendileri yaratılmış bulunan; ne kendilerinden bir darlığı uzaklaştıracak ne de kendilerine bir yarar sağlayacak güce sahip olmayan; ne ölüm üzerinde, ne hayat üzerinde, ne de ölümden sonra kalkış üzerinde herhangi bir etkisi bulunmayan birtakım düzmece tanrılara kulluk ediyorlar.” (Furkan,3)

Kim bu düzmece, yaratamayan ve ne oluşta, ne yeniden dirilişte hiçbir söz hakkı bulunmayan sahte tanrılar ?

Heykeller mi ?

Sahi, onca insan, onca nesil sırf “taşlara” olan sevgisinden mi tapındı bunlara ?

Akıl ve idrak sahibi insanı taş parçalarına tapınmaya, onlardan medet ummaya iten sebep nedir ?

İnsanların çoğunun üç gizli tanrısı vardır. Bu üç tanrının yoldan çıkarışından sonra artık tanrıcıkların ardı arkası kesilmez… Taşlı veya taşsız tapınışın esirleridir bu üç sahte tanrının kurbanları…

Bu üç tanrı, buyrukları tartışmasız kabul edilen ve bu suretle “kutsal”ı, “Tanrı’nın Kut’undan olanı” tayin eden, etkisi aşikar, adları gizli güç odaklarıdır.

İnsan kendi başına iken bir başka, “öteki” ile birlikteyken bir başkadır. Her benlik “Amerikayı yeniden keşfetmesin” diye, bir kolaylık, bir nimet olarak sunulan “öteki”ne uyma ve davranışı ötekine göre tanzim etme yeteneği / gerekliliği zaman zaman feci bir akıbete sebep teşkil edebilir.

Doğumumuzdan itibaren öğretici konumunda olan, bir çok hazır davranış modellerini kopyaladığımız “öteki”, bazen aşkın bir nitelik kazanarak bizi kendisinin esiri edebilir.

Grup psikolojisi ve uyma davranışı, üç alanda pek baskındır.

Hazırdaki çoğunluk, gelmiş geçmiş çoğunluk ve otorite / lider…

İnsan aslında hazırdaki çoğunluğa uymakla, hazırdaki çoğunluğun uyduğu gelmiş geçmiş çoğunluğa yani atalara ve yine hazırdaki çoğunluğun uyduğu otoriteye / lidere uymuş olur.

Eğer bu uyma yerini teslimiyete bırakırsa, kendisine uyulan şeyin buyruğu tartışmasız ve mutlak doğru (kutsal) kabul edilirse, artık bu sosyo psikolojik süreç bir din ve bu sürecin ürettiği uyum “kulluk” halini alır.

“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (Hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.” (Tevbe,31)

Bu ayette açıkça belirtildiği üzere, Yahudiler hamamlarını, Hıristiyanlar rahiplerini rab / tanrı edinmiştir. Hiç birimiz, Yahudileri hahamlarının önünde, Hıristiyanları da rahiplerinin önünde sanki onlar bir tanrı imiş gibi tapındıklarını görmediğimize göre, ya Kuran’ın “tanrı” tanımında ya bizim “tanrı” anlayışımızda bir problem var.

Yahudilerin ve Hıristiyanların din adamları ile olan münasebetlerinin “tanrı-kul” ilişkisi olarak nitelendirilmesinin sebebi, onların din adamlarının her buyruğunu tanrı buyruğu gibi kabul ederek, sorgulamaya kapalı tutmaları, onların helal dediğine helal, haram dediğine haram demeleridir. Kuran, insanın bu tutumunu “kulluk” olarak tanımlamakta, bu eylemle buyruğu tartışılmaz olarak kabul edilen güçleri de “tanrı” olarak tanımlamaktadır. Elbette ki sahte tanrılar…

“Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürüleceği gün, “Keşke Allah’a ve Resûl’e itaat edeydik” diyecekler. Yine şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânete uğrat.” (Ahzab,66-68)

O topluluklar için din adamları, dinsel düşünüş sürecinde “otorite”yi temsil etmektedir.

“Otorite” tanrısının meşruiyetini kazanmasında grup psikolojisinin çok büyük etkisi vardır. Güç, insanlara daima cazip gelmiştir ve insanlar güçlünün yanında yer alma eğilimindedir. Otorite’nin sahası “din” ise, bağlılık genellikle “güce” değil, bilgi ve korkuya dayalıdır. İnsan, kendisinden daha çok bilenin bilgisinden istifade etmeye meğillidir. Sosyal psikologlar, grubun “uzmana / otoriteye” uyumunu yıllardan beri çeşitli deneylerle incelemiş ve uzmana / otoriteye uyma eğiliminin insanın akıl ve vicdan dengesini ne boyutlarda alt üst ettiği deneysel olarak da kanıtlanmıştır. (Bkz. Milgram Deneyi)

Otorite sahip olduğu bilgiyi, inanç unsuru olarak tanımlar ve birey bu veriyi “kutsal” kabul ederse, otoriteye, otoritenin buyruğuna itaat bir nevi “ibadet / kulluk” halini alır. Onun için Kuran, bu olguyu “Rab edinme” olarak tanımlamıştır. Bu halde otoritenin buyruğunun dışına çıkmak, “dinsel” bir korku sebebi teşkil eder. Korku, bir zaman sonra tabuya dönüşür.

İnsanın davranışına yön veren diğer bir etken ise, “çoğunluk”tur Gruba uyma eğilimi de insanın düşünme süreçlerini bloke edebilmektedir.

Çoğunluğu iki kategoride ele alabiliriz: Hali hazırdaki çoğunluk, geçmişte kalmış çoğunluk / Atalar…

Kuran, “mistik” bir yapısı bulunduğu için “çoğunluğa” uyma meselesinde ağırlığı “Atalar’a uyma” davranışına vermiş, bu eğilimi çetin bir biçimde eleştirmiştir.

İşte misaller…

“Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun” dendiğinde: “Hayır! Biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.” derler. Peki, ataları bir şeye akıl erdiremiyor, doğruya ve güzele ulaşamıyor idiyseler!…” (Bakara,170)

“Allahtan başka şeylere ilahlık yakıştırmaya şartlanmış olanlar, “Eğer Allah dileseydi Ondan başkasına ilahlık yakıştırmazdık; atalarımız da (öyle yapmazdı); ve (Onun izin verdiği) hiçbir şeyi de yasaklamazdık” derler. Onlardan önce yaşamış olanlar da böyle yaparak hakikati yalanladılar, ta ki azabımızı tadıncaya kadar! De ki: “Bize sunabileceğiniz (kesin) herhangi bir bilgiye sahip misiniz? Siz sadece (başka insanların) zanlarına uyuyorsunuz ve kendiniz tahminde bulunmaktan başka bir şey yapmıyorsunuz.” (Enam,148)

“Bir iğrençlik yaptıklarında şöyle derler: “Atalarımızı bu hal üzere bulmuştuk. Yani Allah emretti bize bunu.” De ki: “Allah, edepsizliği/iğrençliği emretmez. Allah hakkında, bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?” (Araf,28)

“Şunların kulluk etmekte oldukları şeyler yüzünden bir kuşku içine girme. Daha önce atalarının kulluk ettikleri gibi kulluk ediyorlar, hepsi bu. Biz onların da nasiplerini hiç eksiltmeden elbette vereceğiz.” (Hud,109)

“Mûsâ, onlara delillerimizi apaçık olarak getirince onlar, “Bu, ancak uydurulmuş bir sihirdir. Biz geçmiş atalarımızın zamanında böyle bir şeyin varlığını duymadık” dediler.” (Kasas,36)

“Böylelerine, Allah’ın indirdiğine uyun dendiğinde şu cevabı verirler: “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.” Peki, şeytan onları, alevli ateşin azabına çağırmış olsa da mı?” (Lokman,21)

“Onlara, Allah’ın indirdiğine ve resule gelin dendiğinde şöyle derler: “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter.” Peki, ataları hiçbir şey bilmiyor, doğru yolu bulamıyor idiyseler de mi?” (Maide,104)

“Bunlar, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka şeyler değildir. Onlar hakkında Allah bir kanıt indirmemiştir. Onlar, sadece sanıya, bir de nefislerin hoşlandığı şeylere uyuyorlar. Yemin olsun, onlara hidayet Rablerinden gelmiştir.” (Necm,23)

“”Sen” dediler, “Ha böyle nasihat etmiş, ha etmemişsin, bize göre hepsi bir. Bizim tuttuğumuz yol, önceki atalarımızın sürüp gelen âdetlerinden başka bir şey değildir. Biz bundan ötürü de cezalandırılacak değiliz!” (Şuara, 136-138)

“O’nun yanında nelere kulluk ediyorsunuz? Sadece bir takım isimlere ki, adlarını siz ve atalarınız koymuştur. Onlar hakkında Allah, hiçbir kanıt indirmemiştir. Hüküm yalnız Allah’ındır. O, yalnız ve yalnız kendisine kulluk etmenizi emretti. Eskimez ve pörsümez din işte budur. Ama insanların çokları bilmiyorlar.” (Yusuf,40)

“Bilakis (şöyle) dediler: «Gerçek biz atalarımızı bir ümmet (bir din) üzerinde bulduk. Biz de hakikaten onların izleri üstünden doğruya erdirilmişleriz.” (Zuhruf,22)

“İşte böyle! Senden önce de hangi kente bir uyarıcı göndermişsek oranın servetle şımarmış kodamanları mutlaka şöyle demişlerdir: “Biz atalarımızı bir ümmet/bir din üzerinde bulduk; onların eserlerine uyarak yol alacağız. Uyarıcı dedi: “Peki, ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha iyi yol göstereni getirmiş olsam da mı?” Dediler: “Doğrusu, biz seninle gönderilen şeyi tanımıyoruz.” (Zuhruf,23-24)

“Sonra onların dönüşleri doğrudan doğruya cehennemedir. Çünkü onlar, babalarını sapıtmış kişiler halinde bulmalarına rağmen, kendileri de hâlâ onların eserleri ardınca koşturuyorlar.” (Saffat, 68-70)

Atalara uymak, insan için “doğru”ya uymak gibidir, güven verir. Bu düşünüş, atalar olarak adlandırdığımız gelmiş – geçmiş çoğunluğun daha tecrübeli, daha bilgili olduğu hususundaki inanışın sonucudur.

Çoğunluk başlı başına insanı yönlendirir. Grup içerisindeki insanların, grubun genel eğilimine uyma davranışı yaşam içerisinde insanlara bir çok faydalar sunmakla birlikte, insanların düşünme yetilerini bloke edip, çoğunluğun eğilimi kutsal gibi algılayarak “tartışılmaz” kıldığında artık faydadan çok zarar doğurur ve düşünmek, sorgulamak ve bu suretle gerçeği aramak için yaratılmış “hür” bireyi “kul” eder.

Otoriteye, atalara ve çoğunluğa körü körüne uymanın mahşerdeki sonucunu anlatan şu sahne çok dramatiktir:

“Allah buyurdu: “Sizden önce gelip geçmiş cin ve insan topluluklarıyla içiçe, girin bakalım ateşe.” Her ümmet girdiğinde, yoldaşına lanet eder. Nihayet, hepsi orada bir araya gelince, sonrakiler öncekiler için şöyle derler: “Rabbimiz! Bizi bunlar saptırdılar. Ateş azabını bunlara bir kat daha fazla ver.” Allah buyurur: “Her biri için bir kat fazlası var, fakat siz bilmezsiniz.” (Araf,38)

Burada, atalara, çoğunluğa veya otoriteye uymuş olmanın hiçbir şekilde mazeret teşkil etmediğini görüyoruz. Neden mazeret teşkil etsin ki? Allah, onları bu şikayet edenlere göre hangi vasıfla üstün yaratmıştır ki ? Atalarımıza, yahut şu toplumun çoğunluğuna bizden fazla akıl, bizden duru bir vicdan mı verildi ? Allah’ın yaratmasında hiçbir fark var mı? O halde, onlara “kayıtsız ve şartsız” teslim olmak nasıl olur da bir mazeret teşkil eder ? Yoksa Allah, bize bu imkan ve yetenekleri vermekle “müsriflik” mi etmiş ? Yoksa bizi yaratmasında bir eksiklik mi var ? Onun bize düşünecek bir akıl, görecek gözler, işitecek kulaklar vermesi boşu boşuna mıdır ?

Kuran, insanın şifrelerini / eğilimlerini / kurallarını öğretmektedir. Buna göre, insan için, kendisini aşkın gördüğü ve aklını ve vicdanını birlikte işletme sürecini sabote eden çoğunluk, atalar ve otorite birer rabdir. Kim bunların buyruğuna sorgusuz sualsiz itaat ederek kendini teslim ederse, o hiçbir şeyin dengi gibi olamadığı Yaratıcı’ya şirk / ortak koşmuş olur. Aklı işletmemek, insanı düşünebilmesi için her yetenekle donatan Rabbin yaratışına karşı bir başkaldırıdır.

Bu saydıklarımız, kişinin kendisinden aşkın gördüğü güç kaynaklarının rableştirilmesi idi…

Bir de, insanın kendisini aşkın görerek kendisini rableştirmesi vardır ki, o da bir başka yazının konusu olsun…

Ali Aksoy – 08.04.2009

www.aliaksoy.net

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : tanrı, şirk

BESMELE

28/10/2008 · Kategori: Kuran

Besmele


“Besmele” Arapça b- ismi-llah (Allah’ın ismi ile) demek… “Bismillahirrahmanirrahim”Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adı ile” nin kısaltılmışı… Kısaca “besmele” yani diyoruz.

“Tılsım” ise “büyü” demek. Arapça’dan eski Yunanca’ya “telesmos” olarak geçmiş. “Kutsama töreni, ayin, her türlü işlem” demek… Eski Yunanca’da bir şeyin gereğini yerine getirmek, ifa etmek, ödemek, resmi bir işlemi tamamlamak demek olan “teleîn”den türetilmiş. İngilizce’ye de “talisman” olarak geçmiş…

Ee, besmele ve tılsım? Ne alaka? diyeceksiniz…

Acele etmeyin gelecek…

Bu yazıda amacım besmeleden ne anlaşılması gerektiğini gösterebilmek…

Fakat bunu yaparken İslam’ın aynı zamanda “tapınak dinlerini” nasıl “gerçek hayat dinine” dönüştürdüğünü, sır ve tılsım dinlerini nasıl reforma uğratarak hayatın içine çektiğini, bunun için de neden ona “dinlerden bir din” denemeyeceğini “besmele” örneği üzerinden görmüş olacağız…

***

Kimi Müslümanlık ve Yahudilik tezahürleri tarihsel olarak yeryüzünde en çok birbirine düşman görünen ve fakat ilginçtir en çok da birbirine benzeyen iki dini tecrübe…

Öyle ki Türkiye’deki bazı dini görünümleri, İsrail’in bir mahallesindeki dini görünümlerle karşılaştırın hayretler içinde kalabilirsiniz: Hatim kültüründen salavata, besmele çekmekten abartılı dini kıyafetlere, takke giymekten gül yağı kokularına, mehdi mesih beklemekten okunmuş dualara kadar… İslam tarihindeki Eş’arilik, Mutezililik ve Sufilikten, Yahudi tarihindeki Ferisilik, Sadukilik ve Kabbala’ya kadar…

Neyse, bu ayrı bir yazı konusu...

Mevzudan gidelim.

Yahudilikte Tanrı ve Yahve (YHVH) isminin birbirinin aynısı mı gayrısı mı olduğu tartışması vardır. Kimi Yahudiler Tanrı ile YHVH isminin özdeş olduğuna inanırlardı. Bu yüzden de, sıra dışı isim (Shem ha-Meyuhda), meşhur isim (Shem ha-Meforash), dört harfli isim (Shem ben Arba Otiyyot) olarak bilinen isimden söz ederken yalnızca “İsm” demekle yetinilirdi. Kabbalistler ve Rabbiler Tanrı için bir tek özel isim kabul etmekteydiler ki bu da Yahve (YHVH) idi. Tanrı için kullanılan diğer isimlerin ise, tanrısal özelliklerin tarihi süreç içinde insan algılamalarından çıktığını düşünürlerdi.

Yahudi din adamları özellikle Babil sürgününden sonra YHVH ismini tek başına kullanmayı sokaktaki adama yasakladılar. Dört sessiz harften oluşan bu isim tapınakta, haham kutsamasında kullanılabilirdi. Çünkü Kutsal Kitap şöyle demekteydi: “Kahinler İsrail halkını ismimi anarak kutsayacaklar. Ben de onları kutsayacağım.” (Sayılar 6/22-27).

“İsmi kutsamak?”

İsmin sırf kendisinde bir tılsım olduğunu vehmetmek?

O ismin anlamsız tekrarlarını “zikr” sanmak?

Bunları bir kenara not edin.

***

Örneğin kimi haham rivayetlerine göre Davut tapınağın temelini kazarken deniz, dünyayı basmakla tehdit edince, kırık bir çömlek parçası üzerine “ismi” yazmış ve onu denize atmış. Tabi deniz de durulmuş… Bir Ameroim olan Rabbah, denizcilerin fırtınalı bir günden, üzerine “Ben ben olanım, YHVH insanların rabbi” yazılı olan bir sopa ile denize vurmuş ve öfkesini dindirmiş… Samuel bir yerden geçerken İranlı bir kadının oğlunu “ism” ile lanetlemiş ve onu öldürmüş… (Dinleri Tarihi ile Okumak, Fuat Aydın, İst., 20007).

Görüldüğü gibi kimi hahamlara göre Tanrı ile YHVV özdeş olduğu için ismin kendisi Tanrı’yı ifade ediyor. Çünkü sır ve tılsım dinlerinde “ismin” tek başına ontolojik gücü vardır. Bu tür sonuçlara yol açan bizatihi ismin kendisinde yer alan güçtür.

İşte “tılsım”, “efsun”, “muska” dediğimiz şeyin kökü buraya dayanıyor…

***

Tılsımdan medet ummanın mazisi oldukça eskilere gidiyor. Papirüslerin incelenmesinin Eski Mısır’da 75 kadar tılsımın mevcut olduğunu ortaya çıkardığını biliyoruz. Eski Mısır’da “Doğan Güneş” tılsımının, ölümden sonra yeniden dirilmeyi sağladığına inanılırmış. Yine eski Mısır’da ölüyle birlikte gömülen “Menat” tılsımının, ölüyü tanrısal koruma altına aldığına kesin gözüyle bakılırmış…

Eski Bâbil, Asur ve Persler’de tılsımın bir teknik olarak uygulandığı malumdur. Çünkü sır ve büyü dinlerinde tılsım, güç taşıdığına inanılan isimlerden yapıldığı gibi gümüş, altın vb. değerli metallerden veya bunların taklitlerinden, mücevherlerden, deniz kabuklarından da olabilirdi. Tılsımın Manî inancıyla da ilişkisi var. Anadolu folklorunda tılsım genellikle büyünün etkisini sağlayan araçları ifade eder. Define vb. gizli şeyleri bulmak, kapalı yerleri açmak için ehlinin bildiği sözlere veya vasıtalara da tılsım denir. Bulaşıcı hastalıkların tesirini önlemek ve insanlarla hayvanların kötülüklerinden korkmamak için de tılsım yapılır.

Velhasıl sır ve büyü dinlerinde her zaman tılsımdan izler bulmak mümkündür…

***

Yahudilikteki YHVH isminin Tanrı ile özdeş olup olmadığı tartışmasının, İslam kelam tarihine “isim-müsemma” tartışması şeklinde bulaştığını görüyoruz. Bu sefer isim değişmiş: “Allah ismi Tanrı’nın kendisi midir? Yoksa ondan ayrı mıdır? Sıfatlar Zat’ın aynısı mı gayrısı mıdır? Yoksa ne aynısı ne gayrısı mıdır?

Kelam tartışmasına girecek değilim.

Gelmek istediğim nokta “besmele çekmek” tabir ettiğimiz, Süleyman Çelebi’nin Mevlidinde “cümle işte vacip oldur her kula” diye ifade ettiği, herhangi bir işe besmele çekerek başlamanın ne anlama geldiğidir.

Türkiye’de özellikle kimi sanatçılarda görülen “Dışarı çıkarken besmele çekmek gibi batıl inançlarım vardır” denmesinden de anlaşılacağı gibi, besmele, öteki dinlerdeki “tılsımlı ism” ile aynı kategoriye konur hale gelmiş durumda.

Bunun rivayet kültürümüzde de kökleri var. Boşuna değil yani.

Şu rivayetleri okuyunuz:

“Besmele ile başlanmayan her önemli iş noksan kalır.” [Beyheki], “Eve girerken Besmele çekilirse, şeytan, ‘Bu eve girmeme imkan yok der’, dönüp gider.“Amel defterinde 700 Besmele bulunanı Allahü teâlâ Cehennemden çıkarır.” [Tergibussalat], “Besmele ile yazı yazanın haceti kolaylaşır, Allahü teâlâ da razı olur.” [Deylemi], “Besmele ile işe başlayanın günahları af olur.” [İ. Rafii], “Yemeğe Besmele ile başlayıp, sonunda Elhamdülillah diyenin, daha sofra kalkmadan günahları af olur.” [Taberani], “Besmele ile yenen yemek bereketli olur.” [İbni Mace]… [Tibyan],

Bu tür rivayetlerde geçen “besmele” yani “Rahman”, “Rahim” ve “Allah” isimlerine aynen sır ve büyü dinlerindeki gibi “tılsım” muamelesi yapıldığını görüyoruz. İsmin kendisinde sihirli bir güç olduğu vehmedilerek, ismi bizzat telaffuz etmenin her şeye yeteceği, bütün kapıları açacağı, kötülükleri defedeceği, günahları silip süpüreceği sanılıyor.

Kanımca işte gerçek hayat dininin, tapınak dinlerinin ritüel, ayin ve argümanlarının istilasına uğrayarak tanınmaz hale getirildiği ve onlara yenildiği yerlerden birisi de burasıdır.

Oysa bakın gerçek hayat dinine göre “besmele” aslında ne demek ve “her işe onunla başlamak” ne muhteşem bir şey…

***

Hazırlamış olduğum Yaşayan Kur’an mealinde besmeleyi baştan sona şöyle çevirdim: “Sevgi ve Merhameti Sonsuz Allah’ın adı ile…”

Şehrin öte tarafından gelen bir adam “Kur’an aşk kitabı mı? Sevgi mevgi ne işi var her surenin başında?” diye itiraz etti.

Ben de dedim ki:

Dinle ey Ferisi!

Dinle ey “yüreği sünnetsiz!”

(“Ey Ferisi” İsa’nın, “Yüreği sünnetsiz” Musa’nın tabiridir. Ey kalbi kılıflı, yüreği taşlaşmış gelenekçi din adamı manasında.)

Evet, “rahmet” kelimesinin geçtiği her yeri sevgi ve merhamet olarak çevirdim. Çünkü Rahmân ve Rahîm kavramlarının başka bir dile çevrilemeyeceği görüşüne katılmıyorum.

Kur’an’ın en anahtar kavramı besmele başka bir dile çevrilemez öyle mi?

O zaman Kitabın evrenselliği nerede kalıyor? İnsanlık “Al dilimize çevrilemez besmeleni, oku Ortadoğu’nun çöllerinde. Madem bize hitap etmiyor, sadece Araplar anlıyor...” demez mi? Daha Kur’an’ın anahtarını insanlığa çeviremiyorsun. Üstelik de Kitaba abdestsiz dokundurtmuyor, insanlığın kalpgahı diye övündüğün Kabe’ne de gayr-i müslim diye girdirtmiyorsun!

Neyi kimden kaçırıyorsun?

Rahmeti gelip senden mi alacaklar? Talep arttıkça “rahmet fiyatlarına” zam mı yapacaksın ey Ferisi!

***

Oysa bak “Rahmân ve Rahîm” ne demek…

Asurca, Aramice, Keldanice, İbranice, Arapça gibi tüm Sami kökenli Ortadoğu dillerinde “RHM” kökü sevgi ve merhametle ilgili…

Rahmet sözlükte “sevgi, merhamet, şefkat, saygı, bağışlama, saf iyilik, güzellik saçıcılık” manasına geliyor. Bu kökten gelen kelimelerin eski dünya dillerinde meşhur ve yaygın olduğunu görüyoruz: Akadca döl yatağı, rahîm (remu), merhamet eden, seven tanrı (remânu), Aramice rahîm, merhamet (rhm), İbranîce rahîm, merhamet (raham), Hind’çe sevgi ve iyilik tanrısı (Brahma) hep aynı kökten... (Eliade).

Sevginin ve merhametin babası anlamına gelen Eb-Raham'ın bütün Sami dillerinde ve hatta Hindçe’de bile kullanıldığını görüyoruz. Buralardan evirilerek Arapça’ya İbrahim olarak geldiği anlaşılıyor. Bunların hepsi Arapça’daki rahmet, rahman, rahîm kelimeleri ile aynı anlam iklimindendirler. Terim olarak Allah'ın öz varlığında mündemiç (içkin) bulunana Rahmân (çok seven, sevgi ile dopdolu), bunun mahlûkat üzerindeki tezahürüne de Rahîm (sevgisi taşıp yayılan, varlık üzerinde merhamete dönüşen) deniyor.

Rahmet kökü Türkçe’de içinde sevgi, saygı, şefkat ve merhamet kelimelerinin yattığı “yârlığamak” kelimesini çağrıştırır. “Rabbim rahmeti ile yârlığasın”, “Rahmetinle yârlığa ya Rabbi”, “Rahmetinle yârlığa kıl ya gâni” deyişlerinde geçtiği gibi yârlamak veya yârlayıcı esasında yâr muamelesi yapmak demektir ki sevgi ve merhametin neticesidir (Elmalılı). “Allah yâr ve yardımcımız olsun” derken de bu kastedilir. (bkz. “Sevgi ve merhamet” başlıklı makale).

***

Öte yandan baktığımızda bizzat Kur’an’ın Rahmân’ı “Vedud” (Çok seven) olarak tefsir ettiğini görüyoruz: “Şüphesiz benim Rabbim Vedûd ve Rahîm’dir. (Hud; 11/90). Besmeledeki Rahmân yerine burada “Vedûd” kullanıldığına dikkat ediniz…

Bunun böyle olduğunu şu ayetlerden de anlıyoruz:

1- “Sor: “Göklerde ve yerde ne varsa kimindir?” Cevap ver: “Sevgi ve merhameti (rahmet) kendine farz kılmış olan Allah'ındır.” (En'am; 6/12).

2- “Rabbin isteseydi bütün insanlığı bir tek ümmet yapardı. Bu yüzden birbirlerine karşı çıkıp duracaklardır. Ancak Rabbinin sevgi ve merhameti (rahmet) ile bağışladığı kimse hariç; zaten onları da bunun (rahmet) için yarattı..” (Hud; 11/119).

3- “Biz seni tüm insanlığa (alemlere) yalnızca sevgi ve merhamet (rahmet) için gönderdik.” (Enbiya; 21/107).

Bu ayetlerin birincisi Yaratanın neyi temel amaç edindiğini, ikincisi insanoğlunun ne amaçla yaratıldığını, üçüncüsü de peygamberlerin ne amaçla gönderildiğini açıklıyor.

Hepsinde de aynı kelime; sevgi ve merhamet (rahmeten)...

Malum, Kur’an’ı açtığımızda ilk besmele ile karşılaşırız. Devam ettiğimizde Tövbe suresi hariç her bölümün (surenin) yine besmele ile başladığını görürüz. Fatiha’daki veya sure başlarındaki besmelelerin ayet olup olmadığı tartışması bir yana, Kur’an’da Süleyman’ın Belkıs’a gönderdiği mektup anlatılırken, mektubun besmele ile başlaması sebebiyle orada ayet olarak geçer (Neml: 27/30). Bunun dışında rahmet kök olarak Kur’an’da 341 kez kullanılır.

Malum, Kur’an’ın nüzul sırasına göre ilk suresi “Alak” suresidir. Tabiri caizse Rahman ve Rahim isimleri, sure başlarında, gazetecilik tabirleriyle “kapak” yapıldığı veya “manşete” çıktığı gibi, Kur’an’ın nüzul sırası da besmele ile başlıyor aslında… Sure başındaki besmeleden değil; suresin ismini aldığı “Biz insanı alaktan yarattık” ayetinden bahsediyorum.

Baktığımızda bu kelime de besmeledeki mana ile ilgili… “Alak” alaka, ilgi, asılmış, iliştirilmiş, ilgili, tutkulu sevgi demek… Rahime yapıştığı, oraya asıldığı, ona iliştiği veya tutunduğu için de kan pıhtısına “alak” denmiş…

Allah insanı işte bu taşan tutkulu sevgiden, ilgiden, alakadan yarattığını söylüyor. Öyle ya bütün tutkulu sevgilerden yeni bir yaratılış çıkmıyor mu? Erkeğin dişiye; dişinin erkeğe tutkusu, toprağın tohuma; tohumun toprağa tutkusu, meyvenin ağaca; ağacın meyveye tutkusu/ilgisi/alakası… Demek ki her yeni oluş ve yaratılış yeni bir ilgi ve alakanın eseri…

***

Şu halde…

Her işe besmele ile başlamak” yani “Rahmân ve Rahîm ismi ile başlamak” şu demek oluyor: Her işe sevgi ve merhamet ile yaklaşmak!

Çünkü sevgi her buzu eritir. Merhamet her katıyı yumuşatır.

Sevginin dili her kapıyı aralar. Merhametin dili her düşmanlığı yok eder.

Kur’an der ki: “Rahmân, iman edip iyilik, güzellik, doğruluk için çalışanların (amel-i salih işleyenlerin) etraflarında bir sevgi (vudd) halesi oluşturur.” (Meryem; 20/90).

İşte buzları eriten budur.

Sert kayaları çatlatan budur.

Kapanmış kapıları aralayan budur.

Düşmanlıkları yok eden budur.

Gönüllere giren budur.

Yürekleri fetheden budur.

Yoksa “ism” deki esrar ve tılsım değil…

**

Şimdi, o rivayetler tutun ki sahih, bir de bu açıdan tekrar düşünün…

Örneğin: ““Eve girerken Besmele ile girilirse, şeytan, ‘Bu eve girmeme imkan yok der’, dönüp gider…”

Yani: Eve girerken eşinize ve çocuklarınıza karşı sevgi ve merhamet besleyerek girerseniz o evde kötülük olmaz. Eşinize örneğin çiçek götürürseniz, ilginizi, alakanızı, sevginizi her fırsatta belli ederseniz, sevgi dolu sözlerle yaklaşırsanız, çocuklarınızla ilgili ve alakalı olur, onlara iyilik yapar, güzellikle davranır, doğrulukla hareket ederseniz ailecek sevgi yumağı haline gelirsiniz. Allah birbirinizin günlünde sevgi (vedd) oluşturur. Onlar sizi, siz de onları seversiniz. Böyle olan bir eve çirkinlik ve kötülük (Şeytan) giremez ve “Bu sevgi kalesini yıkmama imkan yok” der, dönüp gider…

Güneş girmeyen eve doktorun girmesi gibi, sevginin, merhametin, iyiliğin, güzelliğin ve doğruluğun girmediği eve kötülük, düşmanlık, hırs, haset, kin, buğz yani şiddetli geçimsizlik girer. Şeytan o evde cirit atar.

Deneyin, sevgi ve merhamet dilinin (besmelenin) bütün kapıları açtığını göreceksiniz.

Sadece evde değil bütün her yerde; işyerinde, çarşıda, pazarda, okulda, arkadaş çevresinde, siyasette, bürokraside, devlet-millet ilişkisinde velhasıl tüm insan ilişkilerinde sevgi ve merhametle yaklaşmanın bütün buzları erittiğini, katı ilişkileri yumuşattığını, kapanmış kapıları araladığını göreceksiniz.

Hatta yılanı bile deliğinden çıkarttığına şahit olacaksınız. Besmelenin ne demek olduğunu anlamak istiyorsanız işte size tefsiri: Tatlı dil ve güler yüz yılanı bile deliğinden çıkarır!

Rahmân (sevgi ile dopdolu) ve Rahîm (sevgisi varlığa yayılan/merhamete dönüşen) Allah’ın adı ile başlarım” işte bu olmak icap eder…

Evet, bunda bir tılsım (etki) var. Ama bu tılsım tapınak dinlerindeki sır ve efsun yani okuma, üfürme ve anlamsız tekrar değil…

Bu “ölü besmele”dir.

Bilakis gerçek hayat dinindeki besmele her işe sevgi ve merhamet besleyerek, iyilik, güzellik ve doğrulukla muamele ederek, tatlı dil ve güler yüzle başlamadır.

Bu da “yaşayan besmele”dir.

***

Hz. İsa gibi ölmüş, bitmiş, tükenmiş kişilikleri dirilten, gözlerin ferini açan, kulakların pasını silen, ruhsuzlara can veren, dizlere derman olan, yepyeni çığırlar, bembeyaz sayfalar açan budur… Çamurlarda sürünen bir halkı alıp yükseklere çıkaran, yepyeni bir gelecek vadeden budur… Mesel ile konuşmak adeti olan Hz. İsa’nın çamurdan kuş yapması, ölmüşleri diriltmesi, körleri , sağırları iyileştirmesi bu demekti… İsa’nın dili işte bunun için besmelenin yani sevgi ve merhametin diliydi.

Hz. Musa gibi yürekleri sünnet eden yani kalpteki kılıfları; hırs, haset, kin, düşmanlık tortularını söken, taşlaşmış kalpleri yumuşatan, gönüllere sürur, yüreklere umut aşılayan buydu…Musa’nın dili de işte bunun için besmelenin yani sevgi ve merhametin diliydi…

İşte bunun için Hz. Peygamber alemlere rahmet için yani insanlıkta sevgi ve merhameti yaymak için, besmeleyi yaşamak ve yaşatmak için gelmişti…

Bunun için besmele bir çilingir değil. Büyü, muska, efsun hiç değil.

Böyle günde beş bin defa besmele çeksen ne olur?

Bir kağıda yazıp, suya batırıp, okuyup üfleyip muska yapsan ne çıkar?

Bu yaşayan değil; ölü besmeledir. Sır ve tılsım dinleri ritüelidir.

Gerçek hayat dininde besmele “yürüyen sevgi ve merhamet” olmaktır. Sevgi ile yaklaşmayı, merhametle muameleyi ete kemiğe büründürmektir. Demirden kalpleri asıl bu açar! Ölmüşleri asıl bu diriltir! Körler bununla görür, sağırlar bununla duyar. Sevgi ve merhamet insana yaşadığını hissettirir. “O yokken meğer hiç yaşamamışım” dersiniz. Çünkü ondan mahrum olan ölüdür, kördür, sağırdır!

***

Onun için ey Ferisi sev!

İnsanı sev, eşini sev, kızını sev, oğlunu sev, anneni sev, babanı sev, kardeşini sev, arkadaşını sev, çocukları sev, çiçekleri sev, hayvanları sev, ağaçları sev, kuşları sev, doğayı sev…

Hayatı sev, iyiyi sev, güzeli sev, doğruyu sev, adaleti sev, cesareti sev, mertliği sev…

Sev de sev, elle tutulur, gözle görülür bir şeyi sev.

Şeylere merhamet nazarıyla bakmayı öğren.

Yalnızca zalimi sevme.

Yalnızca zulmü alkışlama.

Çünkü zalimden başkasına düşmanlık yoktur.

***

Besmele bize bunları öğretmeli değil mi?

Süleyman Çelebi Mevlid’e besmele ile başlayarak “vacip oldur cümle işte her kula” demiş. Demek o da şiirine besmele ile başlamak istemiş. Mevlidhanlar az müsade, Çelebi galiba şunu demek istiyor:

“Sevgi ve merhametle yaklaşalım evvela

Böyle gerektir cümle işte her kula.”

