EZBER BOZAN KIZIN HİKÂYESİ

22/10/2009 · Kategori: Genel

Ezber Bozan Kızın Hikayesi

Bir varmış, bir yokmuş. Zamanın bir çarşambasında bir kızcağız yaşarmış. Ailesi ahlaklı olsun diye –ahlak ne ise?- onu bir eğitim kurumuna göndermiş. Kızcağız eğitilecek, ahlaklı ve bilgili olacak, yetmezmiş gibi bir de hoca hanım olacakmış. Sonra ailesi gurur duyacakmış.

Peki kızımız bunu ister miymiş? Ne fark edermiş? Nasıl olsa babası onun hakkında en doğru kararı veriyormuş.

Kızımız eğitime başlamış. Ona orada boğazını zorlayarak tuhaf sesler çıkarmayı, az malzemeden çok yemek yapmayı, geleneksel yargıları ezberlemeyi ve bir de sıkıntılara hiç ses etmemeyi öğretmişler. Kızımıza şerh yaptırmışlar atalarının kitaplarını. Kız “bildim” sanmış. Ama bilgi neymiş? Meğer Rab önce “oku” demiş. Okumak neymiş? Nereden bilecekmiş, hem biz ne anlarız? Bu kutsal mushafa özgürce dokunmaya dahi hakkımız yok, anlamak ne haddimize? Saptırma konuyu.

Onbeşinde bir ev izniyle sosyal(!) yaşama adapte olmuş hanım kızımız. Pek de hanımmış maaşallah. Tam oğlumuza göre, ağzı var dili yok. Namahreme çıkmazmış, bir de kocasının sözünden dışarı… Aman ne de güzel örtünmüş. Çok da iyi yemek yaparmış. A, bu arada dikiş-nakış bile öğrenmiş. Tü tü tü… Nazar değmesin.

Kızım benim şuramda yara çıkıyor, krem sürünce geçiyor ama yine çıkıyor. Bi okusan, geçer mi?

Okurmuş kızımız, her Ramazan’da mukabele okurmuş, hanımları mestedermiş, öyle etkili sesi varmış ki; ağlarmış insanlar…

Kimse sormamış kızcağıza; “sen ne düşünürdün acaba?”
Zaten o da düşünmeye ihtiyaç duymamış. Zaten hep birileri onun adına düşünüyormuş. Çocukken anne babası, biraz büyüyünce sadece babası, sonra ağabeyleri, akrabaları… sonra hocaefendiler, kutsal ataların kitapları, gelenekler… her şeyi, her şeyi düşünmüş önceden birileri.

Ne kadar düşüncelilermiş…

Kızı kim sevmiş?
Bilemezmiş.

Peki kim değer vermiş, önemsemiş?
O neydi?

Kursu başarıyla bitirmiş ve diploması bile olmuş. Kızcağız artık bir “hoca” olmaya hak kazanmış. Artık özgürce taklit edebilirmiş kendi hocalarını ve özgürce tekrar edebilirmiş söylenenleri. Artık sohbet toplantılarına yeni bir ses katılıyormuş, aynı cümleleri tekrar edecek olsa da, yeni bir ses…

Başta heyecan verici olsa da, sonra alışmış. Anlamış gösterilen saygı ve hürmetin kendinden kaynaklanmadığını ve ötekiler gibi alelade bir “hocanım” olduğunu…

“Yeni bir şey söylemedin ki hem, ne bekliyordun?”

Hayat sıkıcı. Hayat alelade. Hayat zor. Keşke paylaşabilseydi.

Birgün kısa sakallı ve biraz da yakışıklı bir genç adamdan haber almış. Görülmek istenmekteymiş. Heyecanlanmış kızcağız. İlk kez bir erkekle görüşecekmiş.
“Ne demeli, nasıl davranmalı? “

“Acaba günah mı?”

Evlilik niyetiyle konuşmak günah değilmiş.
Ama yine de dikkatli olmalı… Ya kalbinden kötülük geçerse?

Hem bu erkek diğerleri gibi değilmiş. Hocası herhangi birini tavsiye eder miymiş?

Büyük gün gelmiş. Eli ayağına dolaşmış. Aklı yüreğine. Çözememiş elini, ayağından ayıramamış. Gitmiş buluşma yerine ve yüzü kızarmış. Diyememiş içinden geçeni. Bakamamış bile yüzüne doğru düzgün.

Ama iyiymiş işte, hem daha ne olsunmuş.

Sonra adam aramış kızı ve onu sevdiğini söylemiş.

Seviyormuş…

Kızcağız mutlu olmuş.

Seviliyormuş işte!

Peki sevgi neydi? Amaaaan bana ne!

Evlenmiş kızcağız birkaç görüşme sonunda biraz yakışıklı genç adamla. Ama adam sormamış ona hiç, hiçbir şeyi.

Genç adam yürümüş, kadın takip etmiş.
Adam konuşmuş, kadın susmuş.
Adam eğitmiş, kadın eğitilmiş.
Ve adam zalim, kadın mazlum. Halbuki susmak da zulüm.

Kadın itiraz etmiş bir gün, sevimsizce. Çirkef sözcükler bulaşmış dudaklarına.
Adam da oldukça çirkin olmuş. Ve ahlaksız.
Kirlenmiş evleri, kadın ağlamış.
Sadece süs olan zevcliği “döverde severde” hengamesine kapılmış...
Kadına vurmuş adam.
Kadın sızlanmış. Düşmüş yere,
Düşmüş mırıldandığı ezbere...
Canı değil sadece yüreği acımış.

Ama yüreği varmış!

“Böyle olmamalıydı”

bir fikri de varmış!

İnşirah suresini yüzelli kere okursa geçermiş sıkıntısı, ezberlerinden hatrına düşmüş bu bilgi. Hemen uygulamaya koyulmuş fakat yüzkırkdokuzuncu okuyuşunda duraksamış, devam edememiş, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamış.
Tüh ziyan oldu o kadar okuduması, azıcık daha tutsaydı kendini sıkıntısı da geçecekti.
Ağlamış yılların bastırılmışlığına. Ağlamış uzun uzun, hıçkıra hıçkıra…

Sarılmış kitaba.
Sıkıntısını geçirmeyen, kalbine şifa olmayan ama yıllarını verdiği bu Kitab’a sarılmış.

“Peki herkes yalan mı söyledi? Niye işe yaramıyor? abdest okuyup, örtünüp bir de kıbleye dönüp okudum üstelik! Ağlamamalı mıydım? Tabii ya, ne saygısızım ben! Ama tutamadım ki kendimi… insanım!”

ve yolculuk başlamış.
Sormuş kızcağız, sormuş böyle hep. Eşine, kendi aklına ve yüreğine, tüm samimiyetiyle sormuş;
“hiç işe yaramayacak mıydı? Hani dünyada huzur ve saadetti Kur'an-ı Kerim okumak?”

bir gün biri ona okumanın ne olduğunu anlatmış. Hocaefendinin buyruklarıyla, geleneksel kabullerle şekillenmiş önyargılarla değil, sadece yaratan Rabbin adıyla okumak… kızcağıza bunu anlatmış. Devam etmiş sarsarcasına heyûlayı; Anla demiş kendini, kendini dinle... Kendini kendinden iyi bilen tek dostunu anla, dostunun sana mesajını anla...

Sarsılmış hanım kızımız; “bu niye hiç aklıma gelmedi?”
“sormasaydım aklıma hiç gelmeyecekti. Peki niye böyle oldu?
Niye Rabbimin mesajını okuyor olduğum halde yıllardır aramda kalın perdeler vardı? Niye?”

Hayatının dönüm noktasıymış o an. İlk kez bir şeyi bilmiş. Anlamış. Bilerek okumuş sonra vahyi. Ve görmüş ki yüzelli kez olmasına gerek yokmuş, inşirah’ı ilk okuyuşuyla huzur kaplamış içini. Daha önce hiç hissetmediği bir doygunluğu tatmış yüreği. Sarılmış mushafa, bu kez aralarında hiç perde yokmuş. Gülümsemiş sonra, çok mutlu olmuş. Artık elindeki bir yük, avuntu ve sıkıntı değil gerçek bir rehbermiş. Çekilmiş aradan tereddütle karışık anneler babalar abiler, ablalar, hocaefendiler, kara kaplı yüce ciltler... Ve orada işte ona şahdamarından yakın dosttan bir mektup, bir sırdaş bir gönüldaş işte Gerçek bir rehber!

Gözyaşlarıyla dokunmuş tekrar Kitaba. Nasıl olmuş da bu kadar yakınken, bu kadar uzak kalabilmiş? Anlayamamış. Bırakmış tüm bunalımları bir yana ve eşsiz bir sevinçle teslim olmuş vahye. Hafiflediğini fark etmiş. Din, sandığı gibi zorba bir yaşam değilmiş. Sade ve huzurlu yaşamakmış üstelik.
Kadın secde etmiş Rabbine, şükretmiş saatlerce.
Dua etmiş sonra;

“Herkes zincirleri kırsın, perdeleri yırtsın ve kavuşsun rehberine!”

Esra SARAÇ

Kalici Baglanti Yorum (3) Yorum yaz! Etiketler : kız, hikaye, ezber

USTA İKİ ÇAY; BİRİ AÇIK OLSUN

22/10/2009 · Kategori: Siir

Usta İki Çay; Biri Açık Olsun

sen devlet güçlerini abi sohbetlerinden
ve ikinci el kitaplardan tanıyan çocuk
ayıp olmuyo mu böyle şiirlerinde
molotoflar kafaya sıkmalar falan?

sen Taksim otobüsüne binerken
sesli selam vermeye utanan çocuk
o gün tekbir çığlıklarıyla fırlıcan mı cidden meydanlara?

sen miting alanlarında bile
inceden bacılarını kesen çocuk
şimdi harbi harbi 'kahrolsun (mu) amerika'ya?

sen camı açık unutsa başı ağrıyan çocuk
Devrim deyip de güldürme lan beni!

Muğayir Muharip
(mustafa alp)

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şiir

EY ALLAH'IN KULLARI! KARDEŞ OLUNUZ!

20/10/2009 · Kategori: Ihsan Elia_ik Yazilari

Ey Allah'ın Kulları! Kardeş Olunuz!

Şehirde Muhammed geliyor diye sesler duyuldu…

Evsliler, Hazreçliler… Medine’de daha önce yıllarca birbiriyle savaşmış, aralarında kan davası olan onlarca kabile; kadın erkek, çoluk çocuk Medine’nin girişine doğru yürüdü…. Nihayet çölün kızgın güneşi şehri kavururken ufukta göründüler.

Hep bir ağızdan şarkılar başladı. Erkekler ellerini açmış yakarıyor, kadınlar zılgıt çekiyor, çocuklar bağrışıyordu. Şehrin girişinde büyük bir kalabalık çoşkuyla Mekke’den Medine’ye hicret eden Hz. Peygamber’i karşılıyordu.

Kalabalık “İşte o” diye Hz. Ebubekir’in üzerine üşüştü. Bağırlarına basmak, omuzlarına almak ve doyasıya sarılmak istiyorlardı. “Hayır” dedi ikinin ikincisi; “Allah’ın Resulü o, ben değilim.” İnsanlar, su arkının yön değiştirmesi gibi ona koştular, etrafını sardılar…

Yüksekçe bir taşın üzerine çıktı, eliyle hafifçe susmalarını işaret ettikten sonra, “ilk” olarak şunları söyledi;

“İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız. Birbirinizi sevmek için de aranızda selamı yayınız… Birbirinize haset etmeyiniz. Birbirinize hasım olmayınız. Birbirinizin arkasından çekiştirmeyiniz. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz! (Kunû yâ ibadallahi ihvâna)…”

***

Dikkat edin, Ey “Müslümanlar” kardeş olunuz değil; Ey “Allah’ın kulları” kardeş olunuz!

Yani: Ey Evsliler, Hazreçliler, Kaynukalılar, Nadirliler, Yahudiler, Hrıstıyanlar, zenciler, beyazlar, zenginler, yoksullar! Merkezde oturanlar, kenar mahallelerde yaşayanlar! Şehirde’de kim yaşıyorsa bütün herkes! Hiç biriniz büyük, hiç biriniz imtiyazlı, hiç biriniz sahip değilsiniz. Paylaşınız, bölüşünüz, kardeş olunuz kardeş! En yüksek insanlık ideali budur!

Şehrin semalarında yankılanan ilk sözler işte bunlardı.

Medine’de “yeni dünyanın” temelleri işte bu sözlerle atıldı.

183 aile birbiri ile kardeş oldu; ilk yapılan da buydu.

Kaynaştılar, paylaştılar, bölüştüler.

“Yar yanağından gayrı” her şey ortak oldu.

Öyle ki bir ineğin sütünden 10 aile birlikte içiyordu.

Bu, bir anlamda, kıssaların anasında “Orada aç kalmazsınız, çıplak olmazsınız, susuzluk çekmezsiniz, güneşin sıcağında yanmazsınız.” (Taha; 118-119) diye tarif edilen ebedi ve ideal ülke “cenneti” ilk kurma girişimiydi. Çünkü cennet dünyada kurulmak için vardı, başarılamazsa “Kurmaya çalıştığınız bu muydu?” diyerekten “ödül” olarak ahirette verilecekti. Müslümanın zihin dünyasında cennet ütopyasının dünyevi ve uhrevi anlamı bu olmak icap eder. Cenneti kurmaktan, yaşamaktan ve yaşatmaktan dünyada nasibi olmayanın ahirette de nasibi yoktur.

Cennet, her şeyden önce kardeşlik demektir. Paylaşım, bölüşüm, sevgi, merhamet, adalet, eşitlik, doğruluk, dürüstlük, özgürlük demektir…

Sonradan ortaya çıkan bütün ayrılıkların gayrılıkların sona ermesi, “takva” elbisesi dışında bütün elbiselerin çıkarılması, “erdem” dışında bütün rütbelerin sökülmesi, “insan” dışında bütün renklerin, ırkların, kabilelerin, dillerin anlamsızlaşması, “bölüşmek” dışında bütün sahiplenmelerin ortadan kalkması, “sevgi” dışında bütün hislerin bayağılaşması, “Hakk” (gerçek ve adalet) dışında bütün otoritelerin yok olması demektir…

İşte Hz. Peygamber Medine’ye geldiğinde ilk bunu yaptı.

Yürünecek yolun (din), yaşanacak şehrin (medine) ve kurulacak uygarlığın (medeniyet) temelinde neyin yatması gerektiğini gösterdi. Buradan bakarsanız gerisi teferruattır…

Onun için, o gün, bir taşın üzerine çıkarak yaptığı o konuşma ezeli ve ebedi insanlık idealini ifade etmektedir: “Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz!”

***

Bütün şairler bunu terennüm etti; “72 millet birdir bize” (Yunus Emre).

Bütün ozanlar bunu söyledi: “Gel birlik kavline girelim kardaş” (Aşık Veysel)

Bütün devrimler bunun için yapıldı; Eşitlik, kardeşlik, özgürlük, adalet, birlik

Gelmiş geçmiş bütün peygamberler, bilgeler, büyük filozoflar hep bunu söyledi.

Artık mesele “Ayinesi iştir kişinin lafına bakılmaz” noktasına gelmiştir. Yani kimin, bizzat ve bilfiil kalkıp bunu yaptığı, yaşadığı ve yaşattığı önemlidir.

Hz. Peygamber Medine’ye geldiğinin ilk yılları başta olmak üzere, tüm Mekke ve Medine hayatı boyunca bunu bizzat ve bilfiil kalkıp yapmış, yaşamış ve yaşatmıştır.

Öyle ki Medine’nin ilk yıllarındaki o “kardeşlik devriminde” bir tür komün hayatı yaşandığı bile söylenebilir. Çünkü bugün bırakın 10 ailenin bir ineğin sütünden içerek yaşamasını, komşu komşusundan kaçıyor. Bugünün muhafazakarları, komşusu açken tok yatar durumda olmamak için olmalı (ki böyle olduğunu bile sanmıyorum) tok ve asude semtlere taşınıyor. Böylece komşusu açken tok yatmamış oluyor (!).

İnsanlar bayramlarda kardeşlikten, paylaşmaktan, kaynaşmaktan “tek başına” güneşleneceği kıyılara kaçıyor.

Bazıları “O dönemde yokluk kıtlık vardı, öyle oldu” diyor. Hayır bayım! Bu bir iman, bilinç, ideoloji ve projedir! Çok bilinçli olarak öyle yaşadılar. Mescidin kapısına mal mülk yığıldığı halde peygamberimiz tenezzül etmedi. İstese rahatlıkla Karun olabilirdi, hiçbir engel yoktu. Böyle yapmakla bir toplumun (Medine’nin) harcında neyin yatması gerektiğini gösterdi. Çünkü o usve-i hasene (en güzel örnek) idi.

Medine’ye geldiğinde o taşın üzerinde “Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz!” derken seçim konuşması yaptığını mı sanıyorsunuz?

***

Bu cümleyi bir yerde daha söylediğimi hatırladım.

1992 yazıydı sanırım, bir gurup arkadaşla İran’a gitmiştik. Tahran’da milyonluk Cuma namazındayız…Cuma namazını Rasancanî veya Hamaney kıldırıyordu. Kalabalığın içine karışmış halde namazı kıldık. Namazdan sonra, orada herkes sağ ve sol yanında oturanla musafaha (tokalaşma; Allah kabul etsin deme) yapıyor. Selam verir vermez kalabalık sarmaş dolaş oluyor.

Yanımda Tahran’a yakın bir köyden geldiği belli olan bir İranlı Azeri oturuyordu. Solundaki ile musafahalaştıktan sonra baktım bana dönmedi. Tereddüt içinde bekliyordu. Namazda baktıki bizim secde ettiğimiz yerde “Kerbela taşı” yok, bir de biz ellerimizi göbek hizasında bağlıyoruz, ne olur ne olmaz necistir bunlar diyerekten hiç oralı olmadı.

Yüzüme öyle bir baktı ki, o bakışta 14 asırlık Şiî-Sunnî ayrılığının bütün serancamı vardı. “Sen Türkiyeliseen” diye kelimenin sonunu Fars ağzıyla melodi gibi uzatarak sordu, “Beli” (Evet) dedim. Ardından “Sunnîseen, ellerini bağlisen, Kerbela taşı yohtur secdende, Hz. Hüseyin’in şefaatinden mahrum olmuşsen” dedi.

Sanırım beni necis sayıyor olmalı ki bana dokunmuyor bir türlü. O tereddüt içinde beklerken ben birden eline yapışıp kendime doğru çektim. Pazarlık yapar gibi sıkı sıkıya sallamaya başladım. Sallarken “o cümleyi” okuyordum; “Kunû yâ ibadallahi ihvana!” (Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz!).

O bana şaşkın şaşkın bakarken şöyle şeyler söyledim: “Agacan! Dere tepe aşmışam, yedi gün yedi gece yol gelmişem. Yanına oturmuşam, omzumu omzuna vermişem. Aynı kıbleye yönelmişiz, aynı fatihayı okumuşuz, aynı Allah’a yakarmışız, aynı peygambere salavat getirmişiz. Sen hala tereddüt edirsen, necis mi acaba diye düşünirsen. Ver elini ben senin gardaşınam…

Bu minval üzere konuşmalar yaptıkça adamcağız “Agacan! Doğru söylirsen. Heyli zemon ki sunni görmemişem. Biz böyle nemaz kabul olmaz bilirik, sen iyi okumuşsen, bağışlayasan” dedi. Boynuma öyle bir sarıldı ki sanki 14 asırlık bir hasret vardı gözlerinde….

Köyümüze gel, konağımız ol. Aşımız, ayranımız yahşidir” dediyse de işimiz vardı ayrıldık. Ayrılırken ona dedim ki: “Eğer ki bir gün sen bizim konağımız olursan secdede Karbela taşı ile, kolların yanda namaz kılarsan, namazdan sonra Ali’ye, imamlara böyle mersiyeler okursan, senin bana yaptığını sana yapacak “necisler” göreceksin. Benim sana yaptığımı sen de onlara yap; tut ellerini ben sizin gardaşınızam de…”

**

Öyle ya bu ümmet “Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz” diye kurulmadı mıydı?

Şu Ehl-i Sünnet –Şia ayrılığı ne hazindir.

Bu ümmet kıyamete kadar bu ayrılıkla mı yaşayacak?

“Ebubekir mi, Ali mi halife olmalıydı?”

İyi de onlar öleli 14 asır olmadı mı?

Ahmet el-Katip’in yeni çıkan “Tarihte kalmış ayrılık: Sünnîlik ve Şiîlik” kitabını okurken işte bunlar aklımdan geldi geçti. (Şiddetle okumanızı tavsiye ederim; Ahmet el-Katip; Nedenleri Tarihte kalmış ayrılık; Sunnîlik-Şiîlik, Mana yayınları, İst., Eylül, 2009).

Ahmet el-Katip Şiî havzalarında yetişmiş, son dönem İslam’ın yenilikçi simalarından birisi. Şiîliğe ve Sunnîliğe her ikisine birden esaslı ve sarsıcı eleştiriler getiriyor. Şiîlerin Ehl-i Beyt imamlarını, Sunnîlerin de sahabeyi kutsayıp etraflarında efsaneler üretmesinin ilk dönemlerde olmadığını, sonradan ortaya çıktığını klasik kaynaklara derinlemesine bir vukufiyetiyle ortaya koyuyor. Böylece bir taraftan “Şiî İmamet mitolojisinin” diğer yandan da “Sunnî saltanat ideolojisinin”; her ikisinin birden aşılmadıkça ümmetin önünde yeni ufuklar açılamayacağını savunan Fas’lı M. Abid el-Cabiri’ye Şiî kanattan güçlü bir destek veriyor.

Ahmet el-Katip kitabın sonunda Ehl-i Sunnet-Şia (veya Alevî –Sunnî) ayrılığının sona erdirilmesi için çözüm yolları önermiş. 12 maddelik bir de sonuç bildirgesi hazırlamış. Sunnî-Şiî adlarının terk edilmesi, bu ayrımın çağımızda artık bir manasının kalmadığı, tarihte kalmış bir ayrılık olduğu gibi çarpıcı önerileri var.

Daha önce “Ehl-i Kitap kimdir?” başlıklı yazımda söylemiştim, eğer bu yapılmaz da tarihin tortuları temizlenmek yerine iyice kabuk bağlamaya devam ederse “Ehl-i Sünnet” veya “Ehl-i Şia” (her ikisinin birden iddia ettiğinin aksine) bırakın “Öz Muhammedi İslam” veya “Peygamberin sahih yolu” olmayı, yeni “Ehl-i Kitap” toplulukları haline gelecekler, belki de geldiler bile.

Ahmet el-Katip’in kitabı buna bunları bir kez daha düşündürdü.

Ali Şeriati’nin dediği gibi ne Hz. Ebubekir Sunnî, ne Hz. Ali Şiî, ne Hz. Musa Yahudi, ne Hz. İsa Hristıyan, ne Budha Budist, ne de Karl Marx Marksist idi. Onların bunlardan haberi bile yoktu. Dirilip gelseler de adlarına yapılanları görseler, acaba ne yaparlardı, merak ediyorum.

‘Her şey biz yaşarken oldu.’

Onun için köke, iyice köke dönmeliyiz. Hani parçalanmış (kabilelere, mezheplere, dinlere, etnik kökenlere, guruplara bölünmüş) Medine’yi yeniden kuran o ilk cümleye: “Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz!”

“Bölüştük ne varsa ekmeği aşı

Harç yaptık şehre sevgiyi barışı

Bağrımızdan çıktı Bilal’in haykırışı

Hayyalesselah, Hayyalelfelah dedik

Hançereler bile anladı da

Bir insan anlamadı bizi”

Recep İhsan ELİAÇIK

recepihsan@gmail.com
www.ihsaneliacik.net

Kalici Baglanti Yorum (2) Yorum yaz! Etiketler : kardeşlik

BAZI ERKEK ARKADAŞLARIMA ÇAĞRI / ÇAĞIR: AŞKA - VİCDANA VE YAŞAMA

19/10/2009 · Kategori: Siir

BAZI ERKEK ARKADAŞLARIMA...

Bu şiir karşılaştığım erkek arkadaşlarımın bir iz düşümüdür. Bir sızı düşümüdür. Misafirim çok olur. Günlerce ben de kalan arkadaşlarım da olur...Zira yarin yanağından gayri herşeyimi paylaşmaya açınca her acıyı da ağırlamaya başladım.

Sevgilerde de kazalar oluyor ama ne yazık ki sevgi kazalarından dolayı ölümler azdır.Daha çok kıvrananlar çoktur. Eşinden ayrılan yaşça büyük arkadaşlarımın trajedilerine ve felaketlerine tanık oluyorum. Ya da evlenmek üzere yola çıkan arkadaşlarımın yenilgilerine...
   
Ve bu yenilgiler kişinin kavgasını verdiği ideolojinin de rengini etkiliyor. İslamcı olduğunu belirten arkadaşlarıımda ne yazıkki Birey-Kişi-Ben ögesi silik, ama bir Gruba ideolojiye ya da kavgaya ait olma ögesi yüksek. Herkes bir başkası aslında dedirttiriyorlar bazen bana.Kimse kendisi değil gibi duruyorlar karşımda. Bu da ilişkilerini etkiliyor.

Bu tarz İslamcılığı tercih etmiş arkadaşlarda İnsana değer vermek yok, İnancın İdeolojik kurumuna ve kavgasına değer vermek var.

Devrimci takılmak demek reel piyasa ortalamasında Ütopik dursa da RUHSUZ-DUYGUSUZ-YIRTICI-DEDİĞİM DEDİK takılmak demek değildir.

İnsan, islamcıların arasında eriyor.Gördüklerim bu.Elbette kişiler üzerinden konuşunca nice değerli abimiz kardeşimiz olduğunu ve onların İNSAN UNSURUNU harcamadıklarını görüyorum ama...

Ama'sı şu: Allah'la oyalanılmamasını , Vahyin bir işaret parmağı olduğunu unutmamalarını, Kitabı okumakla Kitabist olmanın farklı şeyler olduğunu, Bu dinin sadece KEMALİST LAİK kesime karşı çıkma eylemlerinden ibaret olmadığını, insan denen, ruh denen bir şey olduğunu unutmadan yaşamalarını HAYKIRIYORUM TÜM KAYBEDEN ARKADAŞLARIMA..

Ben bir çay demleyip sabahlara kadar dinlerim TÜM YARALARI...
Tüm sabah namazlarımızda BİZİ DOSDOĞRU YOLA İLET' de deriz Rabbe ama Buna talip olmanın bir yeterliliği de olmalı di mi?
Ama ne olur artık YARA'lanan acemi Kaplan'ları oynamaktan vazgeçelim. Dışarıda ağzımızın içine bakan , yalnız , mustazaf ve dengesini şaşmış bir HALK ve ÇAĞ var...

Biz varız herşeyden önce. 

Eşlerinize ve aile bireylerinize- sevdiğiniz kızlara Dayılık taslayıp, Dışarıdaki insanlara ise Tatlı dilli Davetçiyi oynamaktan dolayı kaybediyor olmayasınız Kalplerinizi??? Sadece soruyorum.Lütfen!

Anne ve Babalarınız geleneksel ve avam olabilir, ama neden hepimiz kavgalıyız onlarla? Üstelik kavgalarımız Şirk kavgası da değil..Tipik aile içi çatışmaları...
Sekülerize olmayacağız derken bu Politize olmakta nedir Allah'aşkına!!!
Mevsimlerden bile haberiniz yok,farkında mısınız? Vahiy=Kur'an zannediyorsunuz! Sahi İnsan nedir hayatınızda? Siz ayrılmayı ne sandınız? Ya da bırakılmayı?...

Ne olur KENDİNİZE DÖNÜN ARTIK! 

(kayıpkentli)


Bütün sevgilerde kaybedenlere...


beni k/oydun, gittin yabancı bir hayata
bir yabancı oldun o yalancı hayatta
ölmedim.güz kaldım!

yapraklarını ören bir mevsimim şimdi
sen yoksun kışım bile yangın
yangınım soğuk
üşüyor ateşler

Ne sandın ayrılığı?
Yolları ayırmayı ne sandın?
bırakmayı ne?
bırakılmayı?

iki kere kül'düm senden sonra
biri zaten sen yoksun..
diğeri kendime: yeniden dirilmek için

dirilmek ve kısa kelimelerle uzun bakabilmek için.
uzun kelimeler kuran kör insanlığa inat!
İnsan dostlarına kısa,yabancıya uzun konuşur ya!

insanın kendisine olan yolculuğudur biraz da ihanet!
ve bütün kazalar tek bir tabelayı gösterir
kendine dön!

dön ve bak sen nesin? nerdesin? kimlerlesin?
Seni sana ne anlatır?
Hangi şarkı? Hangi amin?
Nedir bu dağılarak yaşamak ta böyle?
sen senden öte neye bölündün ki böyle?
nedir toplanmayan insanın kalbinde?

Haykır kendine:
Allah'ın bütün derdi ben iken; benim Bütün derdim Allahtı!?
Allah'la unuttum kendimi. Allah'la oyaladım!
Allah yarattığı her "ben"le özel olarak ilgilendi madem;
din(i)dar olma o halde bütün benlerin ortak dili: bizdâr ol!

aşkın ,kentin,karanlığın,ülkenin,insanın peşinden giden, EY!
niye şaşırıyorsun ki?
Kentlerde insan harcanır!
Yollarda ise büyür!
yol açık...
yola çık!


Sana riyazet değil, ziyaret teklif ediyorum,ey ruhundan bıçaklanan!
Kalk çal kapını.Ben döndüm de!
dön...ben yurduna!
Çağır ordan bizi
Aşka, Vicdana ve Yaşamaya...


KAYIPKENTLİ..18.10.2009 Kıztaşı-İst 21:22

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şiir

SEYYİD KUTUB'DAN ÖĞÜT

19/10/2009 · Kategori: Kuran

"Bu Kur'an'ın Gölgesinde eserimizin okurlarının asıl hedefleri, bizim kaleme aldığımız şu kitabı okumak olmasın. Onu sadece, kendilerini biraz daha Kur'an'a yaklaştırması için okusunlar.

Sonra doğrudan doğruya Kur'an'a yaklaşsınlar ve onun gerçeklerine uzanarak benim yazdıklarımı bir kenara atsınlar...

Ama şunu da unutmasınlar ki hayatlarını bu Kur'an uğrunda vermedikçe, onun buyruklarını hayatlarında tahakkuk ettirmek için kendilerini feda etmeyi göze almadıkça ve içinde bulundukları cahiliyye cemiyetiyle Kur'an adına ve Kur'an sancağı altında amansız savaşlara girişmedikçe onun mefhumlarını bütünüyle anlayamazlar..."

Seyyid Kutub
Fi Zılal-il Kur'an
Ra'd Suresi Giriş Kısmından
Madve Yay.8.cilt s.499

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : kuran

BENİM HALKIM KUR'AN'I TERKETTİ!

19/10/2009 · Kategori: Ihsan Elia_ik Yazilari

Benim Halkım Kur'an'ı Terk Etti!


Kur’an, peygamberin kıyamet günü Allah’a şöyle şikayette bulunacağını söyler:

“Peygamber diyecek ki: “Ey Rabbim! Benim halkım bu Kur’an’ı terketti.” (Furkan; 25/30)

Ayette geçen “Kur’anmehcur tabiri terk edilmiş, bir kenara atılmış, bırakılmış, uzaklaşılmış Kur’an demek…

Peygamber rabbine hangi halkı şikayet edecek dersiniz?

Kim bu Kur’an’ı bir kenara atan halk?

***

Elinize aldığınız herhangi bir mushafın üzerinde “Kur’an-ı azim veya “Kur’an-ı Kerim” yazar.

Büyük, şanlı, asil Kur’an; içinde insanlığın şerefi ve itibarı olan, kemikleşmiş değer ve ilkeleri bulunan, onları ısrarla vurgulayan, insanlığa sürekli bunları hatırlatan (zikr), temel değerlerinin (hablun min’ennâs) savunucusu, vicdanının sesi (basâiru li’nnâs) olan Kur’an demek…

Ne asil bir isim…

Demek artık şöyle okuyacağız: Kur’an-ı mehcur…

“Geçip giden varsa İslam’ın şu çiğnenmiş diyarından”, viran olmuş yurtların, metruk binaların, ot basmış evlerin örümcek bağlamış duvarlarında asılı duran, artık bir manası kalmamış, bunun için de dönüp bakmaya gerek olmayan, terkedilmiş, bir kenara atılmış, kendi haline bırakılmış Kur’an demek…

Ne hazin bir isim…

***

“Kur’an Mekke’de nazil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı” diye meşhur bir söz var…

Kur’an’ın tarihteki serancamını adeta özetliyor: Nazil oldu… Okundu… Yazıldı…

Peki nerede anlaşıldı? Nerede yaşandı? O niye yok?

Manidar değil mi?

***

Kendinizi bir yoklayın.

En son ne zaman Kur’an’ı okudunuz demiyorum, ne zaman dediğini anlamaya çalıştınız?

Yani Kur’an’ı en son ne zaman terk ettiniz?

Biliyorum bir çoğumuz için trajik bir soru.

Kur’an’ı terk etmek…

Ondan umudunu kesmek…

Gerek duymamak…

Heyecan duymamak…

Okuduğu halde terk etmek…

Yazdığı halde terk etmek…

Konuştuğu halde terk etmek…

Saygı duyduğu halde terk etmek…

***

Bu kitap bir çoğumuz için artık Kur’an-ı azim değil Kur’an-ı mehcur…

Yani büyük, şanlı, asil kitabımız; içinde şerefimiz ve itibarımız olan, kemikleşmiş değer ve ilkelerimizi ısrarla vurgulayan, bize sürekli bunları hatırlatan (zikr), temel değerlerimizin (hablun min’ennâs) ve vicdanımızın sesi (basâiru li’nnâs) olan kitap değil; ya çocukluk yıllarımızı, ya mahalle camilerini, ya kandil gecelerini, ya da pişmanlık ve nostaljiyle karışık cemaat ortamlarındaki tefsir derslerini hatırlatan, artık terk ettiğimiz bir kitap…

Peki, Kur’an nasıl terk edilir?

Kimimiz Kur’an’ı “okuyarak” terk ederiz.

Gece gündüz hatim indiririz. Bir ölünün toprağına okuyup geçeriz. Şifa niyetine okur, fal bakar, sağa sola üfürür, şifre arar, güllü yasin hatmeder, teberrüken tilavet ederiz. Hafızlık yarışmalarında birincilikler alırız. Davudi seslerimizle salonları inletiriz. Ne dendiğine hiç bakmayız çünkü önemli değildir. Önemli olan lahuti bir sesin içimizi huzurla doldurmasıdır.

İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne mezarlarda okunmak, ne fal bakmak için

***

Kimimiz “saygı göstererek” terk ederiz.

İşlemeli kılıflara koyup duvarlara asarız. Belden aşağıya indirmeyiz. Ayağımızı ona uzatarak yatmayız. “Abdestim yok, aybaşıyım” vs. diyerek zinhar el sürmeyiz. Saygımızdan peygamberin ismini bile anmayız. Anınca da kırk çeşit salavat getiririz. Öyle saygılıyızdır ki Kur’an’a, saygımızdan ne dediğini anlamayı bile saygısızlık sayarız.

İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur…

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne duvarlara asılmak, ne el sürülmemek için

***

Kimimiz “yazarak” terk ederiz.

Kufi’den rıka’ya, sülüs’ten cülus’a hat sanatının nadide örnekleriyle bezenmiş türkuaz ve altın sarısı yazmalara işleriz. Hat ve tezhip sanatının mükemmel örneklerini sergileriz. İnceden inceye yazar, bir noktası için kırk divid harcarız.

İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur…

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne tezhip, ne sülüs, ne hat yazmak için


***

Kimimiz “konuşarak” terk ederiz.

Kur’an üzerine bol bol konuşuruz. Nutuklar atar, hutbeler irad ederiz. Konuşmalarımızı en güzel ayetlerle süsleriz. Besmele, hamdele ve salvele ile başlar, “hur-i iyn” dualarıyla bitiririz. Tefsir dersleri yapar, tapınaklarda vaaz verir, kürsülerde gerdan kıvırmaya bayılırız.

İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur…

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne tapınak, ne nutuk, ne vaaz dini için

***

Kimimiz “kenarında dolanıp durarak” terk ederiz.

Emsile, bina, maksut, avamil, beleğat, usul, hadis, fıkıh, kelam vadilerinde dolanır dururuz. 72 ilmi öğrenmek için bina okur döner döner bir daha okuruz. Ömür biter 72 ilim bitmez. Meslek kaygılarından, kariyer hesaplarından ilahi mesajın özünü unutur gideriz. Peygamberin ağzından “Bu kız çocukları hangi suçundan dolayı öldürüldü” ayetini duyar duymaz kılıcını çekip “Bundan böyle kılıcım bu sözün arkasındadır!” diyen sokaktaki adamın sadeliğini, heyecanını, doğrudan muhataplığını hissetmeye kasınıp durmaktan bir türlü sıra gelmez. Halbuki iş bu kadar sade ve basittir.

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne meslek kaygıları ne kariyer hesapları için

***

Kimimiz de “açık arayarak” terk ederiz.

Kur’an’da habire açık ararız. Dörde kadar evlenmeyi emrediyormuş, köleliği onaylıyormuş, erkeğe iki kadına bir hak veriyormuş, kadını aşağılıyormuş, zina edeni taşlayın diyormuş, Muhammed çocuk yaşta kızla evlenmiş, hurafeyle doluymuş vs. diyerek terk ederiz. Kur’an’ı sönmüş bir yıldız gibi görürüz. Eski çağların kitabı muamelesi yaparız. Çağa ayak uyduramadığını söyleriz. Çöl kitabı veya Arap dini olarak görürüz. Bütün bunları gösterebilmek için açık üstüne açık ararız.

İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur…

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne erkeği yüceltmek, ne kadını aşağılamak için
Ne Araba paye vermek, ne Acemi hor görmek için

***

Oysa bu kitap esas itibarîyle “yaşayan hayatın” içinde “okunur”. Yaşayan hayattan koptuğu an terkedilmiş (mehcur) olur. Çünkü onun oluş ve doğuş tabiatında dosdoğru “yaşayan hayatın” içinden gelen (kitabun qayyime) özelliği vardır. Keza hakkında bilgi sahibi olurken bile “metafizik bir gerilim” içinde ve “korku ve titreme” (huşu) halinde olmak icap eder. Aksi halde size kendini açmaz.

Zira bu kitap tapınaklarda değil, varoluş sancısı çeken bir öksüzün mağaradan şehre inmesiyle şehrin sokaklarında, evlerinde, çarşılarında, pazarlarında ve de giderek savaş alanlarında doğmuştur. Bu nedenle onu okurken, içinden, “dışarıda gürül gürül akan hayatın” sesini; diri diri toprağa gömülen kız çocuklarının yalvarışlarını, kölelerin zincir seslerini, at kişnemelerini, kılıç şakırtılarını, şehit feryatlarını, gazi çığlıklarını duymuyorsanız onu asla okumuş olamazsınız.

“Metinde geçmeyeni duyabilmek” işte bu bunun için vardır.

Çünkü Kuran sadece bir “metin” değildir. Onun meali de metinde görünenin yan tarafına yazılması değildir. Bilakis meal, metinde geçmeyeni duyabilme çabasının adıdır. Zira üzerinde çalıştığınız metin, metinlerden bir metin değildir. Bu metin öyle kolayına ortaya çıkmamıştır. Arkasında yirmi üç yıl boyunca esen bir ruh, dalgalanan bir heyecan ve coşkun bir hareket vardır. Bunlardan nasibiniz yoksa Kuran okumak ha bir kuru emektir…

Peki, nedir Kuran?

Kuran, bilgiden ziyade esasında bir bilinç kaynağıdır. Epistemolojiden ziyade ontolojiye dâhildir. Yani bilgi kaynağı olmaktan ziyade, bilgiye ulaşacak olan insanoğluna hitaptır. İnsanı çevresine tepki vermeye çağırır. Onda “Allah şuuru” (takva) uyandırarak hayat yolculuğunda “birlikte yürümeye” davet eder. Bu şuur uyandıktan sonra bilgiye insan kendisi ulaşacaktır.

Bilgi ise bütün varlığa saçılmıştır; tarih, tabiat ve hayat... Bilgi bütünüyle tek bir kişiye veya bölgeye inhisar edilmemiştir. İnsana düşen bunları aramak, esaslı bir hakikat arayışına girmek, tarihin, tabiatın ve hayatın neresinde ise bulup ortaya çıkarmak, Çin’de de olsa gidip almaktır.

Kuran sınırlı sayıda bilgi verdiği yerde bile esas itibarîyle şuur oluşturmak istemektedir. Kuran’ın yazılı bir metin olarak, tekrarlı, kesintili, vurgulu ve dalgalı akışında bunu görmek mümkündür. Esasında Kuran, deruni dile ve cânu gönüle yönelmiş bir hitabettir.

Kuran, insanlığa hiç duyulmamış yepyeni şeyleri getirmez. Bilakis bilindiği halde uygulanmayan, o çok bilenen fakat oralı olunmayan, çeşitli sebeplerle savsaklanan, her insanda fıtraten var olan insanlık vicdanını (basâirun li’n-nâs) uyandırmak ister (45/20). Uyanan vicdanın hayata yansımasını bekler; iyilik, güzellik, doğruluk, dürüstlük, sevgi, saygı, söz, namus, adalet, erdem, vefa, dostluk, kardeşlik, cömertlik, yiğitlik, mertlik gibi temel insanlık değerleri (hablu’n-nâs) üzerinde ısrarla durur (3/112) ve sürekli olarak bunları talep eder. Bunları aynı zamanda Allah’ın ipi/yolu/değerleri (hablullah) olarak vazeder (3/112).

Kuran bize hakikat arayışında yoldaş olmak ister. Yardım eder, aptalca bir yanlışlığa düşmememiz için bizi uyarır. “Allah” kavramının peşine düşürerek, her şeyden bağımsızlaşmamızı sağlar. Böylece bizi her tür batıl bağımlılıktan kurtararak özgürleştirir. Bu anlamda Kuran işaret parmağı gibidir. Bilfiil, bizzat ve “hemen şimdi” işaret ettiği yöne gitmemizi ister, işaret parmağının kendisi ile uğraşıp durmamızı değil… (Yaşayan Kur’an; Türkçe Meal-Tefsir, Önsöz’den, İnşa yayınları, İst. 2007).

***

Bu Kitab’tır: her insana için dışın öğreten
Gökte, yerde, tende, canda bir Yaratan sezdirten

Bu Kitab’tır: Her kişiye benlik veren, yol açan.
İnsanlığın sergisine armağanlar astırtan
Bu çerağdır: Obalara, konaklara nur saçan
Bir köylünün işlerini tarihlere basdırtan

Bu Kitab’tır: Yürekleri iyilikle besleyen
“El bağına girme” diyen, dost yarasın bağlatan.
Bu anadır: Her öksüze “Yavrum” diye sesleyen
Nice canları kardaş eden birbirüçün ağlatan

Bu Kitaptır; akıllara her bir şeyi sordurtan
“Düşün sonra inan” diyen, doğru yollar gösteren
Bu bilgidir: Ululuğun yapıların kurdurtan
Çıplak dağlar yeşilleten, viran köyler şenleten

Ey kardaşlar! Şu küçücük armağanım atmayın;
Bir goncadır; Muhammed’in gül yaprağından derildi
Sakın, bunu yapma çiçek demetine katmayın
Bu şey size özünüzü açmak için verildi.

(M. Emin Yurdakul, Kur’an-ı Kerim)

İşte bu da Kur’an-ı azim’dir…

Onu terk eden kendini terkemiştir.


R.İhsan ELİAÇIK
Haber 10

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : kuran

KUR'AN'A ABDESTSİZ DOKUNMAK!

16/10/2009 · Kategori: Kuran

Bilmez ki Sorsun; Sormaz ki Bilsin!