R. İhsan ELİAÇIK

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, kuran, besmele

DENİZ NASIL YARILDI?

4/8/2008 · Kategori: Kuran

Deniz Nasıl Yarıldı?

Dikkat ederseniz, bunca gürültü arasında, mecbur kalmadıkça doğrudan gerilimli gündeme ilişkin yazmamaya çalışıyorum. Yazarsam bile on yıl sonra da okunabilecek yazılar çıkarmaya çalışıyorum. Yazdığım yazılar daha çok M. İkbal’in tavsiyesi doğrultusunda “İslam’da dini düşüncenin yeniden inşasına” yönelik…

Ortalık kısmi sükunete de kavuşmuşken, kendi mecramda akmama ve epeydir beklettiğim bir konuyu ele almama müsaade ediniz…

***

Yazının başlığını okuyunca, bir çok kişi Hz. Musa zamanında Kızıldeniz’in yarılmasını hatırlamış ve “Bunu da inkar edecek” diye sanırım hayıflanmıştır…

Yo, inkar etmeyeceğim.

“Benzerinin bugün de olması lazım” tefsir ilkemiz gereği nasıl olduğunu göstereceğim, hem de fotoğraflarıyla…

Zaten ben bu tür Kur’an kıssalarını İsrailiyat etkisinden kurtarmaya, “Yaşayan Kur’an” espirisi çerçevesinde, tarih, hayat ve tabiat bağlamında yeniden ele almaya çalışmaktayım.

Çünkü Kur’an her ne şeyden bahsediyorsa, bilin ki, aktörleri değişmek suretiyle bugün de oluyordur. Aksi halde Kur’an’ın evrenselliğinden bahsedilemez.

Bu tür Kur’an kıssalarını yaşandığı tarihte bir kez olmuş bitmiş bir mucize olarak görenler, asıl Kur’an’ı tarihsel olarak anlamaktalar. Kur’an’ın evrensel mesajını olayın geçtiği o zaman ile sınırlandırmakta, o tarihe gömmekte ve o mekana hapsetmekteler. Zira Kur’an’dan evrensel mesajlar çıkarılabilmemiz için ele aldığı konuların benzerlerinin bugün de oluyor/yaşıyor olması lazım.

Bu şu demektir; O çok bildiğimizi zannettiğiniz Kur’an’ı, yeniden okumamız gerekiyor!

Bunu en çok da insanları “Kur’an’a” çağıranların yapması gerekiyor!

Bu anlamda mucizenin “olağandışı olan şey” değil; “olmakta olan şey” olduğunu, bunun için tarihe, hayata ve tabiata bakmamız gerektiğini yani kafamızı kaldırıp etrafa bakmamız veya Kur’an’ın tabiri ile “yol kenarlarında” duran kanıt ve kalıntılara bakmamız gerektiğini söyleyip durmaktayım.

***

İşte size fotoğraflarıyla başka bir kanıt daha…

Güney Kore’nin Jindo adasına gidiyoruz…

Aşağıdaki haberi lütfen okuyun. Fotoğraflı olarak alıntıladım. Diğer fotoğrafları internette bir çok haber sitesi veya gazeteden fotoğraflarıyla beraber okuyabilirsiniz.

Haber şöyle:

“Güney Kore'de bulunan Jindo adası dünyanın en şaşırtıcı doğal olaylarından birisine tanıklık ediyor. Denizde yaşanan Med-Cezir sırasında deniz iki taraftan çekiliyor ve kara ortaya çıkıyor. Ortaya çıkan kara 2.8 kilometre uzunluğunda ve 40 metre eninde. Görüntü aynen Hazreti Musa zamanında Kızıldeniz'in ortadan ikiye yarılmasını hatırlatıyor. Med - Cezir zamanlarında adada artık geleneksel olarak bir festival düzenleniyor. Güney Koreliler festivalde adeta adaya akın ediyor. Milyonlarca insan denizin çekilmesiyle birlikte ortaya çıkan bu yoldan adaya yürümek için burada toplanıyor… Ancak Güney Koreliler bu olayın med cezir olduğuna inanmıyorlar. Efsaneye göre Jindo Adasında yaşayan köylüler sık sık kaplanların saldırılarına uğruyorlardı. Günün birinde kaplanlar bütün köy ü kuşatınca köyde yaşayanlar can havliyle adanın komşusu olan Modo adasına yüzdüler. Bu arada köyün en yaşlı kişisi olan bir kadın yüzme bilmediği için Modo Adasına gidemedi. Sahile kadar yürüyen bu kadın, adaya geçemeyeceğini anlayınca Tanrı’ya dua etti. Duası kabul olan bu kadın için o gün denizden bu yol açıldı. Yüzme bilmeyen yaşlı kadın bu yoldan yürüyerek karşı ad aya ulaştı ve kaplanlardan kurtuldu. O günden bu yana bu efsane için adada toplanan Koreliler, aynı yolu yürüyerek geçerek Tanrı’ya dua ediyorlar…”

***

Görüldüğü gibi Güney Koreliler de, tıpkı Yahudiler gibi Tanrı’nın gücünün ve mucizesinin “olmakta olanda/ doğal olanda” olduğunu kabule yanaşmıyorlar, çok ilginç!

Neden acaba?

Çünkü…

Doğal olunca herkese ait oluyor ve kendilerinin bir ayrıcalığı kalmıyor. Oysa Tanrı’nın hassaten örneğin Yahudilerin yanında olduğunu, onları kayırdığını, onlara sıkıştıklarında mucizeler gönderdiğini göstermeleri gerek! Kendilerinin diğer “sıradan” milletlerden ayrıcalıklı “Tanrı’nın seçimleş ırkı” olduklarını kör gözlere ancak böyle kabul ettirebilirler. Bunun için, bu olayın, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir “Tanrısal mucize” olması gerek! Diğer milletler selde, tufanda, tsunamide, depremde, yanardağ patlamalarında lavlar altında kalarak can pazarı yaşıyorken bunların Tanrı’nın özel muamelesi ile kurtarılıyor olması gerek! Yoksa üstünlüklerini nasıl ispat edecekler?

Yahudilerin Hz. Musa üzerinden, Hristıyanların Hz.İsa üzerinden ve hatta kimi Müslümanların Hz. Muhammed üzerinden ürettikleri “mit” anlaşılıyor olmalı…

Sırf, bunların nüfuz cüzdanını taşıyor olmakla kurtulmuşluk vehmine kapılma…

“Ateş bize birkaç günden fazla dokunmaz” avuntusuyla geri kalan herkesi cehenneme doldurma ihtirası…

Tanrı’ya sahip çıkma, Peygamberi tekeline alma, mucizeyi kendine hasretme ve bunlarla tarihte tutunma arzusu…

Yahudiler, Tanrı’ya sahip çıkma ve mucizeleri yalnızca kendi soylarına mahsus kılmakla kalmamışlar, peygamberliği de kendi tekellerine almışlar. Hind kast sisteminden devşirdikleri dini oligarşik yapı ile bütün peygamberlerin ancak ve sadece kendi soylarından çıkabileceğine inanmışlar. Adem’den itibaren dünya tarihini Tevrat’ta böyle yazmışlar.

Baştan sona kurgu…

(Benu-İsrail= İsrail’e (Yakup’a) nispet ederek bina etme, düzme, kurgulama, onun torunları olduğunu iddia etme cingözlüğü!!!)

Görüyorsunuz, “herkese ait olan” üzerinde tam bir simsarlık ve baronluk tesis edilmiş!

Halbuki ne diyor Kur’an;

“Cennet ne sizin kuruntularınızla, ne de önceki çağlarda kitap verilenlerin kuruntularıyla kazanılacak bir yer değildir. Kim bir kötülük yaparsa cezasını çeker ve Allah’tan başka da ne bir yâr, ne de bir yardımcı bulabilir” (Nisa; 4/123).

Yani: Cennet “Biz Müslümanlarız, bizim dinimiz son hak dindir. Müslüman olmadıkça, bizim dinimize geçmedikçe cennete girmek mümkün değildir. Her ne kadar günah işlesek de Allah bu son dine mensup olduğumuz için bizi affeder. Allah bizi yakmaz” diyerek sizin kuruntularınızla, “Biz Allah’ın seçilmiş halkıyız. Bütün peygamberler bizden çıkmış. Asıl hak din ve hak kitap bizimkisi. Cehennem bize sayılı gönlerden başka dokunmaz” diyen Yahudilerin kuruntularıyla, “İsa hepimiz için kendini feda etmiş. O’nun kilisesine girmedikçe, vaftiz olup temizlenmedikçe kimse cennete giremez” diyen Hristıyanların kuruntularıyla kazanılacak bir yer değildir!

Yani: “Allah’ın hakkını teslim eden” (Müslüman) derken Araplar, Türkler veya Farslar, “Allah’a kulak veren” (İsmail) derken Arap soyu, “Tanrı ile yürüyen” (İsrail) derken İbrani soyu, Allah’ın yardımcıları (Ensarullah) derken de Haçlılar, İngilizler, Almanlar, Fransızlar vs. kastediliyor değildir. Kurtulmuş soy, seçilmiş ırk veya lanetlenmiş kavim diye bir şey yoktur. Kim sahiden “Allah ile yürüyorsa”, hakkı teslim edenler de, Tanrı ile yürüyenler de, Allah’a yardım edenler de işte onlardır. Allah ile yürümek demek, Allah’ın varlığına, birliğine, bölünmez bütünlüğüne ve hesaba, kitaba canı gönülden iman edip iyilik, güzellik, doğruluk yolunda çalışmak, böylece Allah bilinciyle yaşanmış erdemli ve dürüst bir hayat sürmek demektir. Irk, kavim, millet ve tarihsel din telâkkileriyle, etiketlerle, nüfus cüzdanı kimlikleriyle avunup durmayı bırakın. İman, ahlâk, adalet, doğruluk, dürüstlük gibi değerleri yaşamaya, ete kemiğe büründürmeye bakın, evrensel kurtuluşun yolu budur!

***

Fazla dağıtmadan konuya dönelim…

Kızıldeniz’in yarılması olayını Meal-Tefsir’de şöyle açıklamışız;

“Deniz yarılmasının, bugün bu denizin Süveyş kanalı olarak bilinen kuzeybatı ucunda gerçekleştiği anlaşılıyor. Olayın yaşandığı çağlarda burası şimdiki kadar derin değildi ve bazı bakımlardan Kuzey Denizi’nin ana kıtayla Frisian adaları arasında kalan sığ bölümü gibiydi. Denizin geri çekilmesi (cezir) hallerinde bu gibi yerlerde sığ bölgeler çıplak kalmakta ve geçici olarak geçilebilir hale gelmekte, bu durumdayken deniz kapanması (med) ile sulara gömülmekteydi. Olayın böylesi bir anda yaşandığı anlaşılıyor. Nitekim olaylar yazılı metinlerde anlatıldığı gibi bir anda olup bitmiyor, günlerce sürebiliyordu. Keza Tevrat’ta olay “ Ve Rab bütün gece kuvvetli şark yeli ile denizi geri çevirdi ve denizi karaya çevirdi ve sular yarıldı”(Çıkış; 14/1–31) şeklinde anlatılır. Şu halde olayda Allah’ın ayeti (mucizesi) Musa’nın asası ile denizi yarıp karşıya geçmesi değil; med-cezir olayı ile yarılıp açılmış olan deniz ve ortasında görünen toprak yoldan Musa’nın asası ile orayı işaret ederek karşıya geçilmesidir. Yani Musa ve taraftarları zaman zaman meydana gelen ve bilinen bir tabiat olayından (med-cezir) yararlanmışlardır. Firavun’un da içlerinde olduğu bir çoğu da orada boğulmuştur. Çünkü eğer hepsi boğulsaydı Firavunluk yıkılır, Musa da geri dönerdi. Oysa bu olaydan sonra Firavunluk daha yüzlerce yıl devam etti… Burada Kuran’ın “varlığın diliyle konuşan” uslubunu görüyoruz. Bu usluba göre ilahi fiiller doğa olaylarının dışından gelmez; doğal olanın bizzat kendisi odur zaten. Dahası bu tür olaylar halen olmaya devam etmektedir…” (bkz.Yaşayan Kur’an, Taha; 20/78 tefsiri).

***

Bu tefsiri yukarıdaki Güney Kore Jindo adasındaki olayla karşılaştırınız. Fotoğraflara iyice bakınız. Taha suresinde anlatılan olayların “yaşayan tefsirini” göreceksiniz.

Hz. Musa’nın yarılan denizden karşıya geçmesi de işte böyleydi!

Kur’an’ın verili tarih, yaşayan hayat ve canlı tabiat ile tefsiri dediğimiz şey işte budur!

Güney Korelilerin olayı mitleştirdikleri gibi Yahudiler de anlattığımız sebeplerle aynen öyle mitleştirdiler ve Tevrat’a o mitleşmiş haliyle aldılar. Bizim Müslümanlar da oradaki mitleşmiş halini iktibas edip duruyorlar. Yeryüzünde dolaşıp yaşayan hayata, canlı tabiata bakma ve araştırma zahmetine katlanmıyorlar. Böyle olunca da okudukları Kur’an bir “ölü metin” haline geliyor.

“Yaşayan Kur’an” ile ne demek istediğimi anlatabilmek için döktüğüm onca dilden sonra sanırım artık susma makamındayım.

Her an bir iş ve oluşta olan, dün olduğu gibi bugün de enfüsteki ve afâktaki “yaşayan ayetlerini” hiç durmadan gösteren Allah’a hamdolsun!

Recep İhsan ELİAÇIK

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, kuran, vahiy, mucize, ayet

DOKUZ ÇETE DOKUZ AYET

16/7/2008 · Kategori: Kuran

Dokuz Çete, Dokuz Ayet

“Çete” TDK sözlüğünde şöyle tanımlanmış: “Yasa dışı işler yapmak veya etrafındakileri korkutmak amacıyla bir araya gelmiş topluluk…”

“Haydut” ise şöyle: “Silahlı soygun yapan kimse…”

Bu sözcüklerin Türkçeye Sırpça (çeta) ve Macarca’dan (hajdu) geçmiş olması da ilginç!

***

Kur’an’da “ülkede fesat çıkaran dokuz çete” diyerek Hz. Salih’in kavminden, “ateşe çağıran liderler/çete elebaşları” diyerek de Firavun yönetiminden bahsedilir;

“Ülkede, yapıcı hiçbir şeye yanaşmayan ve boyuna yıkıcı davranıp fesat çıkaran dokuz çete (tis’atu raht) vardı.” (Neml; 27/48).

“Onları ateşe çağıran çete elebaşları (eimmeten yed’une ile’nnâr) yaptık.” (Kasas; 28/41)

***

Kur’an, sahipsiz bulduğu her şeyi talan eden, oluşturdukları “dokuz çete” ile herkese ait olan (kamu) üzerinde soygun, talan, hırsızlık ve yolsuzluk iktidarı kuran Semud çetelerine, Hz. Salih aracılığı ile, ortalığa sahipsiz bir deve salarak “Allah’ın devesine dokunmayın!” çağrısı yapar.

“Allah’ın devesi” (Nagatallah), Türkçe’de “Allah’ın dağı…”, “Allah’ın suyu…” dememiz gibi sahipsizliğin, özel şahıslara ait olmamanın yani “kamu” malı olmanın ifadesi oluyor. Zira Allah’a ait olan her şey aynı zamanda herkese/en-nâs’a ait demektir. Bunlara dokunulmamalı, soyguna ve talana girişilmemelidir. Çünkü onların üzerinde herkesin hakkı vardır. (bkz. “Allah’ın devesine dokunmayın” başlıklı makale).

Malum, Semud ileri gelenleri, Hz. Salih’in çıkışını, kurdukları “çete düzeni” için tehdit sayarlar ve o bildik kadim yönteme başvururlar: Fail-i meçhul cinayet!

“Allah’ın adını anarak kendi aralarında: ‘Bir gece evini basarak onu ailecek katledelim. Sonra yakınlarına olay anında orada değildik, inanın hiçbir şeyden haberimiz yok deriz’ diye anlaştılar.” (Neml; 27/49).

Onlar bir plan kurarlar fakat hiç fark edemeyecekleri bir yerden Allah planlarını altüst eder. Yani baskın, suikast ve ele geçirme planları akamete uğrar.

***

Aynı şekilde Kur’an, halkını sınıflara ayıran, zayıfları ezen, erkeklerine kurbanlık koyun muamelesi yapan, kadınlarını hayasızlığa zorlayan ve böylece ülkede “devlet terörü” estiren Firavun yönetimine, Hz. Musa aracılığı ile “dokuz ayet” iletildiğini söyler. (İsra; 17/101, Neml; 27/12).

Bu dokuz ayetin ne olduğunu Hz. Peygamber şöyle açıklamıştır;

“Saffan bin Assal’dan, o şöyle demiştir: “Bir Yahudi arkadaşına Bizi şu peygambere götür de “apaçık dokuz ayet” hakkında soralım dedi. Bunun üzerine hep beraber Hz. Peygamber (s.a.v) ’in yanına gittik. O ikisi soruyu sordular. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Bu dokuz ayet; 1- Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayın 2- Hırsızlık yapmayın 3- Zina yapmayın 4- Adam öldürmeyin 5- Sihir yapmayın 6- Faiz yemeyin 7- İftira atmayın 8- Savaşta kaçmayın 9-Cumartesi yasağına riayet edin…dir.” dedi. Bunun üzerine o iki Yahudi ayağa kalktı ve Hz. Peygamber’in ellerini ayaklarını öperek şöyle dediler; “Şahadet ederiz ki sen peygambersin. Eğer kavmimiz tarafından öldürülmekten korkmasıydık, hiç şüphesiz sana tabi olurduk.” (Razi, Kurtubi, İbn Kesir).

Öyle anlaşıyor ki bunlar aslında Firavun yönetimine yönelik çağrılardı. Çünkü Hz. Musa’dan bu “dokuz ayeti” Firavun yönetimine iletmesi istenmiştir. Firavun’un “ateşe çağıran çete elebaşları” (eimme) bunlara uymaya çağırılmıştır.

***

Peki…

Bunları bugün nasıl anlamalıyız?

Şehre/ülkeye/dünyaya egemen “dokuz çete” ve ateşe çağıran çete elebaşlarına “dokuz ayet” bugün için ne anlama geliyor?

Öyle ya, şu an ortada ne Salih var, ne Semud, ne Allah’ın devesi, ne Firavun, ne de Musa. Bunlar toprak olalı binlerce yıl oldu…

Asıl, sana, bana, ülkeme dair yani bugünkü dünyaya ne deniyor, ona bakmalı değil miyiz?

Buradan bakınca, dünyanın gelmiş geçmiş tüm “çetelerine” son derece diri, yaşayan, evrensel çağrılar yapıldığını görüyoruz. Sanki doğrudan doğruya günümüzü, çağımızı anlatmakta…

***

Hz. Peygamberin tefsirinden ilhamla, “dokuz ayet” bize ne diyor ve bakın “dokuz çete” ne manaya geliyor;

1- Allah’a ortak koşmayın: Allah’ın yarattığı şu yeryüzünde, insanlık üzerinde tanrılık taslamayın. Dünya egemenliği sevdasından vazgeçin. G-8 adı altında (ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Japonya, Kanada, Rusya… İspanya’da dahil olunca G-9 oluyor). Yeryüzünün “dokuz çetesi” misiniz siz? Sizden büyük Allah (insanlık) var.

Aynı şekilde egemen olunan ülkelerde 1- Askeriye, 2- Bürokrasi 3- Yargı 4- Medya, 5- Aydın, 6- Sermaye, 7- İstihbarat, 8- Sivil toplum örgütleri ve 9- Emekliler içinden devşirerek kamuda çete yuvalanmaları oluşturmayın. Yasadışı yollarla herkese ait olanı (kamuyu) ele geçirmeye kalkışmayın. Kendinize “devlet tanrısı” icat edip onun arkasına sığınarak karanlık işler çevirmeyin. Sizden büyük Allah var, halk var, millet var…

2- Adam öldürmeyin: Süikast planları yaparak, fail-i meçhül cinayetler işleyerek anaları dul, çocukları yetim bırakmayın. Egemenlik hırslarınız uğruna insanları katletmeyin. Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir.

3- Hırsızlık yapmayın: Herkese ait olan (kamu) malını çalmayın. Kamu arazilerini peşkeş çekmeyin. Usülsüz ihalelerle eşe dostu nemalandırmayın. Nitelikli dolandırıcılık yapmayın. Zimmetinize para geçirmeyin. Herkese ait olanı talan etmeyin; Allah’ın suyu, arazisi, petrolü, doğalgazı, dağı, taşı… üzerinde nasıl olsa sahibi yok diye akbabalar gibi uçuşmayın…

4- Zina yapmayın: Nikah ve evlilik topluma sunulmuş bir arz (ırz)dır. Nikah sözleşmesi ise verilen söz, ilke, kural (nomos) demektir. Bunu ihlal eden topluma arz ettiği şeyi çiğnemiş, sözün namusu ile yaşamamış, eşini aldatmış demektir. Eşini aldatan ise herkesi aldatır. Lümpen ve pespaye yaşamayı bırakın. Aile sorumluluğu içinde kendinize erdemli ve dürüst bir hayat kurun.

5- Faiz yemeyin: Haksız kazanç peşinde koşmayın. Verilmeyeni almayın, hakkınız olmayanı istemeyin. Sermaye gücünü kullanarak insanları kredi kartı kölesi yapmayın. İçinde emek ve alınteri olmayan kazanç hırsızlık ve yolsuzluktur.

6- Sihir yapmayın: Olayları çarpıtmayın, olanı başka türlü göstermeyin, göz boyayarak gerçekleri örtbas etmeyin. Bilimsel ve teknik bilgilerinizi zulüm düzenlerinin emrine vermeyin. Olanı başka türlü göstererek kan ağlayan dünyayı, acı çeken halkları sanki hiçbir şey olmuyormuş, her şey toz pembeymiş gibi göstermeyin. Ekranları bir simulasyon (benzetim/olanı başka türlü gösterme) aracı olarak kullanmayın.

7- İftira atmayın: Yalan yere insanları karalamayın. İnsanları olmadıkları şeylerle suçlamayın. Muhalifleri toplumun gözünden düşürmek için andıçlamayın. Suçsuz yere insanları adi iftiralarla sindirmeye çalışmayın. Montaj kasetler hazırlayıp tedavüle sokmayın.

8- Savaştan kaçmayın: Kamunun her türlü nimetinden istifade edip, iş savaşmaya, yurt savunmasına gelince kendi çocuklarınızı yağlı ballı yerlere sevkettirip, kimi kimsesi olmayan garibanları cephelere sürmeyin.

9- Cumartesi yasağına riayet edin: Hukuku delmeyin. Hukuku işinize gelmediği zaman çiğneyip geçmeyin. Hukuk hilelerine başvurarak dolap çevirmeyin. “Kitabına uydurarak” hukuk ile onamayın.

**

İşte bunlar, başta Semud’un “dokuz çetesi” ve Firavun’un “ateşe çağıran çete elebaşları” olmak üzere, dünyanın gelmiş geçmiş tüm çetelerinin ortak özellikleridir.

Şurası unutulmamalı ki “dokuz çete” ülkelerde/ yüryüzünde bittikçe “dokuz ayet” de adalet arayan yüreklere inmeye devam eder…

Siz bu dokuz ayeti, doksandokuz veya doküzyüz doksandokuz ayet şeklinde “çokluktan kinaye” olarak da anlayabilirsiniz. İster dokuz deyin, ister doksandokuz; iyiliğe, güzelliğe, doğruluğa, dürüstlüğe, gerçeğe, adalete, sevgiye ve merhamete dair bütün sözler O’nundur, O’ndandır…

İçi kötülük ve fesat dolularda biten “fucur ilhamı” ne kadar çoksa, içi iyilik ve adalet dolulara inen “takva ilhamı” da o kadar çoktur.

İner de iner; tâ insanlığın tanyeri ağarıncaya, karanlıklardan aydınlığa çıkıp “selam” (barış, esenlik, adalet) tüm ülkelere/yeryüzüne egemen oluncaya kadar…

Recep İhsan ELİAÇIK

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, kuran, çete, ayet,

HANGİ KUR'AN?

2/7/2008 · Kategori: Kuran

Hangi Kur’an?

“Kur’an’a dönelim”, “Kur’an İslam’ı” vs. diye “Kur’an da Kur’an” deyip durmaktan dillerde tüy bitiren söylemleri biliyorsunuzdur.

Olumlu işlevi olmuştu bir ara ama artık kabak tadı vermeye başladı.

Gayet sığ, derinliksiz ve yavan kalıyor.

Artık şöyle denmeli: İyi de “Hangi Kur’an”?

Yanlış anlaşılmasın; birden fazla Kur’an olduğunu kastetmiyorum.

Bir tane Kur’an var; tamam, başımız gözümüz üstüne…

Artık soru şu: Hangi Kur’an “anlayışına” döneceğiz?

***

Bir ritüel, ayin ve “ölü metin” haline getirilmiş Kur’an’a mı?

İçinde her türden hikaye, masal, mucize, keramet, kehanet, şifre, cifr bulunduğuna inanılan ve bu haliyle yaşamdan koparılarak “eskilerin masalları”na dönüştürülmüş Kur’an’a mı?

Hani şu Adem’i cennetten kovan, Havva’yı Adem’in kaburga kemiğinden yaratan, ruhlar aleminde bizden söz alan…

Hz. Nuh’u bin yıl yaşatan…

İbrahim için ateşi gül bahçesine çeviren, kuşları kan revan içinde parça parça ettiren, oğluna olan sevgisini kıskanıp onu kurban etmesini isteyen…

Hz. Salih’e şapkadan tavşan çıkartır gibi kayanın içinden deve çıkartan, Ashab-ı Kehf’i üç yüz yıl öldürüp sonra dirilten, parçasıyla vurunca ölmüş ineği dirilten, Musa’ya denizleri yardırtan, İsa’ya ölüleri dirilten sonra evin bacasından göğe çeken, Yunus’u ırmağın içindeki balığın karnında üç gün yaşatan, Süleyman’la havada kuşları, karada karıncaları konuşturan, tahtının üstüne ceset bırakan, ışınlamayla (!) Belkıs’ın tahtını getiren…

Peygamberinin kalbini yarıp zemzemle yıkayan, parmaklarıyla ayı yardırtan, gelecekten nice haberler verdirten, kehanette bulunduran, cinlerle konuşturan, günahkarlar için ona torpil (şefaat) izni veren…

İçinde 19 mucizesinden demirin esrarına, Zülkarneyn’in uzaylı ufoları gördüğünden, iki denizin birleştiği yeri keşfine nice bilimsel (!) keşifleri 14 asır öncesinden haber veren…

600 tane ayeti nesholan, recm ayetini keçiler yiyen, velayet suresi hasıraltı edilen…

Bir hatimle borçlulara eda, hastalara şifa, dertlilere deva olan Kur’an’a mı?

Güllü yasindeki, okunmuş ayetteki, muskalardaki Kur’an’a mı?

Bunların hepsi Kur’an.

Hangi Kur’an’a döneceğiz?

Akif’in o unutulmaz dizeleriyle, “Ya açıp baktığımız yaprağına ya da üfleyip geçtiğimiz bir ölünün toprağına” Kur’an’a mı?

“Her gün ezbere okuduğumuz halde ibret olmayan, ayetlerinde bir maksat arama gereği duymadığımız” Kur’an’a mı?

“Sadece lafzını muhkem sanıp manasının kaydında olmadığımız” Kur’an’a mı?

“Mezarlıklarda okunan ve fal bakılan” Kur’an’a mı?

Hangi Kur’an’a döneceğiz?

***

Keza Hangi Allah’a döneceğiz?

“İşlerimizi görmek vazifesidir, Rabbimiz değil mi?” dediğimiz…

Hazinelerini kendi veznemiz sandığımız…

Havale edip ne kadar masrafımız varsa ona ödettiğimiz…

Silahımızı kullanacak, hududumuzu bekleyecek…

Çekip kumandası altına ordu ordu meleği bizim hesabımıza küffarı yerle bir edecek…

Başımız sıkıldı mı kafi bizim o nazlı sesimiz; “Yetiş” deyince ya kendi gelecek ya da Hızır’ı gönderecek…

Evde hasta mı var borcudur; bakacak…

Şifa hazinesini derhal oluk oluk akıtacak…

Hani şu yanaşmamız, ırgadımız, lalamız, bacımız, dadımız, vekil-i harcımız, kahyamız, mudir-i veznemiz… Denizde cenk mi olacakmış; gemimiz, kaptanımız… Ordu mu lazımmış; askerimiz, kumandanımız…

Köyün yasakçısı, şehrin baş tahsildarı, ailemizin doktoru, eczacımız… Hasılı hepsi O olan Allah’a mı?

Hangi Allah’a döneceğiz?

Bunun adı “Hudayı kul yapıp kendi Huda olmak” değilse nedir?

Bunun adı şudur: Çalış dedikçe şeriat çalışmayıp durmak… Onun hesabına bir çok hurafe uydurmak… Sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya, zavallı dini çevirmek onunla maskaraya …

Dinin o güzel yüzünü, çirkin bir hortlağa (çehre-i memsuha) döndürmek…

Bunları ben söylemiyorum; Akif söylüyor.

***

Hangi Kur’an’a döneceğiz?

Bir eski çağlar, ölüler, cifrler, şifreler kitabı olarak Kur’an’a mı?

Tarihten, hayattan ve tabiattan koparılmış bir ayin metni olarak Kur’an’a mı?

Üzerinden servet yığdığımız, para pastığımız Kur’an’a mı?

Böyle bir Kur’an var zaten.

İşte mezarlıklarda okuyoruz, türbelerde üflüyoruz, evimizin başköşesine asıyor, ona doğru uzanıp yatmıyor, arka odada ise her türlü haltı yiyoruz.

Ha babam ezberliyor, teberrüken hatmediyor, abdestsiz dokunamıyor, destursuz açamıyor, salavatsız konuşamıyoruz…

Tecvidinden hattına, DVD’sinden görüntülü hatim setine “din pazarına” dönüşmüş ekranlarımızdan “gel geel!” diye pazarlıyoruz. Çalkalandıkça kendisinden yağ çıkan kap gibi habire çalkalıyoruz. Yağını, derisini, kılını, tüyünü her şeyini ranta çevirmeyi pek bir beceriyoruz. Hinduların kutsal ineği gibi üzerinden palazlanıyor, zengin oluyor; katlar, yatlar, arabalar, yazlıklar, villalar alıyoruz.

Rütbeler, şanlar, titrler takıyor: Prof.’lar, Doç.’lar, Dr.’lar oluyoruz.

Böyle bir Kur’an var zeten.

Hangi Kur’an’a döneceğiz.

19 katlamalı, 7 bölenli, 12 çıkarmalı… Japon icadı son model hesap makinesi gibi ne zaman kıyametin kopacağını, başınıza nelerin geleceğini, hangi vakit Mehdi’nin zuhur edeceğini cifirleyip önümüze koyuveriyor…

Hangi Kur’an’a döneceğiz?

Bir ölü metin olarak Kur’an’a mı?

“Yaşayan Kur’an’a” mı?

Kur’an’ın “ölüsüne” mi “dirisine” mi döneceğiz?

Nereden başlayacağız, hangi “anlayışı” esas alacağız?

***

Bak kardeşim, önce esaslı bir dini aydınlanma yaşacağız.

Kur’an’ı insanlığın vicdanı (basâiru li’nnâs) olarak göreceğiz.

İçinde insanlığın şeref ve haysiyetinin bulunduğuna, akla ve vicdana hitap etmeyen hiçbir şey bulunmadığına, iyilik, güzellik, doğruluk rehberi, sevgi ve merhamet kaynağı olduğuna, gerçeğin ve adaletin evrensel sesi olduğuna inanacağız.

Kur’an’ın bütün özü budur, başka bir şey aramayacağız.

Bunun için Kur’an diyene “Hangi Kur’an?”, İslam diyene “Hangi İslam?”, sünnet diyene “Hangi sünnet?”, Muhammed diyene “Hangi Muhammed?” Allah diyene “Hangi Allah?” diye soracağız?

Bunlar önemli çünkü hurafeden görünmez hale gelmiş durumdalar.

Bu bizi doğru anlama yolunda ilerletecek.

Çünkü artık İslam’ın ilk doğuş yıllarında değiliz. Kur’an’ın nazil olduğu çağı yaşamıyoruz. Aramızda peygamber de yok. Aradan 14 koca asır geçti ve 72 bin çeşit anlayış var. Hangisi? Neden? Niçin? Nasıl? Nereden? Ne şekilde? diye sormak zorundayız.

***

Hatırlayın, Peygamberimiz veda hutbesinde “Burada bulunanlar, bulunmayanlara bunları anlatsın. Belki onların içinden daha iyi anlayanlar çıkar.” buyurmuştu. (Buhari; 10/1654)

Dikkat ediniz! “daha iyi anlayan” (ev’â) diyor!

Metinde geçen (v’ayun) kök olarak içe doğru dalmak, derinliklerine inmek, kavramak, şuuruna varmak, bilincinde olmak, idrak etmek demek… Şuurlandırma, bilinçlendirme, farkına vardırma (tev’ıyye), bilinçli, şuurlu, farkına varmış (vâ’î), şuur, bilinç (v’ayun) kelimeleri de bu kökten...

Bakın bu ne demek?

Türkçe’de kullandığımız yani, mana sözcüklerini (‘n’ harfi farkıyla) çağrıştırır. Bir şeyi daha geniş ve derinlemesine açıklamak için “yani” diye başlarız. Bir şeyin anlamsız olduğunu ifade için “manasız, saçma” deriz. “Ne manaya geliyor?” diye sorarız. Yani “Derine doğru daldığımızda, içine iyice girdiğimizde ne anlatılıyor burada?” demek isteriz.

İşte Peygamberimiz diyor ki “Belki onların içinden daha iyi anlayan; şuuruna varan, idrak eden, manasını iyi kavrayan çıkar…”

Daha iyi hatmeden, daha iyi ezberleyen, daha iyi üfüren değil; daha iyi anlayan…

Anlamak… anlayış…

Bir topluluğu birbirine yakınlaştıran şey budur.

Aynı hedefe yönelip birlikte hareket edebilen topluluklar inanç veya fikir birliği olan topluluklar değil; “anlayış birliği” olan topluluklardır.

Mesela şu yazdığım yazıyı, “Yazı yazmaya inanan” veya “Yazının iletişimdeki önemi”Apple” dediğimde hiç bir şey anlamıyorsanız daha işin başında dilde/lisanda anlaşamıyoruz demektir. “Elma” dediğimde zihnimizde aynı şey çağrışıyorsa aramızda fikir birliği var demektir. Fakat ben “Elma” derken ağaçtaki elmayı, siz de bir bilgisayar firması olan Elmayı anlıyorsanız aramızda fikir birliği olmasına rağmen anlayış birliği yok demektir. O zaman sormanız gerekir: “Hangi elma?” konusunda hemfikir olduğum birisi değil; ne dediğimi kavrayan en iyi anlar. “

Demek ki “Kur’an’a dönüş” argümanı artık yetmiyor. Kur’an üzerine inanç ve fikir birliği halinde olmamız da yetmiyor. Zaten yetseydi halimiz böyle olmaz; ortalık aynı Kur’an üzerine iman ve fikir birliği etmiş “gaza namına dindaş öldüren biçare dindaşlar” ile dolmazdı. Çünkü inandıkları ve hemfikir olduklarından aynı şeyi anlamıyorlar.

“İnanç ve fikir birliği yetmez; anlayış birliği lazım” dediğim böyle bir şey…

En azından en temel olanlar; Allah, Kur’an, Peygamber’den aynı şeylerin anlaşılması lazım. Aksi halde anlayış birliği olmadığı için birlikte hareket çıkmaz, havanda su döğeriz.