Bugünkü yazımızı, cevabı herkesi ilgilendiren bir “soruya” ayırdık. Hayır hayır, bu bir “soru değil, bu bir “sorun!” Hem de çok ciddi ve adı: “Dini anlama sorunu.” Bu sorun, kimi zaman ortaya birden fazla “din” çıkarıyor ve insanlar “hangi dine” inanacağını şaşırıyor. (Siz ‘yanılmaz’ atalarını pazarlayanların dinine değil, kaynağı Kur’an olan Allah’ın dinine inanın.) Kimi zaman, Allah’ın kitabında yazmayan, Peygamber’in sünnetinde yer almayan “farzlar, haramlar” çıkarıyor.

Düşünebiliyor musunuz; bu nevzuhur farzlardan Hz. Peygamber’in haberi yok! Bizim akıldanelerimizin bildiği bir “farz” düşünün ki, sahabe bilmiyor? Bir “farz” düşünün ki, müctehid imamların bu -sözümona- “farzdan” haberi yok! Güldünüz değil mi? Hayır, kimse gülmesin; çünkü kendisi gülünç durumda olanların başkalarına gülme hakkı yoktur ve şu an kendini çok dindar sananların dinleriyle ilgisi hurafe düzeyinde, bilgisi ise efsane niteliğindedir. İnsanlar ibadetleri âdetleştirince âdetleri de ibadetleştirdiler.

Bu satırları sert bulmayın lütfen; imamların birçoğuna göre “mukallid”in tarifi şudur: “Amellerini delilleriyle birlikte bilip, o delilleri değerlendirmede mezhep imamının ictihadını benimseyen kimse.” Söyler misiniz? Bu durumda kendini Hanefi sananların kaçta kaçı Hanefi’dir? Kaçta kaçı Şafii’dir? Bırakın avamı, “hocam” denilenlerin kaçta kaçı “mezheplidir?” Utanmadan yıllar yılı “mezhepsizlik edebiyatı” yapan ‘mezhepçiler’, duygularını, paralarını sömürerek sırtından geçindikleri Müslümanlara kinden, nefretten, cehaletten başka ne verdiler? Tezgâhında mezhep satarak geçinen bu tiplerden oluşan bir cemaat, radyodan ‘düz’ kadın sesine ‘haram’ diyen sözümona ilmihaller tezgâhlarken, dansöz pazarlayan TV istasyonuna sahip olmanın fetvasını bulmakta hiç de zorlanmadı. Bu tiplerden kaçını tanıdımsa, hepsi de şarlatandı. Ayak üstü “sübhaneke”nin anlamını sorsanız “kem-küm”den başka cevap alamazdınız. Ama dillerinin keskin yanını koca koca alimlerin enselerinden bir türlü çekmezlerdi. Mevdudi gibi, Seyyid Kutup gibi, nerede imanının bedelini ödemiş bir alim var, onun etini yiyerek semirmeyi beslenme alışkanlığı haline getirmiştiler. Haddini bilmeyen neyi bilir ki?

Bu şarlatanlar, yüreklerinde çamur, sıvayacak alim yüzü aradılar. Ve koca bir toplumu kelimenin tam anlamıyla “mezhepsizleştirdiler.” Ey Hanefiler! Ebu Hanife’ye göre siz Hanefi falan değilsiniz, sizin mezhebiniz falan yok! “Mezhepçilik” yapan şarlatanlar sizi dolmuşa bindiriyor. Avamın mezhebi müftüsünün mezhebidir, demişler. Haydi “doğrudur” diyelim; fakat kaçta kaçınızın “fetva makamı” (müftüsü) var? İçtihat kapısının meccane bekçileri hâlâ neyin edebiyatını yapıyorlar? Cahili cühelasıyla milletin tümü müctehid oldu. Üç beş yetkin alime tahammül edemeyen tulumbacı takımının gözü aydın; Hayreddin Karaman Hoca gibi bir ikisinin tepesine iftira küfelerini boca etmek için hazır beklerlerken, sayelerinde milyonlarca müctehide kavuştuk. Herkes her gün kendi yaptıklarına kılıf bulmak için onlarca ictihat yapıyor, ahkâm kesiyor, fetva veriyor. Okumak mı, öğrenmek mi, bilmek mi, bilenden sormak mı? Hak getire. “Bilmez ki sorsun, sormaz ki bilsin” diyenin hesabı.

"Kur’an okurken abdest almak farzdır” öyle mi?!

Bir okuyucumuz, 18 Temmuz 2000 tarihli Zaman Gazetesi'ndeki bir köşe yazısından alıntı yaparak soruyor: “Kur’an okurken abdest almak, gerçekten de bu yazarın dediği gibi farz mıdır?” Önce mezkur yazıdan ilgili pasajı alalım:

“Hazret-i Kur’an’ı eline alan herkesin abdestli olması farzdır. Abdestsiz Kur’an ele alınamaz. Ancak dini kitaplar için böyle bir mecburiyet yoktur. Dini kitapların sadece içinde bulunan ayetlere elle dokunmak için abdestli olmak gerekir. Ayetten boş olan yerlere, yazılara abdestsiz dokunulabilir, okunabilir. Kur’an’la dini kitap arasında böyle bir ince fark vardır. Kur’an-ı Kerim’in ayetten boş olan kısımları da ayet hükmündedir. Bu yüzden dikişli kabına bile abdestsiz dokunulamaz. Abdestsiz kimseler bir mendil veya temiz bezle tutup bir yerlere koyarlar. Abdestsiz ele alamazlar.”

Allah Allah! “İnce fark”ı da öğrenmiş olduk. Hele “dikişli kabına bile dokunulamaz” cümlesi karşısında bitmemek mümkün mü?

Ben bu zamana kadar ne Kur’an’dan, ne Rasulullah’tan, ne sahabeden ve ne de müctehid imamlardan Kur’an okurken abdestin farz olduğuna dair ‘sahih’ bir şey okumadım, duymadım. Bir şeye “farzdır” demek, helâl ve haram koyma yetkisine girer. Helâl ve haram koyma yetkisinin ise kime verildiği bellidir. Burada “farz olduğu” söylenen bir hüküm olduğuna göre, o hükmü farz kılan delili muhkem ve mütevatir nasslarda bulmamız gerekir. Kur’an’da abdestin sadece namaz için emredildiğini görüyoruz. Bu konuda, çok yaygın bir yanlış anlamaya alet edilen bir ayet vardır: “Ona temiz olanlardan başkası dokunamaz.” (56.79) Birazcık Arapçadan, ilimden, Kur’an’dan, tefsirden nasibi olan kimsenin bu ayetteki “o” zamirinin bir önceki ayetteki “gizli kitab”a gittiğini bilir, bir. Bu ayet Mekke’de, Abdest’in geçtiği tek Kur’an ayeti (5.6) ise Medine’de inmiştir, iki. Ayetteki “dokunmasın” şeklinde yanlış algılanan “la yemessuhu” ibaresi “inşai” değil “ihbari”dir ve “dokunamaz” demektir; oysa ki Kur’an’a münkiri de müşriki de dokunur, üç...

Bilgime güvenmeyip, “Kur'an okumak için abdest farzdır” diyen sahih bir hadis, bir imam, bir alim var mıdır diye Mektebetu’l-Elfiyye’den 400.000 hadisi, bazıları Mebsut gibi 30 cildi bulan 1000’e yakın kitabı, tüm mezheplerin 40’ı aşkın kaynaklarını taradım, böyle bir şey bulamadım. En iyisi, bu konularda en katı davrandığını bildiğimiz Süyuti’nin “Kur’an okumanın âdabı” başlığında yazdıklarını aynen tercüme etmek:

“Kur’an okuma sırasında abdest almak müstehaptır; çünkü tilavet zikirden efdaldir ve Peygamber (sav) temizlenmeksizin zikretmeyi hoş karşılamazdı. İmamu’l-Harameyn dedi ki: “Abdestsiz Kur’an okumak mekruh değildir, çünkü Peygamber abdestsiz okuyordu. el-Mühezzeb Şerhi’nde ise: Eğer kişi Kur’an okurken yellenme ihtiyacı hissetse, yellenme sırasında harfleri doğru telâffuz edemeyeceği ihtimaline karşı okumayı durdurur.” (el-itkan, 1/295)

Buraya, başta Hanefiler olmak üzere, tüm mezhep ve meşreplerin temel referanslarından sayfalarca alıntı yapar, tercüme ederim. Fakat yerim yok, vaktim yok, keyfim yok; lüzum da yok. Tüketenler de, üretenler de hep olacak. Böyle başa böyle tarak. Biraz da insanımız ciddi ve uyanık olsun; bitli baklanın kör alıcısı olmasın.

Şafii’dir, Hanefi’dir meselesi değil bu! Allah’ın emretmediği bir şeyi emretmek, farz kılmaktır ki, bunun vahameti “Kur’an okurken abdest almanın hükmü nedir?” sorusundan çok daha derindir ve problem dinin temelleriyle ilgilidir. Şakası var mı bu işin? Biri kalkıp da “Şu farzdır?” diyorsa, dinini donundan birazcık fazla ciddiye alan bir Müslümanın, “Nerede, hangi delille?” diye sorması “farz olur.” Çünkü, o ünlü usul kuralı gereğince “farzı” bilmek farz olduğu gibi, farz olmayanı farz bilmek de “haram” olur. Eğer o kişi üçüncü, beşinci sınıf ilmihalleri getirip de önünüze koyuyorsa, bu kez sizin “İlmihal yazarlarının farz koyma yetkisi olduğunu bilmiyordum” demeniz “farz” olur. Kaldı ki bunlar arasında “Tevrat’ı abdestli okumak farzdır” diyenini bile gördüm ben.

Bir şeye “farz” demek, “haram” demek ciddi bir iştir; Allah’a atfen verilmiş bir hükümdür, kimse keyfi olarak “farz” ve “haram” ilan edemez. Ne demiştik bir yazımızda: Cahiller dinden ıskonto yaparlar, ham sofularsa dine zam yaparlar; bu ikisi de birdir.

Siz siz olun, etrafınızda ahkâm kesenlere Kur’an’ın öğrettiği gibi sorun:

“Kul hâtû burhanekum in kuntum sadıkîn: De ki: Hadi getirin delilinizi, eğer doğru söylüyorsanız?”

Mustafa İSLAMOĞLU
Akit Gazetesi

Kalici Baglanti Yorum (3) Yorum yaz! Etiketler : mushaf, kuran, abdest

MU'CİZE NEDİR?

15/10/2009 · Kategori: Mucize

Mu'cize Nedir?


Daha önce defalarca okumuş olmama rağmen, en son meal-tefsir çalışmam sırasında Kuran'ı "tertil" ile yani düşüne düşüne tekrar baştan sona okuma fırsatı buldum.

Bir taraftantan da kendimce tespit ettiğim bazı konuların "özel olarak" izini sürdüm. Bunlardan birisi de "mucize" konusudur.

Önce sürdüğüm izden edindiğim izlenimi birkaç madde (öncül) olarak aktarayım, sonra bunlar ışığında konuyu açmaya çalışacağım.

* Kuran'ın hiçbir yerinde "mucize" kelimesi geçmiyor. Bunun yerine ısrarla "ayet" kelimesi kullanılıyor.

* Kafamızı kaldırınca gördümüz her şeye, evet her şeye "ayet" diyor. "Olmakta olan, oluş halinde olan" (kevn) her şeye de "yaratma, yaratılış" (halq) diyor.

* Bütün peygamberlerin toplumlarına getirdiği şeyin ısrarla "söze, açıklama yapmaya, beyan etmeye dayalı apaçık deliller" (ayâtun beyyinât) olduğunu söylüyor.

* Peygamberlerin toplumlarına yaptığı "uyanış çağrısı/uyarı"yı (inzâr) ısrarla üç şey etrafında topluyor; ölüm (mevt), afet (azap) ve yeniden diriltilip ayağa kalkış (kıyamet)…

***

Şimdi, bu öncüller ışığında konuyu açalım.

Öncelikle mucizenin bir Kuran "kavramı" olmadığını görüyoruz. Bunun yerine ısrarla "ayet" kavramı kullanılıyor. Öyle ki inkarcıların bildiğimiz anlamda mucize talepleri ifade edilirken bile "ayet" kelimesi tercih edilliyor;

"Fakat bu Kur'an, kendilerine bilgi verilenlerin içlerine işleyen, söze dayalı apaçık ayetlerdir. Bizim ayetlerimizi ancak zalimler inkâr eder. Buna rağmen hala "Ona Rabbinden güce dayalı olağanüstü mucizeler (ayât) indirilmeli değil miydi" diyorlar. Söyle onlara: "O güce dayalı olağanüstü mucizeler (ayât) Allah'ın kudretindedir. Ben sadece açıkça uyanışa çağırıyorum. (29/49-50)

Yani: Benim işim size 1- Mevt (ölüm) 2- Afet 3- Kıyamet gerçeğini haber vermekten, bunlardan birisi gelip çatmadan önce aklınızı başınıza toplamaya çağırmaktan ibarettir. Aksi halde tövbe etmeye bile vaktiniz kalmayabilir. Çünkü bunlar geldi mi ansızın gelir. Bunun için size "söze dayalı apaçık deliller" (ayâtun beyyinât) ile uyarılarda bulunuyorum. Benden, boyumu aşan şeyler istemeyin ve beklemeyin…

Kuran'da ayet, insanoğlunun bizzat kendisinde ve kafasını kaldırdığında çevresinde gördüğü "her şey" olarak kullanılmaktadır. Buna "enfusî ve afâki deliller" diyoruz; el, göz, kulak, kalp, doğum, ölüm, yemek, içmek, su, et, süt, ekmek, zeytin, hurma, ağaç, elma, armut, yer, gök, güneş, yıldızlar, bulutlar, şimşek, gökgürültüsü, yağmur, ekin, bitki, sinek, böcek, toprak, dağlar, taşlar vs. vs…

Bunların hepsi birer "ayet"tir; yani olmakta olandır, oluştur (kevn, halq). Allah, tarihin tüm yelpazesinde, tabiatın her yerinde, zamanın her anında, mekanın her zerresindedir. Her şey "O'nun ile" olmaktadır. İşte bütün bu oluşlar birer "mucize"dir. Çünkü hepsi de normalmiş gibi görünmesine rağmen insanı acz içinde bırakmaktadır. İnsanoğluna bu oluş ve akışa katılma ve kısmi çapta etkileme iradesi verilmiştir. Öyle ya, haydi güneşi durduralım, gündüzü kısaltalım, geceyi uzatalım, bir böcek yaratalım bakalım?

Demek ki mucize arada bir görülen "olağandışılık" değil, her daim "olmakta olan" ve olmakta olmasıyla da insanı aciz bırakan şey demek oluyor.

***

Kuran'da adı "Maide" (Sofra) olan bir sure var. Sureye isim olan bu kelime ile aslında bunların mesajı veriliyor. Yani insanların "olağandışılıklar" talebine, "olmakta olanın" yani gözümüzün önünde olup bitenin bizzat kendisinin zaten olağanüstülük demek olduğu ile cevap…

"Havarîler "Ey Meryem oğlu İsa, Rabbinden bize gökten bir sofra indirmesini isteyebilir misin?" diye sormuşlardı da " Eğer inanmış iseniz Allah'ın öfkesini çekmekten sakının" diye cevaplamıştı. Onlar "Biz istiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz tatmin olsun da senin bize doğru söylediğini bilelim ve ona tanıklık yapanlardan olalım" demişlerdi. Bunun üzerine Meryem oğlu İsa "Allahım! Ey bizim yegane Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir. Bizim için, bütün zamanlar boyunca bir ziyafet ve kudretinden bir işaret olsun. Bizleri rızıklandır. Sen rızık verenlerin en hayırlısısın" demişti. Allah da "BEN ONU SİZE İNDİRİP DURMAKTAYIM. Artık bundan sonra içinizden kim kâfirlik ederse ona dünyada hiç kimseye vermeyeceğim bir azap ile karşılık veririm." demişti." (5/112-115).

MAİDE: Sözlükte "Sallanmak, sağa sola doğru eğilmek, başı dönmek" demektir. Sofra, üzerinde yemek yenen masa (mâide), kayma (meyd), meydan, saha, alan (meydân), atış alanı (meydanu'r-rimâye), hodri meydan (meydânu't-tahaddî), iş alanı, çalışma sahası (meydanu'l-amel) kelimeleri bu köktendir…

Görüldüğü gibi yemeği ortaya çıkardığı, orta yere koyduğu için de sofraya "maide" denmektedir.

Ayette geçen "Gökten gelen sofra" deyimi "olağandışı mucizeler" anlayışına hayli yatkın dini muhayyilemizde gökten özel olarak tepsi içinde inen bir sofra olarak algılanmıştır. Halbuki Allah'tan böyle bir istekte bulunması talebine karşılık cevap ortadadır. Yukarıdaki pasajda böylesi bir talebe Hz. İsa "Eğer inanmışsanız O'nun öfkesini çekecek işler yapmaktan sakının (takvalı olun)" demekte (5/112), bundan ne anlamamız gerektiğinin dersini verircesine de "Bizim için, bütün zamanlar boyunca bir ziyafet ve kudretinden bir işaret" (5/114) istemektedir. Allah da "Ben onu indirip durmaktayım; hiç kuşkusuz" diye cevap vermektedir. (5/115).

Bizim için "bütün zamanlar boyunca" (evvelinâ ve âhirinâ) bir ziyafet ve "kudretinden bir işaret" olan şey nedir acaba?

Ayette geçen münezziluhâ (onu indiriyorum/ indirip durmaktayım) ifadesinin fiili -tef'il babı olduğu için- bir taraftan bir şeyi çokça yapıp durmada diğer yandan da fiilin kök manasını mef'ule isnat etmekte kullanılır. Bu durumda mana: "Siz gökten sofra indirilmesini istiyorsunuz. Oysa Allah zaten sürekli olarak o sofrayı indirip durmakta… Yeryüzünden biten bitkiler, akan sular, ağaçlar, meyveler, tarlalardan çıkardığınız ürünler, değirmenlerde öğüttünüz unlar hepsi ne ile oluyor sanıyorsunuz? Gökten inen su olmasa, ekip biçtiğiniz toprak, ısındığınız ateş, soluduğunuz hava olmasa, bunlarla ürünler yetişmese ne ile doyacaksınız? Bütün bu rızıklar, Allah'ın tabiat sofrasında zaten sizin için üretilip duruluyor. Tabiatı sizin için sofra kılan, sizi onunla besleyip yaşatan zaten Allah değil midir? İşte bu bütün zamanlar boyunca Allah'tan size inen bir ziyafettir, kudretinin nişanesidir. Şimdi bunu görmeyip hangi mantıkla gökten tepsi içinde sofra indirilmesini bekliyorsunuz?" şeklinde olur.

Burada "fiilin kök manasını mefule isnat etmek" denilen şey "gökten sofra indirmek" deyiminin "yerden ürün bitirmek" deyimine döndürülmüş olması durumudur. Zira Kuran'ın "iş ve oluş" (emr, kevn) tasavvuruna göre yerden biten her ürün demek gökten inen her rızık demektir. Örneğin siz tarlada buğday hasat ederseniz Allah "Size buğday verdik" der. Siz çocuk yaparsınız Allah "Size çocuk bağışladık" der…

Şu halde maide demek, ortada, meydanda, açık tabiatta olan nimetlerin insanoğluna ziyafet olarak (rızık) sunulup durulması ve bunun Allah'ın sofrası manasına gelmesi demektir. Öyle görünüyor ki ayette kastedilen sofra budur. "Bütün zamanlar boyunca indirilip durulan kudretinden bir işaret" bundan başkası olabilir mi?

 

"Kendilerine doğru yolu gösteren rehber geldiğinde insanların imana yanaşmamasının nedeni "Allah bir insanı mı peygamber gönderdi?" demelerinden başka bir şey değildir. Söyle onlara: "Eğer yeryüzünde yürüyen melekler iskân etmiş olsaydı, elbette onlara peygamber olarak gökten bir melek gönderirdik." (17/94-95).
Dikkat edilirse ayet tüm insanlar hakkında genel bir ilke koyuyor; İnsanların imana yanaşmamalarının nedeni 'Bizim gibi bir beşerden peygamber mi olurmuş' demeleridir… Bu ilke geçmişe dönük bütün zamanlar ve mekanlar için geçerlidir. Çünkü genelleme yapılıyor.

Demek ki insanlar kendileri gibi yiyip içen, çarşılarda dolaşan bir insanı/beşeri peygamberliğe layık görmemekte ve ondan "olağandışılıklar" beklemektedirler; "Peygamber dediğin okuyup üfürür, bir el çırpmasıyla dağları oynatır, Uhut dağını altın yapar, yerden hazineler fışkırtır, gökten sofra indirir. Bizim gibi birisi bu, böyle peygamber mi olur?" anlayışı, insanların zihninde eski dünya dinlerinden kalma bir alışkanlıktır.

Çünkü o dinlerin din adamları, kahinleri, mecnunları (cinlerle konuşan medyumları) bunu yapmaktaydılar. Yani bir takım sihir, büyü, tılsım oyunlarıyla gizemli bir havaya bürünmekte ve bunun kendilerine Tanrı tarafından verildiğini iddia etmekteydiler. Karşılarında "ümmi" yani bu din bezirganı sınıfından olmayan, halkın/umumun içinden gelen birinin peygamberlik iddiasını duyunca bunu "meslek dışı!" bularak dışladılar. "Alelade birisi bu, hani nerede mucize, kehanet, sır, tılsım, büyü?" dediler…

Hala da öyledir…

Geçmişte yaşamış insanlar böyle yaptığı gibi, bugünde ve gelecekte de böyle yapmaya devam edeceklerdir. Çünkü mucize, kehanet, sır, tılsım, büyü dini olan "tapınak dinleri" ile, söz, akıl ve vicdan dini olan "gerçek hayat dini" tarih boyunca hep birbirine karıştırılmıştır. Hatta birinciler ikincisini hep bastırmış, istila etmiştir.

Hala da öyledir…

Oysa Kuran bu tür bir din anlayışını reddetmekte ve mücize ve kehanet talebinin geçmişte de, ümmi peygamber zamanında da reddedildiğini, Allah'ın yönteminin bu olmadığını söylemektedir;

"Bizi mucizelerle peygamber göndermekten alıkoyan şey, onu yorumlayanların yalanlamasıdır. Semud kavmine o dişi deveyi verdik. Ama onlar bunu hiç kâle almadılar. Biz ayetleri ancak uyarıp korkutmak için göndeririz." (17/59).

Yani: Bizi mucize göndermekten alıkoyan şey, mucize gelse bile onu tevil edenlerin/yorumlayanların (evvelun) yine de onu yalanlayacak, inkar edecek olmalarıdır. Böylesi kişilere mucize bile fayda vermeyecektir. Kaldı ki kalplerinde kendi istekleri ile iman olmadıkça imanmak zorunda kalacakları bir mücize karşısında mecburen inanıyor görünmelerinin de bir faydası yoktur. Bu nedenle onların güce dayalı delil (sultanun mubin) taleplerine karşılık söze dayalı delil (ayâtun beyyinât) ile karşılık veriyoruz. Ki "söze" kim inanıyor kim inanmıyor ortaya çıksın. Kaldı ki onların istediği mucize türünden güce dayalı delilleri izhar edecek gücümüzde var. Fakat kendi özgür iradesi ile "inanan" ile "inanmayan" ortaya çıksın istiyoruz. Bu da ancak "söz" ile olacağından insanlığı eşit şartlarda imtihan ediyoruz. İmtihanın sorularını herkese eşit şekilde soruyoruz. Kimseye kopya vermiyoruz, iltimas geçmiyoruz. İmtihanın gereği neyse onu yapıyoruz. Böylece her ümmete (topluluğa, halka, çağa, uygarlığa) peygamber göndermişizdir (16/36), keza her peygambere de söze dayalı apaçık deliller (ayâtun beyyinât) vermişizdir (14/9)…

Kimi müfessirler bu ayetin açıklamasında, Hz. Muhammed'e (s.a.v) mucize olarak sadece Kuran'ın, önceki peygamberlere ise bir takım olağandışı mucizelerin verildiği kanaatindedirler. Bu görüş tutarsız ve çelişkili görünüyor. Çünkü bütün peygamberlere verilen aynıydı. Hiç birisine de (insanları imana getirmek için) söze dayalı apaçık deliller (ayâtun beyyinat) dışında bir şey verilmemişti. Öncekilere verilmişti ama sonrakine verilmedi diye peygamberler arasında ayrım yapılamaz. (la nuferruqu beyne ahadin min rusulih). Öyle görünüyor ki bu görüş Kuran'ın "genel ilke" olarak ortaya koyduğu naklî delillere ve "insanlığın eşit şekilde imtihan edilmesi, soruların herkese aynı sorulması" şeklindeki aklî delile ters düşmektedir. Sözkonusu genel ilkeyi şu tür ayetlerden çıkarıyoruz:

"Sizden önce kimler geldi kimler geçti haberiniz var mı? Nuh, Ad ve Semud halkları ve onlardan sonrakiler… Bunların durumunu ancak Allah bilir. Onlara peygamberleri söze dayalı apaçık delillerle (beyyinât) gelmişti. Kuşku ve tereddüt içinde "Bunlara inanamayız, yo hayır, olacak şey değil" demişlerdi. Peygamberleri demişti ki: "Hiç gökleri ve yeri yaratan Allah'tan şüphe edilir mi? O sizi günahlarınızı bağışlamak için çağırıyor ve belirli bir süreye kadar mühlet veriyor." Ama onlar "Siz de bizim gibi bir insansınız, bizi babalarımızın taptıklarından döndürmek istiyorsunuz. Madem öyle bize apaçık mucize getirin!" demişlerdi. Peygamberleri onlara "Doğru, biz de ancak sizin gibi bir beşeriz, fakat Allah kullarının yönelişine göre karşılığını verir. Allah'ta bir karşılığı olmadıkça size mucize getirmek bizim haddimiz değildir. Müminler Allah'a dayanıp güvenmelidir" demişlerdi. (Ve devamla) "Allah'a niçin güvenip dayanmayalım ki? O bizlere yürüyeceğimiz yolları gösterdi. Yaptığınız eziyetlere göğüs gereceğiz; dayananlar sadece Allah'a güvenip dayanmalıdır…" (14/9-12).

Görüldüğü gibi bu ayetler "bütün" peygamberler için geçerli "genel ilke" koymaktadır. Ayette çoğul kipiyle ve genelleyerek "Nuh, Ad, Semud ve onlardan sonrakilere peygamberleri (rusul) söze dayalı apaçık deliller (beyyinât) ile gelmişlerdi…Onlar da madem öyle bize mucize getirin demişlerdi" denmektedir. Bu bütün peygamberlerin halklarının karşısına aynı Hz. Muhammed (s.a.v) gibi "söz ile açıklama yapmaya dayalı delil" (beyyinat) ile çıktıklarını ve mucize talepleri karşısında aynı Hz. Muhammed (s.a.v) gibi cevap verdiklerini gösterir.

Peygamberlerin ve halkların zaman zaman karşılaştıkları bir takım alışılmadık, insanların olağandışı, doğaüstü dedikleri olaylara gelince şu hadis belki bir fikir verebilir;

"Güneş ve ay Allah'ın ayetlerinden iki ayettir. Bunlar ne bir kimsenin ölümü ne de yaşaması için tutulurlar. Ancak Allah Azze ve Celle bunlar ile kullarını uyarır. Güneş ve ayın tutulduğunu görürseniz, Allah'ın zikrine, dua ve istiğfara koşun. Sonra şöyle buyurdu; Allah'a yemin ederim ki sizin hiç biriniz kölesi ve cariyesinin zina etmesinden Allah'tan daha kıskanç değildir. Ey Ümmeti Muhammed! Vallahi siz, benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız" (İbn Kesir).

Hz. Peygamber'in bu sözü çocuğunun ölümünün bir güneş tutulması gününe denk gelmesi üzerine yayılan söylentiler üzerine söylediği unutulmamalıdır.

***

Yine görüyoruz ki Musa'ya verilen "dokuz ayetin" hepsi de söze dayalı apaçık deliller (ayâtun beyyinât) olan bir takım "kelime ve sözler"dir. Şu hadis de bunu apaçık tefsir ediyor;

"Bir Yahudi arkadaşına Bizi şu peygambere götür de "apaçık dokuz ayet" hakkında soralım dedi. Bunun üzerine biz hep beraber Hz. Peygamber (s.a.v) 'in yanına gittik. O ikisi soruyu sordular. Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: "Bu dokuz ayet; 1- Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamanız 2- Hırsızlık etmemeniz 3- Zina yapmamanız 4- Adam öldürmemeniz 5- Sihir yapmamanız 6- Faiz yememeniz 7- Evli kadına zina iftirasında bulunmamanız 8- Savaşta kaçmamanız 9-Cumartesi yasağına riayet etmenizdir". dedi. Bunun üzerine o iki Yahudi ayağa kalktı ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in ellerini ayaklarını öperek şöyle dediler; "Şahadet ederiz ki sen peygambersin. Eğer kavmimiz tarafından öldürülmekten korkmasıydık, hiç şüphesiz sana tabi olurduk." (Razi, Kurtubi, İbn Kesir).

Öte yandan Musa'nın asayı yılana çevirmesi, elini bembeyaz olmuş halde göğsünden çıkarması, denizin yarılması, kayadan su fışkırması, Hz. Salih'in dişi devesi, Hz. İsa'nının ölüleri diriltmesi, körleri iyi etmesi, Hz. Yunus'un balığın karnına girmesi, Yusuf'un gömleğinin babası Yakup'un kör olan gözlerini iyi etmesi, Ashab-ı Kehf'in üç yüz yıl uyuması, Hz. İbrahim'in ateşten kurtarılması vb. Kuran'da anlatılan olayların hemen tamamı İsrailiyat etkisinde yorumlanmaktadır. Müslüman aklın bu noktada özgün yorumlar üretemediğini, işin kolayına kaçarak zaten haham düzmeceleriyle dolu Tevrat'a bakıp tefsir yaptığını görüyoruz. Kuran tefsirini düzmece Tevrat/Talmud tasallutundan kurtarmak gerekmektedir.

Bu tür kıssalarda anlatılan olaylara haham muhayyilesinde resmedildiği anlamda "mucize" denemez. Kuran'a göre bunların hepsi "ayet"tir. Kimisinde yanlış anlama, kimisinde İsrailiyat etkisi, kimisinde Kuran'ın "varlığın diliyle konuşan" edebi hitabet dilini anlayamama, kimisinde dönemin tanrı, din ve devlet telakkilerinden bihaber olma söz konusudur

Demek ki Kuran kıssalarını bir mücize dini olan Yahudiliğin ve bir kehanet dini olan Hrıstıyanlığın etkisinden kurtararak, bir "söz, akıl ve vicdan" dini olan İslam'ın berrak ve apaçık mesajı doğrultusunda yeniden ele almak gerekmektedir. Bunun için kapsamlı çalışmalar yapılmasına şiddetle ihtiyaç vardır.

Görebildiğim kadarıyla şu ana kadar bu konuda iki tefsir metodu izlendi; klasik müfessirlerin "Bu mucizedir, Allah'ın kudretinden şüphen mi var?" anlayışı ve "Bu bir efsane ve mitolojidir, Kuran bunu mesaj vermek için kullanmıştır" anlayışı…

Ya mucize ya da aslında olmamıştır mantığı…

Kanaatimce her ikisi de yanlıştır.

Benim izlediğim metodun bu ikisi de olmadığını görmek için ne söylediğime iyi bakılmalıdır. Örneğin Hz. Yunus'un balığın karnına girmesi olayı ne mücizedir ne de efsane/mitolojidir.

Bunu anlamak için Kuran tefsirine getirdiğimiz bir yenilik olan ve şu ana kadar hiç yapılmamış bambaşka bir ufuktan haberdar olmak gerekmektedir. Dönemin kendi etkin tarihi, tanrı, devlet, imparatorluk ve din telakkisi, teolojisi, jeopolitiği, simgeleri, armaları, arkeolojik kazıları, kil tapletleri, yazma nüshaları vs. üzerine araştırma yapmadan hemen açıp Tevrat'tan nakiller yapmak tefsir değildir.

O zaman, örneğin Musa'nın asayı yılana çevirmesinin, Ashab-ı Kehf'in üç yüz yıl uyumasının, Yunus'un balığın karnına girmesinin, Süleyman'ın kuşlarla, karıncalarla veya hüdhüdle konuşmasının tam da yerine oturtuğu görülecektir. (Bu tür Kuran kıssalarına dair yorumları "Yaşayan Kur'an: Türkçe Meal-Tefsir" adlı çalışmamızda ayrıntılı bir şekilde bulacaksanız).

***

Şu halde mucize olağandışılık demek değildir. Bilakis mucize "Aciz bırakan" demek olup olağan olduğu halde görkem veya ihtişamı karşısında aciz kalışı ifade eder. Meselâ güneşin doğuşu ve batışı olağandır; her gün aynı yerden son derece dakik bir şekilde doğar ve aynı yerden dakik bir şekilde batar ve fakat bu insanı aciz bırakan bir şeydir. Yani ayet olağan/sıradan şeyler, mucize de olağanüstü/sıra dışı şeyler demek değildir. Tabiatta bir normal olan bir de mucize olan diye bir ayrım yapılamaz. Normal olan tabiatın işi mucize olan Allah'ın işi diye görülemez. Bilakis her ikisi de Allah'ın davranışı ve karakteridir. Allah'ın davranışı ve karakterinde ise çelişki yoktur.

Eğer tabiatta künhüne vakıf olamadığımız, aklımızın almadığı işler oluyorsa bu, aslında normal olan bir şeye güç yetiremediğimiz, bizim aklımızın ermediği, karşısında aciz kaldığımız anlamına gelir. Çünkü Allah ile tabiat, deniz ile balıkların iç içe geçmiş olması gibi her an her yerde birliktedir (bir değil). Balıklar, denizin içinde alışılmadık bir olağanüstülük görünce buna mucize deyip şaşabilirler. Fakat deniz tabiatının gereğini yapıyordur ve onun için olay gayet normaldir.

Şu halde Allah her an bir iş ve oluştadır. Söz konusu bu iş ve oluşlar (şe'n, emr, kevn, halq) noktası konulmuş, bitmiş de değildir. Demek ki mucize diye bilinen "ayet", noktası çoktan konmuş mekanik bir işleyişin kanunlarına dışarıdan müdahale edip işleyişi tersine çevirmek değil, bilakis noktası konulmamış, sürmekte, olmakta, oluşmakta olan bir yaratma sürecinin yeniden yaratılış pozisyonlarıdır.

Öyle ki bu yaratmalar her defasında birbirinin içinden yarılıp çıkarak (felaq) boyuna inkişaf eder. Tıpkı her defasında güneşin karanlıkları yararak, tohumun toprağı yararak, civcivin yumurtayı yararak, bebeğin rahmi yararak oluşa (kevn) katılması gibi. Allah bunun için "Yarılarak ortaya çıkanın Rabbi" (Rabbu'l-felaq) dır. Böylece yokluk karanlıklarının denizinden her defasında "ol" (kun) emriyle yeni bir iş ve oluş (şe'n, emr, kevn, halq) çıkarak varlığa bürünür.

Aslında bu Allah'tan gelen, Allah ile birlikte süren ve Allah'a giden kozmik bir yolculuktur. İşte "ayet" bu yolculukta gördüklerimiz veya görmediklerimiz, alışık olduklarımız veya olmadıklarımız, karşısında aciz kaldığımız veya normal bulduğumuz, son derece sıradan gelen veya bizi şaşkına çeviren ve fakat hepsi de "tek bir bütün" olan ilâhî davranış ve karakter ile ilişki kurmamızı sağlayan bir tür "dil, işaret, gösterge" olmaktadır…

***

Unutulmamalı ki Hz. Peygamber'in çocuğunun öldüğü gün meydana gelen güneş tutulması bugünkü güneş tutulmasının aynısıdır. O günkü ay bugünkü ayın aynısıdır. O günkü yıldızlar bugünkü yıldızların aynısıdır.

Mucize güneşin tutulması değil, güneşin bizzat kendisidir.

Mucize ayın yarılması değil, ayın bizzat kendisidir.

Mucize yıldızlardan fal bakmak değil, yıldızların bizzat kendisidir.

Neden başımızı kaldırıp her gün doğan güneşe, her gece görünen mehtaba, her mahtablı geceyi süsleyen yıldızlara bakmıyoruz?

Mucize gösterilip duruluyor, görmüyor muyuz?

"Ne var ki bunlarda, hiçbir şey göremiyoruz, her şey gayet normal. Olağandışılık yok mu olağandışılık?" mı diyorsunuz?

Eğer derinden bakabilsek, sadece bakmayıp görebilsek, Hz. Peygamber'in dediği gibi vallahi az güler çok ağlardık.

Mucize, kehanet, sır, gizem, tütsü, tılsım mı arıyorsunuz?

"Karşılarında okunup duran, sevgi ve merhamet kaynağı kitabı sana indirmemiz yetmedi mi?" (29/51)

Sevgi ve merhamet kitabı yetmedi mi?

Söz, akıl ve vicdan dini yetmedi mi?

İman, aşk ve cihad çok mu zor geldi?

Recep İhsan ELİAÇIK

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : mucize, ayet, kuran

MU'CİZE ANLAYIŞI ÜZERİNE

15/10/2009 · Kategori: Mucize

Mu’cize Anlayışı Üzerine

“Mu’cize”nin en yaygın tarifi “insanların, izahında acze düştüğü olaylar veya olgular” diye bilindiğine göre, izahında güçlük çekilen her olay veya olguya “mu’cize” demek kolaylaşır.

Fakat olayların izahı; toplumların fikrî seviyelerine ve geçmişteki tecrübe ve gözlemlerinin zenginliğine göre çok farklılık arzeder. Geçmişinde hiçbir “deprem” tecrübesi yaşamamış bir toplum için, yaşayacağı “ilk deprem”, izahsızdır ve çok “özel”dir. Bunun gibi bir “med-cezir” hadisesi, bir “güneş tutulması” ya da çok az tekrarlanan veya her yerde görülemeyen bir tabiat olayı, ilk müşahidi toplumlar için özel ilahî müdahalelerdir ve izahsızdır. Ancak bu olaylar tekrar tekrar yaşandığı takdirde kanıksanmaya ve alelade görünmeye başlarlar. Günümüzde bir “yanardağ püskürmesi”nin ya da bir “deprem”in alelade (tabiî) birer olay olarak algılanmaları gibi…

Demek ki mu’cize anlayışı toplumdan-topluma değişebilir. Bugün bile, bir illüzyonistin, hilesine vakıf olamadığımız (yani izah edemediğimiz) bir gösterisi karşısında heyecanlanırız. Bir insanın testere ile ortadan ikiye kesilmesi ne kadar heyecan vericidir! Bereket versin ki, günümüzdeki illüzyonistler bu marifetlerinin hilesini de açıklama alçak-gönüllülüğünü göstererek izleyicilerini rahatlatmaktadırlar.

Bu örneğimizle, geçmişte “mucize” olarak algılanan olayların birer illüzyon olduğunu iddia etmiyoruz. Teknolojinin ve keşiflerin ulaştığı seviyeye rağmen, bugün bile “National Geographic” veya “Discovery” gibi kanallarda izlenen belgesellerdeki harika tabiat olayları karşısında hayranlık duymamak veya şaşırmamak elde değil.

Etrafımızdaki tabiatın hâlâ keşfedilmemiş harikalarla dolu olduğunu iddia edebiliriz. Hattâ keşfolunmayan harikaların, keşfolunanlara nazaran kemiyet olarak çok cüz’i kaldığını da iddia edebiliriz. Nitekim İngiliz Astrofizikçisi Sir James Jeans’e göre: “Bilinenlerin sayısı aritmetik bir dizi (1, 2, 3, 4,…) şeklinde artarken, bilinmeyenler kübik bir dizi (1, 8, 27, 64…) şeklinde artmaktadır ve her yeni keşif, arkasında karanlık bir meçhuller uçurumunu beraber getirmektedir”.

Bilindiği gibi Kur’ân’da “mu’cize” kelimesi geçmez. Onun yerine “âyet” kelimesi geçer. Allah’a işaret eden, O’na götüren belgeler anlamında “âyet”, hem Kur’ân’ın cümleleri için, hem de her çeşit tabiat olayı için kullanılır. Müşriklerin Peygamberlerden istedikleri “harikulade olaylar” anlamında talepleri de gene “âyet” kelimesiyle ifade edilmiştir.

Geçmiş toplumların ve özellikle peygamberlerle yaşamış toplumların hatıralarında neden daha çok “mu’cize menkibeleri”ne raslamaktayız?

Toplumlar da, bir insan bireyine benzer merhaleler geçirmiştir. İnsan bireyinin nasıl bir bebeklik, bir çocukluk, ve nihayet bir “rüşdüne erme” dönemi varsa; toplumların da, tarih sürecinde aynı merhaleleri yaşadıklarını düşünebiliriz. Rüştüne erişinceye kadar, insan bireyi nasıl ebeveynin vesayetine muhtaç ise; toplumlar da rüşdünü ispatlayıncaya kadar peygamberlerin vesayetine muhtaç olmuşlardır. Peygamberliğin son bulması, bu anlamda, insanlık toplumunun rüşdüne erdiğini ifade eder.

Çocukluk çağını yaşayan bir insan, nasıl daha çok görüntü ve seslerden (görsel ve işitsel olaylardan) etkileniyorsa, aynı merhaleyi yaşamakta olan peygamber ümmetleri de akli bir argümandan çok; gözünü, kulağını etkileyen bir olay talep ediyorlardı. Onlar için, akla hitap eden hikmetli bir sözden ziyade; bir kasırga, bir yıldırım, bir şimşek daha etkili idi. Peygamberden de, haklılığının bir kanıtı olarak –mesela– gökten başlarına taş yağdırmasını talep ediyorlardı.

Peygamberliğin son bulması, insanlığın rüşdüne erişinin ifadesi olduğundan; rüşdüne ermiş kabul edilen bir toplum içerisinde, bu merhaleye yakışmayan “âyet/mu’cize talepleri”, Son Mesaj’da hep seviyesiz bulunmuş ve karşılıksız bırakılmıştır. Buna karşılık “enfüs ve âfakta” her zaman var olan “tabiatımızdaki/tabiattaki âyetler”e sürekli dikkat çekilmiştir.

Şurasını da hatırlatalım ki; peygamberliğin son bulması ile insanlığın rüşdüne erişmiş olması vakıası, onun, gelişimini bitirmiş olduğu anlamına gelmez. İnsan bireyinin rüşdüne erdikden sonraki gelişimi gibi toplumların da –kıyamete kadar– gelişimi devam edecektir.

Peygamberlerle yaşamış toplumlardan bize kadar gelmiş hatıraların çoğu, artık tarihî olmaktan çok menkibevîdir. Özellikle Kitab-ı Mukaddes yoluyla gelen malzemeye, inananları bile artık “tarihî malzeme” gözü ile bakmamaktalar. Meselâ Montgomery Watt’a göre “Tevrat’taki şekliyle Âdem kıssası, insanlığın kardeşliğini simgeleyen bir efsaneden öteye geçemez.” Ernest Renan’ın, İncilleri kaynak alarak hayatını anlattığı İsa (s) ise, yeryüzünde yaşamış ve orada ölmüş samimi ve erdemli bir insanoğlundan başka bir şey değildir.

Görülen o ki, batılı ilim adamları, tarihî-dinî anlatımların menkibevî ve efsanevî unsurlarını bertaraf ederek, onlardan evrensel ahlâki değerler istinbat etmeye gayret sarfetmektedirler. Fakat bu çok zor bir teşebbüse benziyor. Çünkü onlar her kelimesi kutsanmış bir tarihi malzeme (Kitab-ı Mukaddes) ile karşı-karşıyadırlar.

Müslümanların ise “resmen” kutsanmış bir tarihleri yok. Bugüne kadar “siret” ve “tarih” kitaplarına kutsallık atfeden İslâm âlimine rastlanmamıştır. İslâmı doğru yorumlamak için bu büyük bir avantaj.