Sahabe havanda su döğmedi. 40 yılda çölün içinden fışkırırcasına tarihin meydanına çıktılar ve gemileri yakar hale geldiler. Çünkü “Allah” dendi mi aynı hedefe yürüyor, “Kur’an” dendi mi aynı yöne gidiyor, “Muhammed” dendi mi aynı mihver etrafında kenetleniyorlardı.

Aralarında “anlayış” birliği vardı. İnanç, heyecan, fikir, amel hep buradan çıkıyordu.

Ne zaman ki Kur’an’ın, hüküm, ahkam, hakimiyet, devlet, adalet, kardeşlik, sadakat, ganimet, kabile vs. dediğinden Ali başka bir şey, Muaviye başka bir şey anlamaya başladı, o zaman üzerinde inanç ve fikir birliği ettikleri aynı Kur’an’ın ayetleri mızrakların ucunda karşı karşıya geldi. Çünkü “anlayış birliği” kalmamıştı.

Kur’an aynı Kur’andı fakat soru değişti: Hangi Kur’an?

Bugün 1400 kat daha fazla değişti.

Buradan “Tek tip düşünce olsun, herkes aynı şeyi anlasın” demek istediğim sanılmasın.

Demek istediğim farklı düşünmenin fikri zenginlik, aynı şeyi anlamanın birlikte hareket ve ortak akıl getirdiğidir. Biri diğerinin içinden çıkıyor, biri olmazsa diğeri olmuyor. Biri diğerinin anahtarı...

Demek ki birlikte hareket ve ortak akıla ulaşmak için farklı düşünebilerek işe başlamak gerekiyor. Yalnız bir şartla: farklı düşünmek şiddetin gerekçesi ve aracı yapılmayacak!

***

Şu üç kişiye ait üç söz ne demek istediğimi çok iyi anlatıyor. Tercümanım onlar olsun:

Konfüçyüs: “İnsanlar kelimelerin ne manaya geldikleri üzerinde anlaşmış olsalardı ihtilaf etmezlerdi.”

Ammar bin Yasir: “Biz bunlarla (Emeviler) önce Kur’an’ın tenzili için savaştık, şimdi de tevili için savaşıyoruz.”

Ali Şeriatî: “Hangi din? Halkların afyonu olan din mi? Halkların vicdanı olan din mi?

Bu nedenle “Kur’an’a dönüş” argümanı inanç ve fikir birliği sağlıyor ve fakat aynı şeyi anlamamıza yetmiyor ve yerimizde saydırıyor. Oysa Kur’an’ın dünyasına girmemiz, derinliklerine dalmamız, manasına ermemiz, maksadını kavramımız, bilincine erişmemiz gerekir. Aynı şeyi anlamanın yolları bunlardır. “Anlamak” ancak böyle böyle ortaya çıkan bir şey, değil mi?

Sonra aynı şeyi anlayanlar aynı yöne giderler. Peygamberî firaset “Belki onların içinden daha iyi anlayan çıkar” diye boşuna dememiş. Önce “iyi anlamayı” hedef göstermiş…

İyi anlamak, onu ne olarak görmemiz gerektiğini kavramak demektir.

İşte bunun anahtarı bu soruda: Hangi Kur’an?

Bu Kur’an insanlığın vicdanı (basâirun li’n-nâs), bir yol gösterici (huda), şeksiz ve şüphesiz imana ulaşmak isteyen bir halk için sevgi ve merhamet (rahmet) kaynağıdır.” (45/20).

“İnsanlığa özünü hatırlatmadan (zikrun li’l-âlemîn) başka bir şey değildir.” (68/52).


Recep İhsan ELİAÇIK

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, kuran, insan, yaşam, hayat

KUR'AN ÖNCESİ VAHİY VE KUR'AN

29/5/2008 · Kategori: Kuran

Kur'an Öncesi Vahiy ve Kur'an

 

Kur’an’ın anlaşılmasının yollarından biri de, Kur’an öncesi kutsal kitapların tahlil edilmesidir. Çünkü, insanlar üzerine birtakım hükümler koyarken Allah’ın ne kastettiğini, insanlar üzerine hüküm koymaktan onun ne gibi bir amacının bulunduğunu belirleyebilmek için Kur’an öncesi kutsal kitaplara da bakmak gerekmektedir. Birtakım eksiklikleriyle beraber, bugün elimizde Kur’an’da da Allah tarafından indirildiği belirtilen Tevrat ve İnciller bulunmaktadır. Tevrat, İncil ve Kur’an, esas yapıları itibariyle, Allah’a ait metinlerdir. Bu metinlerde, Allah’ın iradesi, insanlar üzerine hüküm koymaktan amacı ve “tavrı” yansımıştır. Bu bakımdan bu metinler, oranları değişik olmakla birlikte, birbirini açıklayıcı konumdadırlar. Bir Yahudi için Tevrat’ın anlaşılmasında Kur’an’ın ve İncillerin rolü olduğu gibi, bir Müslüman için de Kur’an’ın anlaşılmasında Tevrat’ın ve İncillerin rolünün bulunduğu tamamen reddedilecek bir husus değildir. Aynı durum İnciller bakımından Hıristiyanlar için de geçerlidir.

Bizim temel kanaatimiz, Kur’andaki bazı ayetlerin önceki kitapların ışığında daha iyi anlaşılabileceğidir. Özellikle Tevrat’ın (Eski Ahid’in bütünü de dahil) bu hususta daha önemli olduğu kanaatindeyiz. Hatta, Kur’an’a kadar ki İsrail geleneğinin de bu konuda önemli rolünün bulunduğunu düşünmekteyiz. Bu düşünce, yeni ve orijinal bir düşünce değildir. Daha önce Müslüman müfessirler bizim burada dile getirdiklerimizin icraatını yapmışlardır. Müfessirlerin çoğu, kıssaları Tevrat ve diğer İsrailî kaynaklarla açıklamaya çalışmışlardır. Hatta bazıları, Tevrat’tan ve İsrailî kaynaklardan derleyerek yaptıkları tefsirlerde Kur’an kıssalarını mitolojik bir anlatıma dönüştürmüşlerdir. Biz, anlamı açık olan ayetlerin yorumlanmasında, detaylandırmak için Tevrat’a baş vurulmasını önermiyoruz.

a) Kur’anda Zikri Geçen Tevrat’ın Mahiyeti Üzerine Bazı Açıklamalar

Tevrat’ın Kur’an’ın anlaşılmasındaki rolünün ne olabileceği konusunda öncelikle halledilmesi gereken önemli bir problem vardır. O da, Tevrat ve İncil’in mahiyeti ile bu kitapların tahrifi problemidir. Şurası bir gerçek ki, bazı müstesna Müslüman bilginler olmakla birlikte, Müslümanlar tarafından tarih boyunca, Tevrat ve İncil’in muharref kitaplar olduğuna inanılmıştır. Halen de bu inanç devam etmektedir.

Genelde Müslümanlar tarafından Hz. Musa’ya indirilen “Kitab”ın adı olduğuna inanılan “Tevrat”, Kur’an’da on altı âyette on sekiz defa geçmektedir. Dilciler ve kıraat imamları "Tevrat"ı Arapça bir kelime olarak düşünmüş ve bu dolayısıyla bu kelimenin menşei ve okunuşu üzerinde ihtilafa düşmüşlerdir. Halbuki bu kelime İbranice “Torah” kelimesinin Arapçalaştırılmış şeklidir. Dolayısıyla bu kelimeye Arapça köken bulmaya çalışmak boştur.

Kur’an’da on sekiz yerde zikredilen “Tevrât” kavramının anlamı ve kapsamı açık değildir. Bu kavramın kullanıldığı âyetlerden Tevrat’ın Benî İsrail’e indirilmiş bir kitap olduğu anlaşılmakla birlikte, hangi peygamber vasıtasıyla verildiği meselesi kapalıdır. İncil’in Hz. İsa’ya, Zebur’un Hz. Davud’a verildiği apaçık belirtilmekteyken Tevrat’ın verildiği peygamber ismi zikredilmemiştir. Kur’ân âyetlerinden, Tevrat’la Hz. Musa’ya verilen "Kitab"ın mı, yoksa Eski Ahid’in mi kastedildiğini anlamak zordur. Muhtevası ve kapsamı hakkında detaylı bilgi bulunmadığından, bugün Yahudiler’in elinde mevcut olan Eski Ahid’le karşılaştırıp hangi bölümüne tekabül ettiğini çıkarmak da kolay değildir. Bununla birlikte, Tevrat inmezden evvel Hz. Yakub’un kendi nefsine haram kıldığının dışında bütün yiyeceklerin İsrailoğullarına helâl olduğunu bildiren âyette[1] Eski Ahid’in ilk beş kitabı olan ve Hz. Musa’ya atfedilen Musa Kitabı’na (Sefer Moşe), zımnen atıfta bulunulmaktadır[2]. Yine, Tevrat’ta İsrailoğulları için cana can, göze göz, dişe diş, buruna burun, kulağa kulak karşılığında kısasın farz kılındığını bildiren Mâide 45. ayet de Musa Kitabı’nın Levililer (Torat Kohanim) 24:19-21. cümlelerine atıfta bulunulan bir âyettir. Bunun yanında, İsrailoğullarının yeryüzünde iki defa fesat çıkaracağının kitapta yazıldığını belirten İsra Suresi 4. ayet ile takip eden ayetlerin muhtevası da yine Musa Kitabı’nda (Levililer) bulunmaktadır. Ancak bunlar sadece birkaç ayetten ibaret olup, bunlardan hareketle Tevrat’ın Musa’nın Kitabı’na delâlet ettiğini ileri sürmek kolay görünmemektedir. Kaldı ki, Kurân’da Hz. Musa’ya verilen kitap için Tevrat ismi kullanılmamakta, sadece “Kitap” denmektedir. Hz. Musa’ya kitap verildiğini bildiren on üç âyette “Tevrat” lafzı yer almamaktadır[3]. Yani, İsa’ya İncil’i, Davud’a Zebur’u verdik dendiği gibi Musa’ya Tevrat’ı verdik denilmemektedir. Musa’ya verilen “Kitap” olarak Tevrat’ın zikredilmemiş olmasından biz, Kur’an’daki bu lafızla sadece Musa’nın Kitabı’nın değil, o da dahil olmak üzere bütün Benî İsrail peygamberlerine gelen vahiylerin içinde yer aldığı Eski Ahid’in bütününün kastedildiği kanaatindeyiz. Çünkü, o zamanki Yahudiler Tevrat’ın İbranice karşılığı "Torah" kavramından Eski Ahid’in tümünü anlamaktaydılar[4]. Yahudilerin bu anlayışını göz önüne alan Allah, Kur’an’da, onlarla münazara ederken onların diliyle hitap etmiş[5], "Tevrat" kavramını onların anladığı anlamda kullanmıştır demek, Kur’an’ın ruhuna aykırı sayılmamalıdır.

"Tevrat" kavramının Kur’an’da Benî İsrail peygamberlerine gelen vahiylerin tümü için kullanıldığını, içinde Tevrat lafzı geçen on altı ayetin hitap dönemi ve hitap edilen şahıs bakımından dağılımı da göstermektedir. Bu ayetlere baktığımızda, on altı âyetten altısının Hz. İsa, on tanesinin de Hz Muhammed’le ilgili olduğu görülmektedir. Yani, içinde Tevrat lafzı geçen on altı ayetle Hz. İsa ve Hz. Muhammed zamanında Yahudilerin elinde mevcut olan vahiy mecmuu kitaplar kastedilmektedir. Kur’an herhangi bir ayıklamada bulunmadığına göre, bu vahiy mecmuu kitapların içine, Musa’nın, İşaya’nın, Yeremya’nın, Eyup’un, Samuel’in ve diğer bir çok peygamberin kitapları girmektedir. Bütün bu kitapların toplamına Kur’an’da “Tevrat” denilmektedir.

Sonuç olarak; Kur’an’daki "Tevrat" kavramı, sadece Hz. Musa’’ya verilmiş kitabı tanımlayan bir isim değildir. Bu kavram, Hz. Musa da dahil olmak üzere, bütün İsrail peygamberlerine gönderilen vahiylerin genel adıdır. Dolayısıyla, bütün İsrail peygamberlerinin kitapları Kur’an’da "Tevrat" adıyla anılmaktadır. Allah, içindeki dinî hükümleri kastederek, Tevrat’ı kendisinin indirdiğini bildirmektedir. Fakat bu, Allah’ın, Yahudilerin uzun zaman içerisinde derleyip toparladığı bugünkü Tevrat’ın tümüne sahip çıktığı anlamına gelmemektedir[6].

b) Tevrat’ın Tahrifi Meselesiyle İlgili Bazı Mülahazalar

Kur’an’a göre Tevrat’ın mahiyetini bu şekilde ortaya koyduktan sonra, Yahudilerin onu tahrif edip etmedikleri meselesine de bakmak gerekmektedir. Tevrat’ın tahrifi meselesi, Müslümanlar arasında Ehl-i Kitab’a karşı en çok polemik konusu yapılan bir meseledir. Müslüman bilginler bu hususta üç farklı görüş beyan etmişlerdir. Bazıları, Tevrat’ın ekseri kısmının lafız ve mânâ bakımından tahrif edildiğini iddia etmişlerdir. Bunun aksi kanaate sahip olanlara göre ise tahrif ve tebdil, Tevrat’ın lafzında değil, tefsirinde meydana gelmiştir. Bu iki grup arasında orta bir yer tutan üçüncü bir grup, Tevrat’ın lafzının pek az kısmının tebdil edildiği, asıl tebdil ve tahrifin onun tefsirinde meydana geldiği kanaatine varmıştır.

Müslüman bilginlerin ekseriyetince benimsenen Tevrat’ın tümünün tahrif edildiği iddiası Kur’an açısından tenkide açık bir iddiadır. Maide Suresi’nin 44 ve 46. ayetlerinde, Tevrat’ın Hz. İsa’ya kadar Beni İsrail peygamberleri ile Rabbanîler ve Ahbâr tarafından korunageldiği açıkça ifade edilmektedir. Hz. İsa’dan önce Tevrat’ın metninin tahrif edilmiş olabileceği varsayılsa bile, Hz İsa’ya “Kitab”ın, “Hikmet’in Tevrat’ın ve İncil’in öğretildiği bildirilen Âli İmran 48. âyetten hareketle, Hz. İsa tarafından Tevrat’ın asıl şeklinin yeniden ortaya konduğu söylenebilir. Tevrat’ın Hz. İsa’dan sonraki durumu ise daha belirgindir. Tevrat metni üzerinde yapılan çalışmalar en geç M.S. II. Asırda tamamlanmıştır. M.S. II. Asırda, Yavne’de toplanan Synod’da Tevrat metinlerine son şekil verilmiştir. Son düzenlemeler yapılan Yavne Synodu’ndan bu yana, Tevrat metninde önemli bir değişiklik olmamıştır. Masorite denilen Tevrat metin uzmanları ortaya çıkmış ve bunlar standart masoratik (geleneksel) metinleri korumuşlardır. Bu Masoriteler sayesinde Yahudi cemaatlerinin elinde bulunan nüshalar arasında birlik sağlanmıştır. Buna dayanarak Yahudi kelamcılar, Müslümanların tahrif iddiasına karşı dünyadaki bütün Tevrat nüshalarının doğuda da batıda da en küçük detayda bile aynı olduğunu savunmaktadır[7].

Özetle ifade etmek gerekirse, İslam’ın doğuşundan üç dört asır önce Tevrat son şeklini almış bulunmaktaydı. Mısır’da, Filistin’de, Irak’ta, Yemen’de ve hatta Habeşistan’da yaşayan büyük Yahudi cemaatleri aynı nüshaya sahipti. İslam sonrasında Medine ve civarındaki Yahudilerin Tevrat’ı tahrif etmiş olması ise makul olmaktan uzaktır. Çünkü, eğer böyle bir şey yapmış olsalardı, onların Tevrat’ı ile diğer Yahudi cemaatlerinin elinde bulunan Tevrat nüshaları arasında fark doğardı. İkinci bir husus, Tevrat’ın Yunanca Septuaqint, Aramca Targum, Süryanice Pesikta tercümeleri de vardır. Bu tercümelerin hepsi İslam’dan önce yapılmıştır. Medine ve civarındaki Yahudilerin bütün bu nüsha ve tercümelerden bu bilgileri çıkarmış olması ise mümkün değildir. Zaten Kur’an’da Tevrat’ın Yahudiler tarafından lafzen değiştirildiği açıkça belirtilmemektedir. Kur’an’da, onların “kitap”ı tahrif ettiği, kelimelerin yerini değiştirdiği bildirilmektedir. Onların bu tahrifi “Yuharrifûna’l-kelime an mevâdı’ıhî” ifadesiyle açıklanmaktadır. Bu ifade bazı yerlerde, mesela Maide 41. ayette “Yuharrifûne’l-kelime min ba’di mevâdı’ıhî” formunda da geçmektedir. Müfessirler bu iki ifade formu arasında farklılığın bulunduğunu belirtmektedirler. Onlara göre, “Yuharrifûne’l-kelime an mevâdı’ıhî” yorumda tahrif, “Yuharrifûne’l-kelime min ba’di mevâdı’ıhî” ise hem yorum hem de lafızda tahrif anlamına gelmektedir (Bkz. Beydavi, Envaru’t-Tenzil ve Esraru’t-Te’vil, Maide 41.ayetin yorumu).

Müfessirler, lafızda tahrifin olduğunu savunmakla birlikte buna Tevrat’ın ahkâm ayetlerinden delil getirememişlerdir. Tevrat’ın hangi ahkâm ve ahlâk ayetlerinin lafızlarında tahrifin vuku bulduğu, müfessirlerin ekserisince bilinen ve bildirilen bir husus değildir. Müfessirler, böyle bir yorumu sadece Kur’an’ın metninden çıkarmaya çalışmışlar, dar alanda polemik yapmışlardır. Halbuki Kur’an’da geçen “tahrif”ten metinde, yani lafızda tahrifin değil, yorumda tahrifin kastedildiğini başka ayetlerden çıkarmak mümkündür. Ayrıca, tahrif meselesinin söz konusu edildiği ayetlerin siyak ve sibakına bakıldığında, bu ayetlerin Tevrat’la uzaktan yakından ilgisi olmadığı da görülmektedir[8]. Bu ayetlerde söz konusu edilen tahriften kasıt, Yahudilerin işlerine gelmeyen söz ve olayların anlamlarını çarpıtmalarıdır. Yoksa, ellerine silgi ve kalem alarak Tevrat’taki kelime ve cümleleri silip yerlerine yenilerini yazmaları değildir. Maide 41. âyet bunu açıkça göstermektedir. Bu âyette, Yahudilerin bir olayın hükmünü öğrenmek için Hz. Muhammed’e bir heyet gönderdikleri ve istedikleri hükmü verirse almalarını öğütledikleri belirtilmektedir. Onların bu davranışı, “Yuharrifûne’l-kelime min ba’di mevâdı’ıhî” cümlesiyle tanımlanmaktadır. Bu cümle, bazı meallerde hemen Tevrat’la ilişkilendirilmekte ve Tahrif edilenin Tevrat olduğunu göstermek için parantez içi açıklama yapılmaktadır. Kanaatimizce bu, ön kabullerden ve yargılardan kaynaklanmaktadır.

Bununla birlikte, Tevrat’ın metnin kasıtlı olarak tahrif edildiğini imâ eden bazı âyetler de bulunmaktadır. Bu ayetlerden bizim için en önemlisi, Bakara Suresi 79. ayettir. Bu ayette, Yahudi bilginlerinin kitabı elleriyle yazıp "Bu, Allah katındandır" dedikleri ve küçük bir menfaat için bile bunu yaptıkları belirtilmektedir. Takip eden 80. ayette ise, o Yahudi bilginlerin "Sayılı günler dışında ateş asla bize dokunmayacaktır" dedikleri bildirilmektedir. Sadece Kur’an ve Hadis literatüründen edinilen bilgiler çerçevesinde bakıldığında, bu işin, Tevrat’ın metniyle ilgili olduğunu anlamaktan başka yol yok gibidir. Fakat, Yahudi kültürüne ve vahiy anlayışına vâkıf olunduğunda, bunun Tevrat’ın metniyle alakasının olmadığı görülmektedir. Burada söz konusu edilen hususlar, Yahudi hahamların Allah’ın vahyi olduğunu iddia ettikleri Talmud’da geçmektedir[9].

Sonuç olarak, Kur’an’da bahsedilen kasıtlı tahrif Tevrat’ın metniyle alakalı değildir. Tevrat’ın metninin bütünü Kur’an’da problem edinilmemiştir. Kur’an’a göre önemli olan, onun içinde hidayete sevk edici ahkâmın bulunmasıdır. Bununla birlikte, Kur’an açısından, Yahudilerin bugün elinde bulunan Tevrat’ın tamamen vahiy mahsulü olduğu da iddia edilemez. Bazı Yahudi bilginlerinin de kabul ettiği gibi, uzun zaman içerisinde derlenen Tevrat’ın metnine sonradan ilaveler olmuştur. Fakat bunlar, kasıtlı tahrifat türünden şeyler değildir.

c) Kur’an’daki Bazı Ayetleri Anlamada Tevrat’ın Ne Rolü Olabilir?

Bilindiği gibi Allah, Tevrat’ta[10], İncil’de ve Kur’an’da hayatın çeşitli alanlarıyla ilgili kanun ve hükümler koymuştur. Tevrat’tan Kur’an’a, bu kanun ve hükümlerden bazıları değişime uğramış, bazıları aynen kalmış, bazıları da kaldırılmıştır. Değişme, iki yönlü olmuştur. Tevrat’ta katı olan bazı kanun ve hükümler Kur’an’da yumuşatılmış, esnek olanlardan bazıları da, hırsızlığın cezasında olduğu gibi, sertleştirilmiştir. Tevrat ile Kur’an arasındaki bu pozitif ve negatif yöndeki gelişme çizgisi, bazen İncil’de kırılmıştır.

Kanaatimizce, Tevrat ile Kur’an arasındaki bu gelişme çizgisi takip edilerek, Allah’ın insanlar üzerine kanun ve hüküm koymadaki maksadı, hangi alanlardaki kanun ve hükümlerin değişim özelliği taşıdığı, kısmen tespit edilebilir. Mesela, Tevrat’ta erkeğin olduğu durumlarda kadına miras hakkı tanınmamıştır. Ancak erkeğin bulunmadığı hallerde miras kadına kalabilir (Bkz. Sayılar, 27: 6-11). Bu kanunda, Kur’an’a kadar bir değişme olmamıştır. Rabbîler ve Soferim (Kur’an’ın deyimiyle Rabbanîyyun ve Ahbar) bu kanunda hiç bir değişiklik yapmamış, İncil’de de bir değişiklik yapılmamıştır. Kur’an’a baktığımız da, erkeğin yanında kadına da miras hakkı tanınmıştır (Nisa, 7). Ancak Allah, belki de Kur’an’ın indiği dönemdeki şartları göz önüne alarak, erkeğe kadına oranla iki misli pay verilmesini tavsiye etmiştir (Nisa, 11). Burada görülüyor ki, Tevrat’tan Kur’an’a kadın haklarında bir gelişme vardır. Bu gelişme çizgisinde Kur’an’da varılan nokta son nokta mıdır, bunu Kur’an ehli tartışacaktır. Burada biz, sadece gelişme çizgisini ortaya koyduk.

Boşanma ile ilgili kanun ve hükümlere baktığımızda, Tevrat’la Kur’an arasında bir değişikliğin olmadığını görüyoruz. Tevrat’ta boşanma serbest bırakılmıştır (Tesniye, 24: 1-4). Daha sonra Hz. İsa, uygulamada keyfî davranılması sebebiyle zina gerekçesi dışında boşanmayı yasaklamış, boşanmış kadınla evlenin zina işlemiş sayılacağını söylemiştir (Bkz. Markos, 10: 2-12). Kur’an’a gelindiğinde, boşanma, şartları dahilinde serbest bırakılmıştır.

Bu konuda üçüncü örneğimiz, ukubatla ilgili kanun ve hükümlerdir. Tevrat’ta, kasıtlı öldürme ve yaralamaların cezası, hüre hür, kısas olarak takdir edilmiştir[11]. Failin hür, mağdurun köle veya cariye olduğu durumlarda ceza, diyet olarak belirlenmiştir. Çünkü, köle ve cariye mal olarak görülmüştür (Çıkış, 21:20, 26-27). Bunların dışında, anne babaya vurma, onlara lanet okuma, adam kaçırma ve zina suçlarının cezası da ölüm olarak belirlenmiştir ( Çıkış, 21: 15-17). Cezanın uygulanmasında, mağdura ve onun yakınlarına diyet karşılığında affetme hakkı tanınmamıştır; suçu işleyene mutlaka kısas uygulanacaktır.

Tevrat’ın bu kanun ve hükümleri, Yahudiler arasında hukuk çalışmaları başladığında, sorgulanmaya başlanmıştır. Yahudi hukukçular (Soferim ile Rabbanîm, Kur’an’ın ifadesiyle “Rabbaniyyun” ve “Ahbar”), “Allah bu kanunları ve hükümleri bize buyurmakla neyi kastetti” diye sormuş ve Tevrat’taki ahkâm ayetlerini Tevrat’ın bütünlüğü içinde yorumlamaya başlamışlardır. İlk önce Mişna bilginleri (M.Ö. 130 ila M.S. 200 arası), Şabat (Cumartesi) dışında meydana gelen yaralama suçlarının cezasını tamamen diyete çevirmişlerdir[12]. Ölüm cezası hükümlerini olduğu gibi benimsemiş, fakat bu tür davaların bakılmasını yüksek mahkeme olan Sanhedrine bırakmışlardır[13].

M.S. III. Asırda Mişna’yı yorumlamaya başlayan bilginler, Mişna ışığında Tevrat’ın ahkam ayetlerini yeniden yoruma tabi tutmuş, etraflıca tartışmışlardır. Onlar, Mişna bilginleri tarafından gerekçelendirilmeden diyete çevrilen yaralama suçlarının cezasıyla ilgili hükümleri, Tevrat’ın metninden delillendirmeye teşebbüs etmişlerdir. Bazıları “göze göz” kısası savunmuş, ekserisi ise bu hükmün uygulamasından doğacak adaletsizlikleri, istenmeyen sonuçları ve Tevrat’ın “Uygulayacağın hükümde bir olacaksın” ilkesini göz önüne alarak yaralamalarla ilgili kısas hükümlerini mutlak diyete çevirmişlerdir. Bu son düzenlenmiş hüküm, Yahudi hukuku “Halakhah”da tek geçerli hüküm olmuştur.

Diğer kısasla ilgili hükümler aynen benimsenmekle birlikte, ölüm cezasını gerektiren suçlara bakan Sanhedrin’in MS. 70’de Romalılar tarafından ortadan kaldırılmasından sonra bu hükümler otomatik olarak yürürlükten kaldırılıp askıya alınmıştır. Mesih gelip Sanhedrin’i kurduğu zaman tekrar yürürlüğe girecektir.

Şimdi, Tevrat’taki kısasla ilgili hükümler hususunda Kur’an’a baktığımızda Tevrat’taki hükümlerin Kur’an’da da tekrarlandığını görüyoruz. Maide 45.âyette, İsrailoğullarına “cana can, göze göz, dişe diş, buruna burun, kulağa kulak, yaraya yara karşılığında kısası farz kıldık” denmektedir. Ayetin bu kısmı, Tevrat’ın Çıkış ve Levililer bölümlerinde aynen yer almaktadır. Ancak, Kur’an’ki ayetin devamında “kim hakkından vazgeçerse, bu onun günahlarına keffaret olur” denilerek kısasın uygulanmasında bir esneklik getirilmektedir. Kur’an’ın doğrudan Müslümanlara hitap eden başka bir kısas ayetinde, Bakara 178.ayette, mağdurun yakınlarının kâtili affedebileceği, bunun müminler için bir rahmet ve hafifletme olduğu bildirilmektedir. Tevrat’ta böyle bir esneklik ve hafifletme yoktur. İşte, bu mukayeseden, ilk bakışta İsrailoğullarıyla ilgili bir kıssa gibi görünen Maide 45. âyetin, kıssa formundaki anlatım biçimiyle, Müslümanlar için de geçerli olduğu anlaşılmaktadır.

Maide Suresi’nin bu ayetiyle Bakara 178. âyet, kısasla ilgili hükmün, esas bakımından sabitliğini göstermektedir. Çünkü, yaklaşık iki bin yıllık zaman farkına ve diğer farklılık faktörlerine rağmen, Tevrat’tan Kur’an’a, hükmün özünde, esasında bir değişme olmamıştır.

Maide Suresi’nin bu ayetinde dikkati çeken başka bir husus, bu ayette, Yahudilerin Tevrat’ta farz kılınan kısas hükmünü değiştirmekle suçlanmasıdır. Mişna ve Talmud bilgini Rabbilerin, adaletsizliğin ve istenmeyen sonuçların doğmasını önlemek ve “Uygulayacağın hükümde bir olacaksın” âyetindeki ilkeye uymak için yaptıkları bir tasarrufu Allah hoş karşılamamaktadır. Bunun nedeni, Yahudi bilginlerin şartlara göre ayarlama yapma yerine Allah’ın bu hükmünü tamamen diyete çevirmiş olmalarıdır.

 

Prof.Dr. Baki ADAM

DİPNOTLAR

[1]. Al-i İmrân, 93.

[2]. Bkz. Tekvin, 32:33.

[3]. Bkz. isrâ 2; Mü’minun 49; Furkan 35; Kasas 43; Secde 23; Saffat 117; Fussilet 45; Ahkaf 12; Bakara 53, 87; En’âm 154; Hud 17, 110.

[4]. Yahudiler, belki o zaman sadece Zebur’u Tevrat kavramının kapsamı dışında tutmuş olabilirler. Joseph Horowitz’in Benî Nadir Kabilesinden ve Hz. Muhammed’in ça¤daşı oldu¤unu ileri sürdü¤ü Sammak isimli bir şairin bu meyanda bir şiirini nakletmektedir. Sammak, şiirinde şöyle der: “Ve kanu ‘d-dârisine li kulli ilmin / bihi’t-Tevrâtu tantiku ve’z-Zeburu” . Horowitz Sammak’ın bu şiirini, Hz. Muhammed’in Tevrat lafzını yahudilerden aldı¤ını göstermek için nakletmiştir. Bkz. Joseph Horovitz, Jewish proper Names and Derivates in Koran, Hebrew Union College annual, Germany 1964, ( vol. II) sf. 50 (Ayrı basım).

[5]. Muhammed Abduh, Kur’an’da Allah’ın, Kur’ân ayetlerinin indi¤i dönemde yaşayan topluma kendi terimleri ve dilleri ile hitap etti¤ini belirtmektedir. Bkz. J.J.G. Jansen, Kur’an’a Bilimsel-Filolojik-Pratik Yaklaşımlar, cev.: Halilrahman Açar, Ankara 1993, sf. 65.

[6]. Tevrat’ın mahiyeti hakkında Yahudi kaynaklarıyla karşılaştırmalı daha geniş bilgi için bkz. Baki Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat, Seba Yayınları, Ankara 1997.

[7]. Bkz. Maimonides, “The Epistle To Yemen”, sf. 107; Abraham İbn Daud, The Exalted Faith (Ha Amunah Ha Ramah), translated With Commentary by Norbert M. Samuelson, Fairleigh Dickinson University Press, USA 1986, 181a.

[8]. Bkz. Bakara 75; Maide 13, 41.

[9]. Bkz. Talmud, Roş Ha-Şana, 17a.

[10]. Burada “Tevrat” kavramıyla bizim tespit ettiğimiz “Tevrat”ı değil, yaygın kullanımdaki Tevrat’ı, yani Eski Ahid’in ilk beş kitabını kastediyoruz.

[11]. Bkz. öldürmeyle ilgili olarak Çıkış, 21: 12-14, Levililer 24: 17; yaralamalarla ilgili olarak Çıkış 21: 23-25, Levililer 24:19-20.

[12]. Mişna, Baba Kamma 8:1.

[13]. Zina suçları hakkında bkz. Mişna, Sanhedrin, 7: 4, 9:1; Katil suçları hakkında bkz. Mişna, Sanhedrin 9:1-4.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, Allah, Kuran, vahiy, tevrat, torah,

VAHİY 5

14/5/2008 · Kategori: Kuran

Elçiyle Vahiy (Vahiy V)

 

Şûrâ Sûresindeki vahiy ayetinin delaletinden hareketle, Allah’ın insanlara konuşmasının üç yolla gerçekleştiğini; bunlardan birincisinin doğrudan vahiy, ikincisinin perde arkasından vahiy olduğunu ifade etmiştik. Üçüncüsü ise “elçiyle vahiy”dir.

 

Hemen söylememiz gerekir ki üçüncüsünde  vehyeden bir elçiden söz edilecektir. Bu elçi, vahyi beşerden seçilen kimselere getiren melektir. Kitab-ı Mukaddes’in de tanıdığı bu melek Cebrail’dir. Kur’ân’da ona düşman olanın aslında Allah’a düşman olduğu söylenmektedir. (Bakara 2/97)

 

İşte, muhataplarına meydan okuyan, eskiden de şimdi de mahiyeti tartışılan, başka öznelerin iman ve inkârına konu olan, bu vahiydir. Kur’ân üslubunda; Allah’a imanı, meleklere iman, bunu da kitaplara ve elçilere imanın izlemesi de bundandır.

 

Meseleyi baştan hatırlayarak toparlayacak olursak: Birinci tür vahiy yaratıcıdır. Vahiy, eşyayı yaratır. Bunların insana birer gerçeklik olarak gösterilmesi de bu tür vahiydir. Ancak bütün varlıklardan daha mükerrem olan insan, onların sırlar sakladıklarını, Gerçeği örten birer perde olduklarını kendiliğinden bilir. Bu durumda vahyin ikinci türü devreye girer. Bu vahiy, eşyanın gerçekliğini düşündürerek arkalarını tefekkür ettirir. Ancak bu da sübjektif sonuçlar verebileceği için, Gerçek konusunda gecikmeler ve ihtilaflar doğar. Bu durumda da üçüncü tür vahiy yardımcı olur.

 

Son vahiy türü, Necm Suresinin başında şöyle dile getirilir:

 

“Tanıktır yıldız, indiğinde”

 

Kur’ân, daima vahyi ve onunla ilgili şeyleri tanık gösterir. Yıldızlar, yol bulmaya rehberlik ederler. Bu nedenle Peygamberler, ruhani semadan birer yıldızdır ve bu ilişki dolayısıyla, ilâhi mesajdan onlara indirilen vahiy bölümlerine yıldız denir. Nitekim söz hemen vahye getirilir:

 

“Hevasından nutk etmiyor; o, vahyedilenden başkası değildir”

 

"Nutk" etmek mantıklı söz söylemektir. “Heva” nın mukabili de “heda”dır. İnsanın söyledikleri ya hevasından ya da hedasından olur. Ama burada peygamber “hedasından" söylüyor denmiyor, kendisinden söylemiyor der gibi, bizzat düşünerek söz söyleme olgusu olumsuzlanıyor. Bunun üstüne bir de, “O vahyedilen vahiyden başkası değildir” diye ekleniyor.

 

Bu üsluptan müstefad olunan şey, Peygamberin sözü kendisinin inşa etme iradesinin dışarıda bırakıldığıdır. Bu akış içerisinde işaret edilen öğretinin, -anlama vasıta olan sözcükler dışında- beşeri ve kültürel öğeler taşımadığında kuşku yoktur. Sözün devamı da bunu teyit etmektedir:

 

“onu son derece güçlü olan öğretti.”

 

Öğreten Cebrail’dir. O güçlü kuldur. Ötenin ve belirlenmemişliğin temsilcisidir. Tanrı-beşer yakınlaşmasındaki imkânsızlığı giderir. Kavranamaz olanın maksadını, beşerin kalbine bırakır. Taşıdığı şey gelirken gayri muayyen ve gayri mahlûk bir anlam enerjisidir. Kendisini söz olarak inşa edecek güçtedir.

 

İşte bu özellik onu, beşerin kendi hevasından konuştuklarından ayırmaktadır.

 

Kısaca, Kur’ân’ın nebevî vahiy tanımında esas olan onu Cebrail’in getirmiş olduğudur. Usul ulemasının, Hz. Musa’ya gelen peygamberlik vahyini “elçiyle vahyin” dışında mütalaa etmesi ise anlaşılabilir değildir. Evet, Hz. Musa peygamberdir. Ancak o da bir beşerdir. Her beşer gibi birinci tür vahiyle ona da doğrudan vahyedilmiştir. Yine ona perde arkasından, teemmül, tefekkür ve ferasetiyle birçok çözümler de vahyedilmiştir. Ona ikram edilen nebevi vahiy ise diğer peygamberler gibi Melekle gelmiştir. Nitekim Hadis literatüründe, ona gelen Namus-u Ekber’den söz edilmiştir ki o Cebrail’dir.

 

İmdi; irfan mektebinin vahiy tanımlarının merkezinde Cebrail’in rolünün hafifletildiği, hatta kimi zaman yok edildiği, ehli tarafından bilinen bir husustur. Bu durumda; peygamberlerin nübüvvet sıfatıyla söyledikleriyle; bir arkadaş, bir koca ve bir baba olarak söyledikleri arasında fark da kalmamaktadır. Velayetleriyle konuştukları sürece ilahi olanı konuşmuş sayılmaktadırlar. Bunun mukabili olarak da, peygamber olmadığı hâlde velayetiyle konuşanlar nebevi konuşmuş sayılmışlardır.

 

Kendisini “hatemi evliya” olarak niteleyen İbn Arabi’nin, ömrünün sonlarında kaleme aldığı Füsus’u, altı asır önce yaşamış olan Hz. Peygamber’e tasdik ettirmiş olduğunu iddia etmesi bundandır. Yine Celaleddin Rumi’nin kendi yazmış olduğu Mesnevî’nin de önsözünde; “Rabbul aleminin indirmesi” şeklinde nitelendirilmiş olması bundandır.

 

Konya’daki müzede görevli olduğu sırada ziyaret ettiğimiz rahmetli A. Gölpınarlı, Mesnevî’nin başındaki bu yüceltmenin sonradan eklendiğini, Mesnevînin ilk yazmasındaki hattın ve kullanılan kâğıdın önsözden farkını göstererek izah etmişti.


Bizce, Suruş’un Cebrail’i beşerden geride bırakan Mesnevî okumaları, sadece bu Kur’ân-Mesnevî karşılaştırma ve karıştırmasının sebebini göstermesi açısından önem taşımaktadır.

 

Ahmet BAYDAR

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, kuran, vahiy, iletişim, dil, necm

VAHİY 4

6/5/2008 · Kategori: Kuran

Perde Arkası (Vahiy IV)

 

Şûrâ Sûresinin 51. Ayetinin delaletinden hareketle Allah’ın insanlarla konuşmasının üç yolla gerçekleştiğini ve bunlardan birincisinin doğrudan vahiy olduğunu ifade etmiştik. Bu ayetin beyanına göre Allah’ın insanla konuşmasının ikinci türü ise “perde arkasından” olur.

 

Eğer “Perde arkası” deyiminden anlaşılan şey “Perde arkasından konuşma” ise, bunun bir mecaz olduğunu yeniden izaha hacet yoktur. Zaten lafız ve sesleri bulunan bir konuşmayı gerçek anlamıyla Allah’a isnat etmek de imkânsızdır. Ama eğer anlaşılan şey “perde arkasından vahiy” ise, sözü uzatmadan, bu konudaki uzun tartışmalara girmeden kanaatimizi açıklamak istiyoruz.

 

İnsan, perde arkasındaki ilahi konuşmayı, kâinattaki ayetleri okuyarak duyar. Allah, perde arkasından, yani varlıklarla(Mâturîdî’ye göre varlıklarda yarattığı harf ve seslerle) insanlara vahyeder.

 

İşaret dilinden anlayanlar, gerçeklik üzerinden Gerçek olana geçebilirler.

 

Hicaz'dan eski yolla Suriye ve Mısır'a gidenler, Ölü Deniz (Lut Gölü) ün güneyinde, bir şafak vaktinde, büyük bir çığlıkla taşlaşmış çamurlarla altı üstüne getirilen kadim Sodom kentinin harabelerinin oluşturduğu derin bir ıssızlıkla karşılaşırlar. Kur’ân, bu kıssayı anlattığı bölümün sonunda şöyle der:

 

“Bunda, mütevessimûn için elbette ayetler vardır!” (Hicr 15/73-75)

 

Mütevessimûn, bir şeyin neye delalet ettiğini anlayıncaya kadar dikkatlerini ondan ayırmayanlardır. (Zemahşerî) Eşyaya ibretle bakan, teemmül ve tefekkür eden firasetli kimselerdir. (Taberî)

 

Yani her gerçeklik, Gerçek’ten bir şey saklamaktadır. Varlığın kendisi, Var’ı örten bir perde olmaktadır. Bu nedenle her bir varlık, bir ayet sayılmıştır. Her ayet ise bir vahiy ihtiva etmektedir.

 

Ancak bu tür vahiy, mahiyeti itibariyle sübjektiftir. Evrensel değil yöresel olur. Umumi değil hususi olur. Çünkü makdür ve kültüreldir. Eşyaya ibretle bakmak, teemmül etmek ve tefekkür etmek fiilleri her ne kadar kendi öznesi için imana sebep olsa da, başkalarının ancak doğrulama ve yalanlamasına konu olabilir.

 

A. Suruş’un mahiyetini tartıştığı eğer bu tür vahiy ise ona bir sözümüz yoktur. Çünkü bu tür vahyin inkâr edilmesi, peygamberlik harmanını ateşe vermez. Zira kendisi de kaynak itibariyle beden ağacından çıkan ateştendir. Ateşin de iki tabiatı vardır; aydınlatabilir de yakabilir de. Yani akıl ateşi hidayete de dalalete de sevk edebilir.

 

Bu ateşi, ancak dışarıdan gelen bir alev objektif kılabilir. Aklın evrensel ve umumi olması, ancak rehberinin Doğulu ve Batılı olmamasıyla mümkündür.

 

İşte o zaman vahiy iman ve inkâra konu olabilir ki bu da üçüncü türdür.

 

Devam edecek

 

Ahmet BAYDAR

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, kuran, vahiy, iletişim, dil

VAHİY 3

29/4/2008 · Kategori: Kuran

Allah Konuşur (mu?) (Vahiy III)

 

 

İnsanın kesbî ve vehbî hidayeti Alak Sûresinde iki talim yolu olarak zikrediliyor. Bu iki yol, Nûr Suresinde, iki nur şeklinde ifade ediliyor. Önceki bölümlerde bu hususa temas etmiş, kalemle simgelenen birinci talimin ve nur temsilindeki birinci nurun akıl olduğuna işaret etmiştik. Kur'ân açısından bakıldığında, insanın bundan sorumlu olduğu görülür.

 

Peki, insanın hidayetini sağlayan, ikinci talimin ve ikinci nurun mahiyeti nedir?

 

Allah’ın insanlara yol göstermesini ifade etmek için Kur’ân’ın seçtiği kelimelerden birisi de “konuşma”dır. Kur’ân, Allah’ın insanlara konuştuğunu, kuşkuya yer bırakmayan bir sarahatle ifade eder. Ancak bu, mutlak surette bir mecaz olarak görülmelidir. Çünkü Kur’ân, Allah’ı, varlıkların sıfatlarıyla birebir nitelemez.

 

O zaman Kur’ân’ın, “Allah, Hz. Musa’ya bizzat konuştu” demesinin (Nisâ 4/164) başka bir anlamı olmalıdır. Bu da muhtemelen "Allah, kekeme birisini nasıl peygamber seçer?" diyenlere, onun bizzat peygamber olarak seçildiğini gösteren bir cevaptır. Öte yandan, onun bir arkadaşıyla söyleşir gibi Allah ile konuştuğunun asla kabil olmadığını da şu ayet tembih etmektedir:

 

“Allah’ın bir beşere konuşması kabil değildir. Ancak vahiy olarak veya bir perde arkasından ya da bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyettirmesi başka.”  Şûrâ 42/51

 

Dikkat edilirse, ayet olumsuzlamayla başlıyor. Ardından da Allah’a muhatap olan bir varlık için insan ve Adem gibi üstünlük bildiren sözcükleri değil, hayvana yakın “beşer” sözcüğünü seçiyor. Bu, elbette ulûhiyet ve beşeriyet uzaklığını vurgulayarak vahiy dilindeki konuşmanın bir mecaz olduğunu tembih eden bir üsluptur. Bu, Kur’ân’ın tenzih ilkesi açısından anlaşılabilir bir husustur.

 

Demek ki Kur’ân, bir yandan aşırı bir tenzih ile Allah’ın kullarını akıllarıyla baş başa bıraktı vehmine düşülmesini önlemek için kuvvetli bir teşbih ile Allah’a konuşma isnat ediyor. Diğer yandan da muhatapların teşbih putçuluğuna düşmelerini önlemek için, Allah’ın konuşması yerine vahiy, perde arkası ve elçi göndermek şıklarını ikame ediyor.

 

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus da, Allah’ın, konuşma/vahyini, peygamberler gibi belli bir zümreye tahsis etmemesidir. Başka birçok ayetin de teyidi ile buradan anlaşılması gereken şey; yöntem ve seviyeleri farklı olsa bile, Allah’ın canlı-cansız, hacer-şecer, beşer-peygamber, her şeye ve herkese konuştuğu / vahyettiğidir.

 

Allah’ın insanla konuşması ise üç yoldan biri ile gerçek olur:

 

Bunlardan birincisi vahiydir. Allah her şeye doğrudan vahyeder. Eşyanın kendi kaderini, onun tabiatı yapar. Bu, iman ve inkâra konu olmaz. Çünkü fiiliyatta varlığın bir tercihi olsa da, ona yapılan ilahi telkin ihtiyârî değil icbârîdir. Arının bal yapma becerisi bu cümledendir.

 

İnsan, bu şıkka bedeniyle ve hisleriyle dâhil olur. Vahiy ona takva ve fücur olarak ilham edilmiş yani dengeli bir şekilde hayır ve şer kabiliyeti olarak yutturulmuştur. Annenin çocuğuna olan iştiyakı bu cümledendir.

 

Allah’ın insanla konuşmasının diğer bir türü de “perde arkasından”dır.

 

Devam edecek

 

Ahmet BAYDAR

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, kuran, vahiy, iletişim, dil

VAHİY 1

16/4/2008 · Kategori: Kuran

Asalet ve Vahiy (Vahiy I)

 

A. Suruş’u görememiş, C. Rumi’yi okuyamamış, İ. Arabî’yi anlayamamış, H. Tirmizî’ye ulaşamamış, ama Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine iman etmiş, Hz. Muhammed’in eminliğinden de kuşkulanmamış olan sahabe, vahiy konusunda, anlamın aktüelleştirilmesi dışında bir şey tartışmamıştır.

 

Daha sonra bu konuda; Eşarî, Maturidî, Mutezilî, Sünnî, Şiî ve Haricîlerin ilk nesli arasında ihtilaf olmuşsa da, bu da asla vahyin “Kelamullah” olma mahiyeti üzerinde değil, yine güncelleştirilmesi ve keyfiyeti üzerinde olmuştur.

 

Anadolu’ya örf olarak intikal eden de budur.

 

İmdi biz, “vahyin keyfiyeti” sorununu biraz tehir ederek, müminlerin örfü üzere Sözü güncelleştirmeye çalışalım. Öyle inanıyorum ki mahiyet sorunu, bu sırada kendiliğinden çözülecek ve yapmacık akıl yürütmelere gerek kalmayacaktır.

 

Kur’ân’ın ilk kelimesi “ikra”dır. Bu bir emirdir ve çoğunlukla dilimize “oku” diye çevrilmiştir. Bu emir üzerine Hz. Peygamber’in yazılı bir metni okumaya başladığını, daha sonra bu emrin tekrar edildiğini kimse iddia etmemiştir. Ama nedense, çoğu kimse, bu kelimenin her türlü kitap okumaya delil getirilmesinde de bir sorun görmemektedir.

 

“İkra” aslında; de, söyle ve duyur anlamındadır. İlk dönem İslam Edebiyatında bunun örnek kullanımları vardır. Nitekim Hz. Peygamber, bu emre muhatap olduktan sonra, bir yazılı metni okuma gayretine değil, vahyi duyurma gayretine girmiştir. Ayrıca, takip eden surelerde anlamdaş sözcüklerle yinelenen de vahyin duyurulmasıdır.

 

Bu nedenle “ikra” kelimesi, Anadolu’da “oku” şeklinde aktüelleştirilmiştir. Çünkü "okuma", Türkçenin eski kullanımlarında “duyurma” anlamına da gelmektedir. Nitekim söz akışına yakışan da budur:

 

“Duyur!” Yaratan Rabb'inin ismini.”

 

İsimler bazen zatın adı, bazen de niteliklerin adları olur. Burada anılan Rab da nitelik adlarından birisidir. Bu nedenle ayetin, “Yaratan Rabb’inin niteliğini duyur” şeklinde anlaşılması gerekir. Nitekim söz şöyle devam etmektedir:

 

“Bir ‘alaka’dan yarattı insanı.”

 

Söz akışını tali bir tartışmayla boğmamak için ‘alaka’ kelimesini anlamlandırmadık. Ancak sadece şu kadarını söyleyelim. Bu kelimeye verilecek bir karşılığın, Kur'ân üslubunda belirtilen betimlemesel yaratılış evrelerindeki sıraya uygun düşmesi gerekir.

 

Aksi takdirde güncelleştirilen şey Kur’ân meali değil mütercim hayali olur.

 

Anlam burada bitmiş ve söz noktalanmıştır. Bir elçiye ilk hitabın, “duyur” emriyle yapılması ve bunun da yaratılış gerçekliği üzerine inşa edilmesi gayet tabiidir.

 

Fakat Sure daha yeni başlamıştır. Biraz sonra ikinci bir “duyur” emri daha gelmekte, bu emir ise “ikram” üzerine inşa edilmektedir.

 

Kur’ân dilinde sırayla “kerîm”, “ekram” ve “el-ekram”, kabaca cömert, daha cömert, en cömert olandır. Ya da asil, daha asil ve en asil olan…

 

Eğer asaletin barınağı ikram ise, Allah gerçekten de “el-Ekram” yani en asildir. Ayette şöyle denir:

 

“Duyur! Rabbindir en asil.”

 

Bu söyleme biçimi, Allah'ın da asil olduğundan çok, elbette, en asil olanın sadece Allah olduğunu vurgulamaktadır. Fakat burada cevaplandırılması gereken başka bir husus vardır:

 

Rab hangi şeyden dolayı kendisini asil olarak nitelemiştir? Rabb’i asil kılan nedir? Asaletin barınağı ikram ise, en asil kılan ikram nedir? Yaratmak mıdır, yoksa rızıklandırmak mıdır?

 

Rab, yapışkan basit bir şeyden, bir insan yaratmış olduğu için mi asildir? Hayır. Bu, birinci “duyur” emrinin temelidir.

 

Devam edecek

 

Ahmet BAYDAR

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, kuran, vahiy, iletişim, nebi, peygamber, rasul

DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ 19

9/4/2008 · Kategori: Kuran

Salat Oyunu Bozar
 
Kur’ân, elliden fazla yerde iman ve amel arasını açmamıştır. Bunların simgesi olan salât ve zekâtın arasını da otuz küsur ayette açmamıştır. Hz. Ebu Bekir’in içtihadı da bunların arasını açmamak üzerinedir.
 
Bu içtihadın, elbette bilmediğimiz başka boyutları, tarihi-siyasi sebepleri vardır. Nitekim meselenin evveliyatı şöyledir:
 
Mekke’nin fethinden hemen sonradır. Bedeviler, Hz. Peygamber’e gelerek “Biz de iman ettik” derler. Bunun üzerine Kur’ân, “Henüz iman kalplerinize girmedi, sadece teslim oldunuz!” şeklinde bir uyarıda bulunur. (Hucurât Suresi)
 
İlk Emir’e zekât vermeyenler, işte bu bedevilerin din isyanına katılan kimselerdir.
 
Olay bu bütünlüğü içinde ele alınırsa, İlk Emir’in içtihadının dini-ilâhi olmaktan çok, içtimai-siyasi olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca olayın ferdi olmayışı, aksine toplumsal bir isyan oluşu da, bu içtihadı Emir lehine anlamlı kılmaktadır.
 
Ayrıca Kur’ân’ın tavzihi, Bedeviler’in ganimet elde etmek veya kendilerini güvene almak için merkezi yönetime sığınmış olduklarını, onların gayelerinin dini değil dünyevi olduğunu göstermektedir. Çünkü onlar dine salât-iman kapısından değil, zekât-İslam kapısından girmişlerdir. Binaen aleyh onaylanan İslamlıkları da ilahi değil resmidir. Bu nedenle himaye altına alınmışlarsa da mezkûr surede “Dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz?” şeklinde şiddetli bir ihtarla uyarılmışlardır.
 
Bizim meseleye temasımız ise bütün bunların dışında bir sebep içindir.
 
Rivayetlerde Hz. Ömer’in bu savaş fikrine ne zaman ve hangi gerekçeler üzerine ikna olduğu yeteri kadar açık olmasa da onun itiraz gerekçesi çok önemlidir. Biz, öncesini ve sonrasını, bu dönemle karşılaştırarak salât açısından bir mukayese imkânı oluşturmak istedik. Bu mukayese, salâtı ya da zekâtı terk edene had uygulanması hususunda dini bir sarahat olmadığını belgelemekte, ayrıca bu konudaki rivayetlerin üslubu, o güne kadar süre gelen uygulamalarda da böyle bir şeyin bilinmediğini göstermektedir.
 
Ne var ki mezhepleşme döneminde meselenin ferdi boyutu, içtimai boyutuyla aynılaştırılmış, ardından da “tarik-i salât” için şiddetli cezalar önerilmiştir. Daha sonra “tarik-i salât” lehine icat edilen “ıskat-ı salât” uygulamaları ise, onları öldürmeyi bile tecviz eden bu fetvalar yanında tam bir çelişki olarak yerini almıştır.
 
İşte namaz konusunda saltanat dönemlerindeki bazı siyasileri yönlendiren ve Fıkıh diliyle bize ulaşan bu ahkâmdır.
 
Yıl, bin dört yüz doksan dört. Tokatlı matematikçi Molla Lütfi, bir konuşmasında Hz. Ali’nin bedensel acıyı bile unutturan bir namazını hatırlatarak “Esas namaz odur, sizinki ise yatıp kalkmaktır” dediği için idam edilir.
 
Hz. Ali’nin gerçekten kendinden geçtiği bir namazı olmuş mudur? Yoksa menkıbevi bir anlatım mıdır? Tam olarak bilemiyoruz. Öte yandan Molla Lütfi, gerçekten namazın zahiriyle alay etti diye mi idam edilmiştir? Yoksa idam edilecekti de bu sözü de bahane mi gösterilmiştir? Bunu da tam olarak bilemiyoruz. Ama maalesef, mümin olduğu bilinen bir ferdin, namazın biçimine hakaret etti gerekçesiyle idam edilmiş olduğunu biliyoruz.
 
Oysa ilke ve merasimi dayatmak, yapmayanı hapsetmek, dönmeyeni dövmek, söylemeyene sövmek, giymeyeni sürmek, takmayanı öldürmek, Tanrı’nın işlerini ve din günündeki yargısını taklide soyunan zihinlerin ürünüdür.
 
Kaldı ki insanın içinden gelenlerle ona dayatılanların değer ve derecesi de hiçbir zaman eşit olamaz. Ayrıca zor, insanı kısıtlar, aşağılar ve algısını bozar. İkiyüzlü davranışlar başlatır. En evrensel ilkeler ve en kadim merasimler bile zorlananın elinde ters yüz olur.
 
Kur’ân’ın zekât-İslam kapısından gelen Bedevileri, daha önce salât-iman kapısından girenlerle eşit görmemekle birlikte, onları da dini himaye altına alması elbette çok anlamlıdır. Kur’ân,  bu tavzihle, zahiren de olsa teslim olmalarını önceki durumlarına tercih etmiş, ama öte yandan ikiyüzlü davranmalarının menfezini de tıkamıştır.
 
Kur’ân, yine bu nedenle adamın şükür ve küfür yolunda özgür olduğunu söylemiştir. Başka pasajlar, bunun, “başkası değil sadece adam özgürdür” anlamına geldiğini teyit etmektedir.
 
Adam, mülk içinde özgürdür. Hem meleklere nispetle özgürdür. Hem meliklere karşı da özgür olmalıdır. Onun özgürlüğünü sınırlayabilecek tek şey, sadece kendi içinde yükselebilecek “el-Melik” inancıdır.
 
İşte salât, mutlak özgürlüğün el-Melik’e ait olduğunun ilanıdır.
 
Kur’ân üslubunda el-Melik, şimdiki hayattaki esbabın sahibi ve öteki hayattaki din gününün de yargıcıdır. Yani adam, şimdiki hayattaki bütün işlerinde O’nun esbabına mecburdur. Ama teklifleri karşısında özgürdür. Şükür veya küfür yolunu seçebilir. Bu tercihinin karşılığını ise öteki hayattaki din gününde bulacaktır.
 
Mushaf’ın ilki olan Fatiha Suresindeki “Mâlik” kelimesi, sonuncusu olan Nâs suresindeki “Melik” kelimesinden daha kapsamlıdır. Ve kendisini Kur’ân’a ve Hz. Muhammed’in uygulamasına nispet eden herkes, her salâtın her rekâtında Fatiha’yı kıraat etmektedir.
 
Buna rağmen onların el-Melik dışında yöneldikleri melikleri varsa, bunun iki sebebi vardır:
 
Birincisi, dinin iki girişi olan iman ve islamı (teslimiyeti) aynılaştırmalarıdır. Din binasına Ömer gibi salât-iman kapısından değil de, Bedeviler gibi zekat-islam kapısından girmiş olmayı yeterli görenlerin, şeyhlerden, ulemadan, zenginlerden ve siyasilerden melikleri olmak zorundadır.
 
İkincisi, iman ve islam kardeşliklerini aynılaştırmalarıdır. Hicret öncesinde gerçekleşen salât üzerine oturmuş iman kardeşliği yerine, Fetihten sonraki Bedeviler gibi menfaat üzerine oturan islâm kardeşliği ile yetinenlerin şeyhlerden, ulemadan, zenginlerden ve siyasilerden melikleri asla eksik olmayacaktır.
 
Salât-iman girişini ve salât-iman kardeşliğini gereği gibi takdir edebilmek ise ancak şimdiki hayatın bir oyun ve eğlence olduğunu anlamakla mümkün olur.
 
Oyunlar, amaçsız tekrarlanan ileri geri hareketlerdir. Her oyun kurallıdır. Bu kurallar zamanla kendisini özne, oyuncuyu da nesne yapar.
 
Şimdiki hayatın oyununu bozarak insanı özgürleştirecek ve ona şimdiki hayatta özne olma imkânı verecek tek şey ise salâttır.
 
Ahmet BAYDAR

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, kuran, salat, namaz

DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ 18

1/4/2008 · Kategori: Kuran

Salat ve İrtidat

 

İslami literatürde dinin sekiz rüknünden mütalaa edilen; cihad, emr-i bilmaruf ve nehy-i anilmünker, toplumsal yükümlülüklerdir. Bu nedenle her şartta kalıcı ve her fert için gerekli olmayabilir. Hac ve oruç gibi ferdi menasik de ancak güçleri yetenlere gerekli olur. 
 
Oysa salât ve zekât böyle değildir.
 
Kur’ân üslubundaki zekât herkes içindir. Çünkü nefsin tezkiyesi, hür-köle, zengin-fakir, kadın-erkek herkes için nihai maksattır. Bu nedenle “hayır” sayılan her şey bu kapsama alınmıştır.
 
Salât da her imkân ve her kimlik içindir. Çünkü o, dinin dolaysız anlatımlı tek rüknüdür. Bu nedenle herkes için nihai maksattır ve her zor durum için kolaylaştırılmıştır.
 
Nitekim zekâtın telafisi, ancak hayır türünden bir şeyle mümkün olur. Salâtın telafisi de kısaltılmış ve kolaylaştırılmış da olsa ancak bir salâtla mümkün olur.
 
Bütün diğer yükümlülükler, muhkem olan zekâta müteşabihtir. Zekâtın muayyini, muharriki, muhafızı ve mukavvimi ise salâttır. Bu nedenle; zekât salih amele, salât ise imana gösterge sayılmalıdır.
 
Kur’ân üslubunu, İslami literatürü ve Sadr-ı İslam’ı tahkik edenler, salât-iman ve zekât-amel ilişkisini müşahhas olarak müşahede edeceklerdir.
 
İlk müşahede basamağı elbette Kur’ân üslubudur. Burada iman ve türevlerinin kimi zaman salât ve türevleri ile yer değiştirdiği, salât zekât ardıllığının da iman-amel ardıllığı nispetinde olduğu görülür. İkinci müşahede basamağı İslami literatürdür. Orada düşman kardeşlerin bile, salât-zekât ayrılmazlığına iman-amel kuvvetinde vurgu yaptıklarına tanık olunur. Üçüncü müşahede basamağı ise Tarih’tir. Burada müminlerin ilk Emirinin salât ve zekât üzerindeki keyfiliği savaş sebebi saydığına şahitlik edilir.
 
Merkezi yönetime alışkın olmayan Bedeviler; “Peygamber vefat etti, zekâtı (sadakayı) o topluyordu, şimdi Ebu Bekir’e zekât vermeyiz” deyince, savaş gündeme gelir. Ancak Hz. Ömer savaştan yana değildir. Tevhide inananların dokunulmazlığı olduğunu Emire hatırlatır. Emir’in cevabı: “Salâtla zekâtın arasını açanlarla savaşırım” olur.
 
Şimdi soru şudur: Allah elçisinin en yakını ve müminlerin ilk Emiri, “Salâtla zekâtın arasını açanlarla savaşırım” demekle ne kast etmiştir? Hükmünü bilemediği zekât vermeme olayını, hükmünü bildiği (!) namaz kılmama olayına mı kıyaslamıştır? Yoksa bedevilerin hafife aldığı zekâtı, vahyin en önemli gördüğü salâtla mı kıyaslamıştır?
 
Dikkat edilirse, Bedeviler, zekâtı vermeme gerekçelerinde, zımnen salâtlarını ikame etmekte olduklarını dile getirmişlerdir.
 
Onların demek istediği, “İslam toplumunun üyesi olarak kalalım, ama merkezi otoriteye de zekât vermeyelim” dir. Hz. Ömer’in onlar lehine itirazı, hatta Hz. Ebu Bekrin ona cevabı da bu durumu teyit etmektedir.
 
Yani Hz. Ebu Bekir, salâtı kabul edenlerin, zekâtı reddetmiş olmalarına itiraz etmektedir. Önce onun gördüğü ve bilahare Hz. Ömer’in de katıldığı şey aslında şudur: Kur’ân, salâtın terk edilmesine karşı dünyevi bir ceza önermemiştir. Kur’ân’daki anlamıyla zekât da böyledir. Ancak iman salâtı, salât ise zekâtı gerekli kılar. Bu şekilde de, cihad, emr-i bilmaruf ve nehy-i anilmünker gibi toplumsal hizmetler yerine getirilmiş olur. Toplumsal yaptırım gücü olmayan bir salât ise yok hükmündedir. 
 
Bu durumda Bedevilerin ayrılıkçı olduklarına hükmedilmelidir.
 
Yani Hz. Ebu Bekir, ikame edilen salât ile verilmeyen zekâtın birer yükümlülük oluşlarını değil, imanın simgesi salât ile İslamlığın simgesi zekât arasındaki teori-pratik ilişkisini delil edinmiş ve bunun için imanla amelin, dinle şeriatın arasını açan bedevileri mürtet saymıştır.
 
Nitekim onun savaşının tarihteki adı mürtetlerle savaştır.
 
Yoksa Ebu Bekir (r.a.), Hâlik olan Allah’ın işlerini taklit eden bir melik değildir. O, Melik olan Allah’ın kullarıyla ilişkilerini (ihtiyarı) takip eden adil ve hikmetli bir yöneticidir.
 
Onun itikadı, ilke ve tören zorlamaya manidir. İlke ve tören zorlamak, Allah’ın işlerini (cebri) taklit ederek Tanrılığa soyunan meliklerin adetidir.
 
Nasıl mı?
 
Devam edecek
 
Ahmet BAYDAR
 
abaydars@hotmail.com

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, kuran, salat, namaz

DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ 17

23/3/2008 · Kategori: Kuran

Salât Ademcedir

Kur’ân’ı okuyan herkes, onun bazı vakitlerde ikame edilmesi istenen, kendisine davet olunan, belli bir süre alan, korku esnasında kısaltılabilen bir salâttan bahsettiğini görür. (Âl-i İmrân 3/38-39, Cum’a 62/9, Mâide 5/6, 58, Nisâ 4/101-3, Hûd 11/114, İsrâ 17/78) 
 
Kur’ân’ın üslubunu tahkik eden de; salâtın biçimsel boyutunun esasa taalluk etmediğini, âdet ve alışkanlıklara bürünüp de sadakaya geçiş yapamayan duruşun Kur’ân’da salat sayılmadığını anlar. (Bakara 2/238, el-Mâ’ûn 107/4-7, Meâric 70/19-35)
 
Bu üslup üzerine bir müsteşrik kadar olsun düşünen kimse ise bilme özünden mahrum kalanların ve daim salâtta olduklarını iddia edenlerin, Kur’ân açısından, cemadat, nebatat ve hayvanatı taklide düşmüş kimseler olduklarını kavrar.
 
Meseleye daha yakından ve ön şartsız bakanlar, Kur’ân’ın, zeminini bilişselliğe yükselttiği, biçimini kolaylaştırdığı ve mesuliyetini ferdi boyutta tuttuğu salât üslubunu, icbar edici içtihatlara, zindan öneren fetvalara ve çocuk dövdüren haberlere tercih ederler.
 
Mümine gelince. Ona göre salât, uygulamasından daha çok şeydir ve bilinenden daha fazla anlamı vardır. Salâtın ikamesi kaderin kadrini öğrenme seferi, daha fazlası ise miraçtır. İki denizin birleşme anında, istiğnaya çağıran büyüklenme hisleriyle, istizafa düşüren küçültücü hisleri dengeleme duruşudur. İdrak edilebilecek en son sınırda, kavranabilecek en yüksek ufukta, kuvvetleri en şiddetlinin öğretme yerinde, en son secde yerinde, hayatı muhasebe ediş, ölmeden “berzah”ta duruş ve “mîkat”a vaktinden önce varıştır.
 
Evet, Kur’ân mevzu bahis olduğunda, salât için asıl olan elbette kök anlamıdır. Sonra üslupta kazandığı tali anlamlar, sonra da sözün kuvvetinde saklanan işaretler gelir. Ancak, ilk örnek neslin uygulamalarını da bir yana bırakalım, kelimenin Kur’ân öncesi kullanımı ve kadim dillerdeki hikâyesi de asla göz ardı edilemez.
 
Kur’ânın nüzulünden evvel Necranlı Hiristiyanların vakitli ibadetleri olduğu, Yahûdîlerin de günde beş defa ibadet ettikleri, Ortaçağda keşişlerin teheccüd ve kuşluk vaktiyle birlikte günde yedi defa ayin yaptıkları ve bunlara Arap kaynaklarında “salât” tabir edildiği bilinen hususlardır.
 
Aramca’da, mabetlerde icra edilen ibadete “selūtă” dendiği, kelimenin Arami lehçelerinde ve Süryanice’de de ayin şeklindeki dua manasına kullanıldığı bilinmektedir. Ermenî Gregoryen Kilisesi mensuplarının, Kur’ân öncesinden, kiliselerinde uygulaya geldikleri ibadet de “slutho” dır.
 
Kelime “salute” şekliyle Latince, İngilizce, Fransızca ve Almanca’ya geçmiştir. İspanyolca’daki “salud” telaffuzu da aynı anlamda kullanılmaktadır. Romanya’da salut, İtalya’da “salve” ve “saludi”, Vatikan’da ise “salve” ve çoğulu “salvete” şeklinde bilinmektedir.
 
Biz namaz diyoruz. Çünkü kelimenin doğudaki karşılığı namazdır.
 
Brahmanizm’de ve Budizm’de, Tanrıya saygı sunma ve yüceltme anlamıyla yapılan simgesel dini ayine “Namah” denir. Bu iki geleneğin yaşadığı coğrafyalarda bugün bile çalgılı ve danslı dini “namah” törenleri yapıla gelmekte, özellikle, Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Nepal’de; Namasté, Namaskaar, Namaskaaru, Namaskaara sözcükleri selamlama anlamında kullanılmaktadır. Şekilci Brahmanlar ve özcü Budistler yanında Zerdüşti geleneğe mensup olan Mecusiler de, ayakların, ellerin ve yüzün sembolik temizliğinin ardından günde beş vakit eda ettikleri ibadete “namaz” derler. “Namaz”, onbeş yaşından itibaren her Zerdüştinin yerine getirmesi farz olan dini bir görevdir. Bu kelime zamanla Farsça’da “Saygıyla eğilmek, hizmet etmek, Tanrıya ibadet etmek” anlamında kullanılır olmuştur.
 
Şimdi, Doğu ve Batı Dini geleneklerini dolduran, tarihin derinliklerinden çeşitli kültürlerle süzülüp gelen, bugün bile farklı dillerde ve farklı inançlarda telaffuzu, anlamı ve uygulaması korunmuş olan namazın, peygamber onayından geçmiş karşılığı olan “salât”ın ikame keyfiyetini ve vakitlerini sırf Kur’ân’da arayanların, dinin tekliğini ve dini geleneğin sürekliliğini hafife alıp almadıklarını gözden geçirmeleri gerekir. Çünkü bu durum, İbranca ve Aramca konuşan peygamberlerle Arapça konuşan peygamberin aralarını açma yanılgısıyla iç içe geçmiş bir inkar gibidir.
 
Salatın değerler arasındaki derecesine gelince…
 
Devam edecek

Ahmet BAYDAR
www.fikritakip.com

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, kuran, salat, namaz

KUR'AN NEDİR?

20/3/2008 · Kategori: Kuran

Kur'an Nedir?

 

“Elif, lam, ra. Bu, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlıklara çıkarıp, güçlü ve övgüye layık olanın yoluna iletmen için sana indirdiğimiz bir kitaptır.” (14/İbrahim, 1)    

“Halbuki o alemlere uyarıdan başka bir şey değildir.” (68/Kalem, 53)   

 “Biz sana kitabı gerçek ile indirdik ki insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği biçimde hüküm veresin.”(4/Nisa, 105) 

“İnsanlar bir tek ümmetti. Allah peygamberleri müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi. Onunla beraber, anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetmek üzere içinde gerçekleri taşıyan kitabı indirdi.” (2/Bakara,213) 

“İşte o kitap, kendisinde hiçbir  şüphe yoktur. Muttakiler için yol göstericidir.” (2/Bakara, 2) 

 

Bu ayetler Kur’an’ın amacı hakkında bize bir yaklaşım sağlamaktadır. Ayetler Kur’an bütünlüğünde ve Resulün örnekliğinde, Allah’ın murad ettiği manada anlaşıldığı sürece muttakiler için yol göstericidir. Ayetler, taassubu kırdığımız, hurafelerden temizlendiğimiz, kaderci anlayışı ıslah ettiğimiz andan itibaren, karanlıklardan aydınlıklara ulaştıran nurdur. Ayetler, beraber kıyam ettiğimiz, rükuya gittiğimiz, istişari çabalarda bulunduğumuz sürece müjde ve uyarıcıdırlar. Ayetler, anlaşmazlığa düştüğümüzde onunla hükmettiğimiz sürece hidayettirler.  