Fakat “hadis”ler sözkonu olunca bu avantaj tehlikeye düşmektedir. Lafızları itibarı ile Peygamber’e (s) aidiyetleri ve dolayısıyla fasih arap dilini temsil ettikleri konusunda haklı şüpheler tevlid eden bu malzemenin Kur’ân tefsirine tahakkümü her sahada hissedilmektedir. Bir örnek vermek gerekirse, çok yakın bir geçmişte bir TV kanalında, Hz İsa’nın Kur’ân’a göre ölmüş olabileceği kanaatine karşı, dindar müslüman kesimi temsil eden eski bir bakanın öfkeli cevabı şöyle olmuştu: “Kardeşim, bu konuda Kur’ân’a değil, ‘hadîs’e bakacaksın. Bizim inancımıza göre Hz. İsa ölmemiştir, semaya çekilmiştir. Kıyamete yakın inip bize peygamberlik yapacaktır!”. Buna karşılık programın lâik takdimcisinin “Öyle ise niçin hepimiz hristiyan olup İsa’nın yolunu benimsemiyoruz?” şeklindeki enteresan sorusu da geçiştirilmişti.

Görüldüğü üzere batılıların kutsanmış tarihine karşılık bizde de kutsanmış ve Kur’ân’a tahakküm ettirilmiş bir “tefsir/hadis” anlayışı hüküm sürmektedir. Siz, istediğiniz kadar Kur’ân’ın birçok âyetinin, özellikle Maide sûresinin son âyetlerinin Hz. İsa’nın öldüğüne açıkça işaret ettiğini hatırlatın. Bu konuda söz Kur’ân’ın olmaktan çıkmıştır.

Görüldüğü üzere sonuçta usûl meselesine gelinmektedir. Müşterek ve evrensel inanç esaslarının belirleyici kriterleri nelerdir? Bu konuda kaynakların öncelik sırası ve değeri nedir? İnanç ve amelde asgarî müşterekler (olmazsa-olmaz’lar) nelerdir? Tahkikle mi, yoksa taklidle mi yol alınacaktır?

Toplumumuzda –belki de bütün İslâm Âlemi’nde– bu öncelikli meseleler çözülmüş görünmüyor.

Durum böyle olunca, birisi cesaret gösterip:

·     Tevhidi doğru anlamalıyız. Allah’ın hakkını Allah’a, beşerin hakkını beşere vermek demek olan “tevhid” konusunda peygamberini istisna ederek ona beşer-üstü sıfatlar atfetmemeliyiz. Bu meyanda bütün şefaatın Allah’a ait olduğunu Kur’an kesin olarak ifade ederken, Peygamberi (s) bu işde Allah’a şerîk yapmamalıyız;

·     Allah’ın dinini hurafelerden temizlemeliyiz. Zira hurafeler, toplumları maddî-mânevî geri bırakır. Allah’ın “Kelâmı” ile “Varettikleri” arasında çelişki görmemeliyiz. Allah’ın “sünneti” ile çelişen nakillerimizi te’vil etmeliyiz: Geçmişte Hz. İsa’nın ölüleri dirilttiği, kendisinin de ölmediği, hâlen dördüncü kat semâda yaşadığı; Hz. Süleyman’ın kuşlarla konuştuğu, rüzgâra binip gezdiği, “cin”leri işçi olarak çalıştırdığı; Ebrehe ordusunu “Ebabil” kuşlarının püskürttüğü; Son Peygamber’in (s), bir işareti ile ayı ikiye böldüğü, parmaklarından binlerce –hatta onbinlerce– kişiyi ve bineklerini doyuracak kadar sular akıttığı… şeklindeki yanlış tefsirleri doğrultmalıyız. Kur’ân kıssalarının ibretâmiz ve mev’ize özelliğini öne çıkarmalıyız. Mazrufu bırakıp zarfla oyalanmamalıyız…

dese, en “muhakkık” kesimlerin bile; usûl, te’vîl, tefsir… adına bir sürü argüman(!)la karşı çıkacakları görülecektir.

O mâhiler ki derya içredir, deryayı bilmezler.

Allâh’ın kudretini sınırlamak elbette hiç kimsenin haddi değildir. Ancak bir takım zaaflarla uydurulan hayal ürünü olaylara “mu’cize” demek ve Yüce Yaratıcı’ya bu mevhûm olayları yaratma mecburiyeti getirmek de kimsenin haddi olmamalıdır.

Bu konuda müşriklerin paraleline düşmemeye ve Yaratıcımızın “enfüs ve âfakta” yarattığı gerçek âyetlerini keşfetmeye çalışmalıyız.

Malik Bin Nebi’nin aşağıya alıntıladığımız tespitleri aydınlatıcıdır:

Sadece “tarih” açısından bakacak olursak, Denis Papin’in “buharın elastiki gücü”nü keşfetmesi olayını “mutlak bir tesadüf eseri” olarak değerlendirmek gerekecektir. Çünkü bu buluş anında, buharın etkisi ile alçalıp yükselen bir çaydanlık kapağına bakıyordu. Ama Denis Papin’den önce de, ateşin bulunuşundan teknolojik çağa gelinceye kadar, kaç insan nesli, bu olayı –aynı pratik sonucu çıkarmaksızın– görüp geçmiştir.

Demek istiyoruz ki, Denis Papin veya Watt, entellektüel bir ortamda gözlem yapıyor ve düşünüyordu.

Gerçekten de , Descartes, “Metot Üzerine Konuşmalar” adlı eserinde bu öncü düşünce’yi (keşif ve icatlardan) iki yüzyıl önce belirtmiş bulunuyordu:

“Edindiğim fikirler, bana, hayata pek yararlı birtakım bilgilere ulaşmanın mümkün olduğunu; okullarda, teorik felsefe yerine pratiğinin konulabileceğini; böylece ateş, su, hava, yıldızlar, gökler ve bizi çevreleyen bütün varlıkların kuvvet ve etkisini daha iyi tanıyabileceğimizi ve onları, elverişli oldukları işlerde, aynı şekilde kullanabileceğimizi ve neticede tabiatın hakimi ve sahibi olabileceğimizi göstermiştir.” (1)

Tabiatta potansiyel enerjinin kinetik enerjiye dönüşmesi söz konusu olmasaydı hareketten ve hayattan bahsedilemezdi. Her potansiyel kabiliyet ancak kuvveden fi’le çıkarıldığı zaman bir değer ifade eder ve bir değer üretir.

İnsanlarda var olan potansiyel kabiliyetlerin köreltilmemesi; kuvveden fi’le çıkarılması için bir “entelektüel otram” a ihtiyaç var. Bu da taklid yolunun iptali ve gerçek mânâda tahkik yolunun açılması demektir.

Rabbimiz bizlere tahkik üzere, rızasına layık ilimler nasip etsin.

(1)İdeolojik Savaş Ajanları
, Malik Bin Nebi, Fikir Yayınları, 2.Basım, İstanbul, 1977, s.42-43

Hikmet Zeyveli

 

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : mucize, ayet

ŞEYTANI ÖRNEK AL ESAD VE SEVDİKLERİNİ TERKETME!

15/10/2009 · Kategori: Siir

Şeytanı Örnek Al Esad Ve Sevdiklerini Terketme!

Esad
bildiğin gibi değil hiçbir şey


şeytan
insana sağdan soldan önden ve arkadan yaklaşır

ya şeytana
önden
arkadan sağdan ve soldan yaklaşanlar...?

esad artık herkesin acelesi var
acele seviyoruz birbirimizi
ve acele terkediyoruz

ve acele işe şeytan...

Yine bir sabah işte Esad
Kale`mle (E)(L)i(M) arasında bir zelzele ayiniyim
su`lar kar`maşa`sında

Annem hasta
ne zamandır doktora gdiyor
"Roce" ilaç firması ne kadar mutludur şimdi!!

bir sabah anneme söyledim ansızın

"ben artık suyu da aramıyorum" diye..
annem korktu ,esad

annem suyun aradığı bir oğul olduğumu bilmiyor

herkes suyu arıyor
sen de...
annem de..
hepiniz suyu arıyorsunuz..

içinde yaşadığım toplum ve çağ suyu arıyor

suyu arayan bir adam değil
suyun aradığı bir insan olmaya gidiyorum esad
ne olur kalma bu su arayıcılarının arasında
git benimle...

sen DOĞU olursan güneş sende açar esad unutma

sonra dünyadan daha ağır kaşlarını kaldırdı annem ve sordu:

"bir taşla duvar olur mu oğlum?
bir
taş
baş
yarar
ama
  ...
dedim anneme..

ayaklarının altını temiz tut dedim anneme
sen de söyle annene esad
bu apaçık bir hatırlatmadır
çünkü sular annelerin ayaklarının altındaki mekanı ağlıyor esad

ceplerimde ellerim yerine Ortadoğu taşıdığım bileklerimi usulca tuttu annem ve sordu
"hala dua etmiyor musun oğlum?"

-"
suyu arayanlar dua etsin
ben duanın kendisi olmaya karar verdim"
dedim anneme

Annemden merhametini ödünç istedim ağlayarak
Annem okyanuslar taşıdığım saç diplerimi okşadı

"-Halkımıza ne oldu anne?akrabalarımıza..sevdiklerimize?
annemin saçlarımı okşadığı eli kanadı..
sustu annem!

işte Müslüm bunu bilmiyor esad
ve solcuların annesiyle benim annem arasındaki en büyük fark
biz "oğullarız"...

esad..ne olur anla beni
tanıdığım herkes bir peçe
peçe...

insanlar kendilerine ait olmayan bir kafa karışıklığıyla dolaşıyor esad
kendime
yalan söylediğimden beri kimseye inanmıyorum

diyen bir şaire inat
ben sana inanmak istedim hep
çünkü
ben senden yana
kendime hiç yalan söylemedim!

bu yüzden şeytanı örnek al esad
sen onu camdan kovsan o bacadan girmedi mi
o seni hiç terketti mi?

...
şeytanı örnek al esad
ve sevdiklerini terketme

Kayıp Kentli

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şiir

BEN ARTIK DUA ETMİYORUM

13/10/2009 · Kategori: Siir

Ben Artık Dua Etmiyorum

Mermerler aktı içimden s/eller halinde göklere!
Ağ/açlar kirpiklerimden astı kendini gözlerime...
Ne yaptın sen?

Orduların ardına döndü, gitti!
Kaldım mı savaşların ortasında?
Ne yaptın sen?

Rahlelerde, kırdığın kalbimi okuyorum
"Aminler" uğulduyor melekler kulaklarıma..
Ne yaptın sen?

Geceleri peygamberler gelip
S/açlarıma ağlıyorlar
Okyanuslar buluyorum sabahları saç diplerimde
At(las)larımdan yırtıp nereye götürdün pişmanlık denizlerini?
Ne zamandır dağlar gözlerimden kıyılara iniyor
Geceleri peygamberler geliyor
U/yanamıyorum
Ne yaptın sen?
G/öç yollarını sadaka bırakır avuçlarıma, kuşlar
Bir kanadım sen de kalmış...
Anlıyor musun?

Ben artık dua etmiyorum
Allah'ın dibinde yaşıyorum
Allah'ın dibi...olur mu? deme!
Paslı kanatlarla örtüyor yüzümü sesime havalanan kuşlar
Ağ/l/ıyorum...
...gittiğinden beri..

Allah'ın dibinde yaşıyorum
Yine de aramızda iki melek
ve koca bir mahşerle...

Kolay değil onca terk edilişten sonra Allah'a küs(me)mek!!!
Öyle ehemmiyetsiz(!) bir halk içindeyim..
"Aağhahahahaaaaaaaaaağlayan Peygamberler Korosu"'ndan
beni anlatan tek ses:Bu!!!

Ortadoğu kadar doğal yüzümdeki yangınlar
Teşekkürler resmi ideoloji
Bütün sevdiklerim sana benziyor!!!


"Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?" demişti, Yüceler Yücesi
Cevap veriyorum:
"-Ben artık Dua etmiyorum-"...

27 ekim 2006-mersin Kayıp Kentli...

not: acıdan içimi deştiğim o akşamlarda, ki kendi içime yığılmıştım!; dualarımın hiç birini kabul etmeyen ve beni kendimle bir başıma bırakan Rabbe Hamdolsun!Dua eden yığınları terkedip bir dua gibi yaşama telaşında olanlara selam olsun!

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şiir

RİSALE - İ KÜL

13/10/2009 · Kategori: Siir

Risale - i Kül

Üzgün bir şehrin hasta ciğerlerini sahipleniyorum
Kangren nefesler soluyorum ne zamandır

Götürmedin beni bu şehirden
Tuttum kendimi recmlere
Öldükçe...Dirildim!
Anlıyor musun?

Sormam gayri hangi şehirdesin
İliklerime kadar bulaşmışken İntifadalara
Gözlerim uzak işgallere ağlıyor şimdi
İlişirken dizlerim yırtık sofralara...

Ben bedevi inleyişlerle Risale-i Küller yazıyorum adressiz Irak'lara..
Sen bir Filistinli Olmadığın için mi uyuyorsun bu kirli akşamlarda?

Dönme sevdiğim tanıyamazsın beni
Yetim İbadetlerimin inzivalarındayım

Kapandığım tapınaklarda
Kendimi baltaların boynuna astığım günden beri
Beynimde taşıdığım cehennemin
Samiri'sisin...


Kendi tevbelerimi tanımadım henüz
Affedemediğim nehirler var içlerimde
Bütün tebliğlerimi geri çağırıyorum
Kendi  tavafımı sunacağım hislerime

Bağışlamak istiyorum artık bu kalbi
Adresinsiz
Haberinsiz
Beklentisiz
Bağışlamak istiyorum artık bu kalbi...

KayıpKenti 2004 Mersin!

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şiir

ÜÇ SÖZ / ÜÇ TAVIR

13/10/2009 · Kategori: Genel

26/60-62: Böylece (Firavun ve ordusu) güneşin doğuş vakti onları izlemeye koyuldular. İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa'nın adamları: 'Gerçekten yakalandık' dediler. (Musa:) 'Hayır' dedi. 'Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir.'

9/40:
Siz O’na (peygambere) yardım etmezseniz, Allah O’na yardım etmiştir. Hani kâfirler ikiden biri olarak O’nu (Mekke'den) çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: 'Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir.' Böylece Allah O’na 'huzur ve güvenlik duygusunu' indirmişti, O’nu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, inkâr edenlerin de kelimesini (inkâr çağrılarını) alçaltmıştı. Oysa Allah'ın kelimesi, yüce olandır. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.

12/85-86: 'Allah adına, hayret' dediler. 'Hâlâ Yusuf'u anıp duruyorsun. Sonunda (ya kahrından) hastalanacaksın ya da helake uğrayanlardan olacaksın.' (Yakup) Dedi ki: 'Ben, dayanılmaz kahrımı ve üzüntümü yalnızca Allah'a şikayet ediyorum. Ben Allah'tan (bir bilgi olarak) sizin bilmediğinizi de biliyorum.'


Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : yaşam

MEZMURLARDAN

13/10/2009 · Kategori: Inan_

1. Mezmur

1 Ne mutlu o insana ki, kötülerin öğüdüyle yürümez, Günahkârların yolunda durmaz, Alaycıların arasında oturmaz.

2 Ancak zevkini RAB`bin Yasası`ndan alır Ve gece gündüz onun üzerinde derin derin düşünür.

3 Böylesi akarsu kıyılarına dikilmiş ağaca benzer, Meyvesini mevsiminde verir, Yaprağı hiç solmaz. Yaptığı her işi başarır.

4 Kötüler böyle değil, Rüzgarın savurduğu saman çöpüne benzerler.

5 Bu yüzden yargılanınca aklanamaz, Doğrular topluluğunda yer bulamaz günahkârlar.

6 Çünkü RAB doğruların yolunu gözetir, Kötülerin yolu ise ölüme götürür.

4. Mezmur

1 Sana seslenince yanıtla beni, Ey adil Tanrım! Ferahlat beni sıkıntıya düştüğümde, Lütfet bana, kulak ver duama.

2 Ey insanlar, ne zamana dek Onurumu utanca çevireceksiniz? Ne zamana dek boş şeylere gönül verecek, Yalan peşinde koşacaksınız?

3 Bilin ki, RAB sadık kulunu kendine ayırmıştır, Ne zaman seslensem, duyar beni.

4 Öfkelenebilirsiniz, ama günah işlemeyin; İyi düşünün yatağınızda, susun.

5 Doğruluk kurbanları sunun RAB`be, O`na güvenin.

6 Kim bize iyilik yapacak? diyen çok. Ya RAB, yüzünün ışığıyla bizi aydınlat!

7 Öyle bir sevinç verdin ki bana, Onların bol tahıl ve yeni şaraptan aldığı sevinçten fazla.

8 Esenlik içinde yatar uyurum, Çünkü yalnız sen, ya RAB, Güvenlik içinde tutarsın beni.

6. Mezmur

1 Ya RAB, öfkeyle azarlama beni, Gazapla yola getirme.

 2 Lütfet bana, ya RAB, bitkinim; Şifa ver bana, ya RAB, kemiklerim sızlıyor,

3 Çok acı çekiyorum. Ah, ya RAB! Ne zamana dek sürecek bu?

4 Gel, ya RAB, kurtar beni, Yardım et sevginden dolayı.

5 Çünkü ölüler arasında kimse seni anmaz, Kim şükür sunar sana ölüler diyarından?

6 İnleye inleye bittim, Döşeğim su içinde bütün gece ağlamaktan, Yatağım sırılsıklam gözyaşlarımdan.

7 Kederden gözlerimin feri sönüyor, Zayıflıyor gözlerim düşmanlarım yüzünden.

8 Ey kötülük yapanlar, Uzak durun benden, Çünkü RAB ağlayışımı işitti.

9 Yalvarışımı duydu, Duamı kabul etti.

10 Bütün düşmanlarım utanacak, Hepsini dehşet saracak, Ansızın geri dönecekler utanç içinde.

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : mezmur, dua, zebur,

TAŞ YERİNDE ACIDIR!

13/10/2009 · Kategori: Siir



1)


Taş yerinde acıdır
Öğrendim bunu ve dilimi bir taşa be(r)del verdim!

2)

Kendi yanımda duran yüzyıllarca eski birini sordu annem
Döndüm harabe saçlarımı öptüm üç kere
Anlattım,
ki: Söz konusu şahıs: benim!!!
(arkadya’lı bir dağlı)
Hiç kimsenin yaşamadığı bir dağda doğdu/m ve büyüdü/m!

(Ben daha ne anlatayım anne sana?)

Dağlardan indim: paganlara gittim, kovdular
Mazdean olan bir kızı sevdim, yüzümü yırttı
Manicilerden yolum bardesenitler’e düştü…
Yahudiler Hıristiyanlar ve Müslümanlarla kaldım
Salı geceleri çok ağladım.

Ah! Ebu Qurra bahsetsin sana benden
Ona da söyledim: “karşılaştığın kimselerin sözlerini dinleme" diye
O, dinleri kar(ş)ı(la)ştırdı ve bana İsa’yı sordu.
Üzgünüm İsa da öldü” dedim, Hayır dedi. Hayır!
Sustu Qurra! Fısıldadı:“Öldü ama Ölmedi” öyle mi?
İsa Öldü evet,  Musa ve Muhammed de!!!; ama şehitler ölmez dedim ve gittim!


3)

Aşk’ın şiirini yazanlar, Şiirin de Aşkını yazarlar mı?
Ölürsem beni kollarının arasına alır mısın ey dede?
Gaz verdiklerinde dünya susacak 
Beni elma kokusundan ölümün bahçesine götüren “ ey annem olmayan !”
Söyle bana:
go roj ji rojhilat hiltê çima rojhilat tarî ye?
-…?

Anlamadın mı?...

Diyorum ki:
Roj Jı Roj Hilate derkeve roj hilat cıma tariye?
-…?

Anlamazsın tabi!


Ben Yeryüzünün bütün dillerinde kanarken
Sen Yeryüzünün bir diliyle bile pansuman yapamayan ey beyaz dünya/lı
Demek gözlerimin rengini merak ediyorsun ha?

Bak ellerine öyleyse. Korkma bak. Ne damlıyor söyle bana?
Petrolün siyahıyla benim kanımın kırmızını karıştır
Ortaya çıkan rengin adıdır: Halepçe, ah Xalepçe!
Türkçesi:Başbağlar!
İkisinde de sustu hem beyaz efendiler hem esmer yoldaşlar!!!


4)

Taş yerinde acıdır
Acı yerinde taştır                                               

Acıyan her yanım taş olsun: acıyanheryanımtaşolsunacıyanheryanımtaşolsunacıyanheryanımtaşolsun: apağırbir:amin!

KayıpKentli 02-07-2009 Kıztaşı/İst 06:30

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şiir

YOL OL!!!

12/10/2009 · Kategori: Siir

Yol Ol!!!

Kör olduğum içinmiş bunca gördüklerim
Gökten üç elma düştü elmacık kemiklerime
Durmadı kararması gülüşlerimin

Biliyor musun
Her meyveli ağacı taşlamazlar
Kimisini keserler....kurt düştü diye
Kimse sormaz
Bu kurdu bu ağaca kim düşürdü öyleyse?
Dünya değil insan yuvarlak
Öyle olmasa neden dönmez gidenler terk ettikleri noktaya!!!


 "üşüyorum" diyorsun
ne kadar çok giyindiysen
o kadar titrediğini görmüyor musun?

Haydi! başla soyunmaya!
Ama elbiselerinden değil!!!
Tekmelemeye annesinin karnından başlayan insan
Sevdiklerini tekmelemiş çok mu?


Haydi sarıl kendine!
Okşa başını
"geçti...hepsi geçti" de
bunu önce sen yap kendine

Gar'ına değil
Yaygarasına veda et şehirlerin
Hazırlan haydi
Ve yola çık-ma sakın!
Yolun kendisi ol artık
Yolun kendisi ol
Yol ol...

kayıpkentli 09.03.2006 güneykent!

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şiir

ESADLAR DİVANI 3 (ERAEYTE ESAD)

6/10/2009 · Kategori: Siir

E'raey te Esad?

Yine bir sabah işte..gece kötü rüyalar gördüm esad
annemi uyandırmak istedim
"su ve sabun..su ve sabun getirir misin anne odama?..!"
"elimi yüzümü kitaplarımı ve duvarlarımı yıka(ya)cağım"
desem;
annem:"ne oldu oğlum sana?" diyecek.."ne oldu?"