 

Kur’an’ın ana hedefi Allah’ın varlığını ıspatlama noktasında değil, insan ve insan davranışları üzerine yoğunlaşmaktadır. Nitekim kendisini de “insanlara yol gösterici, karanlıklardan aydınlıklara çıkarıcı, alemlere uyarıcı” şeklinde tanımlamaktadır ki,bu manada çok sayıda ayet sıralamak mümkündür. Bununla birlikte Allah lafzı, Allah’ın sıfatları ve isimleri Kur’an’da bir çok defa kullanılmıştır. Fakat Kur’an’da, Kur’an’ın amacı, Allah’ı ispatlamak şeklinde ortaya konmamıştır. Zira tabiat ayetlerinin, Allah’ın varlığını ispat etme konusunda yeterli olduğunu Kur’an bize hatırlatmaktadır:   

 

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidiş ve gelişinde elbette akıl sahipleri için ibret verici deliller vardır.” (3/Al-i İmran, 190)   

 

Ama Kur’an bizatihi tevhid inancını ikame etmeye, zihinlerde ve pratik hayattaki şirk şekillenmelerinin, bozuk inançların,batıl geleneklerin ıslahına yönelmiştir. Dikkatlerin bu yaklaşıma çekilmesi, vahyin amacına uygun bir yolun tutulmasını sağlayacaktır.

Yüce yaratıcı fikri, insanın içinde,derununda mevcuttur. Dolayısıyla problem Allah’ın varlığını isbat etmek problemi değildir. Kaldı ki hiçbir tarih diliminde ateizm, sorun olacak düzeyde büyük bir gündem oluşturmamıştır.   

 

Hepimizin bildiği Mekke dönemi Arap toplumunun yapısı dikkate alındığında, onların da Allah inancına sahip oldukları, yeri göğü yaratan Allah’ın varlığına inandıkları görülecektir. Bununla birlikte Kur’an bu toplumun din anlayışını tümden değiştirmek için vahyedilmiştir.  

 

İlahi kanunlar insanlar için gönderilmiştir. Ve bu kanunların hepsinin; gerek fert düzeyinde olsun, gerekse toplum düzeyinde olsun günlük yaşamda bir karşılığı, pratik bir değeri vardır. Aksi durumda vahyin insanlar için hidayet aracı olmasının geçerliliği olmazdı. Dolayısıyla insanların temel zaafları Allah’ı yok sayma noktasında değildir. Asıl zaaf ve sapma O’nunla birlikte başkalarını veya kendi heva ve heveslerini ilah etme noktasında başlamaktadır. 

 

“Ne oluyor, nasıl HÜKMEDİYORSUNUZ? Yoksa okuduğunuz bir kitabınız mı var? Onda istediğiniz her şeyi buluyorsunuz? Yoksa aleyhimizde kıyamet gününe kadar süre gidecek ahitleriniz mi var ki, kendiniz için hükmettikleriniz sizin olacaktır. Sor onlara bunu kim üstlenir. Yoksa onların ortakları mı var? Doğru sözlü iseler ortaklarını getirsinler.” (68/Kalem, 36-41) 

 

Vahiy insanların ihtilaf ettikleri konularda hükmedilsin diye gönderilmiş, mücadele bunun üzerine kurulmuştur. Allah’ın, hükümlerini indirmesinin arka planında yatan gerçek insanların taşıdıkları benzeri zaaflar olmuştur. Atalarından aldıklarını din edinen,yeryüzünde fitne çıkaran hevalarıyla hükmederek insanlara zulmeden, bozgunculuk yapan şirk dini mensuplarının düzelmesi, ıslah olması ve genelde insanlara hidayet rehberi olması amacıyla; Allah, insanlara peygamberleri aracılığıyla vahiy/kitap göndermiştir. Vahiy doğru ile yanlış, aydınlık ile karanlık arasında bocalayan insanoğlu için en sağlam ölçüdür. Dolayısıyla vahyi ölçütlere sahip olmamak, karanlık dehlizlerde kalakalmaktır. İnsanları uyarmak, onları zaaflarının ve hevalarının düştüğü aşağılıklarda kurtarmak, aydınlığa çıkarmak, Kur’an’ın ana hedefidir.

 

Kur’an’ı Kerim’in muhatabı insandır. İnsanın fıtratına hitap eder ve fıtrat üzerinde süregelen sünnet üzerinde durur. Kuşkusuz bu sünnette en önemli husus insan-Allah ilişkisidir. Allah kainatı belli bir düzen içinde yaratmış ve bu düzen gereğince varlıklara yollarını göstermiştir. Her varlık yaratılış gayesi doğrultusunda hareket etmektedir. Bu varlıklar arasında yalnız insanoğlu ihtiyar sahibi kılınmış ve kainat içindeki düzenini kurması kendi insiyatifine bırakılmıştır. O artık ya yalnız Allah’a kul olacaktır ya da Allah dışında kendi ürettiği sistemlere tabi olacaktır. İşte bu noktada Allah vahiy nimetini sunmakta, insanların Allah ile; hemcinsleriyle ve kendileriyle olan ilişkilerini düzenlemektedir. İnsanoğlu her konuda olduğu gibi, bu ilişki biçimlerinde de vahye dayanmadığı sürece yanılmakta, yanlışlara düşmektedir. Vahiyden uzaklaşıldığı nispette fesad artmakta, yeryüzüne müşrik güçler ve onların kaçınılmaz tezahürleri olan zulüm, istibdat, adaletsizlik hakim olmaktadır.

 

Tüm ilahi kitaplar gibi,son vahiy olan Kur’an’ın da asıl amacı yeryüzünde zulüm, adaletsizliği ortadan kaldırmak ve insanlara, Allah’ın kendilerinden razı olacağı davranış normlarını kazandırmaktır. Tabii ki tercih yine insan bırakılmış ve yapacağı tercihin hesabının da mutlaka sorulacağı vaat edilmiştir.

 

İnsanların özellikleri dikkate alındığında çok unutkan oldukları (18/57; 20/115; 36/78; 5/14; 7/51….), çok aceleci davrandıkları (17/11; 21/37;76/27) ve dolayısıyla bir hidayete, hatırlatıcıya ihtiyaç gösterdikleri görülecektir. Dosdoğru yola, hidayet yoluna iletilmenin duyarlı ve düzenli bir pratik hayattan geçeceği malumdur. İnsanlar bir an Allah ile ilişkilerini kopardıklarında tüm zaaflarıyla bir bocalama ve ümitsizliğe doğru akıp giderler. İbadetlerini, salihatlarını, düşüncelerini Rabbından bağımsız ortaya koymaları halinde başıboşluk tehlikesinden kurtulamazlar. Müminler darlıklarında ve genişliklerinde Allah’ın kendi üzerlerine sekine (güven)ini indirmesine muhtaçtırlar (48/4,29;9/26). O güven, muttakilerin imanıdır.  İnsan yapısı itibariyle dengesizdir. Allah’a kul olmak, bağımsız kalmakla yerine getirilmesi imkansız bir sorumluluktur. İnsan kendisini Allah’tan mustağni gördüğü an azar (96/6-7). İnsan Allah ilişkisinin Kur’an bütünlüğünde sürdürülmesinin pratik sonuçları, hakkın ve sabrın tavsiyeleşmesi ile mümkündür. Kur’an’ın amacı insanlara kulluk şuurunu, imtihan bilincini, hesap gününü hatırlatmaktadır. İnsanlar imtihan için yaratılmış ve bu imtihanın alanı oldukça geniş tutulmuştur. İnsan düşünme, konuşma, eylem koyma özgürlüğüne sahiptir. Ancak bu mantık her an sorgu bilinciyle, kul olma çabasını ortaya koyma ve sonuçlarının dikkate alınması açısından değerlendirilmelidir. 

 

Kur’an, bireyin ve toplumun ıslahını hedefler. Dolayısıyla insanlara vahyi ölçütler sunmak,bizatihi hayata bu ölçütlerin kaynaklık etmesini sağlamaktır. İnsanların kendi hevalarını ölçü edinmelerinin sonucu nefislerde başlayan bozulmanın kısa sürede toplumsal bir tehlikeye dönüşmesi kaçınılmaz olur.

 

“İnsanlar bir tek ümmetti. Allah peygamberleri müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi. Onunla beraber anlaşmazlığa düştükleri konularda, insanlar arasında hükmetmek üzere içinde gerçekleri taşıyan kitabı indirdi.”(2/Bakara, 213) 

 

İnsanlara “usvetun hasene” olan (23/21) Allah’ın Rasulüne, onun hayatına bakalım. O, insanların en güvenilir olanıydı. Kur’an’ı ahlak edinmiş, müşrik bir toplumun hayatını,beyinlerde oluşan tahrifatları değiştirmenin bütün bir mücadelesini vermiştir. İnsanlara gitmekten, onlarla ilgilenmekten ve de Allah’a kul olmaktan başka bir amacı yoktu. Onun kaygısı ayetleri uzun uzun tartışmak, toplumdan soyutlanıp ucube yerler aramak değildi. Bunları yapmadı. Çünkü insanların problemleri ve içinde bulundukları durum farklıydı. Nefislerindekiler, kafalarındakiler farklıydı. Bunları değiştirmenin üstün bir çabasını verdi. Allah’ın Rasulü tebliğ etti. Örnek oldu. Hakkın şahitliğini yaptı. Ulaştığı herkese Allah’tan aldığı vahyi doğruları aktardı: 

 

“De ki: ’Şahitlik bakımında hangi şey daha büyüktür’? De ki:’  Benimle sizin aranızda Allah şahittir. Bu Kur’an bana vahyolundu ki onunla sizi ve ulaştığı herkesi uyarayım.” (6/En’am, 19) 

 

Kur’an’ın amacını algılamaya engel olan ve ondan uzaklaşmaya götüren nedenlerden biri de Kur’an’ın edebi güzellikleri üzerinde yoğunlaşmaktır. Vahyin amacı hiçbir zaman edebi bir metin olarak sunulmak,hayrete düşürücü bir üslup kullanmak, dolayısıyla insanları bu noktada yoğunlaştırmak olmamıştır. Kendi mesajını ulaştırmanın, doğru ile yanlış ayırımında bulunmanın en sağlıklı şekli halkın kullandığı dili en güzel bir şekilde kullanmaktadır. Kur’an indiği toplumun inkarcılarından bir benzerini getirme çağrısında bulunurken; mesajının tutarlılığını, çelişkisiz olduğunu vurgulamıştır. Bu meydan okumayı edebi alana hasretmek Kur’an’ın amacına, hedefine ve vermek istediği mesaja engel olmaktan öteye bir şey değildir. Bu yanlıştan kurtulmanın yolu Rasulullah’ı örnek almak, onun anlayışını   yakalamaktan geçer. Kur’an’ın şiir olmadığı, onun şair sözü olmadığı (36/Yasin, 69) belirtilirken söz konusu edilen edebi özellikleri değildir. Vurgulanmak istenen Kur’an’ın muhtevası ve amacının farklılığıdır (26/Şuara, 224-227).

 

Vahiy insanlardan ne istediğini, onların bu istekleri yerine getirmeleri hususunda nasıl bir yol takip etmeleri gerektiğini bildirir ve bu dünyadaki mümince çabaların ödüllendirileceğini, ihmal edilmesi durumunda cezalandırılacağı gerçeğini hatırlatmaktadır. Allah-insan ilişkisiyle ilgili olarak her ne kadar tarihi olayları ele alsa da, vahyin amacı insanlara bilimsel bilgi ya da tarihim sırf olay ve olgularla ilgili yönleri konusunda bilgi vermek değildir. Kur’an’ın amacının dünyanın başlangıcıyla ilgili bilimsel bir teori getirdiğini sanmak vahyin amacını yanlış anlamak olur.

 

“De ki: “Eğer ben haktan sapmışsam bu kendi aleyhimedir. Eğer hidayete nail olursam bu da Rabbimin bana vahyettiği sayesindedir. Çünkü O, Semi’dir, Karib’dir.” (34/Sebe, 50) 

 

“Bu Kur’an çok mübarek bir kitaptır. Onu sana indirdik ki ayetlerini düşünsünler ve selim akıl sahipleri öğüt alsınlar. ” (38/Sad, 29)

 

Ahmed DEMİREL

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, kuran

DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ 16

17/3/2008 · Kategori: Kuran

Salavât, Kıyamla Muhafaza Edilir / Değerlerin Derece Düzeni (XVI)

 

Bir kelimenin, söz üslubunda, siyakında ve sibakında kazandığı tali anlamlar, ilk anlamı kadar önemlidir. Daha doğrusu her kelime gerçek anlamını ve tesir kuvvetini deyimlerde ve sözdeki yerinde bulur. Özellikle kadim doğu dillerinde sözcüğün anlamı ancak sözdeki yerinde tamdır. Ne var ki modern mantık; ince farkları aynılaştırmaya, sözü küçümsemeye, üslubu hafifsemeye, siyak ve sibakı bölmeye düşkündür. Bilgisayar ortamındaki seç-kes-yapıştır garabeti de bu düşkünlüğün sonucudur.

 

Dinde ihlâsı arayanlar, bu tür keyfilik ve kolaycılıktan kaçınmalıdır.

 

S-L-V kök harflerinin izlemek anlamına geldiğine, bu nedenle Kur’ân üslubunda kimi zaman vahye de izlenmesi gereken cihetiyle salât dendiğine, zayiinden söz edilen salâtın da izlenmeyen vahye işaret olabileceğine temas etmiştik. Peki, muhafaza edilmesi gereken salât nedir? Nasıl muhafaza edilir?

 

Evet, izlenmesi cihetiyle vahyin adı salât, hatırlatması nispetiyle de zikirdir. Zikri Allah indirmiş ve onu korumayı da kendisi üstlenmiştir. (Hicr 15/9) Ama bu korumanın sebebi, zikrin kullar tarafından yaşanacak olmasıdır. Bu nedenle Allah’ın hıfzı, kullarının elinde gerçekleşmelidir.

 

Kullar vahyi yazar, hıfzeder, okur ve tebliğ ederler. Böylece vahyin metni ve telaffuzu korunmuş olur. Buna bir de uygulamanın eklenmesi gerekir. Böylece anlam da korunacaktır. Nitekim Kur’ân, bazı peygamberlerin Tevrat’la hükmettiğini, ulemanın da onunla hükmederek korumakla yükümlü olduklarını söylemiştir. (Mâide 5/44)

 

Salâtı korumayı konu edinen ayetlerdeki koruma, acaba bazılarının dediği gibi vakitli salâtları kaçırmamak için acele etmek veya onlara devam etmek midir? Yoksa Kur’ân dilindeki salat sözcüğü kapsamında ne varsa onu hıfz ve himaye etmek midir?

 

Salâtın korunmasını konu edinen ayetler, nüzul zamanlarıyla, siyak ve sibaklarıyla dikkatle okunursa, korunması istenen şey vakitli salat anlamına alınsa bile bunun, Kur’ân’ın tebliğinin daha bidayetinde, Mekke ve çevresinde bilinen şekilde ve sayıdaki salât olduğu anlaşılacaktır. Şu ayetteki gibi:

 

“Bu, sana indirdiğimiz, kendinden öncekileri onaylayan mübarek bir kitaptır. Ana-kent ile çevresinde yaşayanları uyarasın diye. Ahirete inananlar buna da inanırlar, onlar salâtlarını muhafaza ederler.” (En’âm 6/92, Ayrıca bkz. Mü’minûn 23/7-11, Me’âric 70/34)

 

Bu ayetlerde salâtın beraberinde zekât yerine, emanet, ahit ve kitaptan bahsedilmiş, hıfzetme yerine de muhafaza fiili getirilmiştir. Muhafaza fiilinde ise, iman, emanet ve ahitte olması gereken karşılıklılık vardır. Salâtın karşılıklılığına, ayrıca Kitap ve zikirle olan yakınlığına da işaret etmiştik.  Bu durumda salâtın muhafazasının, izlenmesi gereken vahyin muhafazasıyla ilişkisi anlaşılmış olur.

 

Hicretten sonra nazil olan ve hukuki meselelerin tam ortasında yer alan şu ayetteki gibi:

 

“Salavâtı muhafaza edin.” (Bakara 2/238)

 

Muhafazası istenen salatın burada da vahiy olduğu açık değilse de, vakitli salât olduğu da sarih değildir. İstenen şey, delaleti tayin edilmemiş mutlak "salâtlar"ın muhafazasıdır. Ayet şöyle devam eder:

 

"Salavâtı muhafaza edin ve vustâ salâtı.”

 

Salavât kelimesinin anlamı daraltılarak sırf bazı vakitlerde salât ikame etmeye indirgenirse, “vustâ salât”ın hangi vakit olduğu belirlenemez. Ayrıca aynı mantığın modern takipçileri, bu sayfadaki vakitli salata, hukuki meselelerin arasından daha uygun bir yer aramaya koyulurlar.

 

Oysa burada; önce tayin edilmemiş anlamıyla salavatın muhafazası istenmekte, ardından “vüstâ” salât tembih edilmekte, daha sonra da yeni bir “ve” ile vakitli salâta işaret edilmektedir:

 

“Salâtları muhafaza edin ve vusta salâtı ve Allah için kanit olarak durun.”

 

Demek ki muhafaza ancak "kanit" bir "kıyam"la mümkündür. Salavâtın muhafazası, izlenmesi gereken ayetlerin ve bu ayetlerde zikredilen can alıcı aile hukukunun, vakitli salavâtta kıraatiyle muhafazasıdır. Nitekim sonraki ayette şöyle denir:

 

“Eğer korku halinde iseniz yaya veya süvari giderken de (durun). Güvene erdiğinizde ise bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi Allah’ı zikredin.”

 

İmdi sen eğer samimi isen, kimi zaman muhaliflerini ölümle cezalandırmış olan siyasi mezheplerin ilk nesline bakıver. Düşman kardeşler bile vakitli salâtta ve onun her şartta kalıcı ve değişmez tek öğesinin kıraat olduğunda ittifak ettiler.

 

Bunu biliyorken, nasıl olur da vahyi ve bu sayfada temas edilen ilkeleri salât kavramının dışında tutabilirsin?

 

Ya da Fıkhi olsun, Kelami olsun, siyasi olsun, hiçbir anlayışta kıraatsiz vakitli salât yokken, vakitli salâtı vahiyden ve bu ilkelerden nasıl ayırabilirsin?

 

Şimdi de diyeceksin ki; peki, güvene erilince nasıl zikredileceğini Allah müminlere ne zaman öğretti?

 

Devam edecek 

 

Ahmet BAYDAR

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, kuran, salat, namaz, değer

DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ 15

10/3/2008 · Kategori: Kuran

“Salât”ı Zayi Etmeyin! 

 

İlk müfessirlerden kimileri, vahiy bağlamında zikredilen bazı “salât”ların Kur’ân demek olduğunu açıkça beyan etmişlerdir. (İsrâ 17/107-110, Ankebût 29/45, Bkz. Taberî)

 

Bu ayetlerde Kur’ân yerine salât denmiş olmasının sebebi ise, izlenmesi gereken özelliğini öne çıkarmaktır. Aslında bu, tıpkı kuşların kevni vahyi izlemelerine salât denmiş olması gibi, nebevi vahyi izlemeye de salât demekten ibarettir.

 

Meselenin daha iyi anlaşılması için vahyin, Kitab, zikir ve Kur’ân” yakınlaştıran, bunlara bir de salâtı ekleyen ve hatta birini diğerinin yerine kullanan genel üslubunu hatırlamak yeterlidir.

 

Çünkü dinde izlenmesi gereken elçiler olsa da, onların da izlediği vardır ve bu sadece vahiydir. Zikir, kitap, ilim, hüda, sebil, din ve millet de bu cümledendir. (En’âm 6/50, Mü’minûn 23/71, Kasas 28/49, Bakara 2/38,120, Ra’d 13/37, Gâfir 40/7, Âl-i İmrân 3/73, Nisâ 4/125)

 

Vahiy, belirlemeler yapmasıyla kitap, lakin bilgilerimizi hatırlatmasıyla zikirdir. Tebliğ edilen cihetiyle vahye Kur’ân dense de bilinçlendirmesi yönüyle ilim denir. Sorumluluklar yüklemesiyle din, fakat yol edinilmesiyle sebîl olur. Doğruya götürmesiyle hüdâ fakat izlenmesi gereken özelliği ile de salât olmaktadır.

 

Tıpkı heva ve hevesini izleyen toplumun Şuayp peygambere itirazlarındaki salât gibi:

 

“Salâtın mı, atalarımızın taptıklarını terk etmemizi veya mallarımızda dilediğimizi yapmamamızı emrediyor sana?” (Hûd 11/87)

 

Atalarımızın taptıklarını terk etmemizi veya mallarımızda dilediğimizi yapmamamızı, ardına düştüğün kitabın mı emrediyor sana? Müfessirler kelimenin bununla birlikte din anlamına gelme ihtimaline de işaret ederler. Bu durumda salâtı izlemeyenler heva ve heveslerine uymak zorunda kalacaklar demektir:

 

“Onların ardından bir güruh halef oldu, salâtı zayi ettiler ve şehvetlerini izlediler.” (Meryem 19/59)

 

Bu ayetteki salât üzerine de –geleneğe rağmen- düşünmemizi gerektiren birkaç nokta vardır. Bunlardan birisi, ayetin öncesinde vahye, sonrasında da tövbeye yapılan vurgudur. Bu vurgu, zayi etmenin inkar etmek anlamına geldiğine, zayi edilen şeyin de vahiyle ilgilisi olduğuna, ayrıca zayi etmenin ancak iman ve amelle telafi edilebileceğine işaret etmektedir.

 

Tekfir için kullanılabileceğinden, buradaki salâtı daraltan bir anlam toplumsal sıkıntıları da beraberinde getirecektir. Maalesef böyle de olmuştur.

 

Ayet üzerinde düşünmemizi gerektiren bir başka husus, genelde olduğu gibi salâta mukabil “zekat verme”nin değil, karşı olarak “şehvet izleme”nin getirilmiş olmasıdır. Bu üslup, salât için, daraltılan bir anlamdan farklı bir arayışı gerektirmektedir.

 

Bunlara mutlaka eklenmesi gereken bir husus daha vardır. Bu ayetin üslubunun tekrarlandığı başka bir pasajda “Onların ardından halef olan” bu güruhun “kitab”a varis olduklarının açıklanmıştır. (Bkz. A’râf 7/169).

 

Bütün bu hususlar, “zayi edilen salât”ın, Tevrat olduğunu göstermektedir. Nitekim İsrailoğulları’nın Tevrat’ı zayi ettikleri tarihte meşhur bir vakıadır, rivayetlere tam da ayetteki kelimeyle “ezau’t-Tevrâte” şeklinde girmiştir.

 

Salât yani izlenmesi gereken kitap ve din. “Şehvet izlemek” deyimi de bu anlamı teyit etmektedir. Yani ayette zayi edilen şey, izlenmesi gereken özelliği ile hatırlatılmaktadır.

 

Bu durumda ayetin siyak ve sibakı ile tam tevili şu olur: Kitap ehli! Siz Kitabı zayi ettiniz. Heveslerinize uyup küfre düştünüz. Eğer Kur’ân’a  meyleder ve hayatınızı ona göre tanzim ederseniz kurtulursunuz.  

 

Peki “zayi” edilmemesi gereken salât eğer kitap ise, “muhafaza” edilmesi gereken “salâtlar” ile kast edilenler neler olabilir?

 

Devam edecek

 

Ahmet BAYDAR

Kalıcı Bağlantı Yorum (14) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, kuran, salat, namaz

KUR'AN KISSALARI: MUCİZE Mİ MASAL MI?

7/3/2008 · Kategori: Kuran

Kur’an Kıssaları: Mucize mi Masal mı?

Malum, Kur’an’da geçmiş çağlardan bahseden “kıssalar” var.

Bunlar Kur’an’ın neredeyse 3/2’sini oluşturuyor. Mesela Enbiya, Kasas, Yusuf vb. sureler tümüyle, diğerleri de kısmen bunlardan oluşuyor.

Peki, bu kıssalarda ne anlatılıyor?

***

Şu ana kadar bu konuda iki yol izlendi.

1- Bunların her biri birer mucizedir. Bir defalığına ve o peygambere mahsus olmak üzere olmuş bitmiştir. Tabiatın işleyişine bir anlık bir ilahî müdahele ve işleyişi tersine çevirmedir.

3- Bunların her biri birer masaldır. Yani Arap halk hikayeleridir. Kur’an bunları mesaj vermek için kullanmış, gerçekte öyle olup olmadıklarıyla ilgilenmemiştir.

Kanaatimce, her iki halde de Kur’an’ın evrensel söylemi, belirli bir zamana ve mekana gömülmüş oluyor. Yani akıp geldiği tarihten, hayattan ve tabiattan koparılmış oluyor. Çünkü artık bugün öyle mucizeler olmamakta ve de başka milletler birbirine o masalları anlatmamaktadır.

Böyle söylediğimizde iki kesim birden tepki gösteriyor ve diyor ki:

1- Mucizeleri aklîleştiriyorsun. Oysa her şey akla uygun olmak zorunda değil. Elimizde inanacak bir şey kalmadı. Halbuki din olağanüstülük, kutsallık, sır ve gizemdir, binaenaleyh din elden gidiyor!

2- Masalları gerçek sanıyorsun. Bunlar yaşanmış olaylar değil; Arap halk hikayeleri… Bunları gerçekten yaşanmış tarihi olaylar sanıp nasıl olduğunu açıklamaya çalışmak beyhude bir uğraştır. Aslolan bu kıssalardan çıkarılacak hisselerdir. Din kıssa değil; hissedir. Binaenaleyh kıssayı bırak hisseye bak!

Bende diyorum ki: Kur’an kıssaları mucize veya masal değildir. Ne mucize ne de masal Kur’an kavramı değil. Kur’an, tarihi bu iki kavram üzerinden ele almıyor. Bunlar adı üzerinde birer “kıssa”dır…

Peki nedir kıssa?

Mucizeden ve masaldan farkı ne?

Kıssa: Geçmişteki bir olayı “dengi” ile anlatmak demek. Çünkü kıssa “denk olan şey” anlamındadır; kısas, takas, makas gibi…

Mucize: Geçmişteki bir olayı olağanüstülük katarak, menkibeleştirerek, kahramanlık destanına dönüştürerek, denkliğini bozarak anlatmak demek. Kayadan deve çıkarma mucizesi, asayı yılana çevirme mucizesi, balığın karnına girme mucizesi, ateşte yanmama mucizesi gibi…

Masal: Geçmişte yaşanmadığı halde, sırf masal, öyle olduğunu farzetme, kurgu, hayal mahsulü olan demek. Alaaddin’in sihirli lambası, uçan halı, yedi başlı ejderha masalları gibi…

***

Şimdi…

“Kur’an mucize veya masal değil; kıssa anlatıyor.” dediğimizde ne demek istediğimizi uygulamalı dört örnek üzerinden anlatalım. Örneğin bunlar İbrahim, Musa, Süleyman ve İsa kıssaları olsun. (Kur’an’da geçen 14’ü peygamber, 10’u da tarihsel kişi ve olay olmak üzere 24 kıssayı burada tek tek ele almam mümkün değil.)

Zira bu yazıda amacım Kur’an kıssalarını baştan aşağı anlatmak değil; mucize, masal ve kıssa arasıdaki farkın ne olduğunu gösterebilmektir. Bu bize diğer tüm kıssaları anlamada temel ölçü ve yöntemin ne olması gerektiğini verecektir.

***

Örnek 1: Hz. İbrahim’in ateşten kurtulması.

Mucize: (der ki) İbrahim ateşe atıldı fakat ateş onu yakmadı. Allah’ın mucizesi tam zamanında yetişerek ateşe “İbrahim’e karşı serin ve selamette ol” dedi ve İbrahim böylece ateşten kurtuldu.

Masal: (der ki) Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde İbrahim’i yakmayan bir ateş varmış. Yedi kat odun yığmışlar, yedi yerden ateşe vermişler ve yedi saat durmadan yakmışlar. Karıncalar İbrahim’e yedi yerden su taşımış; “Söndüremesem bile o yolda ölürüm” demiş. Derken yedi gün yedi gece yağmur yağmış ve ateş gül bahçesine dönmüş. Ya, işte böyle evlat, İbrahim ermiş muradına biz çıkalım kerevetine….

Kıssa: (der ki) İbrahim’i ateşte yakmak istediler. “Yakın şunu” (21/69) demekten başka bir şey yapamadılar. İbrahim ise “Size selam eder, Rabbimin uğrunda sizi bırakır giderim ” (37/100, 19/47-49) diyerek Babil İmparatorluğu’nun beşkenti Ur şehrini terk etti. Böylece, Salih’in, Hud’un ve çok sonları da Muhammed’in (yatağına Ali’yi bırakarak) şehri terketmesi gibi, İbrahim de şehri terk ederek ateşten (yakılarak idam!) kurtuldu. Yaktıkları ateş de orada öylece söndü gitti; “Ateşe serin ol dedik, selam olsun İbrahim’e!” (21/69).

***

Örnek 2: Musa’nın asayı yılana çevirmesi

Mucize: (der ki) Musa Firavun’un karşısına çıktı. Sihirbazlar değneklerini yere attılar ve hepsi birer yılan oldu. Musa ne yapacağını şaşırınca Allah “Sende at, korkma” dedi. Musa asasını atınca birden daha büyük yılan oldu ve sihirbazlarınkini yuttu. Allah’ın mucizesi tam zamanında yetişerek Musa’ya yardım etti. Sihirbazların hepsi imana geldi ve toptan Allah’a secde etti.

Masal: (der ki) Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde asaları yılana çeviren Musa adında bir peygamber varmış. Çok ulu bir zatmış. Günlerden bir gün sihirbazların karşısına çıkmış. Sihirbazlar değneklerini yere atıp yılana çevirince, o da asasını atmış. Tek başına yedi yılanı yedi saniye içinde yutuvermiş. Sihirbazlar yedi defa secdeye kapanmış, Firavun yedi gün yedi gece sarayından çıkamamış. Ya, işte böyle evlat, Musa ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…

Kıssa: (der ki) Firavunlar, Mısır’da sihirbazlık tekniğini kullanarak sır, gizem ve büyüye dayalı akıl dışı (gayr-ı reşid) bir yönetim kurmuşlardı. Sihirbazlar, dönemin yüksek teknokratları ve kimyagerleri olarak Firavun’a bu yolla hizmet ediyor ve halkı yaptıkları büyülerle korkutuyorlardı. “Firavun’a itaat etmezseniz, sizi de bu şekilde böcek yaparız” diye asayı yılana çevirme gösterileri yapıyorlardı. Kurutulmuş bağırsağın içine civa dolduruyorlar, yılan şeklinde boyuyorlar, sıcak yere atınca birden hareket ediyor ve yılan gibi görünüyordu. Halk da cehaletinden bunların tanrı tarafından onlara verilmiş çok özel bilgeler olduğunu sanıyordu. Bu korkuyla sihirbazları kutsuyor, Firavun’a da tanrı diyerek tapınıyorlardı… Musa işte bu düzeni deşifre etti. Bunun özel tanrı bilgisi olmadığını, sıradan bir sihirbazlık numarası olduğunu, fakat halkın bunu bilmediğini, bunu öğrenmesi için herkesin toplandığı bir yerde bunun böyle olduğunu göstereceğini söyleyerek meydan okudu. Ve gerçekten de öyle olduğunu gösterdi. Çünkü kendisi bunu daha önce “İnsanoğluna eşyaya isim verme” (öğrenme) yeteneği sayesinde öğrenmişti. Allah’ın Musa’ya apaçık ayetlerini vermesi bu demekti… Sihirbazlar kendi yaptıklarını Musa’nın da yaptığını görünce hayretler içinde kaldılar ve bütün karizmaları yerle bir oldu. Halkın gözünden düştüler, sahtekarlıkları ortaya çıktı, umutları boşa gitti. O gün rezil oldular ve Musa’nın o atışı bütün umutlarını, beklentilerini, hayallerini yedi yuttu.

***

Örnek 3: Süleymanın cinleri, kuşları, karıncaları

Mucize: (der ki) Hz. Süleyman Allah’ın izni ile kuşlarla, karıncalarla konuşurdu. Cinlerden askerleri vardı, onları mabet yapımında çalıştırmıştı. Cinlerden bir ifrite Belkıs’ın tahtını göz açıp kapayıncaya kadar (ışınlama!) yoluyla bir kaç saniyede getirtmişti. Allah, Süleyman’a herkesi hayretlerde bırakan daha nice mucizeler vermişti. O muhteşem mülke böyle böyle sahip olmuştu.

Masal: (der ki) Bir varmış bir yokmuş, zamanın behrinde bir Süleyman peygamber varmış. Mülkü öyle büyük öyle büyükmüş ki emrine cinler, periler, kuşlar, karıncalar girmiş. Rüzgarlı gemileri denizde yürütürmüş. Atlarla hasbihal edermiş. Sarayı yedi kat göğe değer hale gelmiş. Altı yüz cariyesi varmış. Günlerden bir gün, bir cin dayandığı bastonuna dokununca düşmüş ve öldüğü öyle anlaşılmış… Ya, işte böyle evlat, neyse, ben kalkayım artık, gerisini sonra anlatırım. Süleyman ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…

Kıssa: (der ki) Süleyman merkezi Kudüs olan bir devlet kurmuştu. Böylece bölgeyi bir adalet ve barış yurdu (Daru’s-Selam) haline getirmiş ve bunun için Kudüs’e bu anlamda Jerusalem denmişti. Güneyde Sebeliler (karıncalar), kuzeyde Hititler (kuşlar), doğuda Babilliler (cinler/periler) ve batıda Fenikeliler (yelkenli gemi ve rüzgarlar) emrine girmişti. Çünkü bu devletler o dönemde böyle anılır ve bilinirlerdi. Onlarla çeşitli zamanlarda temaslarda bulunmuş ve konuşmalar yapmıştı. Sebe Kraliçesini ülkesine davet etti. Göz açıp kapayıncaya kadar (çok kısa bir sürede) onun tahtının bir benzerini yaptırttı. Tahtın, krallığın, debdebenin değil; asıl daha başka şeylerin insan hayatındaki önemini ona göstermek istedi. Kraliçeyi Allah’ın dinine davet etti ve Müslüman olmasına vesile oldu. Böylece dünyanın başına dünyada gözü olmayan kanaatkar ruhlu insanların geçmesi gerektiğinin dersini verdi.

***

Örnek 4: İsa’nın göğe çekilmesi

Mucize: (der ki) Yahudiler Hz. İsa’yı çarmıha germek istediler. Fakat onu değil onun bir benzerini çarmıha gerdiler. Çünkü Allah onları şaşırtmış, onun yerine başkasını İsa sandırtmış ve asıl İsa’yı göğe çekmişti. Allah’ın mucizesi bu ya, İsa’ya da son anda yetişerek onu ölümden böyle kurtardı. Şu an Allah’ın yanında sağ olarak bekliyor ve kıyamete yakın dünyaya tekrar geri dönecektir.

Masal: (der ki) Bir varmış bir yokmuş… Zamanın birinde ölüleri dirilten, körleri iyileştiren, çamurdan kuş yapan, evinde kimin ne sakladığını bilen bir İsa peygamber varmış. Günlerden bir gün onu çarmıha germek istemişler. Havarileri ile otururken askerler onları yakalamış. Allah orda hemen yeni bir İsa yaratıvermiş. Onun yerine bunu yakalayıp asmışlar. Gerçek İsa’yı da Allah evin bacasından göğe çekmiş. Şu anda Tanrı’nın sağ yanında oturuyormuş. Kıyamete yakın dünyaya bulutların arasından süzülerek gelecek ve Şam’daki beyaz minareli camiye inecekmiş. Haç’ı kıracak, Deccal’i öldürecek ve zulümle dolmuş dünyayı adaletle dolduracakmış. Cenab-ı Hak bizleri o güne eriştirsin… Ya, işte böyle evlat, İsa ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…

Kıssa: (der ki) İsa, Allah’ın evine ticarethaneye, gerçek hayat dinini tapınak dinine çeviren bezirgan din adamlarına ve onların efendisi Bizans tiranlarına başkaldıran yiğit bir peygamberdi. Daima mesel ile konuşurdu. “Ey Tavus kuşu (Kudüs) senin civcivlerini (halkını) toplamak istedim ama beni sevmediler” derdi. Zulüm altında yaşamayı kaderleri bilen halkına “Uyanın! Size yepyeni bir gelecek çizeceğim (çamurdan bir kuş yapacağım) ve Allah’ın vahyine yüreklerinize üfleyeceğim ve onunla yepyeni bir hayata başlayacaksınız. Üzerinize serpilmişi ölü toprağını kaldıracak, Allah’ın ayetlerini körelmiş gözlere gösterecek, sağırlaşmış kulaklara dinleteceğim. Artık hiçbir şey gizli kalmayacak, bütün gerçekleri ortaya dökeceğim (evinizde biriktirdiklerinizi haber vereceğim). Ben şu engerek soyunun (tapınak taciri din adamlarının) sırtınıza yüklediği ağır yükleri kaldırmaya, vurulduğunuz zincirlerden sizleri kurtamaya geldim. Benden öncekilerin yolunu sürdürmeye, benden sonrakilerin müjdesini (bu davanın ilelebet süreceğini, bitmeyeceğini) haber vermeye geldim.” derdi. Fakat “engerek soyu” Bizansla işbirliği yaparak onu yok etmek istedi. Mahkeme kurup yargıladılar ve Babil’in asilere verdiği ceza olan ateşte yakarak idam gibi, İsa’yı da Bizans’ın asilere verdiği ceza olan çarmıha germe ile cezalandırdılar. Acılar içinde ellerine ayaklarına çiviler çakılmış halde çarmıhta son nefesini verdi. Fakat şunu bilmiyorlar ki onu gerçekte öldürmediler, asmadılar, öyle olduğunu sandılar. Allah ona çok yüce, çok yüksek bir paye verdi çünkü şehitler ölmez! Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz. Gerçekte onlar yaşıyor, fakat siz bunun farkında değilsiniz (2/154). Bütün şehitler Allah’ın katına yükselir ve Allah onları kendi katından rızıklarla yaşatır…

***

Bu dört örnek mucize, masal ve kıssa arasında ne gibi fark olduğunu göstermeye sanırım yeter.

Demek ki mucize olmuş olaya olmamışlık katma (menkibeştirme), masal hiç olmamışlık (esatirleştirme), kıssa da olmuş olayın dengi ile anlatımı demek oluyor.

Bu denkliği, abartıp menkibeleştirerek veya kurgulayıp esatirleştirerek değil; tarihten, hayattan ve tabiattan dengini yani karşılığını, delilini, verisini göstererek yapıyorsunuz.

Çünkü mucize ve masal anlatıları bu kıssaları tarihten, hayattan ve tabiattan koparmış durumda. Bu halleriyle günümüz tarihinin oluşumunda, toplumsal hayatında ve canlı tabiatında bir karşılıkları yoktur. Bu nedenle de yaşayan örnek olmaları mümkün değildir. Sadece mucize veya masal oluyorlar, o kadar.

Fakat birde “kıssa” olarak okuyalım bakalım. Kur’an’ın çağları delip elen evrensel mesajını asıl o zaman anlayacağız.

Yukarıda “Mucize (der ki)” veya “Masal (der ki)” formunda verdiğimiz yerleri bugüne getirin, hiçbir karşılığını bulamazsanız.

Fakat “Kıssa (der ki)” diye anlattığımız yerleri bugüne getirin, olayın zamanı, mekanı ve aktörleri değişmek suretiyle devam ettiğini göreceksiniz.

Öyle ya put heykellerine tapınan, bunları karşı çıkanı ateşlerde yakmak, darağaçlarında sallandırmak isteyen Nemrud düzenleri hala yok mu? Bunlardan kurtulmak için nice muvahhidler ülkelerinden hala hicret etmiyor mu? Firavun saraylarının destekçisi tekrokratlar, kimyagerler, fizikçiler, atom mühendisleri yok mu? Onlar bilimin gücünü kullanarak halkları korkutup ülkelere bomba atmıyor mu? Karşı gelen olursa 15 saniye içinde 250 bin kişiyi, asayı yılana çevirir gibi, savrulmuş böceğe hala çevirmiyor mu? Bugünde Süleymanın yaşadığı bölge (Ortadoğu) adalet ve barış yurduna hala muhtaç değil mi? Aslanlar, kaplanlar, sırtlanlar, kartallar, ayılar bölgeye hala üşüşmüyor mu? Bugün de tacir din adamları Roma’nın torunlarıyla işbirliği yapmıyor mu? Allah’ın evini ticarethaneye, Allah’ın yolunu tapınak dinine çevirmiyorlar mı? Kendilerine karşı geleni hala aforoz etmiyorlar mı? Allah yolunda öldürenler bugünde “Şehitler ölmez!” nidaları arasında hala defnedilmiyor mu? Bütün şehitler hala Allah’a yükselmiyor mu?

İşte bu “Yaşayan Kur’an”dır. Diğerleri ise ölü Kur’an…

Bu noktada yapmaya çalıştığım iş, Kur’an kıssalarını mucize ve masal formundan çıkarıp, akıp gelen tarih, hayat ve tabiat ortamına çekmek ve orada denkleştirmek yani anlaşır hale gelmelerini sağlamaktan ibarettir ki ilk indikleri dönemde de böyleydi. İlk indikleri dönemde de mucize ve masal olarak aşiret evlerinde, yaşlı Arap şeyhleri tarafından anlatılıp duruyordu. Arap muhayyilesi bu kıssaları birer mucize ve masala dönüştürmüştü. Fakat Kur’an onları “kıssa” olarak yeniden anlattı. Onlar kafalarındaki mucizeleşmiş veya masallaşmış şeklin onaylandığını sandılar. Hala da öyle…

Dahası Araplardan Müslümanlığı seçen diğer milletlere de geçti. Onlar da eski dinlerinden bir çok şey kattı. Bir tür Cahiliye-İslam, Mecusi-İslam, Şaman-İslam sentezi oluştu. Kıssalar, bu eski dinlerin mucize ve masal formları arasında tanınmaz hale geldi.

Bugün Müslüman zihin Kur’an’ın kıssa olarak anlattığının değil; eski dinlerin mucize veya masal olarak algıladıklarının etkisi altında. Hala “kıssa” olarak algılanmış değil…

Ama bir gün kıssa, mucize veya masalı yenecek, Kur’an’ın evrensel mesajı gömülüp kaldığı Arap/Fars/Türk toprağından, tüm insanlığa açılacak, onun bir Arap/Fars/Türk dini değil insanlık dini olduğu herkesçe görülecektir.

Bugün Meksika’da, Çin’de, Mançurya’da, Rusya’da, Arjantin’de, Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da karşılığı olmayan bir din, evrensel bir din olamaz, hele insanlık dini hiç olamaz.

Dininizi doğduğu topraklara, doğduğu zamana ve doğduğu mekana gömülüp gitmekten kurtarın. Mucizelerle ve masallarla avunmayı bırakın.

En esaslı gaybî dinamik olan “Allah’a ve ahirete iman” çökünce böyle mucizelere tutunursunuz. Halbuki bu Yahudi imanı değil miydi? En esaslı gelecek haberi olan “inzar” dan (ölüm, afet ve kıyameti haber verme) bihaber olunca böyle kehanetlere (İsa gelecek, mehdi çıkacak, hurûfîlik, cifr, şifre, 19’culuk vs.) sarılırsınız. Halbuki bu Hristıyan imanı değil miydi?

Allah’a sanki görmüşçesine (ihsan), ahirete de sanki gidip gelmişcesine (yakîn) imanı beceremeyince böyle mucizeden, masaldan, sırdan, tılsımdan, cifrden, şifreden, gizemden medet umar hale gelirsiniz…

Hani nerede Müslüman imanı?

Hani nerede gerçek hayat kıssaları?

Recep İhsan ELİAÇIK

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, kuran, kıssa, mucize

DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ 14

3/3/2008 · Kategori: Kuran

Salavât Getirmek Salat Etmek midir? 

Değerlerin Derece Düzeni (XIV)

 

İzleyen memur, amirine uymaktadır. İzleyen çocuk annesinden yardım istemektedir. Ama izleyen amir, memurunun sorunlarına eğilmekte, izleyen anne ise çocuğunu tehlikeden korumaktadır.

 

Yani astın üstü izlemesi ile üstün astı izlemesinde anlam, kuvvet ve işteşlik değişir. Fiiller çıkış yerlerine ve yönlerine göre anlam, ağırlık ve işteşlik imkanı kazanır.

 

Kur’ân’daki “Salat etme” fiili de böyledir. Kuşlar Allah’a, Melekler de Peygambere salat eder. Ancak Allah kuşlara, Peygamber de meleklere salat etmez. Allah, Peygamber ve müminler ise birbirlerine salat ederler:

 

“Allah ve melekleri Peygambere salât ederler. Ey iman edenler! Ona salat edin.” (Ahzâb 33/56)

 

Bu ayetteki salât etmek, genelde Peygambere “salavat getirmek” şeklinde anlaşılmış, buna dayanılarak Allah’tan bir hacet isterken Peygambere salavat getirmeyi gerekli görenler olmuştur. Ancak bu, sahabe zamanında örneği bilinmeyen garip bir tevessül türüdür. Bundan daha garip olanı ise yine bu anlamdan doğan şu inançtır: “Hz. Peygambere salât, ibadetlerin en üstünüdür. Çünkü bunu bizzat Allah ve melekleri de üstlenmiştir.” (Nakleden, Kurtubî)

 

Son zamanlarda, salat sözcüğüne hemen herkes istediği anlamı veriyor. Dilediği yere çekiyor. Bu tür çalışmaların saikleri üzerine  söylenmesi gereken çok şey var. Ancak bu, başka bir yazı dizisinin konusu.

 

Oysa anlam tayini ve kontrolü için daha basit yöntemler de var. İlk surelerde salat etme fiili, zıddıyla birlikte kullanılmıştır. Zıddının, sırtını dönmek, yüz çevirmek, üstlenmemek anlamında olduğunda herkes ittifak hâlindedir. (Tevellâ kelimesi için bkz. Alak 96/10-13, Kıyamet 75/31-32)

 

Bu durumda salat etmenin, yönelmek, izlemek ve arka çıkmak anlamı açığa çıkmış olur. İlk dönem sözlükleri de bunu doğrular.

 

Fiilin farklı makam ve yönlerdeki anlam, kuvvet ve işteşlik farkı göz önüne alınırsa, bu, salatın Kur’ân’daki temsili dil sisteminde yerini bulan; “yardım istemek” terimsel anlamıyla da örtüştüğü görülür.

 

Yani yukardaki ayetteki, Allah’ın elçisine yardım etmesi üstün asta salâtıdır. Allah, Elçisine melekleriyle vahyeder, onun önünü açar. Ama Elçi bu yardımın tahakkukuna kadar geliş yönünün farkında olamaz. Çünkü Allah’ın salatının temelinde beşerin imkanlarını aşan ilahi ilim vardır. Müminlerin Peygambere, yani astın üste salâtı ise, müminlerin onu izlemeleri, ona bağlanmaları ve arka çıkmalarıdır. Nitekim bu ayet, “Tam bir kabulle bağlanın” ifadesiyle son bulmaktadır. (Aynı ifade için bkz. Nisâ 4/65)

 

İşte Peygamberin müminlere salavatı da bu mana ile anlam kazanır. (Tevbe 9/99) Peygamber, müminleri tanır, onlara yönelir, onlarla ilgilenir, onlar için dua ederse onlara salât etmiş, başka bir pasajda ifade edildiği gibi, kendisini izleyenlere şefkat kanadını indirmiş olur. (Şuarâ 26/215, Hicr 15/88) Kısaca, sözleşmelerini tasdik etmesinden, cenazelerinde onlara dua etmesine kadar bütün yaptıkları salât cümlesindendir. Nitekim ittiba etmeyenlere salât etmesi ve kabirleri başında durması da yasaklanmıştır. (Tevbe 9/84,103)

 

Allah’ın salavat ve rahmetinin kulların üzerine olması da, elbette onlara “salavat getirmesi” değil, her türlü yardım ve rahmetinin onların üzerine olmasıdır. (Bakara 2/157, Ahzâb 33/41-43)

 

Evet, Müddesir Suresinin 43. ayetindeki “musallin” kelimesi de “salat etmek” ten özne bir isimdir. “İzleyenler” demektir.

 

Yani buradaki de, ikame etmek ve muhafaza etmek fiilleriyle, bezen de vakitlerle mukayyet olarak zikredilen es-Salat değildir. “Salat” ile “Vusul” ün aynı kökten olmadığını fark edemeyen modern müçtehit rahat olsun.

 

Ama es-Salat kesinlikle onun sandığı gibi değildir. Kur’ân’ın sıkı dokunmuş üslubu her türlü şeytanlığa kapalıdır.

 

Devam edecek

 

Ahmet BAYDAR

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz! Etiketler : dil, islam, kuran, salat, namaz, değer

KUR'AN'IN İLK EMRİ NEYDİ?

29/2/2008 · Kategori: Kuran

Kur’an’ın İlk Emri Neydi?

Malum, Hz. Peygamber’e ilk gelen ayetler “Alak” suresinin ilk beş ayeti idi.

Hz. Peygamber, Hira mağarasına çekilip derin düşüncelere daldığında kendisine böyle ayetler geleceğini beklemiyordu.

35 yaşına bastığında kendiliğinden biriken bir vicdani uyanış” ile mağaralara çekilmeye başlamış, Mekke’de yaşanmakta olan vahşet ve insanlığın gidişatı üzerine düşünmeye başlamıştı.

Öyle ki bazen kırk gün kırk gece gelmiyor, mağarada kalıyor ve dağlarda tepelerde dolaşıyordu. Hatta bazı geceler gözünü tek bir noktaya dikerek sabaha kadar yıldızların ötesini seyrettiği oluyordu.

İşte “bin aydan hayırlı” böylesi bir gecenin şafağında vicdanının derinliklerinde yankılanan o ilk sesleri duydu:

“Oku! yaratan Rabbinin adıyla.

İnsanı alâkadan/sevgiden yarattı.

Oku! Senin Rabbin çok cömerttir.

Kalemi öğretti.

İnsana bilmediği şeyleri öğretti.”

Tarihin akışını değiştiren “ilk mesajlar” işte bunlardı…

Peki, verilen ilk mesajlar neydi?

Bugün için ne anlama geliyor?

Aslında “ıqra”, “halq”, “Rabb”, “insan”, “alaq”, “kerem”, “kalem” ve “ilm” kavramları her şeyi anlatıyor.

Ancak bu makale çerçevesinde bunlardan sadece “ıqra” ve “alaq” üzerinde durmak istiyorum.

***

Sözlükte İQRA mastar olarak “Okumak, incelemek, selâm söylemek, bir araya getirmek, taşımak” demek... Okutmak, öğretmek (iqrâen), birisinin okumasını istemek, dikkatle inceleyip araştırmak (istiqrâ), okuyan, okuyucu, okur (qârî), hayız, hayızdan temizlenme (qur), okuma, okuyuş, kıraat (qırâat), medyumluk, fal bakma (qırâeh), rahle (mıqra), okunmuş, okunan (maqrŭ), okunanlardan toplanan (qurân), doğurmak (qare’e’l-hâmileh), devenin rahminde meni tutunmak (garae’l-nâgati), yel vaktinde esmek (garae’l-riyâh) kelimeleri bu kökten…

Eski Türkçe’de “Yüksek sesle seslenmek, çağırmak, okumak” ifadesi okı-mak şeklinde söyleniyordu. Fransızca ecole sözcüğü buna benzetilerek yeni Türkçe’de (1935) Arapça mektep ve medrese yerine okuma, öğrenme yeri anlamında okul şeklinde yeniden türetilmiş… İlginçtir, gerçi kelimenin kökünde de bu anlam var ama yukarıdaki “Yaratan Rabbinin adıyla oku” ayeti Türkçedeki “Yükses sesle seslendir, çağır, dile getir” anlamında kullanıldığında bağlama uygun düşmektedir.

Demek ki bunun için bir “okuma” yapılması gerekiyor. Öyle ki bu okuma insanı, toplumu, dünyayı, yaşamı, geçmişi, geleceği, iyiyi, kötüyü, varlığı, oluşu, akışı içine alan ve varoluşun özünden gelen derin bir “sesleniş, çağrı ve dillendirme” şeklinde bir okuma olmalıdır. Eşyanın manasını ve yaşamın anlamını gösteren ve örnekleyen bir okuma olmalıdır. Bu anlamda ayetteki okuma “yazılı bir metni yüzünden okumak, tilâvet etmek”ten ziyade bir eylem çağrısı olup Türkçedeki “ezan okumak (yükses sesle çağırmak), meydan okumak, gözlerinden okumak, yüzüne yüzüne okumak, hayatı okumak, rahmet okumak” deyimlerindeki “okuma”nın kullanılışı gibidir…

Şu halde “Oku” ile şu denmek istenmiş oluyor: “ Düşündüğün sorumluluğu yüklen, onu şehre/insanlığa taşı, insanları buna çağır, zulme meydan oku, haydi uyanışı başlat ve harekete geç… İnsanı sevgi ve merhametinden yaratan, kalemi öğreten ve daha bilmediği nice şeyleri öğreterek onu varlık ve oluş alemine çıkaran cömert Rabbin seninledir…”

Şu halde İslam’ın ilk emri “Düşün, sorumluluk yüklen, mesajı taşı, ona çağır, harekete geç ve zulme meydan oku” olmak icabeder…

Bunun böyle olduğunu Hz. Peygamber’in “Oku” emrini aldıktan sonra ne yaptığına bakarak anlamamız da mümkündür. O, bu ilk ayetlerden sonra aynen yukarıdaki işleri yapmıştır. Örneğin “Oku” dendi diye Mekke’de okuma yazma seferberliği başlattığı veya kendisine kitaplarla dolu kütüphane aradığı görülmemiştir. Çünkü “okuma” yı böyle anlamamıştı. Zaten Hz. Peygamber okuma yazma da biliyordu (bkz. “Hz. Peygamber okuma bilmiyor muydu?” başlıklı makale).

Öyle bir “okuma” başlatmıştır ki bu tam 23 yıl sürmüş ve sonunda okunanlar toplanarak bir araya getirilmiş ve adına okunanların; düşünülenlerin, yüklenilenlerin, taşınanların, çağırılanların, harekete geçip meydan okunanların bir araya getirilip toplanması anlamında “Kur’an” denmiştir.

İşte bu Kur’an o Kur’an’dır. Açıp baktığınızda onları bulursunuz. Düşünmeyi, yüklenmeyi, taşımayı, çağırmayı, harekete geçmeyi, meydana okumayı bulursunuz. Bu esnada yaşanan olayları: yürüyüşleri, acıları, çığlıkları, göçü, savaşı, barışı, sevinç gözyaşlarını, toz bulutlarını, at kişnemelerini, kılıç şakırtılarını, şehit feryatlarını, gazi çığlıklarını duyarsınız. Duymuyorsanız zaten okumuyorsunuz, hatmediyorsunuz demektir…

***

“Alaq” kavramına gelelim…

Sözlükte ALAQ mastar olarak “ilişmek, takılmak, yapışmak, bitişmek, tutunmak, sevmek, tutkun olmak” demek… Asmak, askıya almak, ertelemek, yorumlamak, bir şey hakkında yorum yapmak, takmak, iliştirmek (ta’lîgan), ilgilenmek, ilişkili olmak, ilişmek, takılmak, bir şeye ilişkin olmak, bir şeye ait olmak (ta’alluq), ilgi, alaka, dostluk, iş, meslek, uğraş (a’lâqa), yorum, siyasi yorum (ta’lîq), dipnot, şerh, haşiye (ta’lîga), kan pıhtısı, sülük (alaq), hayvana verilecek yiyecek (alîq), ile ilgili, ilişkin, alakalı (mutealliq), askı, asacak (mi’lâq), askıda bırakılmış (mu’allaq) kelimeleri bu kökten…

Yukarıdaki ayette “İnsanı ‘alaq’tan yarattı” ifadesi “kan pıhtısından, embriyodan, zigottan” şeklinde biyolojik, “ilgisinden, alâkasından, sevgisinden” şeklinde teolojik açıdan yorumlanmaya müsaittir. Her iki anlamda kelimenin kökanlamına uygun düşmektedir. Ancak teolojik açıdan yorumlamak anlama ve bağlama daha uygun duruyor. Çünkü bunlar Kuran’ın ilk inen ayetleri olup Allah insana kim olduğunu, neyi niçin yaptığını ve neler vermekte olduğunu sıralayarak işe başlamaktadır.

Anlaşılan bu ilk beş ayette tutarlılık içinde beş temel özelliği ile Allah kendini tanıtıyor:

1- Rabb (Kim?)

2- Yaratma (Ne yapıyor?)

3- Alak (Neden?)

4- Kerem (Ne veriyor?)

5- İlim (Ne öğretiyor?)

Bunların hepsi de mantıksal tutarlılık içinde insanoğlunun zihnini meşgul eden beş temel soruya cevap vermektedir.

Şöyle ki: İçinde yaşadığımız evreni çekip çeviren, ayakta durmasını sağlayan bir yüce “Rabb” vardır. O bizi “yaratarak” varlık sahnesine çıkarmıştır. Bunu, duyduğu sonsuz sevgi, ilgi ve alâkadan dolayı yapmıştır. Karşılıksız olarak boyuna vermiş de vermiş (hava, su, toprak/gıda, ısı, vucut), verdiği nimetler hesaba kitaba sığmaz olmuştur. Dahası diğer varlıklardan ayrı olarak insanoğluna bir de “ilim” öğrenme yeteneği bahşetmiş (bilgi, akıl, zihin, beyin, kalp), “kalemi” (kelime, söz, konuşma, yazı, ifade) kullanabilmeyi, varlığı okuyabilmeyi, anlayabilmeyi, derinliklerine nüfuz edebilmeyi nasip etmiştir. Öyle ya insanı hayvanlardan ayıran şey bilgisi, aklı, zihni, beyni, okuması, anlaması, konuşması ve yazması değilse nedir?

Şu halde alaq’tan yaratılma ifadesini bu çerçeve içinde yorumlamak gerekir. Gerçekten de, içimizden birisi Rabbimiz ile ilk karşılaştığında öğrenmek isteyeceği ilk şey ne olabilir? Merakımız daha çok biyolojik mi teolojik mi olur? Biyolojik olduğunu farz edersek, ana rahminde bir spermden nasıl dokuz ay boyunca gelişip büyüdüğümüzü zaten kendi araştırmamızla bulabilirdik. Asıl merakımız rahmi de yaratanın, anneyi babayı da yaratanın, bizi varlık sahnesine çıkaranın, bunu neden yaptığı değil midir?

“Nasıl yaratıldım?” değil; “Neden/Niçin yaratıldım?”

Vahiy asıl bu soruya cevap için var değil midir? Çünkü nasılını insan araştırmasıyla bulup ortaya çıkarabilir. Bu ilk ayetler nedenin/niçinin cevabını veriyor. Bu nedenle alaq kavramı, biyolojik olarak hangi maddeden nasıl yaratıldığımızdan ziyade, teolojik olarak hangi manadan niçin yaratıldığımızın cevabı olmaktadır.

İşte alaq bunun cevabı; sevgi, ilgi ve alâka …

İnsanın ve de bütün varlığın kökeninde bunun olduğu anlaşılıyor. Demek ki yaratılış, evrene boyuna yayılan sonsuz bir şefkatin, taşan coşkun bir sevginin, oluş ve akışı ilgi ve alâka yumağı haline getiren yüce bir merhametin eseridir. Nitekim bu ayetin tefsiri mahiyetinde Allah insanları sevgi ve merhametten/onun için yarattığını söylemektedir (Hud; 11/119). Peygamber bunun için yani sevgi ve merhameti insanlıkta yaymak için gönderilmiştir (Enbiya; 21/107).

Şu halde Allah bilinmez bir hazine iken bilinmek veya rakip bir kötülük tanrısı var da onu köşeye sıkıştırmak için yaratma eylemine girişmiş değildir. İnsanlığı Âdem’in yasak ağaçtan yemesi sonucu “sürgün” ve “ölüme yazgısına” mahkûm ederek de yaratmış değildir. Bilakis bilinen bir karakterinin; Rahman (çok seven, sevgisi taşan) ve Rahîm (sevgisi varlığa yayılan, merhametli) tabiî taşması sonucu yaratma inkişaf etmiş ve etmeye devam etmektedir…

Halen her canlı yavrusu bir erkek ile dişinin birbirine olan ilgi ve alâkasının, aşk ve sevgisinin zirveye çıktığı bir anda rahme düşüyor değil mi? İnsanlar böyle ilgi ve alâkaların, sevgi ve tutkunlukların sonucu olarak doğmuyorlar mı? Bu ilgi, alâka ve tutkunluk insan soyunu sürdüren en çoşkun saik değil mi?

Biteviye ilgi ve alâkalardan “sürekli yaratılış” işte budur. İnsan denen tür yaratılışın belirli bir zaman ve mekânında bu taşmaya, yani “oluşa” katılmıştır. Çektiği acı, sürgün cezası değil oluş ve varoluş sancısıdır. Bu nedenle insan, nasıl ilgi ve alâka gösterilerek varlık sahnesine çıkarıldıysa ve çıkarılmaya devam ediyorsa, aynı şekilde buna cevap vermeli, bu sürece kendisi de coşkun bir ilgi ve alâka göstererek katılmalı, oluş ve akışın tersine bir yola girmemelidir.

Öte yandan alaq sözcüğüne semantik açıdan baktığımızda Kuran’da altı yerde geçtiğini görüyoruz. Beşinde (22/5, 23/14, 23/14, 40/67, 75/38) insanın ana rahminde (rahim: sevgi ve ilgi ile büyütme yeri/sevgi yuvası!) oluşum aşamaları bağlamında “kan pıhtısı” anlamında ve mutlaka “toprak, nutfe, meni, cenin” kelimelerinden biriyle ve de sonda yazılan “ta” ile geçiyor. Bir yerde de (96/2) Allah’ın insanı niçin yarattığı bağlamında ve sonda yazılan “ta” sız geçiyor.

Bu durumda bu ikisi arasındaki fark şu oluyor: İnsanlarla ilgili olarak bir erkekten bir dişiye atılıp iliştirme/yapışma (alaqatun)… Tek olan Allah’ın ilahî ilgi, alâka, sevgi ve merhametinden binlerce mahlûk yaratma, binlerce beşerî ilgi ve alâkadan da yaratılmışlar yaratma (alaq)…

Meselâ erkeğin dişiye, dişinin erkeğe ilgi ve alâkası, tohumun toprağa, toprağın tohuma ilgi ve alâkası, ağacın suya ilgi ve alâkası, ateşin oduna ilgi ve alâkası vs. binbir çeşittir… Bunların birbirine ilgi ve alâkasından boyuna yeni yaratılışlar birbirinin içinden yarılıp ortaya çıkıyor (felaq). Bu ilgi ve alâka yumağı sayesindedir ki “oluş” her daim yenilenerek sürüyor (kun feyekun).

İşte insanın alaq’tan yaratılması, ilk inen ayette bu manada iken diğer beş yerde bildiğimiz kan pıhtısı anlamında kullanılıyor. Bu nedenle Alak suresindeki ilk kullanımı, daha genel ve bağlam gereği Hz. Peygamber’e ilk kez hitap etmeye başlayan Allah’ın kendini tanıtışı olarak okumak mümkündür.

Keza bu ilk ayetteki “Niçin yaratıldık?” sorusunun cevabı olan “ilgi/alaka/sevgi”, Kur’an’ın başka yerinde şöyle tefsir ediliyor:

“Rabbin isteseydi bütün insanlığı bir tek ümmet yapardı. Bu yüzden birbirlerine karşı çıkıp duracaklar. Ancak Rabbinin sevgi ve merhameti ile bağışladığı kimseler hariç; zaten Allah onları bunun için yarattı... Böylece Rabbinin “Cehennemi görünür görünmez varlıklarla dolduracağım” sözü yerine gelmiş olacak.” (Hud; 11/118-119).

Yani: Allah layık görseydi bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Fakat insanlar kendilerine verilen seçme yeteneğini kötü yolda kullandıkları için tek bir ümmet haline gelmeye de layık olamıyorlar. Çünkü Allah insanları sevgi ve merhametinin taşması sonucu, varlığa duyduğu ilgi ve alakadan dolayı yaratmıştır. İnsanlardan bu sevgi, ilgi ve alakanın karşılığını beklemektedir. Fakat insanların çoğu umursamaz bir tavırla bunu görmezden gelmekte, kendini bir şey zannetmekte ve aynı sevgi, ilgi ve alakayla Allah’a karşılık vermemektedirler. Bunun için de cehennemi hak etmiş olmaktadırlar. Ancak “sevgi ve merhametten” yaratılmış olmayı fark edenler, vicdanının derinliklerinde bunu bulanlar (vecd: buluş, vicdan: bulma yeri), Allah’tan varlığa feyezân eden sevgi ve merhamet hâlesini (feyz: yayılış, feyezân: yayılma hâlesi) hissedip duyumsayanlar bir araya gelebilmekte ve tek bir ümmet olabilmektedirler…

***

Peki, bu ilk mesajlar bugün için neyi ifade ediyor?

Şunu: Biz de, bugün, Hz. Peygamber gibi önce kendimiz, geçmişimiz ve geleceğimiz üzerine düşünerek işe başlamalıyız. Tarih, hayat ve tabiat üzerine, üzerimizdeki nimetler ve o nimetleri veren Allah’ın yüceliği üzerine, şehrimiz, ülkemiz, bölgemiz ve insanlığın gidişatı üzerine tefekkür etmeli, gözümüzü yıldızların ötesine dikmeli, varoluş sancıları çekmeli, kendi “Hira”larımızda vicdanımızın sesini dinlemeliyiz. İç dünyamıza dönerek orada kendi akıl, zihin, ruh ve gönül kozamızı örmeliyiz. Aydınlanmalı, öğrenmeli, her birimiz böyle kendiliğinden vicdanî uyanışlar yaşamalıyız. Bu potansiyel enerjinin içimizde yerleşik olduğunu farketmeliyiz.

Sonra kozamızdan taşarak Hira’dan şehre inmeli, toplumsal sorumluluk yüklenmeli ve gereğini yerine getirmeliyiz. Üzerimizdeki örtüyü atmalı, kalkmalı ve başka uyanışları başlatmalıyız. Ebedi mesajları yaşayarak okumalı; söze, adalete, özgürlüğe, sevgiye, merhamete, doğruluğa, dürüstlüğe çağırmalıyız. Her tür baskıya, zulme ve zorbalığa meydan okuyarak, insanoğlunun inancına, düşüncesine ve emeğine zincir vurulamayacağını haykırmalıyız. Bunlar için harekete geçmeliyiz

Kur’an’ın ilk emirleri işte bunlardı.

Hep böyle başlar ilkler ve her dem yeniden iner.

Ta insanlığın son tanyeri de ağarıncaya kadar…

Recep İhsan ELİAÇIK

Kalıcı Bağlantı Yorum (4) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, kuran, oku, okumak, alak, alaka

ÜÇ SORUYA ÜÇ CEVAP

27/11/2007 · Kategori: Kuran

Hürriyet Gazetesindeki köşesinde Ahmet Hakan, içlerine beni de kattığı “Pek muhterem hocalarıma” çağrısıyla üç soru yöneltmiş…

İslam’ın meselelerini alabildiğine sivil, özgür ve bağımsız bir ortamda tartışmaktan çekinmediğim, hatta bunda büyük fayda gördüğüm yazılarımızı sürekli takip edenlerin malumudur.

Fakat buna rağmen ben bir fetva makamı değilim. Sorulara fetva formatında hiç cevap vermedim, vermem. Yaptığım, gerçeğin sadece gerçeğin peşine düşmek ve doğru bilgiye ulaşarak dinî aydınlanmaya katkı sağlamaktan ibarettir. Buna şiddetle ihtiyaç olduğuna inanmakta, hatta gerçek aydınlanmanın buradan başlayacağını düşünmekteyim.

Yazılarımızı sık sık köşesine taşıyarak okuyucularını haberdar eden Ahmet Hakan’ın sorularının arkasında bir “çapanoğlu” aramadan bildiklerimi paylaşmak sanırım en çok bana düşüyor.

Yazdıklarımı lütfen “Bir mahalleden öbür mahalleye cevap” veya “Bir döneği meşrulaştırma” olarak yorumlanmasın. Zira ne kendimi bir mahallesinin temsilcisi, ne da Ahmet Hakan’ı dönek olarak görmekteyim. Zaman içinde fikirleri gelişmiş ve zenginleşmiş olabilir.

“Mahallede”, Ahmet Hakan’dan çok daha ileri derecede, İslam hakkında zihinlerde beliren sorulara cevap arayan yığınla genç arkadaş tanıyorum. Ömrüm onlarla geçti, geçiyor. İslam’ın hayata ve çağa dönüşü için her Müslümanın peşine düşmesi gereken, kafa yorması gereken sorular bunlar…

Ahmet Hakan sordu diye dışlamayın…

“Altında bir bit yeniği var”, “Lafı nereye getirmek istiyor” diye pirelenmeyin. Kendinize ve dininize güvenin. Saf bir yürek temizliği içinde gerçeğin peşinde olmaya devam edin. Böyle olursanız “Allah gerçeğe ulaştırır” (Yunus; 10/35).

***

Gelelim sorulara…

BİR: Kuran’da hem "Yahudi ve Hıristiyanların dost edinmemesi" öneriliyor, hem de "Bir Müslüman erkeğin, Hıristiyan ya da Yahudi kadınla evlenmesi"ne cevaz veriliyor. Burada bir çelişki yok mu? "Dost edinme! Ama evlenebilirsin" şeklinde ortaya çıkan bu çelişkiyi nasıl izah etmektesiniz?

Kur’an’da “Ey iman edenler! Yahudilerle Hristıyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden her kim onları dost tutarsa o da onlardandır.Allah zalimleri doğru yolda yürütmez” (Maide; 5/51) denilmekte, aynı sure içinde başka bir yerde de “Bugün temiz ve güzel olan her şey söze helal kılındı. Kitap ehlinin yemekleri size, sizin yemekleriniz de onlara helaldir. Yine iffetli mü’min kadınlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerin iffetli kadınları, namusuyla yaşamaları ve aldatmamaları şartıyla, kendilerine hak ettikleri karşılığı da vererek size helal kılındı…” (Maide; 5/5) buyurulmaktadır.

Dikkat edilirse ilk ayet dostluk kurmaktan uzak durmayı “zulüm” ile gerekçelendiriyor. İkinci ayet ise karşılıklı yemeklerinden yemek ve evlenmek gibi son derece sıcak dostluk tezahürlerini “namus, iffet ve sadakat” gibi evliliğin evrensel değerlerine dayandırıyor. Dostluk kurmayın derken “Yahudi ve Hristıyan” tabirini kullanıyor. Yemek yeme ve yedirme ile evlenme söz konusu olunca “Kitap ehli” diyor.