"off anne..bana bir şey olmadı
Kandırılmaları kaldıramıyorum
hayata ne oldu anne?
nefes alamıyorum
dışarıda ha bire sistemler değişiyor
sınav sistemleri değişiyor
dolmuş güzergahları değişiyor
kanunlar değişiyor
sevdiklerim değişiyor
(bana merhametini de vermedin,ödünç..)

sen de değişiyorsun anne?
hep soru soruyorsun
su istiyorum..çeşmedeki suyu anlıyorsun..ben onu istemiyorum
bir ben değişmiyorum anne
bir ben

dilenciler bile gerçekten dilenci değil bu şehirde
bir çoğu gizli istihbarattan

bana "sana ne oldu oğlum?" deme..
kötü rüyalar görüyorum
gördüm mü..
gördüm
ne gördüm?

kaldıramıyorum yaşadıklarımı
içimden her şeyi bırakıp gemi yapmak geliyor
büyük bir gemi...
hayır anne hayır hayır!!
peygamberliğe falan soyunduğum yok
hiçbirşeye soyunduğum yok
bırak ağlamayı
ben artık çok üşüyorum anne
giyinmem lazım!

ikide bir "Allah`ın bize şah damarımızdan daha yakın" olduğunu söyleme
sana ne bundan?..insanlara ne?

sana bin dört yüz kere söyledim
Allah insanlara yakın da ..
İnsanlar Allah`a ne kadar yakın anne?"


Anneme bunları söyleyemiyorum esad
artık namazda kılamıyorum esad
Allah ha bire soru soruyor, annem de!
ne cevap vereceğimi biliyorum?
..yok ..hayır bilmiyorum

Eraeyte diyor bana Allah
ne diyeceğim şimdi ben?
Anneme "gözlerimi yıkamam lazım" diyorum
Lavaboyu aradığımı sanıyor.Hayır anne!
Gördüklerimi yık(a)mam gerek
Rüyalarımı..sınıfsal toplumu...sistemleri..

Allah`a ne diyeceğimi kestiremiyorum esad
Eraeyte?" diyor bana."Gördün mü?" diyor."Gördün mü?"
Eraeytellezi...?:"Gördün mü o kimseyi?

Soruyorum kendime
Eraeytu? diyorum..:gördüm mü?

komşulardan başlıyorum gördüklerimi düşünmeye
Gittiğim kitapçılarda ki kitapsızlıkları...
dışarıda onlarca kitap yüklü merkep..hep iki ayaklı
Anamur`u..
Malatya'yı..
Urfa`yı..

Artık namaz kılanlara da inan(a)mıyorum Esad
Eraeytellezi yükezzibu biddin?"diyor..O!
Kimse ne gördüğünü düşünmüyor
"Haydi kılalım da çıksın aradan" diyorlar..
şaşırıyorum Esad

-Vakit namazları mı arada? Hayat mı vakit namazlarının arasında?
(ses yok) !!!

"Namaz borcu" diyorlar
namaz kılmak borç mu ödemektir?

namaz kılmak borçlanmaktır oysa
sorumluluk almaktır
namaz kılınca huzur buluyor insanlar
anlamıyorum
Rabbine karşı borçlanan insanlar huzur buluyor
Tir tir titremeler gerekirken...

"Eraeyte" diyor kitab
Kimse ne gördüğünü düşünmüyor
Belki de insanlar gerçekten görmüyor Esad
Öyle olmasa
bunca "bakarkör`"ü nasıl açıklarız

Eraeyte diyor
bende soruyorum esad kendime
"maraeytu?
:ne gördüm?
"gördüm mü":"eraeytu?"
off..Allah`ım ne sana ne Esad`a..ne anneme..
...bilmiyorum ...


"Ellezine hum"
onlar o kimseler ki...
sahi biz artık nasıl kimseleriz Allah`ım?

Çocuğunu koleje ve iki ayrı dershaneye gönderen o müslüman(!)adama sordum:
"yanında çalıştırdığın bu tezgahtar kız neden yüz yetmiş beş milyon para alıyor ve 12 saat çalışıyor?"

"Sanane?"diyor.."Piyasa her yerde böyle(!)"

piyasa...kapitalizm denizi..serbest piyasa ekonomisi..rant.kredi.teşvik.kapital.faiz.repo.kobi.yatırım payı.kalkınma fonu...vs...:kısaca:cumartesi toplumunun özellikleri!

Hakimiyet Allah`tan piyasaya indirildi..
Anneme söylemiyorum bunları

Esad..Bir omuzlarıma
bir Ortadoğu'ya
Bir de çağa bakıyorum
usulca dökülüyor dilimden içli bir sözcük

"Veylun"...(Yazıklar olsun)

Annem:"Bir şey mi dedin" diyor.
"Hiç anne..Hiç!" diyorum..

Eraeyte diyor Allah..Kıyamete kadar da diyecek
Raeytu diyorum..Gördüm.Evet!
Gördüklerim mi acı veriyor?
Gözlerim mi acı veriyor
kestiremiyorum artık esad


Şimdi ben de sana soruyorum:

Eraeyte Esad
Eraeyte..? 


KAYIPKENTLİ

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şiir

NUHUN GEMİSİNDE BİR İŞÇİYİM

1/10/2009 · Kategori: Edebiyat

Nuhun Gemisinde Bir İşçiyim


Kadir Bal

"Nuh'un gemisinde bir işçiydim

Günlüğümü biriktiriyordum tahtaların arasında."(Sezai Karakoç)

ve tufandan kısa bir zaman öncesi...:

Nuh'un yanında çalışmaya başlayalı tam on sekiz gün oldu... bileklerimde hafif bir ağrı var...Nuh'a söyledim "çok zorlama " dedi...oysa Nuh'un da elleri ağrıyor...kaç defadır ellerinin su toplayan yerlerine merhem sürüyor... ama Nuh'un gözleri hep parlak...benimkiler gibi değil...eğer Nuh gibi peygamber olsaydım belki ben de bu kadar kendinden emin ve ahaliye aldırmadan çalışabilirdim...Dün babamla karşılaştım tesadüfen...bana baktı baktı ve-"sen artık evladımız değilsin sakın bir daha gelme ve "dedi ...ellerime bir yangın düştü sanki.. sadece "baba" diyebildim titreyen sesimle..."beni bir an olsun dinlesen?!" dinlemedi. Hızlı hızlı yürüdü gitti... Oysa seni ne kadar özlüyorum baba... Sabahları beni uyandırışlarını... Bilgilerini benimle paylaşmanı... Akşamları erken yatmamı isteyişlerini..."şurdan bir su ver oğlum" deyişlerini... Hani çenemin altından hafif hafif daha tüy halinde sakallarım çıkıyorken "erkek oluyor benim oğlum" deyip güçlü bir el ense çekişlerini…  Ah baba... Dün kız kardeşim geldi yanıma... Gizlice annemin hazırladığı çıkını getirdi... anneme "oğlun artık bir sapık" diye bağırmışsın...ben senin inan biricik oğlunum..sapık değilim ben baba...sapık değilim... Değilim...

Nuh bu sabah yanıma geldi...halimdeki durgunluk dikkatini çekmiş.."yok bir şey" diye geçiştirdim...ama anlatmak istedim ona...anlatamadım...ellerine kapanıp ona içimi açmak ve sadece ağlamak ağlamak ağlamak istedim... 

Nuh'a inanıyorum ben... O yalancı biri olamaz... Yalancılar her gece sessiz sessiz içli içli halkına ağlar mı?kaç gece onun hıçkıran sesini ve "olmadı rabbim,elimden geleni yaptım,gücüm tükendi,bağışla beni" diye ağlarken gördüm...yalancılar gecelerini uykusuz secdelerde geçirirler mi? 

Nuh gemi yapmaya başlayacağımızı söylediğinde çok şaşırdım.. bir tufandan bahsediyor Nuh... İç dünyamda bir ses ona inanmam gerektiğini söylüyor.. ama aklım mantığım almıyor..şimdi ona inanmış olmamın bedelini ödüyorum... büyük bir gemi yapmamız gerektiğini söylüyor Nuh...çok korkuyorum... Nuh'un dediğine göre yer yerinden oynayacakmış...

Ah baba ... Ya Nuh haklıysa? ... Neden inanmıyorsun ona? Bizden önceki kavimlerin başına gelenleri anlatan sen değil miydin geceleri baş ucumuzda?...

Gündüzleri çok yoğun bir şekilde çalıştığımız için ancak geceleri boş vaktimiz oluyor..ben de tüm derdimi yazarak hafifletebiliyorum hiç değilse.. Az sonra Nuh uyanır mutlaka gece secdesi için... Beni uyanık görmesin... Biliyorum Nuh yine ağlayacak..

Ben de…

Günler olanca hızıyla ilerliyor... Havada tek bir yağmur damlası bile yok… Nuh aylarca yağacak korkunç yağmurlardan bahsediyor… Ürperiyorum... Çevremde gördüklerime, insanlara, komşularıma, sokaklara, evlere, evlerin çatısına, kedilere, yol kenarında biten otlara, tepelerin üzerinde çobanların oluşturduğu ince patikalara... Yakalayabildiğim her ayrıntıya derinlemesine çok daha dikkatli bakıyorum... Çünkü bu onları son görüşüm olacak...

İnsan neden kaybedeceğini anladığı zaman daha bir yürekten bakıyor sevdiği şeylere?.. Kaybetme ihtimalinin görünmediği zamanlarda neden es geçiyoruz ayrıntıları? Oysa hayat ayrıntılarda gizli değil miydi?.. Ve şeytan da...

Nuh mesela... Konuşurken ne kadar canlı ve heybetli... ama çalışırken? Çok dalgın... kaybolup gidiyor fiziksel yapısının altında... bugün kafama takılan bir iki soruyu sormak için seslendim... Duymadı bile... Daha sonra susamıştır belki diye su götürdüm...ağır  ağır içti suyu...sonra bana baktı...ve "bu suya iyi bak; bir de şu insanlara" dedi ve işine döndü...o kadar derin manalar vardı ki kelimelerinde..su ve insanlar arasında bir bağ kurmamı istedi... kurmamı istediği bağ beklediğimiz tufandan daha öte bir şeydi… Su'ya baktım... Su hayat demekti… Su can demekti..su enerji demekti..ya insan?..sahi insan ne demekti? Çift kutuplu bir doğaya sahip ilginç bir varlık… Cenneti de cehennemi de yüreğinde taşıyan... Su ve cennet… Su ve cehennem... Su ve insan...

Nuh insanların sudan yaratıldığını söyledi...insanın yaratıldığı suyun gün gelip insanın hayatına son vermesi...su hem yaşamın başlangıcı..hem sonu...bir peygamberin düşünce iklimini paylaşmak ne kadar ağır böyle?... Bazen onun tek bir cümlesinin üzerinde günlerce kafa yorduğumuz oluyor..şu an bir peygamberle büyük bir gemi yapıyorum...ne kadar garip..tanımlaması güç bir duygu bu... Bir peygamberle gemi yapmak... Nuh kendisinden sonra gelecek olan elçinin kitabına konu olacağımızı söyledi..ve nesiller bizim şu an... Şu dakika yapmakta olduğumuz gemiyi düşünerek ve çevremizdeki şu insanların bizlere yaptığı alaylara bakarak kendi gününün olaylarını yorumlayacakmış... Yani biz şimdi tarihin aktif öznesiyiz öyle

Yemek saati mola verdiğimizde "-Nuh!" dedim..Nuh bana baktı ..."-savaş ilan etmekle savaşın kendisi aynı şey değil biliyor musun?" dedim.."-biliyorum" dedi.."-suya ve insanlara iyi bak demiştim ya sana...işte bunun için demiştim..yakın bir zaman sonra tufan başlayacak...ve insanlar suyu ve suyun aslında ne anlama geldiğini o zaman anlayacaklar..onlara tufandan bahsettiğim zaman alay edip gülüyorlar ya..havaya bakıp bakıp 'gökte bulut yok sen bize tufandan bahsediyorsun Nuh 'diyerek beni aklımı yitirmekle itham ediyorlar ya...o tufan geldiğinde insanlar bir ellerindeki suya bakacaklar bir de göğe..ve kendi kendilerine diyecekler ki: demek bugüne kadar içtiğimiz şu suyu hiç okumamışız..."şaşırmıştım.."su hiç okunur mu ?" diye sordum heyecanla...  gülümsedi Nuh..."eğer" dedi.."suya gülümsersen o da sana gülümser..suya ağlarsan o da seninle üzülür...suyu sana veren Rabbine ihanet edersen Rabbinin suyu dün sana can verirken bugün senden can alır...işte olayları bu bağlamda düşünmek o olayı okumaktır aslında...

Yemek bitmişti..."unutma" dedi Nuh "en çabuk kuruyan ıslaklık gözyaşıdır" ve daha sonra devam ederek: "biz bu halka çok ağladık..göz yaşlarımızın tuzunu yüreğimize bastık..çöle döndü çağrılarımız..bizi yalanladılar...dillerimizdeki tüm fidanları kuruttular..işte bu yüzden suyu iyi oku...bizlere can olacak su onlara felaket olacak"... dedi. Nuh'u şimdi daha iyi anlıyordum... Bir elçiye sırt dönmek suyu kahretmekti...

Nida Dergisi

 

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : nuh, tufan

KEŞKE E'LE'MİM BİLSEYDİ!

1/10/2009 · Kategori: Siir

Keşke E'le'mim Bilseydi!

Mevlana bütün şiirlerini ateşe atmış
Kâtibi: "Aman ne yapıyorsunuz efendim?"
Mevlana: Haktan Geldi; Hakka gitsin!!!"

***

Bir sabah bütün şiirlerimi topladım
Odama "bizi yalnız bırak" dedim
Duvarlara da "arkanızı dönün"
Kapıya "kapat ve çık"...

Elimdeki kibrit kutusuna baktı şiir
"Madem yakacaktın neden yazdın"
...Gülümsedim ve sustum

"Madem herşey kül olacaktı?; neden yazdın?"
...kibriti çıkardım

"Peki yak; sen bilirsin; ama Neden"
...ve kibriti çaktım!

"Yaktıktan sonra eline ne geçecek"
dedim: "Sizi yakmayacağım ki!"

ve şiirlerimin önünde kendimi ateşe verdim
şiir dedi ki: "Beni işte şimdi Yaktın!!!"

Kendini yakmak: Peygamberlik mesleği!
Şiirlerini yakmak: Mevlana'nın sünneti

Şiirlerini yakarsan: Şöhret olursun
Kendini yakarsan: Şehid bir şair!
Bunu böyle bil ey şiir...

Ve dinle:
dinle ölür bütün kötülükler
ve de dinle yaşar bütün kötülükler


Çöl: hem rahim, hem mezardır!
birine Muhammed ise, diğerine Ebuzerr!
Ve dinle yaşar Muavviyeler!!!

Ah aşktan beni ideolojiye; ideolojiden kendime yoğuran rüzgar
Musa'nın asasını kendime vurdum; bak ruhum ayrıldı ortadan!
Uzaklaşabilirim artık kendi Firavunumdan!

Yazmak: Kendimi şiirin çarmıhına asmaktı!
Ellerimle uğraşmamsa hep bundandı...
Siz aşkı ve altını; çarmıhı ve Kudüsü kutsayın!

Şimdi sıra sende Ey Şiir!
Yak!
Haydi Yak!!!
Sana doğru uzanan g/özlerimi

Ey İlham!
Sus ve dinle:...
Şiiri gizem değildir şairine!
Benim kavmim: Ele'mim'di...
Keşke Ele'Mim bilseydi...

Ah bu uğuldayan da ne Ruhumda?
Ah Rabbim! Sen miydin?...

Musa'nın gördüğü ışık kör etti beni!
Rabbim yetmez mi artık?
Sakinleştir beni!!!...

5.4.2009 fATİH-iST...16:30
KayıpKentli

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şiir

BİLMİYORSUN

1/10/2009 · Kategori: Siir

Bilmiyorsun / İhanet Sahibi, Ne Edilir


Bilmiyorsun

Hiçbirşey öyle değildi...
Gözkapaklarım fırtınalarla kaldıracağım kadar ağır değildi
Ben denizleri yırtıp hınçla
Yüzümü fırlatıp gideceğim kadar değildi...

Uzak neresi değildir?
üç ayaklı köpekler bağladım yüreğimin sınırına!
Allah bana dualar öğreten korkunç büyüklükteki bir teselliyken
Lanet mi okudu gökler!
hangi duamın reddiyim ben?

Bilmiyorsun

paslı nehirlerle karşılaştım,geri de dönmedim
göğüs kafesimde parmak izlerim
"çıkarın beni burdan"
yüzüm bir merdiven basamağı
telaşlı adımlarla çıkıp gittiğim...

geceleri
"Derweşe Evdu" okuyorlar kulağıma
kanımı sundular üç altın fincanda ellerime
bütün başların eğildiği yerde kaldırdım ben başımı
kendimin kavgasına sürüldüm,ruhumun cephesinde...
Sarılıp ağladım güneşe...

Bilmiyorsun
ait değilim artık -kendime dahil- hiç bir sunağa
ben(im) değil artık,kimse!
"İhanet sahibine edilir" diyor bir ses rüyalarımda
uyandığımda fısıldıyorum:
i-
ha-
net

sa-
hi-
bi, ne edilir?
azad ettim işte bu kirli tavafı...
Gitmenin bilgisini aldım ayaklarımdan ruhuma verdim
gitmek: uzaklaşmak değil,ya(şla)nmak artık!
ki ölmek değil midir bir daha geri dönmemek?

Bilmiyorsun
ayaklarımdan ne istediğimi...
neden suların değdiğini parmak uçlarıma...
bütün "kum tepeleri"den beni çağırsın bir ses,Allah için ne olur?
"in" desin "in",
"
in ve katıl
 g
(öm)ülüşünün pervanesine"
...bir kulağıma ezan okudum,diğer kulağıma haykırdım:ti li li li li li
tutunduğun dalları bırak dedin,ama neye tutunacağımı söylemedin!
bıraktım ben de ...
tuttum kendimi bir ateşe...
ve bitti gidişler; kül dökünce gözlerime...

Bilmiyorsun
"Arınıp temizlenmek isteyeni engelleyini mi, hep?
ya engelleneni de gördün mü?
ya o doğru yolda yürüyorsa?
ya sakınmaya çağırıyorsa?
yalanlasa ve yüz çevirse daha mı iyiydi?"bilmiyorsun...

.ayaklarımı değil ruhumu kullanmalıyım.
içimi bulmalıyım!
güneş doğuyor!

06:36 30 eylül 2009 çarşamba kıztaşı-İst...Kayıpkentli

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şiir

RADİKAL AYNA

29/9/2009 · Kategori: Siir

Yüreğinle hiç Namaz kılmadın ki,
Kalbinin içindeki putlar kırılsın
.

Dilimde taşıdım İslam'ı
Yumruklarımda sıktım Ayetleri
Hep dışa dönük davetim
Seslenmedim içime.
Benliğimdeki İlahlar,
Söyle nasıl sırıtsın....

"Yoldaki işaretler" elimde
"Dört terim" dilimde
"Dine karşı din" sesimde
Ben nasıl Muttaki olamadım?

Ezgilerim Filistin
İffetim Paris

Radikal Ayna

Gündüz telaşım Malkomx
Gece sükutum Pinokyo

Ruhlara tavsiyem Zemzem
Kendi susuzluğuma Coca cola

Vaazlarımda Sahabii
Yalnızlığımda Züleyha

Yabancıya Muhterem
Ev ehlime Harici.

Kahrolsun Amerika!
Kimseyi ilgilendirmez içimdeki İsrail

Yüreğimle hiç Namaz kılmadım ki,
İçimdeki PUTlar kırılsın...

Kayıp Kentli

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şiir

EY HALKIM SÖYLE

28/9/2009 · Kategori: Ihsan Elia_ik Yazilari

Ey Halkım Söyle

Tevrat’ın son bölümü olan Malaki şöyle bitiyor: “Rabb’in büyük ve korkunç günü gelmeden önce size peygamber İlyas’ı göndereceğim. O, babaların yüreklerini çocuklarına, çocukların yüreklerini babalarına döndürecek. Öyle ki gelip ülkeyi lanetleyerek yok etmeyeyim.” (Malaki; 4/5).

İncil’in son bölümü olan Vahiy kitabı da şöyle bitiyor: “Bunlara tanıklık eden “Evet, tez geliyorum!” diyor. Amin! Gel, ya Rab İsa! Rab İsa’nın lütfu kutsallarla birlikte olsun! Amin.” (Vahiy; 22/20-21).

Kur’an’ın son suresi olan Nâs da şöyle biter: “De ki: İnsanları şüphelere düşüren sinsi fısıldayıcıların şerrinden, görünür görünmez tüm belaların şerrinden insanların Rabbine, Melikine, İlâhına sığınırım.” (Nâs; 1-6)

***

Bitiş bölümlerinden de anlaşılacağı gibi Kur’an, önceki Tevrat ve İncil’den uslup, tema, vurgu ve geleceğe bakış açısı (eskatoloji) bakımından esaslı farklarla ayrılır. Bu, aynı zamanda Kur’an’ın dini dünyaya getirdiği reformu da yansıtan önemli bir farktır.

Önceki Tevrat ve İncil’in, bu konuda, daha önceki Vedalar ve Avesta metinlerinin etkisi altında olduğunu görüyoruz. Yani her ikisinde de Hindu-Caynacılığının ve İran-Mecusiliğinin açık etkisi var. Bu metinlerde daima muntazır (beklenen, gözlenen), musavver (özelikleri açıklanan) ve muhayyel (hayali kurulan, düşlenen) bir “kurtarıcı mehdiden” bahsedilir.