Demek ki buradan üç sonuç çıkıyor:

1-Yahudilik ve Hristıyanlık adıyla tanınan bu iki kurumsal dinin inanç sistemini benimsemeyin.

2-Yahudiler ve Hristıyanlar içinde “zalim” olan kliği (gurubu, franksiyonu) dost edinmeyin.

3-Bunların dışında karşılıklı yeyip içmek ve kadınlarıyla evlenmek gibi gayet insanî dostluk ilişkilerine girebilirsiniz.

Bu durum, Kur’an’ın “öteki” ile ilişkilere getirdiği mantığı kavramış olanlar açısından gayet anlaşılabilirdir.

Bu mantığın özü şu: Kur’an’da dostluk ilişkilerinin kesilmesini, hatta savaşı gerektirecek sebep “adalet-zulüm” çelişkisidir. İman-küfür, tevhid-şirk veya İslam-Yahudi/Hrıstıyan çelişkisi savaş sebebi değildir. Her kim zulmediyor yani saldırgan bir tutum içine giriyor, haksızlık yapıyor, can ve mal güvenliğini tehdit ediyorsa odur dost olunamayacak olan. Aksi halde inançlarını benimsemesen de bir arada yaşanabilir görürsün. Yeme içme, evlenme gibi ilişkilere girebilirsin.

Kur’an’ın bu mantığını Mekke’de baş düşman olarak gördüğü “müşrikler” ile ilişkilerde daha açık görürüz. Tevbe suresi müşriklere “ultimatom” ile ve besmelesiz başlayan tek suredir. Orada müşrikler kendi elleriyle yaptıkları antlaşmalarını tek yanlı bozarak “saldıranlar” ve antlaşmalarına bağlı kalan ve “saldırmayanlar” diye ikiye ayrılır. Saldırgan kliğe karşı savaş, diğerlerine ise iyi muamele emredilir; hatta gerekirse gideceği yere kadar güvenliklerinin sağlanması bile istenir. (Tevbe; 9/1-6).

Demek ki dostluğu kesmenin tek sebebi vardır; zulüm. Yani antlaşmaları hiçe saymak, tek yanlı bozmak, saldırı, hakka tecavüz, cana ve mala kastetme…

Bunun dışında farklı dinlere mensup olmak insanî dostluğa (yeme içme, evlenme) engel değildir. Her kim sırf Yahudi, Hristıyan veya bir başka dine mensup diye birisine kurşun sıkarsa bütün insanlığa sıkmış gibi olur.

Öte yandan Kur’an, müşrik kadınlarla Müslüman erkeklerin, müşrik erkeklerle de Müslüman kadınların evlenmesini karşılıklı yasaklıyor. (Bakara; 2/21).

Yukarıda geçtiği gibi ehli kitap kadınlarıyla Müslüman erkeklerin şartlı (namus, iffet, sadakat) dahilinde evlenebileceğini söylerken, ehli kitap erkekleriyle Müslüman kadınların evlenmesi konusunda bir şey demiyor. Ehli kitabı da müşrik kapsamında değerlendiren kimi ulemanın bunu da maslahata binaen yasakladığı anlaşılıyor.

Fakat Kur’an’ın bu konuda ehli kitabı müşrik kapsamında değerlendirmediği yukarıda ayette (Maide; 5/5) gayet açıktır. Kur’an’ın “bilinçli susuş” içinde olduğu yerlerde bir hikmet olduğunu düşünerek, böylesi bir durumun ailelerin karşılıklı kararına ve yaşanan şartlara bırakıldığını düşünmemiz mümkündür.

Evlilik birliğinin temeli olan namus, iffet ve sadakat, Müslüman, Ehli kitap fark etmez tüm erkek ve kadınlar için geçerlidir. Kur’an’ın evliliğin evrensel değerlerine vurgu yaptığına dikkat ediniz…

***

İKİ: İslam dininde Yahudiler için "lanetlenmiş kavim" tanımlaması vardır. Bir ırkın topyekûn lanetlenmesi yaklaşımı, İslam’ın ortaya koyduğu "Herkes Allah katında eşittir" prensibiyle çelişmiyor mu? Bu çelişki hakkında ne düşünmektesiniz?

Kur’an’da “lanet” kelimesi 26 yerde geçer. Bunları tek tek incelediğimizde “ davranış” ile ilgili olduğu görülür: Ayetleri gizleyenler (2/159), yalan söyleyenler (3/61), zalimlik edenler (3/87, 7/44), cumartesi yasağına riayet etmeyenler (4/47), put ve tağutları destekleyerek “Bunlar müminlerden daha doğru yoldalar” diyenler (4/51-52), sözünden dönenler ve Allah’ın kelimelerini orijinalinden değiştirenler (5/13), maymun iştahlı ve domuz karakterli olanlarla şeytana tapanlar (5/60), her defasında savaş çığırtkanlığı yapanlar (savaş için ateş yakanlar), yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar ve “Allah’ın eli bağlıdır” diyenler (5/60), isyan edenler ve hadlerini aşanlar (5/78), erkek ve kadınlardan kafirlik ve münafıklık edenler (9/68), Rablerini inkar edenler (11/99), akıldışılığa dayalı Firavun düzenlerini destekleyenler (11/97-99), eşlerine zina iftirasında bulunduğu halde dört şahit getirerek bunu ispat edemeyenler (24/7), iffetli mümin kadınlara zina isnat edenler (24/24), yeryüzünde haksız yere büyük taslayan ve insanları günaha çağırmak için çete kuranlar (42/39-42), Allah ve resulünü incitenler (33/57), kötü haberler yayıp ortalığı karıştıranlar (33/61), münafıklık yapanlar, Allah’a şirk koşanlar ve Allah hakkında kötü zanda bulunanlar (48/6), müminleri yakmak için hendek kazıp içinde alevli ateş yakanlar (85/5)…

Kur’an’ın lanet ettiği “davranışlar” işte bunlardır.

Bunları kimin yaptığının hiçbir önemi yoktur. Her çağda ve her mekanda kim bunları yapıyorsa bilmelidir ki Allah onların bu davranışını lanetliyor.

Lanet geçtiği her yerde bir davranışın zikredildiğini görüyoruz. Bütün Kur’an boyunca bu hiç şaşmıyor.

Kur’an’da sadece iki yerde bir davranışa değil “nesneye” veya “kişiye” lanet ediliyor. Onlar da şunlar: “Beni ateşten onu çamurdan yarattın” diyen şeytan (38/76-77), Kur’an’da lanetlenmiş olan (cehennemdeki zakkum) ağacı (şeceretu’l-mel’unete fi’l-Kur’an).

Şu halde Kur’an’da lanetlenmiş kavim diye bir şey yoktur. Lanetlenmiş kötü ahlak ve davranışlar vardır.

Eğer Yahudiler kavim olarak toptan lanetlenmiş olsaydı Hz. Peygamber Safiye ve Reyhane gibi Yahudi kadınlarla evlenmezdi. Bunların evlenince Müslüman olması soyca lanetlenmişseler durumu değiştirmez değil mi? Kaldı ki Safiyye’nin müslüman olup olmadığına dair pek bilgi de yok. Safiye ölüm döşeğinde iken malının üçte birini Yahudi dininde ısrar eden yeğenine vasiyet etmişti. Sahabilerden bazıları bu vasiyete karşı çıkınca Hz. Aişe araya girerek istediği yere vermesini sağlamıştı. (Hamidullah, İslam Peygamberi, c.2, s. 740-745).

***

ÜÇ: Geçenlerde Suudi Arabistan Kralı, Vatikan’ı ziyaret edip Papa’ya armağanlar sundu. Oysa Papa, Suudi Arabistan Kralı’na iade-i ziyarette bulunamaz. Çünkü Mekke ve Medine’ye Müslüman olmayanların girmesi yasak. Bu yasak kararı "bir arada yaşama" fikrine aykırı değil mi? Yasak kararının arkasında hangi "mantık" yatmaktadır.

Kur’an’da bu mesele şöyle geçer:

“Ey iman edenler! Müşrikler necistir. Artık bu yıllardan sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksul düşmekten endişeleniyorsanız Allah layık görürse size engin cömertliğinden zenginlik yağdırır. Allah her şeyi bilir, çok bilgedir; bundan hiç şüpheniz olmasın.” (Tevbe; 9/28)

O dönemde müşriklerin, içinde Kâbe’nin bulunduğu Mekke’ye yaklaştırılmaması, içlerindeki büyük tacirlerin Mekke ticaretine katılamaması, dolayısıyla şehrin ticarî gelirinin de azalması demekti. Ayette öteden beri Kâbe etrafında dönen din istismarına dayalı ticaretin, hayatın başka alanlarına kaydırılmak istendiği anlaşılıyor. Sanki Allah Kâbe’yi gelir kapası olmaktan çıkarmak istiyor. “Yoksul düşmekten korkuyorsanız Allah size başka kapılar açar, endişelenmeyin” uyarısında bulunulmasının sebebi budur. Sanki Kâbe’nin, bir hatırlatma (zikra) ve yol gösterici (huden) manevî merkez, kalpsizleşen dünyanın kalbi ve insanlık vicdanının attığı yer olarak kalsın istiyor. Üzerinden geçinilen bir ticaret merkezi olmasını uygun bulmuyor…

Dolayısıyla müşriklerin Kabe’ye yaklaştırılmaması, onların Mekke’de kurulu Allah, din ve Kabe istismarı üzerine kurulu düzenlerinin (Yeda Ebu Lehep) yıkıldıktan sonra tekrar geri getirilmemesi içindir. Yıkılmış bir siyasi ve ekonomik düzenin yeniden hortlatılmaması içindir. Kabe’nin temizlendiği şekliyle kalmasını sağlamak içindir.

Hz. Peygamber’in, Şeytanın yani Ebu Leheb’in başını çektiği tefeci bezirgan düzeninin (Yeda Ebu Leheb) bir daha bu topraklarda egemen olamayacağının güvenliğini sağlandıktan sonra Kabe’yi tüm insanlığa açmak istediğini şu ayetten anlıyoruz:

“ İnsanlık için dikilmiş ilk ev Mekke’dekidir. O çağlar boyu sürecek ve insanlığa daima yol gösterecektir. Onda açık işaretler ve İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren güvenlik içinde olur. Oraya gitmeye gücü yeten herkesin o evi ziyaret etmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim bu hakkı tanımazsa unutmasın ki, aslında Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.” (Al-i İmran; 3/96-97)

İnsanlık için dikilmiş (vudi’a li’nnâs) ilk ev (evvelu’l-beyt), çağlar boyu sürecek olan (mübarek) ve insanlığa yol gösteren (huden li’nnâs) tabirlerine dikkat ediniz…

Müslümanlara değil; insanlara, insanlığa diyor.

Ne demek istediğimi anlatmak için biraz Kabe’den bahsetmem lazım.

Mekke’deki Kâbe’nin “tevhidî dünya görüşü” açısından çok derin anlamları bulunmaktadır.

Bunları dört başlıkta toplayabiliriz:

1- Antropolojik anlamı: Kâbe insan soyunun ilk ortaya çıktığı veya göründüğü yerdir. Öyle görünüyor ki insanlık Kâbe veya civarından çoğalarak yeryüzüne dağılmışlardır. Bu nedenle her yıl insanlar hac mevsiminde ilk çıktıkları insanlık köküne dönmeye, ziyarete çağırılırlar.

2-Sosyolojik anlamı: Her yıl hac mevsiminde insanlar atalarının varlık sahnesinde göründükleri yerlerde toplanırlar. Aralarında sonradan oluşmuş her tür statü, ırk, cinsiyet, dil, sahte din ayrılıklarını bir kenara bırakarak beyaz kefenlere bürünürler. İlk doğal hallerine dönerler. Tam bir eşitlik içinde insanlık gösterisi yaparlar.

3-Kozmolojik anlamı: Evrende maddî bir merkez bulunmamaktadır. Kâinat Allah’ın yed-i kudreti (kozmik gücü) ile ayakta durmaktadır. Allah’ın kozmik gücü evrenin potansiyelliğine sinmiştir. Bu anlamda Allah yerlerin ve göklerin nurudur (enerjisi, ruhu, canlılığı). Bütün evren Allah’ın sınırsız ve boyutsuz gücü etrafında dönmektedir. Kâbe etrafında dönme (tavaf) işte bu kozmolojik döngüye sosyolojik katılımdır. Evrenin sahibi değil mensubu olduğumuzun ilânıdır. Burada tavaf sembolizmi ile tevhidi dünya görüşünün esaslı mesajı verilmektedir.

4-Teolojik anlamı: Kâbe, Kuran’da geçtiği gibi aynı zamanda Allah’ın sembolik evidir (beytullah). İnsanlar için yapılmış en eski evdir (evvelu’l-beyt, beytu’l-atik). İnsanların ilk tarih sahnesine çıktığı, etrafında toplaştığı, döndüğü yere Allah’ın evi denmesi, Allah ile insanın ontolojik buluşmasını sembolize eder. Allah’ın bütün varlığa yayılan sevgi ve merhametini (rahmet), kendi vicdanımızda bulup yakaladığımız an (vecd/vicdan) Allah ile buluşmuş oluruz. Buradan Allah ile kozmik bir yolculuk halinde olduğumuzu anlarız. İşte Kâbe bu buluşmanın sembolik olarak gerçekleştiği yerdir. Kâbe, aşağıdan yukarıya doğru (antropoloji) Âdem’in, yukarıdan aşağıya doğru (teoloji) Allah’ın evidir…

Bu anlamda Kâbe üç kez yeniden ayağa dikilmiştir. Âdem ve Havva ilk kez yapmış, İbrahim eski temelleri üzerine yeniden inşa etmiş, Muhammed (s.a.v) de asıl fonksiyonuna tekrar kavuşturmuştur. Bunun için Kâbe insanlık tarihinin merkezidir. Tevhit, adalet ve özgürlük mücadelesinin çağlar boyu sürecek sade ve fakat görkemli anıtı, “orada öylece durarak” zaman zaman yolunu şaşırmış insanlığa yol gösteren ilâhî hatırlatmadır. Orası sadece, o ada ismen “Müslümanlığın” değil “insanlığın” merkezidir. Bütün insanlığa aittir. Kâbe’nin bulunduğu şehir (Mekke) bu nedenle bir anlamda “evrensel barış ve adalet yurdunun” (Dârus-selâm) kalbidir. Bu nedenle ortak bir ümmet plâtformu tarafından yönetilmesi ve buna bağlı bir barış gücü tarafından korunması gerekir…

Hal böyleyken, müşriklerin Kabe’ye yaklaştırılmaması, Mekke’deki düzenin (Yeda Ebu Lehep’in) iki elinin kuruması yani yıkılması, yok olması ile sona ermiştir. Müşriklerin oraya yaklaştırılmaması, bir daha bu düzenin burada kurulamaması demektir. Siyasi ve ekonomik olarak nufüz edememeleri demektir.

Bugün için söyleyecek olursak Müşriklerin Mekke’ye girememeleri, Müslüman olmayan her hangi birisinin “turist” olarak bile ziyaret edememesi değil; örneğin yabancı bir gücün oraya siyasi ve askeri güç olarak girememesi demektir.

Yoksa Müslüman olmayanların sırf ziyaret için Kabe’yi görmek istemelerinin, nasıl bir yer olduğunu, Müslümanların burada ne yaptığını, burasının insanlık tarihi açısından anlam ve önemini anlamak ve olup biteni yerinde görmek için “turist pasaportu” ile gelmelerinde ne mahzur olabilir?

Aksi halde Kabe insanlık için nasıl yol gösterici olacak? Bu evin insanlığa yönelik yukarıdaki esaslı mesajlarını sıradan gayr-ı müslim ziyaretçilere “giremezsin” diyerek nasıl vereceğiz? Kaldıki Müslüman olduğunu iddia edenler ne kadar Müslüman? O dönemdeki müşrikler ve o dönemdeki Müslümanlar neredeler? Aradan ondört koca asır geçmiş, heyhat!

Zaten şu an yabancı bir güç siyasi ve askeri nufüzuyla Mescid-i Haram’da yani en geniş anlamıyla mescidin bulunduğu ülkede, peygamberin yurdunda cirit atmıyor mu? Onlar ne oluyor? Göstermelik olarak sadece Mekke ve Medine’ye girmeyerek kimi kandırdıklarını sanıyorlar?

Bu anlamda Mekke ve Medine’ye yabancı bir gücün (müşriklerin) yaklaştırılmamasının tefsirini, oraya tek tek Müslüman olmayanların sokulmaması olarak anlayan donmuş zihin değil; Medine müdafaasının kahramanı Fahrettin Paşa çok iyi öğretir.

Daha nasıl anlatayım…

Not: Ahmet Hakan, sorduğun üç soruya cevabım biraz uzamış olabilir ama ancak toparlayabildim. Sorularını vesile kılarak zaten zihnimde olan ve yazı haline getirmek istediğim kimi konuları açmış oldum. “Camiye asılan ve Hürriyet yazı işlerini üçe bölen ayet” tartışmasına ise, “mahalle dalaşını” epeydir terk ettiğim ve “dinî aydınlamaya” bir katkısının olmayacağını bildiğim için girmedim.

 

R.İhsan ELİAÇIK

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : din, islam, soru, cevap, kuran

DİLE GEL EY YERYÜZÜ!

23/11/2007 · Kategori: Kuran

Dile Gel Ey Yeryüzü!

Kıyametten önce "dabbatu'l-arz" diye bir yaratığın ortaya çıkacağı, onun kıyamet alâmetlerinden olduğu da ileri sürülmüştür. Bu yorum "dabbe" kelimesine "bir yaratık" manası verilmesinden kaynaklanmaktadır. Burada bir isimden değil bir olaydan, bir fiilden bahsedildiğini düşünürsek, peri masallarına yatkın doğu kültürümüzde algılandığı şekliyle ağzından alevler saçan yedi başlı bir ejderhadan değil, bir dile gelmeden, bir tanık olmadan bahsedildiğini anlarız. Olay "Yeryüzünden canlı bir varlık çıkarmak" değil, mecazî olarak "Yeryüzünün canlı bir varlık gibi dile getirilişi"dir.

Kuran'da dabbetül-arz tabiri şöyle geçmektedir;
Harfi harfine: "Söz üzerlerine vaki olduğu zaman onlar için yeryüzünden bir ‘dâbbe' çıkarırız. Onlara ‘kelime' olur da insanların ayetlerimize kesin olarak inanmadığını söyler." (Neml; 27/82)
Daha serbest çeviriyle; "Söz gerçekleştiği zaman, yeryüzünü canlandırıp dile getireceğiz. İnsanların ayetlerimize kesin olarak inanmadıklarını bir bir yüzlerine vuracak. (Neml; 27/82)

Daha sonra ayet şöyle devam ediyor; "O gün her milletten ayetlerimizi yalanlayanları ayrı bir grup olarak toplayacağız. Böylece topluca huzurumuza çıkarılacaklar. Huzura çıktıkları zaman Allah "Demek siz Benim ayetlerimi anlamadan dinlemeden yalanlıyordunuz? Değilse ne yapıyordunuz?" diyecek." (Neml; 27/83-84)

 

Ayette geçen [DABBETU'L-ARZ] tabirinin "Yeryüzünün canlanışı" anlamında bir deyim olduğu anlaşılıyor. Sözlükte [DBB] kökü "Yavaş yavaş yürümek, yumuşak yürümek, emeklemek" anlamına geliyor.

Hastalık yavaş yavaş sirayet etti (dabbe'l-maraz), nehir yavaş yavaş aktı (dabbe'l-nehr), yavaşca yürütmek (idbâb), hayvan, yerde kımıldayan hayvan (dâbbe), ayı (debbu), tank (debâbe), emekleme, yavaş yürüyen, sürünen hayvan (debîb) kelimeleri bu köktendir...

Demek ki ayette geçen "Yeryüzünden bir ‘dâbbe' çıkarırız, onlara ‘kelime' olur da insanların ayetlerimize kesin olarak inanmadığını söyler" ifadesi bağlam içinde "Yeryüzünü canlı bir varlık gibi dile getirip konuştururuz; onlara ayetlerimize doğru dürüst inanmadıklarını, hep şüpheler içinde kıvranıp durduklarını söyler" anlamında kullanılmaktadır.

 

Kuran'ın, yerin, göğün, dağın, taşın, tabiatın, tarihin, güneşin, yıldızların, gecenin, gündüzün, tanyerinin, hatta insanın bizzat kendi ellerinin, gözlerinin, kulaklarının vs. dile gelip konuşturulması üslûbuna aşina olanlar için burada ne denmek istendiği gayet açıktır.


Ayette geçen [DBB] kelime kökünde yer alan "Yavaş yavaş yürümek" ile [KLM] kökünde yer alan "Kelâm etmek, yaralamak, yara açmak" anlamları ifadeye "Yeryüzü dile gelip konuşacak, onlara üzerinde yaşadıkları sürece ne yaptıklarını bir bir haber verecek, günahlarını yüzlerine vuracak" manası verir. Bu yorumu "varlığın dili ile konuşan Kuran'ın" metafizik gerilim içinde gelen üslûbundan çıkarıyoruz...

Yani burada durum şu ayetlerdeki gibidir;

"Sonra duman halindeki göğe yöneldi. Ona ve yeryüzüne "İsteyerek veya istemeyerek gelin" dedi. İkisi de "İsteyerek geldik" dediler. (Fussilet; 41/11).

"Cehenneme yaklaştıklarında kulakları, gözleri ve derileri dile gelip yaptıklarını bir bir anlatacak. Derilerine "Niçin dile gelip yaptıklarımızı bir bir anlattınız?" diyecekler. Onlar da "Bizi her şeyi söyleten Allah dile getirdi. Sizi de ilk defa O yarattı, yine O'na götürülüyorsunuz" diyecekler. Pervasızca günah işlerken kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin bir gün dile gelip aleyhinize tanıklık edeceğini hiç düşünmüyordunuz. Yaptıklarınızdan çoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sanıyordunuz. (Fussilet; 41/20-22)

"Yeryüzü o müthiş sarsıntı ile sarsıldığı zaman... Ağırlıklarını çıkarıp attığı zaman... İnsan "Ona neler oluyor?" dediği zaman... İşte o gün dile gelip haber verecek her şeyi. Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir." (Zilzal; 1-5)

Öte yandan bununla kıyametten önce "dabbatu'l-arz" diye bir yaratığın ortaya çıkacağı, onun kıyamet alâmetlerinden olduğu da ileri sürülmüştür. Bu konudaki rivayetleri sıralayan Razi bu ayetin tefsirinde Allah'ın kitabında bunlara delâlet eden hiçbir delilin bulunmadığını söyler. Bu yorum "dabbe" kelimesine "bir yaratık" manası verilmesinden kaynaklanmaktadır. Burada bir isimden değil bir olaydan, bir fiilden bahsedildiğini düşünürsek, peri masallarına yatkın doğu kültürümüzde algılandığı şekliyle ağzından alevler saçan yedi başlı bir ejderhadan değil, bir dile gelmeden, bir tanık olmadan bahsedildiğini anlarız. Olay "Yeryüzünden canlı bir varlık çıkarmak" değil, mecazî olarak "Yeryüzünün canlı bir varlık gibi dile getirilişi"dir.

Şüphesiz bu Kur'an'ın tarihi olayları ve doğal çevreyi metafizik gerilim içinde konuşturan, hepsini tek bir organizma gibi kavrayan bakış açısının yansıtılmasıdır.

Bu bakış açısına göre bütün oluş ve akış tek bir organizma olup bölünmez bir bütündür. Hepsi birbiriyle etkileşim ve iletişim halindedir. Örneğin yeryüzü üzerinde yaşayan tüm canlıların ne yaptığını bir gün dile gelip ortaya dökecektir. İçine gömülü cesetlere "Haydi çıkın hesap vermeye" diyecektir. Güneş, ay, yıldızlar vs. hepsi dile gelerek kendilerini tanrılaştıranları ifşa edecektir. Gece dile gelip bağrında ne günahlar işlendiğini bir bir haber verecektir. Dahası insanın bizzat kendi eli, ayağı, gözü, kulağı vs. dile gelip ne günahlar işlendiğini haber verecektir.

Bu nedenle insanoğlu bizzat kendi organları başta olmak üzerine bastığı toprağın, içinde yaşadığı tabiatın ve yaşadığı tarihin tanıklığından kaçabileceğini sanmamalıdır. Çünkü hepsi tek bir canlı organizma olup, "Mutlak Oluş" un karakterini ve davranışı yansıtmaktadırlar. Nitekim Türkçede çok bilinen ‘Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı/Düşün altında binlerce kefensiz yatanı" (M. Akif) mısraı bu manayı çağrıştırır. İşte dabbetu'l-arz tabiri ile de buna benzer bir şekilde "Üzerinde yaşadığın yeryüzünü toprak diyerek geçme tanı/Düşün bir gün dile gelip her şeyi anlatacağını" denmek istenmektedir...

Bu durumda kelâm-ı dabbetü'l-arz (yeryüzünün dile gelip konuşması) ile denmek istenen şu olmuş olur:

Dile gel ey yeryüzü!
Kimdi yeryüzünde fesat çıkaran ve insanlara zulmedenler?
Babil'in, Asur'un, Mısır'ın, Roma'nın şer yüzünü
Şu modern Firavun çağındaki öteki yüzünü
Dile gel de haber ver
Mezarlarına girerek kendilerini unutturacaklarını sanıyorlardı.
Çıkart haberlerini, müntakim haberler sende bugün!

R. İhsan ELİAÇIK

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : dabbe, kuran, yeryüzü, anlam, tefsir

ZÜLKARNEYN'İN MESAJLARI

19/11/2007 · Kategori: Kuran

Önce bazı “fâideli” bilgiler…

Esâtir, menkibe, kıssa, tarih

Çoğu zaman bunların birbirine karıştırıldığını görüyoruz.

Oysa Kur’an kıssalarını iyi anlayabilmek için, bu sözcüklerin, bu dili (Arapça) konuşanın zihninde nasıl belirdiğini doğru anlayarak işe başlamamız gerekir…

ESÂTİR kelimesinin kök anlamı Arapça’da yazmak demek… Yazı (satır), yazılı olan satırı okumayıp atlamak (istâr), uyduruk söz yazmak (satara’l-ekâzîb), efsane, hurafe (esâtir), havada savrulan toz (mistâr) kelimeleri bu kökten… Sözcük Arabın zihninde bunları çağrıştırdığına göre, demek ki esâtir gerçeklikte karşılığı bulunmayan, realiteye tekabül etmeyen, okunmadan geçilmiş, bunun için de gerçeklikle alakası olmayan savrulmuş, atılmış, atmasyon, uydurma anlatılar oluyor. Türklerin masal, Yunanlıların mytus, Frenklerin mit dedikleri evvel zaman efsaneleri olarak mülahaza edilmiş ve hurafeler anlamında kullanılmış (Elmalılı). Ustur/usturî/esâtir İngilizcedeki tarih, tarihsel olay, geçmiş anlamına gelen history kelimesini çağrıştırır.

MENQIBE kelimesinin kök anlamı da “bir şeyi delmek/halka önderlik etmek” manasında… Delik, yarık (neqb), önderlik etmek (neqabe), kadın peçe giymek (tenaqqub), daracık yol, sokak, övülecek şey (menqabe), peçe (niqâb), yüzbaşı, kavmin efendisi, topluluğun önderi (naqîb) kelimeleri de bu kökten... Demek ki Türkçe’de menkibe (çoğ. menâkib) kahramanlık destanı dediğimiz şeye tekabül ediyor. Fransızca’daki epique (epik) ile aynı anlamda… Şu halde Arabın zihninde bunları çağrıştırdığına göre menkıbe, eski çağlarda yaşamış kimi halk önderlerini övmek, yüceltmek ve onlara destan yazmak manasında abartı ve yüceltiyi ifade ediyor. Öyleki bu abartı, tarihte yaşamış o önderi (naqîb) kadının yüzünü örten peçe (niqâb) gibi örter, tanınmaz hale getirerek gizeme büründürür ve gerçek hayattan kopararak bir masal kahramanı haline getirir. Menkibe de bu oluyor.

QISSA kelimesinin kökü de “kesmek, kırpmak, takip etmek, aynılık, denklik” demek… Türkçe’ye de geçen kıssa, kısas, makas, takas kelimeleri de bu kökten... Arap anlatıya qıssa demiş; çünkü anlatı, hikâye edilen hâdiseye adeta denktir. Kıssalar da geçmiş insanların ve olayların izini sürerler ve haberlerini sözdeki dengiyle aktarırlar. Bir anlatının kıssa olabilmesi için izini sürmeye ve yazıya layık bir değere sahip olması gerekir (Elmalılı)…Keza İki tarafı birbirine denk olan kesme ve kırpma âletine de maqas denmiş. Trampa veya becayiş de denilen bir şeyin dengiyle değiş tokuş edilmesine de taqas denilmiş; çünkü takasta değiştirilen şeyler birbirine denk olur. Suçun izini sürme, suça denk bir caydırıcı ceza vermeye de qısas denilmiş; çünkü qısas da suçun cezadaki dengi ve karşılığıdır…

Şu halde kıssaya, ele aldığı tarihî kişi ve olaylar uydurma bir masal olmadığı için esâtir, abartı katıp gerçeklikten koparmadığı için menkıbe, öte yandan yer ve zaman belirtmediği için de tarih diyemiyoruz.

Bilakis ele aldığı tarihî kişi ve olayları öykülendirdiği, canlandırdığı, adeta yeniden filme aldığı, dahası tarihî kişi ve olaylar üzerinden evrensel mesajlar vermek istediği için kıssa diyoruz. Çünkü sonraki çağlarda bu tür olayların “denkleri ve benzerleri” olmaya devam edecektir.

Bugün için söyleyecek olursak esâtir masal, menkibe kahramanlık destanı, kıssa da (edebiyatta) yaşanmış bir olayın romanlaştırılması veya öykülendirilmesi, (sinemada) tarihi film veya dizilerdeki canlandırma gibi oluyor.

Demek ki kıssa, ele alınan tarihsel kişi ve olayın anlatı olarak (retoriksel) karşılığı veya dengi oluyor. Yani kıssa esatir, menkibe veya tarih değildir. Esâtir, kıssayla alakası olmayan büsbütün uydurma, menkibe uçurulmuş, abartılmış hali, tarih de kıssanın malzemesi; mesajı değil…

Sonuç olarak Kur’an’ın, esâtir, menkibe veya tarih değil; “kıssa” anlattığı sonucuna varıyoruz.

***

Şimdi…

Gelelim Zülkarneyn “kıssa”sına…

Eski dünyada (MÖ: Muhammed’den önceki çağlar) krallar ve imparatorlar tanrısal güç sembolü olarak “boynuzlu taç” giyerlerdi. Boynuzlar kutsal boğa kültünü yansıtırdı. Mezopotamya’nın gökyüzü ve sema tanrısı olan An (Anu) boynuzlu başlığı ile yöneticilik ve kraliyet düşüncesinin kişileştirilmiş haliydi. Sümerliler onu An diye adlandırırlardı.Yıldızlar onun askerleri, Samanyolu ise onun kişisel yoluydu (Eliade)… İşte bu gök tanrısının yeryüzündeki temsilcisi durumundaki kralların taktığı taca eski çağlarda “Zülkarneyn” deniyordu. Zamanla dinî anlamı unutularak her kralın alelade takdığı bir “krallık armasına” dönüştü.

Şu halde Zülkarneyn “iki boynuzlu taç takan krallardan biri” demektir. Araplar bölge halkı olarak bu ismi bilirlerdi ve onlara yabancı değildi. Bu ismi duyunca bir kraldan bahsedildiğini hemen anlarlardı… Nitekim “Gidin Muhammed’e sorun. Eğer peygamberse Nuh tufanı, Ashab-ı Kehf ve Zülkarneyn’i anlatsın da görelim” diyerek onu test etmek istemişlerdi. Yani yaşlı Araplar şehyleri aşiret odalarında bu tür kıssaları “menkibeleştirilmiş” şekliyle etraflarına anlatıp durmaktaydılar…

Kur’an’da anlatılan Zülkarneyn kıssanın temel mesajının siyasi olduğunu görüyoruz. Çünkü tarihten malzeme olarak seçilen olayın esas kişisi bir kral, olaylar da krallık-halk ilişkileri ile ilgilidir. Buradan, yer, zaman ve özel isimler verilmeyerek sonraki çağların tüm “kralları” ve “krallık olayları” yani devlet, siyaset ve iktidar ilişkileri için evrensel mesajlar verilmek istendiğini anlıyoruz: Yeryüzünde kendisine iktidar verilmiş bir siyasal güç (o günkü çağlarda bir kral veya krallık) hangi değerlere göre hareket etmelidir? İktidarın varlık gerekçesi nedir? Neye karışıp neye karışmamalıdır? Hangi temel amacın “vesilesi” olarak kullanılmalıdır?

Kur’an, Zülkarneyn örneği üzerinden işte bu kadim sorulara yönelik esaslı mesajlar veriyor.

Kur’an o günkü Arapların bildiği Zülkarneyn kıssasını, kişiye, zamana ve mekana gömerek tarihselleştirmek yerine, zaman ve mekandan soyutlayarak bütün zamanlar ve mekanlar için geçerli evrensel siyasi felsefe dersine dönüştürüyor.

İkbal’in tabiriyle “590 yıldır donmuş” olan zihinlerimiz, çoğu kıssa da olduğu gibi, aşiret odasında laflayan yaşlı Arabın yaptığını yaparak kıssayı “menkibeleştirmiş”, insanlığın can yakıcı kadim sorunlarına “şifa” olan asıl mesajını ıskalamışız. Çünkü biz şifadan okunmuş ayet anlarız. O ayetleri muskaların içinden çıkarıp ortaya bir dökelim bakalım neymiş şifa…

Şimdi, ayetleri muskaların içinden çıkarın, asılı durduğu duvarlardan tozunu silerek indirin… Ey devlet ve iktidar sahipleri! Hastalığınıza şifa, derdinize deva burada…

***

“Sana Zülkarneyn'den soruyorlar. Onlara söyle: ‘Size ondan bir hatıra anlatacağım.’ Biz ona yeryüzünde güçlü bir iktidar verdik. Ona her şeyden sebep verdik.” (Kehf; 18/84)

Yani; iktidar sahibi kılmamızın nedeni sırf iktidar olmak değil; sebepleri, amaçları gerçekleştirmek içindi… Demek ki iktidar amaç değil; araçtır. İktidarın bizatihi kendisi amaç olamaz. Ondan daha yüce amaçları gerçekleştirmek için bir araç olarak kullanılabilir. “Devlet” ten daha yüce değerler vardır. Devlet (o çağlarda kral, krallık) bunun için vardır… Batılı modern siyaset felsefecilerinden Machivelli “Hükümdar” kitabında açıkca iktidarın araç değil; amaç olduğunu, bizatihi kendi mantığı içinde iktidarın kendi amacını ve tabiatını yarattığını savunmuştur. Siyaset felsefelerinin çoğunun bu görüşten etkilendiğini görüyoruz.

“Derken o sebebe tabi oldu.” (18/85)

Yani; bir amaca yöneldi… İktidarın yüce amaçlar uğruna nasıl kullanılacağının bir örneği olarak yeryüzünde sefere çıktı, yolculuğa başladı…

“Güneşin battığı yöne doğru o kadar gitti ki, artık güneş bulanık bir suya dalıyormuş gibi görünüyordu. Gittiği yerde bir halk gördü. Dedik ki: “Ey Zülkarneyn! Onları ister cezalandır ister iyi davran.” (18/86)

Yani; çok uzaklara gitti. Gittiği yerde günahkar bir toplumla karşılaştı. Onları cezalandırmakla iyi muamele etmek arasında tercih yapmak durumunda kaldı… Burada da “Devlet ne yapmalı?” sorusunun cevabı veriliyor. Devlet ve iktidar neye karışmalı, neye karışmamalı? Devletin yöneldiği “esas amaç” ne olmalı? Sonraki ayet bunun cevabını veriyor?