Şöyle ki:

* Hindistan’daki Caynaizme göre Mahavira, dünyaya belirli aralıklarla gelen kurtarıcılardan (cayna) biriydi. Mahavira’dan önceki son kurtarıcı (cayna) 250 yıl kadar önce gelmişti. Çünkü dünya kuruluşundan beri canlı bir öz olan civa (ruh) ve cansız madde­lerden (aciva) oluşur. Civalar doğaları gereği tüm bilgiyi, erdemi ve sonsuz mutluluğu içerirler. Bu özelliklerini açıkça göstermemelerinin sebebi daha baştan türlü türlü maddelerle kirlenmiş, bulanmış olmalarıdır. Böylece gerçekte kusursuz ve ölümsüz olmaları gereken civalar ölümlü, maddi vucutlara bağlanmış olurlar. Civanın bu kirli maddeye bağlanmışlıktan kurtulmasının yolu, maddeden bağımsızlaş­ması ve yeni kirlenmiş maddelerin alınmasının önlenmesiyle mümkündür. Bunun için kişi sıkı perhiz yapmalı, katı bir disiplin içinde yaşamalı, çileci ve erdemli bir yaşam sürmelidir. Bunu en yüksek düzeyde yapan kişiye de cayna (kurtarıcı) denir ve her 250 yılda bir ‘yüzyılın başında’ zuhur ederek insanlığı kurtarır… Bugün Mahavira taraftarları (caynalar) Hindistan’da seçkin bir azınlık çevrede iki milyon civarındadır...

* Mecusiliğe göre, yaratılıştan kıyamete kadar zamanın süresi her biri üçer bin sene devam eden, dört devreden meydana gelen 12.000 senedir. Birinci devrede (1-3000) Ahura-Mazda melekleri, iyi ruhları ve Fravaşileri, yani canlıların ezeli ruhsal suretlerini yaratmıştır. Bütün bunlar sonsuz bir gelecekte mevcutturlar… İkinci devrede (3000-6000) sonsuz yaratılış maddeye dönüşür. Maddeye dönüşen ilk insan Gayomart ve hayvanlar aleminin ilk boğa ruhu olgun ve günahsız bir hayat sürmeye başlarlar. Kötülük tanrısı Ehrimen birinci devredeki hücumunun boşa gittiğini ve nihai zaferi Ahura-Mazda’nın kazanacağını görerek tekrar yeni bir saldırıya geçmek ister. Bu defada Ahura-Mazda galip gelir… Üçüncü devrede (6000-9000) Ehrimen dünyaya girer, ilk insanı ve ilk boğayı öldürür. Fakat ilk insan ve boğa kederlerini önceden görerek nesillerini bırakmayı ihmal etmemişlerdir. Ehrimen’in bütün kötülük güçleri, devler, cinler vs. dünyayı kaplar. Yeryüzünde iyilerle kötüler birbirine karışır.

Dördüncü devrenin (9000-12.000) başında ise insanlara yardım etmek için Ahura-Mazda Zerdüşt’ü gönderir. Tanrı, onun ruhunu henüz ikinci devrin başında yaratmıştı ve o zamandan beri sonsuz alemde ruhen yaşıyordu. Zerdüşt’ün yaptığı tebliğ bin yıl sürecektir. Zerdüşt’ten sonraki ikinci bin yılda, yine Zerdüşt’ün zürriyetinden bir peygamber gelecektir. Bu peygamberin tebliği de bin yıl sürecek, üçüncü bin yılda ise “beklenen mehdi” zuhur edecektir. Adı Soşyant olan bu mehdi peygamber dünyaya hakim olan şer güçlerini temizleyecek, Zerdüşt’ün tebliğini yenileyecek, dünya Zerdüşt’e inananlar ile dolacaktır. Bin yılın sonunda ise, hakimiyeti Ahura-Mazda’ya teslim edecek ve bu suretle dünya son bulacaktır…

* Maniheist metinlere gore ise Mani, çeşitli zamanlarda insanlığa kurtuluş yolunu göstermek için görevlendirilen ilahi elçilerden (paraklit) sonuncusudur. Kendisinden önceki Zerdüşt, Buda ve İsa gibi şahsiyetler hep aynı yolun yolcusuydular. Mani’den sonra peygamber gelmeyecek ancak yalancı elçiler zuhur edecektir. Mani, yeryüzünden ayrıldıktan sonra ruhlar alemine gitmemiş, şu an ay gezegeninde beklemektedir. Oradan insanlığa yol göstermeye devam etmektedir. Maniheizme göre ruhların yeryüzü ve beden hapishanesinde kurtularak ışık alemine yükselmelerine paralel olarak dünyada zulüm ve şiddet artacak, kötülük çoğalacaktır. Ayrıca yalancı Mithra (Deccal) ortaya çıkacak ve insanları saptırmaya çalışacaktır. Ahir zamanda son ışık parçacığının da kurtuluşunun yakın olduğu bir dönemde dünyanın sonunun habercisi olan büyük bir savaş zuhur edecektir. Bundan itibaren dünyaya yalnızca günah ve kavga egemen olacaktır. Daha sonra ışık elçisi İsa Mesih ikinci kez yeryüzüne gelecek ve insanları yargılamaya başlayacaktır. İsa Mesih dünyanın tam ortasına oturacak, iyiyi kötüden ayıracaktır. Bu ayrıma göre o ana kadar henüz ayrılmamış olan Mani bağlıları ona katılarak sağ tarafına oturacaklar ve kazananlardan olacaklardır…

***

Şimdi…

Ey halkım söyle!

Elini vicdanına koy ve düşün: Acaba bu tür ifadeler Kur’an’da neden geçmiyor?

Arayın tarayın Kur’an’ın hiç bir yerinde böylesi bir eskatoloji (gelecek tasavvuru) bulamazsınız.

Mehdinin geleceğine, İsa’nın ineceğine dair yapılan zorlama yorumların hiçbirinin aslı astarı yoktur. Konuyla ilgili hadis olduğu iddia edilen rivayetlerin tamamı uydurmadır. İbn Haldun, altıyüzyıl önce Mukaddime adlı eserinde bunları tek tek ele almış ve kesin bir şekilde çürütmüştür. (bkz. “İsa nerede?”, “İsa gökten inecek mi?” ve “İnzâr ve intizâr” başlıklı makaleler).

Bunların hepsi eski dünya dinlerinin kurtarıcı beklentisini yansıtan boş inançlarıdır. Kur’an’ın bunların hiç birine itibar etmediğini ve insanlığa bambaşka bir gelecek tasavvuru getirdiğini görüyoruz.

Bu açıdan bakınca, evet, Kur’an son derece futurist (gelecekçi) bir kitaptır. Yoğun bir şekilde gelecekte olacaklardan ve yarınlarda beklenmesi gereken şeylerden bahseder. Fakat bu asla eskiden yaşamış bir kahramanın dirilerek yeniden dünyaya gelmesi veya bir kurtarıcının ortaya çıkıp dünyayı kurtarması beklentisi değildir.

Peki nedir?

Kur’an’ın “İleride şunlar olacak, bekleyin” dediği şey nedir?

Üç şey: 1- Ölüm 2- Afet 3- Kıyamet!

Bütün Kur’an bunlara dair uyarılarla dolu…

Açın herhangi bir yerinden bir kaç sayfa okuyun, göreceksiniz.

Bunun dışında beklenecek hiç bir şey yok!

Ne mehdi gelecek, ne İsa inecek, ne mesih zuhur edecek!

Bunların hepsi Kur’an öncesi eski dünya eskatolojilerinde kalmış çaresiz, zavallı, boş beklentilerdir.

Aslında bu tür rivayetleri “Mehdi Kur’an’dır”, “Her Müslüman mehdidir”, “İsa’nın ruhu geri dönecek, davası hakim olacak” vs. şeklinde “tevil” ederek yorumlamak da mümkün.

Fakat ben bu yoldan kazançlı çıkanın yine pusuya yatmış bekleyen ve halkı aldatmayı meslek haline getirmiş din simsarları olacağı kanaatindeyim. Asıl böyle yapılınca onlara prim verilmiş olacaktır. Bu nedenle tereddütsüz hepsi reddedilmelidir. Bunun hesabını hem dünyada hem de ahirette vermeye hazırım. Bu kadar kesin, aslı yok bunların!

***

Peki, elde Kur’an gibi bir “bürhan-ı hakikat” varken, bu kitabın bağlıları olduğunu iddia eden Müslümanlar dahi, nasıl oluyor da hala mehdi, mesih veya nuzul-i İsa beklentilerine inanabiliyor?

İşte cevabı : “Ey Rabbim, benim halkım bu Kur’an’ı mehcur bıraktı” (terketti/bir kenara attı/uzaklaştı)“ (Fussilet; 30).

Yani: En güzel hadis (ahsenu’l-hadis) Kur’an iken uydurma hadislerin peşine düştü. Uydurma rivayetler yoluyla eski dünya dinlerinin boş inançlarını 200 bin uydurma rivayet yoluyla yeniden dinine soktu. Senin dinini tersyüz edip iyiyi kötüden, gerçeği kurgudan ayıran Furkan’ı terketti. Akif’in tabirleriyle “Nebiye atf ile binlerce herze uydurdu/Yıktı din-i mubini de yeni bir din kurdu...”

Usül ulemasının defalarca söylediği gibi bende yineliyorum: Gelecekten/ğaybtan haber veren, bir kişiyi veya kesimi yeren, diğer bir kişiyi veya kesimi öven, Kur’an’ın vurgusu, teması ve söylemi dışında vurgular, temalar ve söylemler içeren tüm hadisler uydurmadır, batıldır! Böyle asgari 200 bin, azami 1.5 milyon uydurma rivayet vardır ve hepsi de piyasada dolaşmaktadır.

Muhammed’in getirdiği din bu yolla tersyüz edilmiş, yerine Ehl-i Kitap dinine benzer yeni bir din kurulmuştur.

Kanımca mevzu (uydurma) rivayetler konusu İslam’ı yıkan üç şeyden birisidir (bkz. “İslam’ı yıkan üç şey“ başlıklı makale).

Hz. Peygamber’in Kur’an dışındaki nasihatlerini derleseniz en fazla 500 rivayeti geçmez. Bunlar da daha çok ahlak, ibadet, doğruluk, dürüstlük, merhamet, adalet vb. etrafında döner. Kur’an’ın ana söylemini doğrular nitelikte ve onunla direk irtibatlıdır. Bunlar dahi Hz. Peygamberin emri veya tevsiyesi üzerine değil; sahabelerin kendiliğinden tuttuğu notlardan ortaya çıkmıştır. Dini değil; sosyolojik değere haizdir. Dini değer ifade eden tek şey Allah’ın kitabı Kur’an’dır. Çünkü Allah bizi kendi kitabından hesaba çekecektir. Buhari’nin veya Ebu Davud’un kitabından değil. “Dini değer“ derken bunu kastediyorum...

***

Şimdi...

Ey halkım söyle!

Artık uydurma treninden ne zaman ineceksin?

Sermayeyi kediye yüklemekten ne zaman vazgeçeceksin?

Burhan-ı hakikat’e ne zaman döneceksin?

Ey halkım söyle!

Allah’ın kitabı ölüm, afet ve kıyamet uyarıları yapar durur.

Oysa sen...

Ölüm gelir aldırmazsın...

Afet olur akıllanmazsın...

Kıyamet yaklaşır umursamazsın...

Bilmem ki daha neyi beklersin?

Ey halkım söyle!

Allah’ın kitabı ölüm, afet ve kıyamet uyarıları yapar durur.

Oysa sen...

Mehdiyim diyene koşarsın..

Mesihim diyene kanarsın...

İsa’yım diyene söğüşlenirsin...

Defalarca aldatılır, kandırılır, yine aynı şeyi yaparsın.

Trafik kazası olur böcek gibi çiğnenirsin...

Deprem olur tezek gibi ezilirsin...

Sellere kapılır kütük gibi kıyılara vurursun...

Bunlara neden olan rantçılardan, kaçak binacılardan, dere yatağı haramîlerinden hesap sormak aklına gelmez, hep kurtarıcı beklersin...

Allah’ın kitabının ölüm, afet ve kıyamet uyarılarını teberrüken okuduğundan görmezsin. Bunları boyuna ölülerin arkasından üfürür durursun.

Açıp nazm-ı celilin bakarsın yaprağına/veya okuyup geçersin bir ölünün toprağına... İbret olmaz sana, hergün okursun ezberde/ yoksa bir maksat aramazsın ayetlerde...”

Mehdiyim diyene koşarsın..

Mesihim diyene kanarsın...

İsa’yım diyene söğüşlenirsin...

Defalarca aldatılır, kandırılır, yine aynı şeyi yaparsın.

Bilmem ki daha neyi beklersin?

Ey halkım söyle:

Hala “Beni uyaran olmadı” mı diyeceksin!

Recep İhsan ELİAÇIK

recepihsan@gmail.com

www.ihsaneliacik.net

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : halk

TUTŞTUR BENİ ARTIK EY KALBİM

27/9/2009 · Kategori: Siir

Tutuştur Beni Artık Ey Kalbim



ağzıyla kuş tutanların alkışlandığı bir mahzende

ben ağzında kanamaklı bir güneş taşıyan, çığlığım...



ellerimde anlamsız bir dünyanın ruhuna okuduğum yasinler

talep bile edilmediğim bir tapınakta

kalbimde taşıdığım kurbanlarımı sunuyorum Rabbe,

en habîl yanımla



etrafı dağlarla çevrili bir yetimlik benimkisi

kıyısı olmayan bir deniz kapılarımı çalıyor dudak kenarlarımda

susuyorum artık.

kusuyorum,kendimi ellerime



herkesin bir başkasını oynadığı zamanların

kendisi olma savaşını veren çağrısıyım...



duyurmak neden zor bu sesimi

dilimde bacakları sızlayan kelimeler

hep sakarlığı kendine...



ayaklarıma dolanıyorum;

düşüyorum üzerime



kalbimi bırakıyorum her sabah bu şehrin kuytularına

şüpheli bir paket içinde

pimi çekilmiş çocukluğum son saniyelerini oynuyor



var olmak: kendimle başlayan bir devrimdir

ben varım o halde d/üşüyorum.



kentler milyonlarca yok(luk) üretirken

analar evlat değil işçiler ve mem/urlar doğururken

aramalı

kalbimin yırtılmış denizlerini dikecek asalarını

(ah kendimde aradığım Musa'm nerdesin?)



kendinden mahrum kalmış insan mı kuracak mahremiyeti?

ki en büyük mahrumiyet insanın kendine olan uzaklığıyken...



ey benden bana daha yakın olan sermaye dini

ey benden bana daha yakın olan Kabe'min arka sokakları

ey onurumdan dolayı fakirliğimi gizleyen sessizliğimin: miskiniyeti

ey yanılgısında namazlar taşıyan duruşum



beni bana anlat bir kelimeyle

bana deki:

sen bir s/uç'sun...



bana deki:

kendinden öcünü alan insanın kalmaz nefreti kavmine



bana deki:

yaşamak: insanın kendini bırakıp gitmesiyse

iman etmek: kendinde kalma direnişinin manifestosudur.



kalbi cüzdanında atan bir yaşamın

kalp ağrısıyım ısrarımdan dolayı



evet ben kuracağım

onların cahiliye bombardımanlarına karşı soluğumu



ben kendimin ikrası

ve bir babalık projesinin: Lokmanıyım.

ey oğul...



Ben yeniden yapılandırmanın: İkbaliyim



Bir yanımı Medyenden getirdim

serbest piyasada çürümüş tartılarıma tuz basarak...



bir yanımı Kenandan getirdim

İffetin gömleğiyle silinmiş bir alnı dayayıp resmi namlulara



Bir yanımı İbrahim diyarından getirdim

"Varlığım Rabbimin varlığına armağan olsun"' haykırışlarıyla...



gözbebeği Afgani'yle kovulmuş bakışlarımla

Ortası köylerle boşaltılmış alnımla

Bir ucu Ortadoğu'yla tutuşturulmuş dudaklarımla

Bak H.A.Y.K.I.R.A.R.A.K söylüyorum:



TUTUŞTUR BENİ ARTIK

EY KALBİM!



K.KENTLİ....17.12.2008...Anamur/Mersin

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şiir

KAYIP KENTLİ KİMDİR?

25/9/2009 · Kategori: Genel

Bu sayfayı takip eden çok kişi yoktur ama edenler için söyleyeyim. Son eklediğim şiirlerin sahibi Kayıp Kentli, benim de merak ettiğim bir şahsiyet. Tanımıyorum kendisini. Ama onu anlatan hoş bir yazı okudum. Paylaşıyorum:

Kayıp Kentli Kimdir?

Esselamunaleyküm ve Rahmetullahi ve Berekatühü ve Kütübihi ve Rasulühü… 

Birçokların Kayıp Kentli denilen zatı merak etmesinden yola çıkarak bu merakı fisebilillah gidermeye çalışmak gibi bir fikir aklımda ceyeran etti.Tarihin sahnesine bir kişi çıktığı zaman,bu insan üzerinden eleştiriler,yorumlar,desteklemeler aracılığı ile açıkçası büyük bir rant doğar.Ben de bu rantın anaforuna kapılmadan kenarından biraz nemalanacağım Allah'ın izniyle. 

Efendim Kayıp ile ilk defa nerede ve nasıl müşerref olduğumu hatırlamıyorum.Yalnız hayatımda Kayıp gibi bir kaybın (uyaklı olsun diye böyle dedim,tabii ki 'kazancın' demek istedim) olduğunun ayırdına ilkokul üçte vardım. İki tane dördüncü sınıf veledi gelip "çıkar ulan paraları" diye üstüme çöküp beni okulun arkasına götürdüler. O an Allah'tan başka kimse yardımıma gelemezdi. Korkumun derecesini anlatmaya şu an bile kelimeleri yetiremem.Ancak birden çocuklardan birinin "anamanamanamanam diye gözünü tuttuğunu" diğerinin yere uçtuğunu gördüm. Beşe giden bir çocuk gelmiş beni soymaya kalkanları adeta ayaklarının altında çiğniyordu. Sonra beni aldı, lavaboya götürdü yüzümü yıkadı. Zil çaldı…Sınıflara girdik.O günden sonra ciddi anlamda hayatımda bir Kayıp faslı başladı.

Kayıp Kentli, hayatımın başka evrelerinde ara ara kaybolup ortaya çıkıyordu. Hatırladığım mühim hatıralardan birini anlatmadan geçemeyeceğim. İlk aşkım,ortaokuldaydı.Tabii ki o zamanın sudan meseleleri,bu gün biz …izm,…loji dediğimiz zaman bizim için ne derece önem arzediyorsa o derece önemliydi.

Darbe dönemlerinin gençleri değildik,sağ sol yoktu,anarşi yoktu,aksine bizi lümpen olmaya özendiren bir medya vardı karşımızda,ve'l hasılı kelam,bu sudan meselelerin biri yüzünden orta okulda ilk ayrılık acısını yaşamıştım ve Kayıp telefonu açıp terkeden kıza ağzına geleni söylemiş ve içimi soğutmuştu. Ayrıca beni dışarı çıkarıp bicibici (mersinin meşhur soğuk yiyeceği;karsambaç) ısmarlamıştı teselli etmek için. 

Gel zaman git zaman büyüdüm.Kayıp yine kaybolup ortaya çıkmaya devam ediyordu.Bir kavgam olduğu zaman dersi mersi asıp gelen,Kayıp'ı artık çok düşünceli görüyordum.

Kayıp "Rasih olmaya" karar vermişti.Eskisi kadar kavgacı ve keskin değildi.Ya da kavgada kullandığı vuruculuk artık yumruklarında değil,kesicilik de artık bıçağında değildi.(hiç bıçak kullandığını görmedim gerçi,daha çok zincir taşırdı(!)..). Kavgada düşman ve kullanılacak silah olarak gördüğü artık çok başka şeylerdi. İnsandan daha öte, organize suçlular ve namussuzlar olduğundan söz ediyordu.Organizelerden daha derinlerde,yer altında yaşayan organizasyonlar üstü organize suçlular olduğundan söz ediyordu. İnanmaktan, değerden, devirmekten, Allah'tan ve Allahsızlıktan, Kitaptan ve Kitapsızlıktan bahsediyordu. Yavaş yavaş anlamaya başlıyordum. İdeolojilerin ruhumuza sokulmuş Truva atları olduğunu,ya da bunların farkına varıp cephe almak için illa bir darbe döneminin fişek delikanlısı olmak gerekmediği gibi birçok şey… 

Coca-cola içmiyorduk beraber,Amerikaya lanet okuyorduk beraber…Amerikaya ve onun zihniyetine ve onun zihniyetine destek veren,dolaylı yollardan onun zihniyetinin yanında olan,ve dolaylı yollardan onun zihniyetine açıkça karşı duruş ilan etmişlere karşı olan zihniyetlere öfke kusuyorduk…Bu denklem bir satranç gibi devam ediyor ve uluyordu salyalarını akıtan bir canavar gibi insanlığın üzerine…
  
Zulüm sistemleri(tağut),onu finanse eden sermaye sahipleri(Karun),ona yardakçılık eden ve Allah adına ortaya çıkmış dini önderler(belam)…Dünya bu üç ayaklı sacayağın üstünde şişe geçirilmiş pişiyordu!Kayıp böyle tanımlıyordu dünyayı ve hayatı… 

Kürt sorunuyla ilgili düşüncelerim artık resmi ideolojinin saçma öğretilerinden birkaç fersah ilerideydi. Bu konuyla ilgili projeler bile oluşturuyordum artık.Milliyetçiliğin insanlığın başına ne büyük belalar açtığını,açıkçası Allah'tan arı ve ırak,vahiyden değil beşerden beslenen herhangi bir düşüncenin,sistemin,ideolojinin insanlığa sadece kan ve gözyaşı getireceğini görmeme vesile oldu Kayıp. 

Artık bir ortamda söyleyecek sözüm oluyordu. Kayıp yine arada bir ortaya çıkmaya devam ediyordu.Bu çıkışların birinde bana Ali Şeriati'nin "Kendini Devrimci Yetiştirmek" adlı kitabını verdi.Ardından gerisi geldi…Biz ve İkbal,Anne Baba Biz Suçluyuz,Dine Karşı Din…Seyyid Kutub'la da Kayıp tanıştırdı beni.Evin raflarında yan yana duran kocaman ciltli tefsirin kime ait olduğunu artık daha iyi biliyordum.Seyyid Kutub,Yoldaki İşaretler adlı kitabı yüzünden asılmıştı…Gerisi yazarlar,düşünce önderleri ve kitaplarla örülü bir serüvendi.