“O şöyle dedi: Her kim zulmederse onu cezalandıracağız. Gerisi Rabbine havale edilir, O da görülmedik azapla cezalarını verir.” (18/87)

Yani; elinde iktidarı tutan birisi olarak benim esas işim “zulümle” mücadele etmektir. İktidarın ana görevi budur; haksızlıkların önüne geçmek ve adaleti ayağa dikmek! Bu hususta hiçbir ayrım yapılmamalıdır. İnsanlar “ötekine” haksızlık yapıp, hak hukuk çiğnedi mi iktidarın görevi başlar. Bunun dışında kalan konular Allah’a havale edilir. Onların hesabını Allah ahirette görür. İktidar bu dünyada her şeye karışacak, insanların başına tanrı kesilecek, günah bekçiliği yapacak diye bir şey yoktur…

“Ancak her kim de iman edip iyilik, güzellik ve doğruluk için çalışırsa, buna da en güzel şekilde karşılık vardır. İşimizde ona hiçbir zorluk çıkarmayız.” (18/88)

Demek ki insanlar iman edip iyilik, güzellik ve doğruluk için çalışmalıdırlar (amel-i salihât). İktidar ise insanlar arasındaki mal, can, ırz, namus başta olmak üzere temel hakları korumaya ve kollamaya yönelmelidir. Bunlara yönelik her türlü saldırı, tecavüz ve hak ihlali ile mücadele etmelidir, yani zulümle savaşmalıdır…

“Sonra yine başka bir amaca yöneldi…Nihayet güneşin doğduğu yere vardığında, güneşin, doğayla iç içe yaşattığımız bir halkın üzerine doğmakta olduğunu gördü. İşte böyle, Biz onun yanında olan her şeyi bilgimizle kuşatmıştık.” (18/91)

Demek ki; iktidarın yeryüzünün bir kenarında kendi halinde doğayla iç içe yaşayan, ilkel gördüğü kabile ve toplulukları “çağdaşlaştırmak” için onların yaşam tarzlarını değiştirmeye yönelmemesi gerekir. Onların doğal hayat tarzlarını kendine benzetmeye, zorla değiştirmeye çalışmaması gerekir. İktidar bu anlamda bir halkın hayat tarzına, giyimine kuşamına, yemek yeme biçimine, dini ayin, folklor gibi yerel özelliklerine müdahele edemez. İster ilkel, ister modern tarzda yaşasın, ister son model teknoloji kullansın ister kullanmasın, ister karasabanla, ister bilgisayarla yaşasın, insanlar zoraki bir şeyi benimsemeye, bir yaşam tarzını kabule zorlanamazlar. Doğayla iç içe yaşayan topluluklar yerlerinden yurtlarından sürülemez, yakalanıp modern şehirlere götürülemez, köle yapılamazlar. Onlar insanlığın zenginliğidirler. Bir halka iktidar bizim elimizde, güçlüyüz kudretliyiz diye tek bir yaşam tarzı dayatılamaz. İktidar ancak ve sadece “zulüm-adalet” çelişkisini “baş çelişki” olarak görür ve daima adaletten yana taraf olur.

“Sonra başka bir amaca yöneldi… Nihayet iki set arasına vardığı zaman, önlerinde neredeyse hiç söz anlamayan bir halk buldu. Onlar: “Ey Zülkarneyn! Ye’cuc ve Me’cuc bu yerde fesat çıkarıyorlar. Bu yüzden onlarla bizim aramızda bir set yapman için sana bir vergi ödesek olur mu dediler. Dedi ki: “Rabbimin bana verdikleri daha hayırlıdır; haydi siz bana bedenen yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir set yapayım.” (18/95)

Demek ki iktidarın esas amacı vergi toplamak, mal yığmak ve bu yolla zenginleşmek değildir. Vergi iktidara Ye’cüc ve Me’cüc’e (Herc-u Merc’e) yani kargaşa, altüst oluş, anomie durumu, kanunsuzluk, kuralsızlık, saldırı, talan, işgal hallerine mani olması ve halkını bunlardan koruyacak tedbirler alması için verilir. Yani devlet halkın ödediği parayı kamu yararı için harcamak zorundadır. Halkın vergileri iktidar sahiplerinin zenginleşmesi için kullanılamaz. Burada bir üstünlük yoktur. Asıl üstünlük ve erdem iktidar sahiplerinin kendilerini halk ve kamu yararına vakfetmeleridir…

“Bana demir külçeleri getirin! İki dağın arası demir külçelerle dolunca ‘Körükleyin!’ dedi. Demiri ateş haline getirince ‘Getirin üzerine erimiş bakır dökeyim’ dedi. Artık seddi ne aşabildiler, ne de delebildiler…” (18/97)

Demek ki bir iktidar ülkeyi iyilik ve adalet amacıyla imar etmeli, bu uğurda gerekirse dağları delip kurşun dökmeli, sağlam önlemlerle halkını, saldırı, tecavüz, talan, zulüm ve haksızlıklardan bir zırh gibi korumalıdır.

“Zulkaneyn: Bu, Rabbimin sevgi ve merhametidir. Rabbimin vadettiği an gelince o da yıkılıp gidecektir. Unutmayın, Rabbimin vadi gerçeğin ta kendisidir!” (18/98)

Yani; bütün bu önlemler Allah’ın sevgi ve merhametini çekmek içindir. Yoksa bir toplumun akibeti, zulümler ayyuka çıkar, fesat her yana yayılırsa herc-ü merc, iyilik, güzellik ve doğruluk (salah) yayılırsa mutlulukla sonuçlanır. İktidarların (kral, devlet, siyasi otorite vs.) esas amacı halkın mutluluğuna yönelik bu tedbirleri almaktan ibarettir… Kıyamet günündeki cennet ve cehennem dahi yeryüzünde yapılanların tabiî sonucundan başka bir şey değildir. Yeryüzünü yakıp yıkan cehennemde de yakılıp yıkılır, yeryüzünü imar eden, her yana mutluluk saçan ise cennette de aynısını görür… Bu nedenle devlet, iktidar ve ikbal fani; iyilik, güzellik, doğruluk, iyilik, erdem ve adalet bakidir. Kefeninizle beraber Allah’a bunlarla gitmeye bakın. Yoksa nehir kenarlarında biten otlar gibi yaşamış olursunuz…

***

Kur’an’da tek bir yerde geçen Zülkarneyn kıssası bundan ibarettir…

Kur’an’ın bu çağdaki okurları olarak kıssadan şu üç temel masajı artık çıkarabiliriz:

1- Zülkarneyn yöneldiği birinci yerde günah işleyen bir topluluğa ancak zalim iseler müdahele edip cezalandıracağını söylemiş, gerisini Allah’a havale etmiştir. Bu bir devlet/iktidar için “adaleti esas al” mesajıdır…

2- Zülkarneyn yöneldiği ikinci yerde doğayla iç içe yaşayan bir halkla karşılaşmış ve onlara hiç dokunmamıştır. Bu bir devlet/iktidar için “hürmet ve özgürlüğü esas al” mesajıdır…

3- Zülkarneyn yöneldiği üçüncü yerde saldırı, talan ve işgale uğrayan/uğramak üzere olan bir halkla karşılaşmış ve onlara yardım elini uzatıp demir külçelerle setten duvar yapımına girişmiştir. Bu ise bir devlet/iktidar için “dayanışma, yardımlaşma ve imarı esas al” mesajıdır…

Aldık kabul ettik, ey vicdanın ve merhametin evrensel sesi, bilgelik kaynağı yüce Kitap!



R. İhsan ELİAÇIK

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : din, kuran, zülkarneyn

"ALLAH'IN DEVESİNE" DOKUNMAYIN!

11/11/2007 · Kategori: Kuran

“Allah’ın Devesi”ne Dokunmayın!

 

Kur’an, Hz. Salih’in kavmine, serlevhası “Allah’ın devesine dokunmayın!” olan bir çağrı yaptığını anlatır.

“Allah’ın devesi” (nagâtallah) tabirini bir kenara yazın…

Kur’an’da Hz. Salih’i, 7 yerde geçen bu dişi deve (nâgat) örneği vesilesi ile tanırız. Başka bir yerde bahsedilmez.

Peki, bir peygamberin kavmine yönelik olarak “Allah’ın devesine dokunmayın!” demesi ne anlama gelmektedir?

***

Çocukluğumuzdan beri vaizlerden bol bol duyduğumuza göre burada “kayadan çıkan deve” mucizesi anlatılmaktadır. Hz. Salih inkarcıların mucize talebi üzerine, Allah’ın izni ile kayadan bir dişi deve çıkarmış ve peygamber olduğunu bu yolla ispatlamıştır. İnkarcıların bunu inkar etmesi sonucu Allah da Semud kavmini helak etmiştir…

Bu anlatının, Hz. Salih üzerine geliştirilen bir “menkıbe” olmaktan başka bir anlamı bulunmuyor. Ne Kur’an’dan, ne de Hz. Peygamber’den hiçbir dayanağı yoktur.

Bu haliyle bugünün insanına da bir mesaj vermiyor. Çünkü bize örnek olarak sunulan, doğrudan bize hitap eden, gözümüzün önünde olup biten bir olay değildir ki ibret alalım. Olmuş bimiş Allah’ın bir mucizesi işte…

Kaldı ki gözümüzün önünde her gün, her saat, her an nice ayetler var ama bakar-görmez olmuşuz!

Vaizin “mabet diline” alıştırılmışız. Uçan kaçan menkibeler yüzünden verilen evrensel mesajlar olayın geçtiği zamana ve mekana gömülmüş. Sonraki çağlar için verilen muazzam mesajlar mahvolmuş. Eh, bu hale getirilmiş bir “ölü metin” de ancak ölülerin arkasından okunur, üfürülür; yurdum insanı da onu yapıyor…

Kur’an’ı akıp geldiği gerçek tarih, yaşayan hayat ve canlı tabiat mecralarından koparmak dediğimiz şey tam da bu işte.

Bu durumda “ayet-i kerimeler”, abdestsiz dokunulamayan, salavat çekilmeden okunamayan ve artık bugünün dünyasında karşılığı olmayan birer “tören ve ayin metni” haline gelmiş oluyor.

Oysa biz “Yaşayan Kur’an’a” inanıyoruz.

“Bu kızlar hangi suçundan dolayı öldürüldü?” feryadının, hafızların ezberinden vaizlerin kürsülerine yankılanıp durduğu mabet duvarlarında değil; şehrin arka sokaklarında, karanlık gecelerin dumanlı, puslu mekanlarında, nataşa pazarlarında, organ mafyasında, okul önlerinde vs. yaşadığına inanıyoruz.

Kur’an’da, ele alınan kişi ve olayların mekanı, zamanı ve aktörleri değişmek suretiyle halen devam ettiğine, mesajlarının bugün de yaşadığına ve çağımız için anlamının olduğuna inanıyoruz. Aksi halde Kur’an’ın evrenselliğinden bahsedemeyiz.

***

“Allah’ın devesine dokunmayın!” çağrısı da öyle…

Peki, bunun bugün için nedir anlamı?

Kur’an’da bu örneğin verildiği yeri topluca okumadan önce kısa bir bilgi; Semudlular, MÖ. birinci binin başlarında Asurluların egemen olduğu bugünkü Irak/Suriye/Orta Arabistan bölgesi civarında Ad kavminden sonra yükselen siyasi ve askeri bir kuvvetti. Kur’an onların yaşadığı yere “taşlık bölge” (el-Hicr) der ve ülkeye hakim dokuz çete/grup (tis’a reht) -illuminati?- olduğundan bahseder (27/48). Öyle ki Semudlular kendi döneminin süper gücü haline gelmişlerdi. Sahipsiz bulduğu her şeyi talan etmeleriyle, saldırganlıklarıyla ve işgalcilikleriyle tanınırlardı…

Ne garip, buralar bugün de saldırı, talan ve işgal altında!

Şimdi, aşağıdaki pasajda yer alan ayetleri okurken, lütfen olayın zamanını, mekanını ve aktörlerini, bugünün zamanı, mekanı ve aktörleriyle zihninizde yer değiştirerek okuyun…

Semûd halkına da kardeşleri Salih demişti ki: “Ey halkım! Allah için çalışın, O’na ibadet edin. Sizin O’ndan başka tanrınız yoktur. Rabbinizden size apaçık sözlü uyarı geldi: Bir gösterge olarak Allah’ın şu dişi devesiBırakın Allah’ın arzında otlansın. Ona dokunmayın; can yakıcı bir afete maruz kalabilirsiniz. Hiç değilse Âd kavminin ardından nasıl hızla geliştiğinizi, yeryüzüne nasıl kök saldığınızı düşünün. Yazları sayfiyelerde kışları köşklerde yaşıyorsunuz. Artık Allah’ın nimetlerini düşünün de yeryüzünü talan etmeyin. Halkının büyüklük taslayan ileri gelenleri, ezilen mü’minlere dediler ki: “Siz Salih’in Allah’ın peygamberi olduğunu kabul ediyor musunuz? Onlar da “Elbette, getirdiği şeylere inananlardanız.” dediler. Büyüklük taslayanlar dediler ki: “Biz de siz neye inanıyorsanız onları reddediyoruz.” Derken Rablerinin emrini hiçe sayarak o dişi deveyi alçakça öldürdüler. Dahası “Ey Salih! Eğer gerçekten peygambersen şu diline doladığın afet gelsin bakalım” dediler. Çok geçmeden ansızın gelen şiddetli bir deprem ile sarsıldılar; kendi kâşanelerinde yüzükoyun serildiler. Salih o vakit onlardan yüz çevirmiş ve şöyle demişti: “Ey halkım! Gerçek şu ki ben size Rabbimin mesajlarını ilettim ve size nasihat ettim; fakat siz nasihat edenleri sevmiyorsunuz.” (A’raf; 5/73-79)

***

Görüldüğü gibi verilen mesajda “Allah’ın devesi” (nagatallah) tabiri, hemen sonraki cümlede “Allah’ın arzı/yeryüzü” (arzillah) tabiri ile adeta tefsir ediliyor.

Ve (bugün için) denmek isteniyor ki: “Siz sahipsiz bulduğu her şeyi talan eden, siyasi ve askeri gücüne güvenerek, yeryüzünde hiç kimsenin size karşı koyamayacağını sanan, despotik, saldırgan ve işgalci bir güçsünüz. Sahipsiz ve savunmasız bulduğunuz ülkelerin yer altı ve yerüstü kaynaklarına; petrollerine, doğalgaz yataklarına büyük bir iştah ve ihtirasla saldırıyorsunuz. Bunun için ülkeler işgal ediyor, dünya savaşları çıkarıyorsunuz. İşgal ettiğiniz sahipsiz ülkelerin kimsesiz çocuklarını toplayıp götürüyor, fuhuş mafyasında kullanıyor, organlarını satıyor, insan ticareti yapıyor, kâşanelerinizde köle ve hizmetçi olarak, fabrikalarınızda da ucuz işçi olarak çalıştırıyorsunuz…

Size bu işlerden vazgeçtiğinizin göstergesi/işareti olması için son çağrı; işte şu Allah’ın devesi… Allah’ın arzına salıyorum. Ona “nasıl olsa sahibi yok, kimsesiz” diye sakın saldırmayın. Sahipsiz ve kimsesiz olsa da hakkına riayet edin, ona saygı gösterin. Bırakın Allah’ın arzında otlasın. Kendi develerinizle sırayla aynı sudan içsin…

Unutmayın ki yeryüzünde sahipsiz ve kimsesiz sandığınız her ne şey varsa işte o Allah’ın devesi (nagâtallah) tır; hava, su, petrol, doğalgaz, ağaçlar, bitkiler, ormanlar, çevre, kimsesiz çocuklar, garipler, ihtiyarlar, zayıflar, güçsüzler…

Bunlara dokunmayın, ele geçirmeye çalışmayın, köleleştirmeyin, sömürgeleştirmeyin, saldırmayın, talan etmeyin, küstahlaşmayın, hakkınıza razı olun…

Kimsesiz ve sahipsiz otlanan şu “Allah’ın devesi” işte bunun işareti olacak. Bakalım aynı şeyleri hala yapıyor musunuz, yoksa vaz mı geçiyorsunuz…”

***

Malum, Hz. Salih bu çerçevede ısrarla mesajlar vermesine rağmen, o azgın ve saldırgan gurüh kulak asmadı. İnadına “Allah’ın devesini” küstahça kesip öldürdüler. “Bu Salih de kim oluyormuş, ne diyor bu adam, hem Allah da kimmiş” edasında böbürlendikçe böbürlendiler. Bütün dünyayı dize getirdiklerini, kimsenin onlara karşı koyamacağını, süper güç olduklarını, asla yıkılamayacakları söyleyerek burunlarından kıl aldırmadılar…

Ve günlerden bir gün korkunç bir depremle o çok övündükleri kâşanelerinde, korunaklı sayfiyelerinde, saray yavrusu malikhanelerinde yüzükoyun yere serildiler ve bir daha kalkamadılar. Yurtları viran, ülkeleri harap oldu…

İbret almak isteyenler için kalıntıları hala yol kenarlarında duruyor.

Kulak ver ve dinle ey insanoğlu! Tarihin derin sessizliğinden gayrı “onlardan bir ses bir seda işitiyor musun?” (Meryem; 19/98).

***

Demek ki “Allah’ın devesi” örneği vaaz konusu bir menkıbe olsun diye anlatılmıyor. Tarih boyunca çeşitli örnekleri görülmüş, halen görülen ve bundan sonra da görülmeye devam edecek olan, can yakıcı bir insanlık sorununa parmak basıyor; sahipsizler, kimsesizler ve ezilenlere (mustaz’afin) karşı yürütülen her tür talan, işgal ve saldırıya insanlık, vicdan ve adalet adına ses yükseltmek…

Hz. Salih’in dilinden bize ulaşan Allah’ın sesi (kelimullah) bu olmak icap eder. Bugün bu sesi Kur’an’dan ilham alarak biz yükselteceğiz.

Biz; yeni talan, saldırı ve işgallere karşı yeni Salihler…

Kulak ver ve dinle ey vaiz!

Bu ayetleri ölülerin arkasından okuyup üflemeyi bırak. Üzerine ölü toprağı serpilmiş halkına nefha ol, yaşayanlara soluk ver, dirilere üfle, dirilere!

Kulak ver ve dinle ey modern Semud!

“Allah’ın devesine dokunma!”

Recep İhsan ELİAÇIK

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz! Etiketler : din, vahiy, kuran, Allah, deve, semud, salih

GALU BELADAN BERİ MÜSLÜMANIM NE DEMEK?

9/10/2007 · Kategori: Kuran

"Galu Beladan Beri Müslümanım" Ne Demek?

- Söyle bakalım, İslam’ın şartı kaç?

- Hımm, imanın şartı kaç?

- Güzel… Peki ne zamandan beri Müslümansın, onu da söyle sana hediye vereceğim…

Bu tür sorularla çocukluk yıllarınızda çok karşılaşmışsınızdır.

Mesela son soruya verdiğiniz cevabı tahmin edebiliyorum: Gâlû beladan beri Müslümanım elhamdulillah…”

Çünkü biz de hep öyle derdik.

O çocuk aklımla hep düşünmüşümdür; “Gâlû bela ne demek, niye böyle diyoruz?” diye.

Gelin bir de birlikte düşünelim…

***

Şüphesiz bu kültür Kur’an’da geçen bir diyaloğa dayanıyor. Onun Müslüman halk muhayyilesinde şekillenişini ifade ediyor.

Bu diyaloğun geçtiği ayet şu:

“Hani Rabbin Ademoğullarından; onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutarak “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti. Onlar da “Evet, şahit olduk” demişlerdi. İşte bu kıyamet günü “Bizim bundan haberimiz yoktu” dememeniz içindir.” (Araf; 7/172).

İslâm kültüründe “ahd-i misak ayeti” olarak bilinen bu ayet, Allah’ın ezelde insan ruhlarını yarattığında onlara “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” (Elestü bi Rabbikum) diye sorup “Dediler ki, evet” (Gâlû bela) cevabını aldığı ruhlar âlemi (ervâh-ı âlem) toplantısı, meclisi (bezm-i elest) olarak meşhurdur…

Şu halde, bu anlayışa göre “Gâlû beladan beri Müslümanım” demekle şunu demiş oluyoruz: “Dediler ki evetten beri Müslümanım…” Yani ruhlar aleminde Allah’a “Evet sen bizim Rabbimizsin” diye söz verdiğimizden beri Müslümanım manasında…

Böylece dünya hayatında da bu sözümüze aykırı davranmamalı, sözümüzün arkasında durarak Müslümanlığın gereklerini yerine getirmeliyiz denmek istenir.

***

Görüldüğü gibi ayette ne “Ruhlar alemi” (Ervâh-ı âlem), ne de “Değil miyim (diye sorulan) meclis” (Bezm-i elest) diye bir tabir geçmiyor.

Peki Kur’an burada ne anlatıyor?

Bu şunun için önemli; Kur’an’da sık sık bu ayetteki diyaloğa göndermede bulunulduğunu görüyoruz. Kur’an’ın dünyasında “Kendi nefsine zulmetmek, verdiği ahd-i misakı bozmak, Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi ayırmak, kendi nefsine hainlik etmek” gibi tabirlerde hep bu diyaloğa göndermede bulunuluyor. (ör. Nisa; 5/105).

Hatta öyle ki bu ayet – Kur’an’da şifre olduğuna inanmam ama meramımı anlamak için söylüyorum- Kuran’ın şifresi dense yeridir. Çünkü sık sık bizi buradaki sözle yüzleşmeye çağırıyor, onu hatırlatıyor. Neredeyse bütün ahlaki emirleri buraya dayanarak ve burada verilen sözle gerekçelendirerek temellendiriyor.

Burada ister istemez şöyle sorulur: “Ruhlar aleminde verdiğim söz mü? Ben ne zaman söz verdim ki?”

Öyle ya, düşünün bakalım ruhlar aleminde verdiği sözü hatırlayan var mı?

Hatırlayamazsınız.

Çünkü burada sanıldığı gibi ruhlar alemi, bezm-i elest vs. diye bir şeyden bahsedilmiyor.

Ayetleri verili tarihten, yaşayan hayattan, somut insandan ve canlı tabiattan kopararak, uzaklara, çok uzaklara taşıyarak “ruhaniyat” oluşturduğunu zanneden anlayışın, burada da çok yakınımızda, bizzat içimizde, doğrudan doğruya hayatın içendeki somut insanın her gün her saat yaşadığı bir gerçekliği ıskaladığını ve ayeti ruhlar ve periler dünyası tadında bir masala dönüştürdüğünü görüyoruz.

Kanaatimce ayette anlatılan doğrudan doğruya “BEN, SEN, O” diye ifade ettiğimiz, gerçek hayatın içindeki o tek kişilik “yaşayan insan”dan başka bir şey değildir.

Demek ki, Kur’an’ın hitabında geçtiği gibi, burada adeta; “Dinle ey yaşayan insan! (Yâ-Sîn) Sağa, sola, arkana, uzaklara bakınma! Sana senden, evet senden bahsedeceğim. Anlattığım SENİN hikayen…” deniliyor.

O halde dinleyelim, görelim bakalım ne deniyormuş…

***

Öyle görünüyor ki ayet “Varlığın diliyle konuşan Kuran” dediğimiz üslûbun en çarpıcı örneklerinden birisidir. Burada insanoğlunun yaratılıştan (bellerinden zürriyetlerinden) gelen “fıtrat, vicdan ve sağduyu” dediğimiz melekeleri dile getirilip konuşturulmakta, onlara soru sorulmakta ve cevapları -yaratan kendisi olduğu için- onlar adına yine Allah tarafından verilmektedir.

“Sonra duman halindeki göğe yöneldi. Ona ve yeryüzüne “İsteyerek veya istemeyerek gelin” dedi. İkisi de “İsteyerek geldik” dediler” (Fussilet; 41/11) ayetindeki gibi…

Buna edebi anlatım sanatlarında konuşamayacak durumdaki olay ve varlıkları dile getirip konuşturma (intak) deniyor.

Çiçekle konuşan Yunus Emre’nin dizelerinde olduğu gibi;

“Sordum sarı çiçeğe annen baban var mıdır?

Çiçek dedi ey derviş baba annem babam topraktır”

Kur’an bunun örnekleriyle doludur.

Özellikle Mekki surelerde çarpıcı bir anlatımla gelen ve bir takım konuşamayacak durumdaki varlıkları, yemin ederek, yani kasem vavını “dile gelip konuşarak tanıklık yapma” tarzında bir edebi sanat ifadesine dönüştüren ayetlerde olduğu gibi;

Dile gelsin güneş! Dile gelsin yaydığı aydınlık!

Dile gelsin güneşe ram olmuş ay!

Dile gelsin açtıkça açan gündüz!

Dile gelsin örttükçe örten gece!

Dile gelsin o görkemli yapısıyla gökyüzü!

Dile gelsin o uçsuz bucaksız genişliğiyle yeryüzü!

Dile gelsin üzerine titrenerek yaratılan can!

Dile gelsin günahı da sevabı da esinleyen ilham ki;

“Kim kendini arındırıp temizlerse kurtulacak. Kim kendini kirletip günaha gömülürse mahvolacak!” (Şems; 91/1-10)

Veya Zilzal suresinde yeryüzünün konuşturulması gibi;

Yeryüzü o müthiş sarsıntı ile sarsıldığı zaman

Ağırlıklarını çıkarıp attığı zaman

İnsan “Ona neler oluyor?” dediği zaman

İşte o gün dile gelip haber verecek her şeyi

Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir

O gün insanlar yaptıklarının kendilerine gösterilmesi için guruplar halinde ve tek tek gelecekler” (Zilzal; 99/1-6).

***

Şimdi…

İşte bu ayette de her doğan çocuğun, doğuştan (bellerinden zürriyetlerini alarak) fıtratına yerleştirilen tabiî melekelerin tıpkı yeryüzü, gök, dağlar, duman, güneş, yıldız, ay, eller, gözler, deriler gibi dile getirilip konuşturulduğunu görüyoruz.

Böyle yapmakla insanoğlundaki fıtrat, vicdan ve sağduyunun neler yapabileceği, potansiyel imkânlarının neler olduğu onları bizzat içinde taşıyan insanoğluna gösterilmek istenmektedir. Ki insan yarın kıyamet gününde “Bundan haberim yoktu, bilmiyordum.” demesin. Nitekim bir hadiste “Her doğan çocuk İslam fıtratı üzere doğar. Sonra çevresi onu Hristıyan, Mecusi vs. yapar” buyurulur. Hadis tam da bu ayetin şahane bir tefsiridir.

Demek ki her insanda yaratılıştan varolan fıtrat, vicdan ve sağduyu Allah’ı bulabilecek güçtedir. Yeter ki dondurulmasın, üzeri heva ve hevesle, batıl bağımlılıklarla örtülmesin. Vahyin esas amacı insanoğlundaki bu melekeleri harekete geçirmek, açmak, vurulduğu zincirlerinden ve bağlarından kurtarmaktır. İnsanoğlu bu sayede içindeki bu fıtri sesi dinleyecek ve Allah’ını bulacaktır.

Türkçe’de vicdanın sesini dinlemek”, “sağduyudan şaşmamak” dediğimiz şey, işte bu “Evet, sen bizim Rabbimizsin, şahit olduk” şeklinde dile gelen fıtratın/vicdanın/sağduyunun sesini dinlemek, bundan şaşmamak demektir.

İnsanoğlu işte bundan şaşmamalı, bu sese sık sık dönmelidir. Bu ses onu eğer vahim bir yanlışlık yapmazsa Allah’ına götürecektir. Yine Türkçe’deki “zürriyeti bozuk, vicdansız, cibilliyetsiz” vs. deyimleri de “Bu sese kör ve sağır olmuş, bundan şaşmış, vicdanının sesini duymayan, oradan gelen sese kulak asmayan” anlamındadır.

Şu halde yaratılış, karakter, yapı, tabiat anlamına gelen “fıtrat”, iyiyi kötüden, hayrı şerden ayırmayı sağlayan iç görü, ahlâk şuuru, his, duyu manasına gelen “vicdan” ve doğru düşünme melekesi, doğruyu yanlıştan ayırma özelliği, aklıselim, diri kalmış duyu manasına gelen “sağduyu”, burada, “Allah’ın, birbirinin belinden (sırtından) doğup gelen Âdemoğullarının özüne yerleştirerek bizzat kendilerini şahit tuttuğu şey” demek oluyor. Keza “Allah’ın birleştirmesini istediği şey” ifadesi ile de buna atıfta bulunuluyor.

Şöyle de denilebilir: Allah’ın insanoğlunun özüne yerleştirdiği ve genellikle iç dünyamızda düşünme, anlama, akletme, tefekkür, korkma, titreme, ürperme, sezme, duygulanma vb. anlarında veya bir dış uyarıcının sarsıcı telkini ile ortaya çıkan, üzeri açılan, harekete geçen, inkişaf eden, vecde gelen işte bu fıtrat, vicdan ve sağduyunun sesine kulak vermeliyiz. Onu dinlemeli, kestirip atmamalı, onunla irademizi birleştirmeli, bir araya getirmeliyiz.

Şu halde olası bir “Allah var mı?” sorusuna, yazılmamış bir şekilde iç dünyamızda bulduğumuz “Evet, O var” diyen ışıltı Türkçe’de “vicdanın sesi” dediğimiz şeyin ta kendisidir. Nitekim vicdanın kelime manası “bulma yeri” demek, vecd de “buluş”

Neyi buluyorsun?

İçinde bir fıtrat, vicdan ve sağ (diri kalmış, ölmemiş) bir duyunun, yanının olduğunu…

Gündelik hayatta insanoğlu her yanlış yaptığında bu yanından bir takım sesler duyar. İşte o ses “Gâlu, bela” sesidir. Yani “Evet var, Allah var, ölüm hak, bu yaptığım yanlış” diyen ses…

İşte budur ruhun derinliklerinden gelen evet sesi…

İşte budur insana şahdamarından daha yakın olan sesleniş…

Her insanın iç dünyasında yankılanır durur.

Bu ses kelimelere dökülmemiş ve fakat iç dünyamızda yankılanıp duran iyiliğin, merhametin ve adaletin sesidir. Fıtratın, vicdanın ve de diri, canlı, ölmemiş, yaşayan meleke anlamına gelen sağduyunun sesidir.

Allah, insana, işte buradan gün boyu, her an seslenip duruyor.

Duymuyor musunuz?

Müslüman işte bu sesi duyan, ona kulak verendir.

***

Demek ki vahiy (içteki fısıltı) ile vicdan (içte bulunan) dediğimiz şey nefes-i Rahmanî’nin yani sevgi ve merhamet ses ve soluğunun iki yüzü oluyor. Hz. Peygamber bunu kendi içinde buluyor ve o buluş (vecd) ile açılan kapıdan Allah ona fısıldıyor yani vahyediyor. Kur’an da işte bu vecd ile açılan kapıdan gelen vahiylerin toplandığı kitabın adı oluyor. Bu nedenle onda akla ve vicdana aykırı hiçbir şey yoktur, olamaz. Çünkü akıl, vahiy ve vicdan, üç farklı istikametten gelen aynı sesin üç yüzüdür. Her üçü de Kur’an’ın hiçbir yerinde olumsuz manada kullanılmamıştır.

Bu sebeple olmalı ki Kur’an kendini insanlığa şöyle tanıtır;

Bu, insanlığın vicdanı (basairun li’nnâs), yol gösterici ve kesin bir imana ulaşmak isteyen halk için sevgi ve merhamet kaynağıdır.” (Casiye; 20).

Yani: Bu Kuran, insanlığın basiret damarı, kalp gözü, ölmemiş duyuları, körelmemiş iç görüsü, donmamış vicdanı ve diri kalabilmiş, yaşayan sağduyusudur. Bunları uyandıran, harekete geçiren bir hatırlatmadır (zikra). Bir yol gösterme (huden), sevgi ve merhamet (rahmet) kaynağıdır. Hala akletmeyecek misiniz? Bu akıl tutulması neden?

Demek ki “Ne zamandan beri Müslümansın?” sorusuna verdiğimiz “Galu beladan beri” cevabını kırk yıl gecikmeyle de olsa yenileyelim: Fıtratımın ve vicdanımın sesini dinlediğimden beri… Ruhumun derinliklerinde yankılanan o sese kulak verişimden bu yana Müslümanım elhamdülillah…


R. İhsan ELİAÇIK


Kalıcı Bağlantı Yorum (5) Yorum yaz! Etiketler : galu bela, din, islam, fıtrat, vicdan

RAMAZAN'DA ZİNCİRE VURULAN ŞEYTANLAR

27/9/2007 · Kategori: Kuran

Ramazan' da Zincire Vurulan Şeytanlar

Dini metinleri okumada İbni Rüşd "hatabi" ve "bürhani" dil diye bir ayrım yapmıştı. Batıda bu çifte hakikat olarak anlaşıldı ve bu ikisinin asla birbirine karıştırılmaması gerektiği ileri sürüldü. Bu çifte dil anlayışının İslam dünyasında henüz yorumu yapılamadı. Buradan kalkarak bir söylem veya üst anlatı kurmaya girişilemedi. Fakat bunun denenmesi ve ilerletilmesi gerektiği düşüncesindeyim.

Çoğumuzun zihninde Ramazan denilence zihnimize üşüşen kelimeler ve olaylar malumdur; iftar sofrası, sahur, oruç, fakir, fukara, rahmet, bereket, mübarek ay, cennetin kapılarının açılması, cehennemin kapılarının kapatılması, şeytanların zincire vurulması...

Savm, kendini tutmak anlamına geldiği için oruç ayı olan Ramazan'da insanımızda biraz olsun kendini tutma olayı görülür. Bununla birlikte istatistiklere yansıdığı gibi suç işleme oranlarında da düşüş kaydedilir. Gerçekten de Ramazan ayı suç ve günah işleme oranlarının nispeten düştüğü, gerilediği bir aydır. Bu da gösteriyor ki Ramazan ayında hadiste geçtiği gibi gerçekten "şeytanlar zinciri vurulmaktadır..."

Yukarıda geçen "insanın kendini tutması" tabiri ile "şeytanın zincire vurulması" tabirleri aslında iki farklı okuyuşun perspektifini yansıtır. İlkinde asıl işi yapan insandır, zira nefsine hakim olmakta, bir irade ortaya koymakta ve kendini tutmaktadır. İkincisinde ise asıl işi yapan Allah'tır, zira şeytanı zincire vurmakta, kullarını yoldan çıkarmasına bu ayın hürmetine binaen izin vermemekte, şeytanın elini kolunu bağlamaktadır.

Bu iki tür okuma sadece Ramazan ayında değil, diğer tüm alanlarda karşı karşıya gelirler, daha doğrusu getirilirler. İki ayrı dil iki ayrı hakikat olarak algılanır. İki ayrı okuma sanki iki ayrı hakikatmiş ve bunlar asla bir arada olamazmış gibi yadsınır. Oysa asıl marifet tek bir oluşun iki farklı yerden bakılarak okunabileceğini anlamaktır...

Dini metinleri okumada bu tür gerilimleri giderebilmek, en azından asgari düzeye indirebilmek için İbni Rüşd "hatabi" ve "bürhani" dil diye bir ayrım yapmıştı. Batıda bu çifte hakikat olarak anlaşıldı ve bu ikisinin asla birbirine karıştırılmaması gerektiği ileri sürüldü. Sürekli olarak iki ayrı hakikat görüşünün veya iki ayrı dinin dili olarak algılandı. Bu