Konuştuğum ortamlarda onun ilginç sözlerinden alıntı yapıyordum: 

"Madem ilişkilerimizde Rasulullah model değil, madem dedikodu, hırs ve kinimizin önünde Allah yeterli değil, Kurana rağmen herkes saçmalıyor, hala neden inkar etmiyoruz? Kafirler bile şu hallerinde bizden daha yakışıklı ve onurlular."2005 … 

Bazı zamanlar Kayıp, mısırlı bir şair, bazı zaman filistine cihada gitmiş ve orda şehid olmuş genç bir mücahid, bazı zamanlar ateist bir bilim adamı, bazı yerlerde Budist bir rahipten ders almış,sonradan Müslüman olmuş ve Hindistanda yaşayan bir meditasyon uzmanı,İran devriminde bulunmuş ve devrime destek vermiş bir sosyalist idi… 

Kayıp hiçbirşey değildi, çünkü her şeydi.Yazdığı şiirler yüzünden Milliyetçi bir şiir sitesinden atıldığını duydum.Hemen ardından bu şiir sitesine ben de üye oldum ve şiirlerimle büyük ilgi topladım.Kayıp uzun bir zaman şiirlerimin çok iyi olduğunu söyleyen daha iyi olması için destek veren bir okuyucum,yazılarımı bekleyen bir takipçimdi.Sonra siteden ben de atıldım:)

Kayıpın ortadan kaybolduğu bir zaman ben gitar öğrenmeye karar verdim.Kayıp gitarını duvara asıp gitmişti.Aldım elime…Başladım bir gitar metoduyla çalmaya.

Çevreden çalgı aletinin haramlığına dair ordu hücumu gibi tepkiler aldım,Kayıp gücümün bittiği anlarda ortaya çıkıp bana lojistik destek sağlayıp,erzak ve cephane bitmeden geri geleceğine söz verip gidiyordu.Gitar serüveni beni sahnelere taşıdı.Kayıp zaman zaman gelip oturup bir Cafede beni dinleyen müşteri,alkışlayan dinleyici; zaman zaman yanımdaki mikrofonu alıp bir şarkıda bana eşlik eden bir vokal oluyordu. 

Niğde'de bir Filistine Destek Mitinginde,Miting otobüsünün üzerinde direniş parçaları söyledi ben gitar çaldım.Güney Direnişçileri her zaman üzerine binaen direnişler ortaya konulacak bir zemin olarak onun eseri olarak devam etmekte… 

Kayıp'ta "lanlı lunlu konuşma" diyen samimi bir elitizm; aynı zamanda "birileri canımı sıkıyor" diye şikayet ettiğim zaman "ulan gelirsem onların ağzına ..." diyen avami bir samimiyet vardı her zaman.Gel zaman git zaman sırt çantasına Ali Şeriati'nin Kendini Devrimci Yetiştirmek adlı kitabını ve birkaç parça giyeceği koyup İstanbula gittiğini duydum.Sonraları bana internetten dürüm yerken etrafına toplanan kedilerle sohbet ettiği fotoğraflarını gönderdi ve sırf kedileri için İstanbul güzel bir yer olduğuna beni ikna etti.

Elime geçen ilk fırsatta İstanbul'a Kayıp'ın yanına geldim.Kayıp bir devrimciydi belki ama aynı zamanda "oldu şu saatte görüşürüz" diye ayrıldığımız zaman ardımdan arayıp "hemen şu şu sokağa gel dört tane yavru yapmış bir kedi var çok tatlı" diye planı programı değiştiren bir yufka yürekliliği vardı her zaman.

Bu günlerde ise bir iftar programına gittiğimizde konuşmacı(Abdulaziz Bayındır) konuşma yaparken daldığımda "pşşt dinle dinle" diye kızan bir baba,gitar çaldığım cafeden gelince "aç mısın dolapta yemek var" diyen bir anne,"hadi sokak müziği yapak para kazanak ..nasını satim" diyen bir deli,sürekli susan bir Rasih,Urfalı bir çocuğun "Ellah Hezreti Nuh'a deyi ki sen siye bi gemi yap ben de suyu salıyam" dediğini her yeri geldiğinde ustalıkla anlatan bir meddah,şarkılarıma vokal,dertlerime bir dinleyici,pişirdiğim menemen'e ikinci yeyici,

Ve son olarak şu an yandaki bilgisayarın klavyesinde "çatara çutara da çutara çatara" msn de derin,ilmi ve fikri bir tartışmada Kayıp… 

Kayıp Kentli belki de kayıp. Herkesin hayatında bir Kayıp var ve sorun onu bulup çıkarmakta. Modernitenin kirli "şimdi,şuan,bu gün"cü ve ambalajcı vizyonundan sıyrılıp bir dağ köyündeki çoban sadeliğine eriştiğimiz zaman bulunacak biri ya da bir şey Kayıp.

Kayıp belki de kendimiz.Kaybettiğimiz bir şey belki Kayıp.Aslında hiçbirşey Kayıp değil çünkü her şey kayıp.Ya da Kayıp aslında hepimizin biryerinde,maharet onu görmekte… vesselam…

Herkese hayırlı ramazanlar

Selam ve dua ile…


Eyüp Ömer Bal (kayıb'ın kardeşi...)
23.Eylül.2008
Çarşamba 02.02
Fatih/İSTANBUL

Kalici Baglanti Yorum (5) Yorum yaz! Etiketler : kayıp kentli

RABBE SAYIKLAMALAR - 4

25/9/2009 · Kategori: Siir

AH RABBİM!!!

Nefesini ç/alıyorlar benden
Nefesinden geriye kalan: "ben" nedir ki?
Ruhum beden ülkemin içinde çıldıran bir deniz...

Ciğerlerimi yüzyıllardır döven bir acıya kapaklandım..
Beni hayatımın on beş yılına göm Rabbim.
Gerisini dağıt meleklere...

"Rabbin kim" diye sorarsan senden başka o kadar rabbcik var ki beni
kulu gören..
Özgür ruhum bedenimde hapis..
Bedenim çağımın kanlı çarklarında..

Slogan "Lâ"larda naylon bir halifeizme çağırıyorlar beni..
ah empoze edilmiş modernizm aşkına!!!
AH RABBİM-NE HALDEYİM BEN?

Burası neresi?

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şiir

RABBE SAYIKLAMALAR - 3

25/9/2009 · Kategori: Siir

Rabbe Sayıklamalar - 3

Rabbim rabbim
Neden duymuyorum senin beni duyduğunu?

Bakar mısın şöyle bir:
Bana meşakkat ve acı ile şeytan dokundu..
Doğrusu şeytan hastalığımdan dolayı yakınlarıma verdiği vesveseleriyle bana bir yorgunluk ve bir elem dokundurdu!
Şeytan bana bezginlik ve terkedilmişlik hissi verdi
Rabbim şeytana sağından solundan önünden ve arkasından yaklaştım
"yapma" dedim "yapma"
"ellerim çok ağrıyor" "çok yorgunum"

ah rabbim ne yapmalıyım?

Ben ayaklarımı tutayım sen yeryüzünü topuklarıma vur?

İstersen depreneyim?

Peki!
Avurtlarıma örttüğüm çöllerden göz taşlarımı akıtayım insanlığın kürtaj yaptırdığı vicdanına?

Bildiklerimin mi peşine düşeyim Rabbim?
 
Ben hayat bilmediğini aramaktır aramamaksa yaşamamaktır diyorum
Sen :" bilmediğiniz şeyin peşine düşmeyin diyorsun?"



Ah! Sen demedin mi insana gerçekten çok az bilgi verilmiştir diye?

Çok az bilgi verdiğin bu ezilenlere sen:
Biz istedik ki yer yüzünde mustaz'aflara iktidarlar verelim"demedin mi?

Bize iktidar vermeyi düşünmekle ,
bizi rehberler kılmakla insanlığa
"siyasal İslamcılık"(!) yaptığının farkında mısın(!)?

Rabbim!!!
Sen kardeşleri Şuaybı da Medyen halkına yollamadın mı?
Hz. Şuayb Medyen halkına tartıda hile yapmayın dedi..

Benden de halkıma gitmemi ve malları üzerinde istedikleri gibi tasarrufta bulunamayacaklarını söylememi mi istiyorsun Rabbim?

Bunu benim namazım mı emrediyor?
Bunu mu vurgulamamı istiyorsun?

... (Kayıp Kentli kardeşimin affına sığınarak bu bölümü kaldırdım. İsteyen olursa eksik bölümü mail olarak yollarım)

Rabbim
Sen benim göğsümü yarıp genişletmedin mi?
Bu yüzden mi aşklar dostluklar acılar sevinçler dar geliyor artık bana?...

Kayıp Kentli 

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şiir

RABBE SAYIKLAMALAR - 2

25/9/2009 · Kategori: Siir

Rabbe Sayıklamalar - 2

rabbim:
Ben aslında seninle birlikteyim
sana iman etmemiş ve senin dinini
onaylamamış gibi görünürken
onlarla sadece alay ediyor
onlarla eğleniyorum."(bakara)

onlarla beraberken "ben de sizlerle beraberim" diyorum.
Ama senle yalnız kaldığım zaman muhakkaKki aslında senle olduğumu söylüyorum...
alemlerin nesisin sen Rabbim?..
müntakim?...
malik?...
vedud?
hepsi mi?..ya ben?

ben bu alemlerin nesi oluyorum Rabbim?
parmak uçlarımdan basıyorum kendimi kül tablalarına.
kendimi yarım bırakıp bırakıp soğutuyorum çay bardaklarında..
kapıları yüzüme çarpıyorum..
gece geç saatlere kadar açılmıyorum kendime...

bana hiç bir şey sorma..
sen bilirsin..
bana kötü şeyler oldu Rabbim!...
rabbim...kalabalıklarda neden kimseleri bulamıyorum?
herkes nerede?
yeni yıla girdik rabbim.
yıllardan kerbela günlerden aşura..
ama bedel ödeyecek huseynler yok..

genç kızların göbeklerini açarak yaşadığı bu şehirde
ben kapatıyorum rabbim
ruhumu
talan edilen gururumu
yağma edilen insanlığımı
dejenere edilen kulluğumun sosyal boyutunu...

ah hira dan haticesine deliler gibi koşan muhammed den aldım anahtarını tefekkür
gecelerinin...

meme uçlarımdan bağlıyorum çocukluğumu evimizin dışarıya kapanan kapısının koluna....

benimle alay ettiler rabbim:
uzaklardan koşarak gelen bir elçi oturdu benle sıkı bir pazarlık etti..
cebimdeki son bozuklukları da ona verdim..

söyleme dedi..
sakın kavmim bilmesin!
2 çocuğum var.
süt mama bez parası sorma asgari ücretle de geçinilmiyor ki
dedi...
yalnızca senden yardım istemiş ve yalnızca sana ibadet etmiş...
çok beklemiş senden bir iz bir ışık...

kuru kuru da iman edilmiyor be birader dedi bana...
her sabah uzaklardan koşarak gelip gitmek kolay mı sanıyorsun dedi...
malum develiasyon, serbest piyasa ekonomisi,borsa vs...
din karın doyurmuyormuş.
bütün peygamberler yoksul ölmüş

mesela...


ölülere okumam için yasin süresini ezberletti bu arada bana..
yaşayanların yaşamadığını orda öğrendim...

sana beni al dedim buralardan..
bu şehri başıma yıktın rabbim...
neden yaptın bunu?..

ah ben bilmem sen bilirsin..
muhakkak ki sen benim bilmediklerimi de bilirsin...

bana kötü şeyler oldu rabbim!
sana çok seslendim...
sahi onca dua nereye gitti?
ehemmiyetim ne benim rabbim?


beni de vururlar mı bir gün..
sazım sözüm türkülerim tükenir mi?.
ellerin koynunda kalakalırmıyım?..
şakaklarıma kar mı yağıyor ..
ben seni taa eskilerden tanırım..
ben seni öz oğullarımı tanır gibi tanırım(bakara/146)...

bir inek keseceğim..
onun dilini alıp kendime vuracağım...
sonra senle gelebilir miyim Rabbim?
bana sen ve rabbin gidin dediler...
ah rabbim!
kulaklarım ağzım..yüreğim ayaklarım oldu...


taş kağıt makas
kağıt taş makas
taş makas kağıt
seç birini...

muhakkak ki yenilenlerdenim asırlardır...
ah rabbim ah rabbim ah rabbim...

K.Kentli

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şiir

RABBE SAYIKLAMALAR - 1

24/9/2009 · Kategori: Siir

Rabbe sayıklamalar'a iliştirilmiş bir NOT:

Aramak...Kanamaktır.Aramak incinmektir.Aramak kelimelere hamile kalmaktır.Aramak bir duruş kazanmaktır.Aramak yaşamaktır.Aramayanlar ise yaşamayanlardır...

Yağmurlu bir ocak akşamı..2006...Mersin! Islak çoraplarını çıkarır.Kitaplarını atar yere.Oturur masaya.Başını koluna koyar.ve başlar fısıldamaya , boğazındaki hıçkırışla...

AH RABBİM!NE İSTEDİN BENDEN? 

ve bir sayıklamaya döner secdeleri...Aramak kapanmaktır;İnsanın kendine doğru;seccade kapısında...

ve sonrası bir kurşun kalem ve sarı kağıtlar...

RABBE SAYIKLAMALAR

1)
ah Rabbim!

Şöyle olacakmış, böyle olacakmış...
Olur...o da geçer!?
Acılar sürmezmiş; zaman en güzel çareymiş;unuturmuşum!?
Ya zamanın kapılarını hiç çalmadığı acılar...?

Zaman sadece alışmayı öğretiyor
Kim hatırladıklarını unutabilmiş ki?


Ah Mersin! Ah Mersin! Ah Mersin!
Denizlerine gözyaşı nehirlerimi bağladığımı biliyorsun değil mi?
Ah Mersin! Senin denizinde tuz..benim gözlerimde suskunluk...

-zaman! Nereye gidiyorsun böyle?
-!...


Ey Sübhân! Nerdeyim ben?Kim bunlar?
Kalbimi çevir Sübhân
Geceme ve gündüzüme hükmet, rüyalarıma sahip çık
Beni aklımla ve yüreğimle kuşat
Aklımla, bilgimle, hikmetimle, inancımla, sevgimle,cesaretimle ve gayretimle
Bir şeyler yaptır bana...

Ey sübhan! Ben bildiklerimle amel edecek olursam
Sen bana bilmediklerimi öğretecekmişsin doğru mu?

Beni yeryüzünün varisi kılmak istiyormuşsun öyle mi?
Oysa bana "Hayr" gibi gelen şeyde "Şer","Şer gibi gelen şeyde de "Hayr"var öyle mi?
Ben ne bilirim Rabbim? Ben bilmem sen bilirsin öyle mi?

Ah Rabbim! Yaralıyım ben
Ben den ne istiyorsun sen?Ne istiyorsun benden?
Benden ne istiyorsan, istediğin şey olabilmem için
....güç ver bana, yol ver, kudret ver,melhem ver bana
yalan ver, dolan ver, acı ver, ziyan ver
Ah Rabbim..Yaralıyım ben!!!

2)

Kitab'a sahip çıkarsam sen de bana sahip çıkar mısın?
Ne olursa olsun, imanımı korursam sonun da yine kazanan ben olur muyum?

Çıkartır mısın yanaklarıma saplanan ve yüzyıllardır benimle ağlayan Kerbelâ'yı

Ey Sübhân!
Ben ahirete/ din gününe ve gaybe iman ediyorum.
Ve ben biliyorum ki bu dünyada yalnız değilim
Melekler, cinler, şeytanlar ve onların askerleri ile dolu bir dünyada yaşamaktayım

Ey Sübhân!
Seni sevdim...seni sevenleri sevdim..sevdiklerim seni sevenlerdi(!?)
Yaralıyım..seni sevenlerin terkettiğiyim(!)

Bana kalemle yazı yazmasını öğreten sen
Yazdıklarımı, geçmişimi silmesini neden öğretmedin?
Ah ben bilmem sen bilirsin...

Ah Rabbim! Ne yaptın sen bana?
Ne istedin benden?
Ah Rabbim! Ne yaptım ben sana? Ne istedim senden?

Öyle yorgunum ki...
Ah Rabbim
Söyle peygamberlerine gece yarıları baş ucumda ağlayıp saç diplerime gözyaşı okyanusları bırak(ma)sınlar..kaldır(am)ıyorum saç diplerimi...

Ah Rabbim..
Bana katır dışkısındaki arpa tanelerini yiyerek ayakta kalan ecdadımın yaşama gücünden ver
Bahtım kapalı kaç yüzyıldır
Beni cennetinden kov
Ne olur?
Buna çok ihtiyacım var
Beni kuyulara at
Beni sat iki kuruşa
Söyle beni katletsinler Rabbim..

Ah Rabbim şükürler olsun ki
Verdiğin hiçbir yara iyileşmedi
Verdiğin hiçbir yarayı da kurutmadım!
Ahh Rabbim.. Ahh Rabbim..Ahh Rabbim...Ahh Rabbim..Ahh Rabbim...

Kayıp Kentli

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şiir

BANA SÖYLE AZİZİM; DE Kİ:

24/9/2009 · Kategori: Siir

Bana Söyle Azizim; Deki:


Onların nişanesi

Alınlarına gömdükleri hüzünleridir

Sen onları şiirlerinden tanırsın


Uzak, uzun, Çarşamba sabahları
Perşembe sabahları
Ve Cuma sabahları…

Secdelerimde kazdığım telaşların alnında
Ruhumu dövüyorum

Bana söyle azizim; deki:
En büyük öfkelerin altında derin sevgilerin yattığını...
Kim bizden gittiyse en çok kendini bıraktığını…


Bana söyle azizim; deki:
En karanlık ayrılıkların temelinde ihmallerden mazeretlerin
Savunmalardan sessizliklerin olduğunu…


Bana söyle azizim; deki
Sabahın dörtlerinde kendimiz(d)e(n) ne istiyorsak
Kalabalıklara onu taşıdığımızı...

İnsanların konuşmasını öğrendikçe sustuğunu...
Allah'tan Ki en çok korkanlar alimler ise
En derin susuşların elif,lam ve mim...


Bana söyle azizim; deki
Son şiirlerini İstanbul'da yazmış bir hüznün
Balat'ta kirası ödenmemiş, bir sabah ezanı kavşağında
Çığlık çığlık ızdıraplarımın üstüne patlayan martı çığlıklarında
Bakışlarıma sardığım puşimin
Ve alnıma gömdüğüm melâlîmin Fi Zilal'inde anladım:
Biz başkaları için yaşadığımız zaman
Kendimiz için dolu dolu bir hayat yaşarmışız
Başkalarının hayatlarına iyilikler taşıdıkça ancak;
Kendi hayatımıza ihsanlar alırmışız.


Bana söyle azizim; deki
Kimle ayrılmışsa yollarımız
İsa'nın bir tefsiri vardır orda

Onlar bırak seni öldürdüklerini sansınlar
Nerden bilecekler ki Kimin kendi çarmıhında
yüceltiği odasında, masasında, kitaplarında ve kaleminde
evirdiğini, ruhunu Beytullah'a…

Bana söyle azizim; deki:
Ama çığlık çığlık de
Bak burasını haykırarak söyle:

Onların nişanesi

Alınlarına gömdükleri hüzünleridir

Sen onları şiirlerinden tanırsın

"şiirlerimi bana bağ(ış)la Rabbim

Beni şiirlerime bağ(ış)la Rabbim"



BALAT-İSTANBUL
10-TEMMUZ-2008
KAYIPKENTLİ
05:30

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şiir

BANA YALAN SÖYLEDİLER SER - 2

24/9/2009 · Kategori: Siir

Bana Yalan Söylediler Ser - 2

Kitaplar öldü, ser!
Merhameti de kavmimin..

***

Bir ayrılıktan hatırlıyorum kendimi
Bana benziyordum herkesin arkadaşıyken...
Şimdi yollarım ayrıldı
herkes/l/e benzedim
benzimdeki anızları yaktım günlerce...
Gözlerimde biriken duman: bendim.
bakışlarımdan is değerdi ruhuma
Bir ayrılıktan hatırlıyorum kendimi...

***

Günahlar çıkardım bağrımdan ter telaş
kırılmış at ayaklarından başka birşey kalmamıştı içimin.
Vur dediler tek tek atları, vur!
Vurmadım...Tevbe ettim sadece.

***

Rabbimi acılarıma açıyordum, ki kavmim merhametini terketmişti!
Dilini anlamadığım Bir Mardukî geldi: ağladı önümde!
Dinlediğim sesi:

"...Tanrım beni terketti
Başım, eskiden dik,artık yere doğru eğiktir.
Bir efendi gibi caka satıyordum, artık duvarların dibinden yürüyorum.
Eski dostlarım benden kaçar oldu
Ailem onlara ait değilmişim gibi davranıyor
...Mezardan doğunun aydınlığını geri aldım!"


diyordu!

Olsun dedim, ona,"olsun"
Kalbin dedim, ağıt dolsun
olsun dedik birlikte
sabahları güneş doğarken, yüzümüzü ışığa çevirip
olsun dedik binlerce...

***

sonra sulara eğildim, sularda bana...
ateş ve tuz eğirdim yabancılığıma
ben, kendimi çok uzaklarda kaybeden
kardeşlerimin gözlerinde yokmuşum,göremedim aksimi!
Meğer b/aktıkları zanlarıymış
Biz hiç inanmamışız birbirimize

Kendimi dostlarımdan(!) dinledim,
Besmeleli Ağızlarından irin akıyordu
Kan kustu kulaklarım duyduklarımdan
iyide dedim bunca kötüyken siz benleydiniz?
iyide biz aynı sofralara oturmuştuk ama?
onlar kendi aralarında sert, düşmana karşı merhametli!!!
böylemiydi kavlimiz
?
...Gerisini sen anla, ser!

***

anladım kitaplar öldü,
merhameti de kavmimin.
ve bana yalan söylediler Ser!

25.08.2009 15:30
Kıztaşı-İstanbul
Kayıp Kentli

Kalici Baglanti Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şiir

« Önceki :: Sonraki »